Ezilmeden Şarap Olunmaz kitap kapağı

2. bölüm / 2

1. Bölüm - Basit Yalanlar

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 2Şu an: 1. Bölüm - Basit Yalanlar

Yıllar sonra

Her masalın sonu olmuştur. Mutlu ya da mutsuz. Hüzünlü ve ya sevinçli. Bazı masallar, vardır ki “Ve sonsuza dek mutlu yaşadılar.” cümlesiyle biter. Bazılarıysa mutlu sonla bilmezler.

Bizimkisi.

Öyle bir sondu.

Bana kimse masal anlatmadı, ne annem, ne de babam. Kimselerden duymadım masal. Onun için bir masalın gerçek sonu nasıl olurdu, bilmiyordum.

Benim bildiğim tek şey, bana bu hayatta kendi masalımı yazma şansı bile tanınmadığıydı. En güvendiğim insan tarafından bir enkazın ortasında bırakıldığımda, içimdeki o saf ve masallara inanmak isteyen kız çocuğu tamamen ölmüştü.

Aradan geçen uzun yılların ardından, şimdi yüksek bir plazanın puslu camından dışarıdaki akan şehri izliyordum. Yağmur, geçmişin kirini temizlemek ister gibi sokakları dövüyordu. Arkamdaki sessizliği, masanın üzerindeki kalın dosyaların hışırtısı ve ağırbaşlı adımlar böldü. Karşımda, beni o karanlık çukurdan çekip çıkaran, nefes almamı sağlayan iki insan duruyordu.

Avukatım Selim ve en yakın arkadaşım, sırdaşım Arhan.

Selim gözlüğünü burnunun ucuna indirip elindeki son evrakı masaya bıraktı. Sesinde bir avukatın profesyonelliğinden ziyade, bana karşı duyduğu derin bir koruma içgüdüsü vardı.

"Her şey hazır, Üzüm," dedi dosyayı yavaşça kapatırken. "Resmi olarak artık ölü değilsin. Mahkeme kararları, yeni kimliğin, eski hayatından kalan ve senin hakkın olan tüm mal varlığı... Hukuki olarak arkanda hiçbir açık bırakmadım. Ama gerçekten emin misin? Bu kapıdan dışarı adım attığın an, o adam senin yaşadığını öğrenecek."

Gözlerimi camdaki yağmur damlalarından ayırmadım.

"Güzel." Dedim sadece. Yıllardır ölü sanılmaktan bıkmıştım. "Avukat Üzüm Ay kimmiş biraz da o öğrensin."

"Yani Adalet istiyorsun?" Dedi Arhan gözlemin içine bakarken. Beni en iyi o tanırdı.

"İntikam istiyorum Arhan. Bu yolun sonunda öleceğimi bilsem de tek istediğim şey intikam." Boğulacak gibi hissettiğim için kısa bir nefes aldım.

"Kan kussam, şarap içtim derim. İntikam almadan bırakırmıyım peşini sence?"

Adalet, canı yanan insanların sığındığı güzel bir masaldı. Ama bana masal anlatılmamıştı. Benim dünyamda hesaplar masallarla değil, can yakarak kapanırdı.

Selim elindeki kalemi masaya bıraktı. Çıkan tok ses, aramızdaki sessizliği yıktı. "Bu sadece hukuki bir savaş olmayacak Üzüm," dedi, sesi her zamankinden daha pes ve endişeli çıkıyordu. "Eğer adliye sarayına o cübbeyle girip onun karşısına dikilirsen, bu bir savaş ilanıdır. Ve o adam, kaybetmemek için her şeyi yapar."

"Yapsın," dedim camın önünden ayrılıp masaya doğru ağır adımlarla yürürken. "Zaten kaybedecek hiçbir şeyi olmayan bir kadından daha tehlikeli ne olabilir ki bu dünyada? Onun o tapındığı gücünü, itibarını, her şeyini elinden alacağım. Beni vurduğu gün ölmüş olmayı dileyecek."

Arhan yaklaşıp ellerimi tuttu. Parmaklarındaki sıcaklık, içimdeki o buz kütlesini eritmeye yetmiyordu ama bana yalnız olmadığımı hatırlatıyordu. Gözlerinde korku vardı, evet, ama arkamda duracağına dair o sarsılmaz inanç da oradaydı.

"O zaman yarın o mahkeme salonunu onun için bir cehenneme çeviriyoruz," dedi Arhan, sesini sertleştirerek.

Evet ben bir avukatım.

Ve ilk müvekkilim o adamdı.

Yıllar önce açıklanmamış bir sebepten içeri giren; Ufuk.

Kaderin ne garip bir cilvesiydi bu.

Zamanında onu o karanlık delikten çıkarmak için hukuku kullanan, özgürlüğü için gecesini gündüzüne katan kadındım. O ise özgürlüğünü alır almaz benim hayatımı elinden almıştı.

Şimdi döngü tamamlanıyordu.

Onu kurtaran ellerim, bu kez onu kendi elleriyle kazdığı o dipsiz kuyuya itecekti.

Selim önündeki bilgisayar ekranını bana doğru çevirdi. Ekranda Ufuk’un son yıllara ait fotoğrafları, holdinginin büyüme grafikleri ve yarınki davanın detayları vardı.

"Ufuk, son beş yılda gücüne güç kattı Üzüm," dedi Selim, parmağıyla ekrandaki belgeleri göstererek. "Yarınki dava sıradan bir ticari dava değil. Şirketinin tüm mal varlığını, itibarını ve geleceğini bağladığı devasa bir yolsuzluk dosyası. Eğer bu davayı kaybederse, Ufuk Holding diye bir şey kalmaz. Bitişi olur."

Gözlerimi ekrandaki o tanıdık ama artık tamamen yabancılaşmış yüze diktim. O keskin çene hatları, bakışlarındaki o kibirli soğukluk hiç değişmemişti. Yıllar önce bu yüze bakıp "ailem" demiştim. Şimdi ise sadece bir hedef tahtası görüyordum.

"Ama..." Dedi Selim ciddi bir yüz ifadesiyle. Gözümü dahi kırpmadan ekrana bakıyordum.

"Üzüm, eğer hukuki kurallardan bir an bile çıkarsan senin de işin ellerinden kayar."

Selim’in uyarısı odanın buz gibi havasına karıştı. Haklıydı. Mesleğim, parmaklarımın ucundaki en büyük silahtı ama o silahı yanlış kullanırsam namlusu bana dönerdi.

Bir avukat olarak kalabilmek için o sınırın içinde kalmak zorundaydım. En azından, görünürde.

"Kaymayacak, Selim," dedim bakışlarımı ekrandan çekmeden. Sesimdeki soğukkanlılık kendimi bile ürkütüyordu. "Ben hukuku çiğnemeyeceğim. Ufuk’u kendi yalanlarıyla, kendi attığı yasadışı adımlarla vuracağım. Hukuk kuralları benim elimden hiçbir şeyi kaydıramaz, çünkü ben o kuralları onun nefesini kesmek için esneteceğim ama asla kırmayacağım."

Yıllarımı avukat ola bilmek için feda etmiştim. Bazen geceleri hiç uyumaz, bazense ışık gidince bile bir yolunu bulur çalışırdım.

Bir yanım bana acıyordu, unut artık o adamı. Seni mahvetti, ilk önce tahtaları üst üste dizerek ucalttı, seni göklere çıkardı; sonra o tahtaları tek tek altından çekip seni en yüksekten aşağıya, ölüme bıraktı.

Ufuk beni gerçekten de önce var etmiş, sonra yok etmeye çalışmıştı. Beni kendi elleriyle zirveye taşımış, o zirveden aşağıya itmesi ise sadece bir saniyesini almıştı.

Ama o içimdeki zayıf sesin bilmediği bir şey vardı: Düşerken kırılan kemiklerim, şimdi beni eskisinden çok daha güçlü tutuyordu.

Diğer yanım ise, affet diyordu. Değer mi? Diyordu. Bırak geçmişi geçmişte, onu da kendi günahlarıyla baş başa...

Dudaklarımdan acı bir kahkaha dökülmek istedi ama yapamadım. Göğsümün tam ortasında, görünmez bir elin sıktığı o yumruk buna izin vermedi.

Affetmek, sadece hak edenler ya da hata yapanlar içindi.

Ufuk bir hata yapmamıştı.

O, benim hayattaki tek ailem olduğunu bile bile, gözlerimin içine bakarak beni yok etmeyi seçmişti. Beni vurduğu gün sadece bedenimi değil, içimdeki o insanlara inanan merhametli kızı da o toprağa gömmüştü.

Değer miydi? Evet, her saniyesine değerdi.

Eğer ben bugün onun karşısına dikilip bu hesabı kapatmazsam, aynadaki o yabancı kadının yüzüne bir daha asla bakamazdım. Çektiğim her uykusuz gecenin, mum ışığında ağlayarak okuduğum her kanun maddesinin, aldığım her nefesin bedeliydi bu.

Arhan araya girdi, Selim’e bakarak.

"Yıllardır Üzüm'ü tanımıyormuş gibi yapma Selim. Konu mesleği oluca kimse gözüne gözükmez."

Selim, Arhan’ın haklılığını kabul edercesine derin bir nefes alıp başını salladı. "Biliyorum," dedi, sesindeki endişe yerini yavaş yavaş teslimiyete bırakırken. "Sadece... Karşındaki adamın ne kadar ileri gidebileceğini en iyi sen biliyorsun Üzüm. Yine de hukuk senin en büyük zırhın olacak. Onu sakın çıkarma."

"Zırhım da kılıcım da hazır, Selim," dedim, masanın üzerindeki siyah çantamı elime alarak. "Ufuk hukuku bir maske gibi yüzünde taşıyor. Yarın o maskeyi herkesin gözü önünde indirip altındaki canavarı ortaya çıkaracağım."

Arhan oturduğu yerden kalktı, paltosunu üzerine geçirirken gözlerime baktı. "Yarın sabah seni adliyeye ben bırakacağım. O kapıdan içeri girerken yalnız olmadığını, arkanda kimlerin olduğunu herkes görecek. En çok da o."

Başımı hafifçe salladım. Plazanın yüksek camından dışarıya, karanlığın iyice çöktüğü şehre baktım. Yağmur hızını artırmıştı; damlalar cama sertçe çarpıp aşağıya süzülüyordu.

Bu şehir, beş yıl önce benim çığlıklarımı duymamıştı. Ama yarın sabah, adliye koridorlarında yankılanacak olan adımı çok iyi ezberleyecekti.

"Gidelim," dedim Selim ve Arhan’a dönerek. "Yarın büyük bir gün. Ve bir ölü, katilinin karşısına çıkmak için daha fazla beklemek istemiyor."

Odadan çıkıp asansöre doğru yürürken, topuklarımın çıkardığı her ses kafamın içinde bir saatin tıkırtısı gibi yankılanıyordu.

Ufuk için geri sayım başlamıştı.

Bunu düşününce daha da neşelendim.

Sonunda onu sonsuza dek mahv ede bilecektim. O güç vardı bende.

Attığım hiçbir adımdan pişman olmayacak, bir milim bile geri adım atmayacaktım. Zaten bir kadın aklına ne koyduysa, arkasına ve başına bakmadan sadece sonuna odaklanırdı.

Benim odaklandığım tek son da Ufuk’un yıkılışıydı.

...

Yıllar önce

Adliye koridorunun o soğuk, çiğ ışığı altında ilk defa üzerimde taşıdığım cübbenin ağırlığını hissediyordum. Kumaşı henüz yepyeniydi, omuzlarıma tam oturmuştu ama içimdeki heyecan bacaklarımı titretiyordu. Hayatımda ilk defa resmi olarak birinin savunmasını üstlenecektim.

İlk davam, ilk heyecanım ve ilk müvekkilim.

Demir parmaklıklı ağır kapının önünde durduğumda, görüşme odasının nöbetçi memuru elimdeki belgelere şüpheyle baktı. Ardından gözlerini bana çevirip tecrübeli, bezgin bir ses tonuyla beni uyardı.

"Bak kızım, yolun henüz çok başındasın belli. Ama içerideki adam o dışarıda gördüğün toy çocuklara benzemez. Dosyası karışık, neyle suçlandığı bile tam açıklanmadı, yukarıdan özel emirler var. İçeride fazla samimi olma, mesafeni koru. Ne söylerse söylesin, sadece hukuki sınırda kal. Bu tip adamlar genç avukatları avucunun içine almayı iyi bilir."

Memurun sözleri kalbimin daha da hızlı çarpmasına neden oldu. Ama geri adım atmaya niyetim yoktu. "Teşekkür ederim, bilincindeyim," dedim dik bir duruşla.

Demir kapı büyük bir gürültüyle açıldı ve kapandı. İçerisi soğuktu, sadece ortada tahta bir masa ve iki sandalye vardı. Sandalyelerden birinde, elleri önünde kelepçeli bir şekilde oturan o adam duruyordu.

Gürültüye rağmen başını hemen kaldırmadı. Dağınık siyah saçları alnına düşmüştü, üzerinde gri bir mahkum gömleği vardı. Masaya doğru yaklaşıp çantamı bıraktığımda, yavaşça başını kaldırdı.

İşte o an ilk defa karşılaştım o gözlerle. Keskin çene hatları, bakışlarındaki o kibirli ama bir o kadar da insanı kendine çeken derin soğukluk...

"Merhaba," dedim, sesimin titrememesine gayret ederek. "Ben avukatınız Saye."

Sanki beni bir saniyede tartmış, kim olduğumu çözmüştü.

"Saye..." dedi, kelimenin üzerine basarak. Sesi pürüzlü ve derindi. "Gölge demek, öyle değil mi?"

Cevap vermedim. Çantamdan kalın dosyayı çıkarıp tahta masanın üzerine bıraktım. Dışarıdaki memurun "Mesafe koy, toy avukatları avucunun içine alırlar" uyarısı kulaklarımda çınlasa da, bu adamın aurası odadaki tüm havayı çoktan kendi lehine bükmüştü.

"Hakkınızdaki suçlamalar tam olarak netleştirilmemiş," dedim, profesyonel bir tonda kalmaya çalışarak. "Yukarıdan gelen bir emirle dosyanız gizli tutuluyor. Ufuk Bey, buraya sizi savunmak için geldim ama bana gerçeği anlatmak zorundasınız. Neden buradasınız?"

Ufuk, ellerindeki kelepçeyi hafifçe masaya vurarak öne doğru eğildi. Aramızdaki mesafe kısaldığında, gözlerindeki o tehlikeli parıltıyı daha net gördüm.

"Çünkü Saye," dedi, dudaklarında alaycı bir gülümsemeyle. "Benim olduğum yerde güneş fazla parlaktır. Güneşten rahatsız olanlar, beni bu karanlığa gömmek istedi. Ama bilmedikleri bir şey var."

Durdu. Bakışlarını gözlerimden bir an bile ayırmadan devam etti.

"Ben karanlıkta da yönümü bulabilirim. Şimdi söyle bana, gölge kız... Benimle birlikte bu karanlıkta yürümeye cesaretin var mı? Yoksa dışarıdaki memurların arkasına saklanıp sıradan bir avukat gibi dilekçe yazıp gidecek misin?"

O an anlamalıydım. Bu adamın kelimeleri, tahtaları üst üste dizmeye o günden başladığının kanıtıydı. Beni yavaş yavaş kendi çekim alanına alıyor, beni göklere çıkarmak için ilk ilmeği atıyordu.

"Bakın Ufuk bey. Sizin avukatınız olmam için ilk önce bana gerçeği söylemelisiniz."

Dudakları kıvrıldı.

"Gözlerine bakınca sanki güneşi görüyorum."

Ciddi mi diye başımı kaldırıp onun gözlerine baktım.

O benim gözlerime bakmaya doymuyor gibiydi.

Bense o karanlık gözlerde kaybolmamak için direniyordum.

Odasının o kasvetli ve soğuk havası birden dağılmış, zaman yavaşlamış gibiydi. Bir suçlu ile avukatı arasındaki o aşılmaz duvar, Ufuk’un tek bir cümlesiyle sarsılmıştı. Dışarıdaki memurun "Mesafe koy, toy avukatları avucunun içine alırlar" uyarısı zihnimde son bir kez çınladı ama sesi çok uzaktan geliyordu.

"Ufuk Bey," dedim, sesime profesyonel bir sertlik katmaya çalışarak. "Burada iltifatlarınızı dinlemek için bulunmuyorum. Hakkınızdaki iddialar çok ciddi. Eğer bana ne olduğunu anlatmazsanız, bu demir kapının arkasında kalmaya devam edersiniz. Ve inanın, güneş yüzünü size bir daha göstermez."

Ufuk, kelepçeli ellerini masanın üzerine koyarak bana doğru biraz daha yaklaştı. Gözlerindeki o kibirli ama insanı büyüleyen karanlık, beni dipsiz bir kuyunun kenarına davet ediyordu.

"Güneşi göreceğim." Dedi kendinden emin bir sesle. Sesi sanki aylardır konuşmuyor gibi pürüzlü çıkıyordu.

"Nasıl?" Dedim anlamayarak.

"Basit bir şekilde. Ben güneşi göreceğim. Hem de bunu sen yapacaksın."

"Bana bu kadar güvenmeniz için hiçbir sebep yok, Ufuk Bey," dedim, sesimdeki titreşimi gizlemek adına dosyaları önümde düzeltirken. "Dediğim gibi, ben sadece işimi yapıyorum."

"İşini yapan yüzlerce avukat kapımda bekliyor, Saye," dedi öne doğru biraz daha eğilerek. Gözlerindeki o dipsiz karanlık, zihnimin en ücra köşelerine kadar sızıyordu.

"Bakın Ufuk bey, sayfanızda sadece katil, madde satma, silah ticareti..." Bir an durup yüzüne baktım. Dudakları iki yana kıvrılmış, keyifle dinliyordu.

Sanki ona dünyanın en ağır suçlarını, bir insanın sicilini karartacak en karanlık iddiaları saymıyordum da, sıradan bir hikaye anlatıyordum. O soğuk odada, önümde duran dosyadaki her bir kelime insanı dehşete düşürmeye yeterdi. Ama o, kelepçeli ellerini masanın üzerine daha da rahat yerleştirerek o kibirli gülüşünü genişletti.

"Güzel okuyorsun, Saye," dedi, sesindeki pürüzlü tınıyla alay eder gibi. "Peki oradaki kelimeler arasında hiç 'Ufuk yaptı' yazıyor mu? Ya da o iddiaların altında benim imzam var mı?"

Dosyaya geri baktım. Haklıydı. Belgeler karmakarışıktı, isimler sürekli değişiyordu ama onun adını doğrudan suça bağlayan hiçbir net kanıt yoktu. Her şey arkasında görünmez bir elin olduğunu gösteriyordu ama o eli hukuken yakalamak imkansızdı.

"Beni o kağıtlara yazılan çirkin kelimelerle yargılama," dedi aniden sesini ciddileştirerek. Gözlerindeki o büyüleyici, dipsiz karanlık beni tamamen esir almak ister gibi bana kilitlendi. "Ben o dünyada hayatta kalmak için sert olmak zorundayım. Ama katil değilim, Saye. En azından, masum birinin katili değilim. Şimdi o sayfaları kapat ve bana bak. Orada yazanlara mı inanacaksın, yoksa tam karşında duran adamın gözlerine mi?"

İçimdeki o genç ve deneyimsiz kız, onun bu büyüleyici savunmasına karşı koyamadı. Kafamı salladım, o dosyayı yavaşça kapattım. O gün, o masada onun suçsuzluğuna inanarak aslında kendi ölüm fermanımı imzalamıştım.

Beni göklere çıkaracağı tahtaları üst üste dizerken, her bir tahtayı bu yalanlarla sabitlemişti.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

6okunma 2beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Kategoriler ve temalar yükleniyor…