2. bölüm / 3
Evren 1Bölüm 1: Evrenin Başlangıcı (DÜZENLENDİ)
Bölümler 3Şu an: Bölüm 1: Evrenin Başlangıcı (DÜZENLENDİ)
- 1 İstiklal Marşı254 kelime
- 2 Bölüm 1: Evrenin Başlangıcı (DÜZENLENDİ)1.457 kelime · Okuduğun bölüm
- 3 BÖLÜM 2: HAYAL BÜROSU1.742 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
07/09/2000
Sessizce bahçe kapısında babasını bekliyordu Rüya. Anasınıfına başlayacaktı ve çok heyecanlıydı.Babası merdivenlerden usulca inmeye başladı. Esmer teni , siyah saçları, orta derecede ki kilosu, uzun bıyığı ve hafif kirli sakallarıyla insanları etkileyebilecek bir adamdı. Aslında eşinin aksine fazlasıyla kibar biriydi. Kızına verdiği değer paha biçilemez derecedeydi.
Babasının adım sesleriyle merdivenlere doğru döndü küçük çocuk. Rüya, genlerini kabul etmemekte ısrarcıydı. Çünkü onların aksine yaşına göre uzun boyu olan biriydi ve ailesinde uzun boylu kimse yoktu.
Açık, kahve saçlarını arkaya doğru savurarak babasına koşmaya başladı. "Baba!"
Kâzım Bey, kızının sırtında sallanan sindirella çantasına bakarak dudaklarına küçük bir gülümseme kondurdu. Yere çömelip ellerini iki yana açarak kızının kucağına atlamasını bekledi. Rüya koşarak babasına atladı ve kollarını boynuna sardı. Kızının beline ellerini doladı Kâzım Bey. Onu böyle mutlu görmeyi seviyordu. Bugünün önemini biliyordu. Kızı okul hayatına giriş yapacaktı. Belki yeni arkadaşlarla tanışacak ilkokulda bile o arkadaşlar yanında olacaktı.
Ama bilmediği şey kızının hayatının yıllar sonra ayrılacağı ve anaokulunda tanıştığı o kızın o parçalardan biri olacağıydı.
Kâzım Bey kızını kucağına alıp beyaz Doblo tarzı arabasına doğru yürüdü. Ardından kızını ön koltuğa oturtarak şoför koltuğuna geçti. Yavaşça arabayı çalıştırarak okula doğru sürmeye başladı. Bir yandan araba kullanıyor, öte yandan kızına okulda nasıl davranması gerektiğini anlatıyordu.
Usulca okulun bahçe kapısından girdiler. Kâzım Bey, arabayı okulun sağ tarafına park ederek arabadan indi. Daha sonra kızının kapısının önüne geldi ve kızını indirdi. Sırtındaki çantayı alarak bahçeye kısa bir göz attı. Yan tarafta küçük bir oyun parkı ile büyük bir bahçeydi.
İlerlemeye başladılar. Okul merdivenlerinden çıkarak içeri girdiler. Küçük bir ilçede bulundukları için okul da pek kaliteli değildi. Üç sınıf, yemekhane, bir eğlence alanı ve tuvaletlerle tamamlanıyordu.
Rüya etrafa meraklı bakışlar atarken Rüya'nın sınıfına doğru ilerlediler. Kâzım Bey, Rüya'yı öğretmeni ile tanıştırdı. Ardından okuldan ayrıldı.
Rüya sınıfa girdi ve etrafa bakındı. İki yuvarlak mavi masa, masaların etrafında sandalyeler, bir öğretmen masası, oyun alanı, oyun alanındaki birkaç öğrenci, okullara has pencereler, öğrencilerin eşyalarını koyabileceği okul dolapları ve bir öğretmen dolabıyla Rüya'yı yansıtmayan bir sınıftı. Hele ki yerdeki renkli halıları görünce yüzünü buruşturdu. Oyun alanı fazlasıyla dağınıktı. Rüya dağınık ve düzensiz şeylerden nefret ederdi.
Esra öğretmen Rüya'nın arkasından birkaç saniye baktıktan sonra masasında yerini aldı. Rüya, insanı çileden çıkartan bir yavaşlıkla masaya yürüdü. İşaret parmağını masaya sürttükten sonra parmağına baktı. Parmağındaki tozları görünce yüzünü daha da buruşturup öğretmenine döndü. Ona yaklaştı.
"Benim hakkımda bilmeniz gereken en önemli şey, kirli ve dağınık şeylerden nefret ettiğimdir." İşaret parmağını öğretmenine gösterdi. "Şimdi izin verirseniz ellerimi yıkamaya gidiyorum," diyerek tüm asaletiyle sınıftan çıktı.
Ögretmen bir süre arkasından baktı. Daha sonra kızın arkasından çıkan bir diğer küçük kızı fark etti. Ses çıkarmadı ama bu kızın sözlerinin insanı zehirlediğini fark etti. Alttan alttan laf sokmayı biliyordu.
Rüya tuvalete doğru ilerlerken arkasından gelen kızı fark etmemişti. Lavaboya gidip elini sabunla bir güzel yıkamaya başladı. Bu yaşta bir temizlik takıntılısıydı. Ayrıca simetri takıntısı vardı ve düzen hastasıydı. Annesi pencereleri güzel silemiyor diye evde fırtına koparmıştı. Annesi Fatma Hanım, "Demesi kolay. Gel de sen sil!" deyince "Ben nasıl sileyim, Allah aşkına? Boyumu görmüyor musun?" diye cevap vermişti. Fatma Hanım'ın yaptığı ise eşine bakarak "Bunu yaparken nerede hata yaptık?" diye şaşkınca sormasıydı. Eşi ise ona kıkırdayarak cevap vermişti. Gerçekten akıl almaz biriydi.
Elini öyle bir yıkıyordu ki eli neredeyse soyulacaktı. "Bu kadar kirli olmak zorunda mıydı? Allah'ım bunlar ciddi mi? Hadi ama ben o masada yemek yemem!" Kesinlikle kendi kendine konuştuğunun farkında değildi! Ayrıca kapıya yaslanan kızı da fark etmemişti. Kendi kendine mırıldandığında fazla dikkatsizdi.
"Sen hep böyle mi konuşursun? " Kapıdaki kız sonunda sesini çıkarmıştı. Rüya irkilerek ona döndü. Esmer kızın gözleri koyu kahveydi. Dolgun dudakları vardı. Gülümsemese bile belli olan gamzeleri ona ayrı bir çekicilik katıyordu.
"Nasıl konuşuyorum ki?" diye sordu Rüya.
Kız yavaşça omzunu silkti. "Büyükler gibi." Büyükler gibi mi? Rüya kesinlikle öyle düşünmüyordu.
Rüya, çeşmeyi kapatıp yandaki peçeteye uzandı. Ellerini kurulurken " Ben büyükler gibi konuşmam, siz çok çocukça konuşuyorsunuz." dedi. Elini uzattı. "Ben Rüya." Kız ona uzatılan ele baktı.
"Kesinlikle büyükler gibisin.Adım Çağla." Eli sıkmadı, o eli geri itip Rüya'ya sıkıca sarıldı. Rüya bunu beklemiyordu ama garipsemedi. Tek kolunu usulca kızın sırtına doladı.
✿
2025
Rüya Dumanlı
Hayat mücadele ile doluydu. Genelde o mücadeleler beni buluyor ama neyse. Konumuz bu değil. İnsan farklı hayatlarda farklı mücadeleler verir. Misal, bazılarının babasından yediği tokatlar yüzünden ondan kurtulma isteği vardı. Bazılarının ise ailesinden bir ferdi kaybetme üzüntüsü... Bu böyle sonsuza kadar gider. Dertler bitmez, değerli okuyucum. Ne kadar dertlere derman bulunsa da dertler bitmez fakat Yüce Allah'tan da umut asla kesilmez.
Bulutlar elini uzatsan dokunacak kadar yakında lakin ruhunun derinliklerine işleyemeyecek kadar uzaktadır aslında. Bir dağa çıkarsın. Bu belki Ağrı Dağı belki de Everest... bilemezsin. Fakat şunu bilirsin ki o dağlardan aşağı baktığında bulutların o muhteşem görüntüsü karşındadır. İşte o zaman hissedersin umudu, tüm dünyayı ve evreni. Benim evreni hissetme hikayem işte burada başlıyor.
Özel kuvvetlerdeki eğitimim bitmişti. Yıllar önce. Bir time üsteğmen olarak gidiyordum. Gaziantep'in Oğuzeli ilçesine.
İnsanlara askerlik okuyorum, dediğimde yazık değil mi güzelliğine, yapacak başka meslek mi yoktu, harap edersin kendeni, gibi şeyler duyuyordum ama içimdeki vatan sevgisi beni asker olmaya itmişti.
Şu an toparlanıyordum. Ankara'da yaşıyorum. Çağla'yla beraber. Altay -Çağla'nın abisi- önceden gidip bize bir ev ayarlamıştı. Üçümüz orada yaşayacaktık. Çağla doktordu. Tayin istemişti. Bu yüzden aynı yere gidiyorduk. Altay, bilgisayar mühendisliği okumuştu fakat şu anda çalışmıyordu. Ona neden, diye soracak olursanız üşeniyorum, cevabını alırsınız.
Çağla elbiselerini toplamakta zorlanırken ben kitaplarımı toplamakta zorlanıyordum. Neden bu kadar çok kitabım var ki? Neredeyse bir gardrobun yüzde yetmiş beşini kaplayacak kadar kitabım vardı. İyi olan çoğunu kolilere koymuş olmamdı. Bu da toplam iki saatimi almıştı. Kol kopukluğu yaşıyordum. Altay'ın zaten fazla eşyası olmadığı için hemencecik toparlanmıştı.
Odama kısa bir göz gezdirdim. Çok dağılmıştı ve ben dağınıklıktan nefret ederim. Dolabımın önünden çekilip odamı topladım. Kitaplarımın büyük bir kısmını kutulara yerleştirdikten sonra kıyafetlerimi bavuluma koydum. Zaten çok kıyafetim yoktu. Sorun olan kitaplarımdı.
Kıyafetlerimi tamamen yerleştirdikten sonra Genç Werther'in Acıları'nı elime aldım. Bu kitabı tekrar tekrar okumaktan bıkmıyordum. Ayda en az bir kere okuyordum ve asla önermekten usanmıyorum. Biraz sıkıcı, kabul fakat çok etkileyici. Büyülenmiştim.
Kitabı dikkatli bir şekilde koliye koyup kapıya yöneldim. Kapının önüne gelince durdum. Bir süre kapıyla bakıştıktan sonra kaybeden ben oldum ve göz devirdim. Ardından odadan çıktım. Koridora baktım. Evimiz çok büyük değildi aslında. Üç kişinin rahatça yaşayabileceği şekilde tasarlanmıştı. Ankara'ya Kara Harp Okulu'na geldiğimizde bu evi bulmak biraz zor olmuştu.
Yavaşça Çağla'nın odasına doğru yürüdüm. Amacım Çağla'ya cilve yapıp omzuma masaj yaptırmaktı. Omzum gerçekten ağırmıştı. En azından kitapların çoğunu yerleştirmiştim. Kalanları toplamamda Çağla yardım edebilirdi.
Çağla'nın kapısının önüne geldiğimde kapıyı iki kere tıkladım. Daha sonra kapıyı açtım ve içeri süzüldüm. Çağla'ya baktığımda tamamen toparlandığını gördüm. Gerçektende tüm kıyafetlerini toplamıştı. Telefonda Batuhan Kordel'nin Sıcak Şarap şarkısı çalıyordu. Çağla son valizini-zira toplam 4 valiz kıyafeti vardı- kapattıktan sonra bana döndü.
"Efendim?" dedi. E bende boş durur muyum? Hemen yanına yaklaşarak yanağından makas aldım.
"N'aber?" Güldüm. Çağla bana bakarak koyu kahverengi gözlerini devirdi.
"Sadede gel!" Beni bu kadar iyi tanımasına şaşırmayı yıllar önce bırakmıştım. Hem Altay hem de Çağla beni çok iyi tanıyordu. Aynı şekilde ben de onları çok iyi tanıyordum.
Önce huyuna gitmem lazımdı.
Üzerinde kahve bir tişört, altında mavi kot şort vardı. Onu bir süzdüm önce. Topuz yaptığı kahve saçlarında oyalandı gözlerim. "Bugün ayrı bir güzel göründün gözüme. "
Valizini yataktan indirirken "Rüya ne istiyorsun? Allah aşkına geveleme!" dedi. Valizi diğer valizlerin yanına itti.
"Omuzlarım ağrıyor da... "
Daha cümlemi bitirmeden Çağla sözümü kesti. "Sana masaj falan yapmayacağım!"
Dudak büzdüm. Sırada yıldız işaretli taktiğim vardı. Onun benim kalbimi kırdığına inandırmak! %100 işe yarar. "Peki, birazdan geçer zaten. O kadar da ağrımıyordu," dedim sanki gerçekten kalbim kırılmış gibi üzgün bir sesle.
Çağla, derin bir nefes aldı. "Geç salona geliyorum ben de."
Bir mutluluk edasıyla yanağına öpücük kondurdum. Yüzümü bir sırıtış kaplamıştı. Hoplaya zıplaya salona geçtim. Koltuğa oturdum. Ardından Çağla geldi. Omzuma bir güzel masaj yaptı. Daha sonra benim kalan eşyalarımı topladık.
✿
Ertesi sabah kalktığımda Çağla'yla beraber dışarı çıktık. Amacımız kahvaltı yapmaktı. Uçağımız öğleden sonraydı.
Kahvaltı için küçük bir mekana oturduk. Şirin bir yerdi. Ankara'yı seviyordum. Buradan ayrılmak biraz zordu ama hayalim için ayrılıyordum.
Aslında bir şey kazandığımızda başka bir şeyi kaybediyoruz. Mesela ben hayalim olan askerlik mesleğini kazanmıştım fakat Ankara'nın o güzel havasından ayrılıyordum. Bu yüzden bir şeyi elde ettiğimizde geride ne bıraktığımızı bilmeliyiz.
Derin bir nefes aldım.
Garsonun gelip siparişimizi almasını izledim. Kahvaltımızı yaparken Çağla bana döndü.
"Rüya..." Elimdeki çatalı bırakıp ona döndüm. "Bana söz ver." Benden ne sözü isteyecekti? Çok ciddi duruyordu. Bunun arkasından duygusal bir şey geleceğine neredeyse emindim.
"Ne sözü?" diye sordum ne diyeceğinden korkarak.
Gözlerime baktı, derin bir nefes aldı ve "Sana bir şey olmayacağına söz ver," dedi. Gözleri titredi. Ben doğrularak gözlerimi kaçırdım. Bu konuda ona söz veremezdim. Ne olacağını bilemezdim. Vurulabilir, bıçaklanabilir veya ölebilirdim. Düşmanın eline geçip işkence görebilirdim de. Ama en önemlisi bunları yenebilirdim. Yine de ona baktım. Hafifçe gülümsedim.
"Söz." Bu sözün bedeli ağır olabilirdi.
Ben Rüya Dumanlı. Bu vatanı korumaya ant içmiş bir asker.
Bölüm etkileşimi
