2. bölüm / 3
EVREEpisode ll - Çocukluk
Bölümler 3Şu an: Episode ll - Çocukluk
- 1 Episode I - Giriş162 kelime
- 2 Episode ll - Çocukluk2.397 kelime · Okuduğun bölüm
- 3 Episode lll - Gençlik1.126 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Kayra, her hafta sonu olduğu gibi bu hafta sonu da erkenden uyanmıştı. Ev sessizdi. Herkes hâlâ uyurken, o hepimizin yıllar sonra özlemle hatırlayacağı o küçük ama değerli hafta sonu ritüelini yaşıyordu. Sessizce televizyonu açıyor, herkes uyanana kadar çizgi filmlerin dünyasında kayboluyordu. Aklının bir köşesinde ise öğleden sonra sokağa çıkıp arkadaşlarıyla futbol oynama düşüncesi vardı.Bir süre sonra ev yavaş yavaş uyanmaya başladı. Kahvaltı yapıldı, sohbetler edildi. Kayra, küçük kardeşi Dağra ile birlikte bilgisayarda biraz vakit geçirdi ama aklı hâlâ dışarıdaydı. Annesinden izin aldıktan sonra kardeşiyle birlikte sokağın yolunu tuttular.Sokağa çıkar çıkmaz topu yere vurdu. Çıkan ses, kelimelere ihtiyaç duymayan bir davet gibiydi. Kayra biliyordu; o ses duyulduğunda arkadaşları birer birer dışarı çıkacaktı. Gerçekten de çok geçmeden Arda, Mehmet ve Hüseyin sokağın başında belirdi.Kayra’nın en sevdiği arkadaşı Arda’ydı. Bu şehirde tanıştığı ilk kişiydi ve futbolu sevmeyi, futbola bağlanmayı ondan öğrenmişti. Aralarındaki bağ, paylaşılan maçlardan ve atılan gollerden daha fazlasıydı.Bazen hafta sonları mahalleye büyükler gelirdi. O günler sokağın havası değişirdi. Herkes oynayamazdı; sadece yetenekli olanlar ve büyüklerin uygun gördüğü kişiler sahaya alınırdı. Kayra ve Arda, o seçilenler arasındaydı.O hafta sonu yine büyükler gelmişti. Kayra için hayatın ilk evresindeki, basit ama en unutulmaz anıların temeli atılıyordu. Zamanın yavaş aktığı, mutluluğun küçük şeylerde saklı olduğu o günler… Zaten her şey, en güzel hâliyle çocuklukta başlamıyor muydu?
Her şeyin kusursuz olduğu bir evren yoktu; çocukluk bile bundan muaf değildi. En saf zamanların içinde dahi huzuru hafifçe sarsan küçük gölgeler bulunurdu. Kayra’nın çocukluğu da böyleydi. Yorulmayı bilmeden, kan ter içinde top koşturduğu mahallenin kıyısında, yüksek duvarlarla çevrili bir bahçe vardı. O bahçenin sahibi, yaşlı bir kadındı. Bahçesine gerçek anlamda hiçbir zarar gelmediği hâlde, çocukların orada oynamasına tahammül edemezdi.
Kadın göründüğü anda oyun bir anda dağılırdı. Çocuklar korkuyla değil, alışkanlıkla kaçarlardı. Bu korku gerçek değildi; hatta kendi içinde tuhaf bir eğlence barındırırdı. Yine de herkes bilirdi ki top o bahçeye kaçarsa, artık ona veda etmek gerekirdi. Duvarlar fazlasıyla yüksekti, kapı kilitliydi; bahçeye girmek o yaşlarda neredeyse imkânsızdı. Bu yüzden topu çok havaya kaldırmamak, oyunun sessiz kuralıydı.
Akşam ağır ağır çökerken haftasonunun ilk günü de sonuna yaklaşıyordu. Karşıdaki caminin çeşmesinde kana kana içilen su, oyunun bittiğini haber veren son duraktı. Sonra herkes gibi Kayra da evin yolunu tutardı. Eve adım atar atmaz bilgisayarın başına geçmesi annesinin tepkisini çekmişti. “Haftasonu diye derslerini aksatamazsın,” demişti. Kayra ise bu uyarıyı sessizce karşılamış, tavrını pek değiştirmemişti. Annesi de haftasonunun yumuşaklığına sığınarak fazla üstelememişti.
Kayra, bilgisayarda oyun oynamaktan çok video izlemeyi severdi. Gün, ekranın ışığında yavaşça eriyip giderken akşam da sona ermişti. Ertesi günün de tatil olacağını bilmenin verdiği huzurla başını yastığa koydu. Çocukluğun o tanıdık, kaygısız uykusu, onu sessizce içine çekti.
Artık haftasonunun son günü gelip çatmıştı. Kayra yine erkenden uyanmıştı; bugün çizgi film izlemek yerine bilgisayarın başına oturmuştu. Bu günü dünden ayıran şey, ailece alışveriş merkezine gidilecek olmasıydı.
Futbola olan ilgisi yüzünden oyuncaklara pek meraklı değildi Kayra. Yine de her çocuk gibi, uzaktan kumandalı arabalara karşı içinde tarif edemediği bir heves taşırdı. Bu heves, yüksek sesle dile getirilen bir istekten çok, vitrinin önünde biraz fazla oyalanmak gibiydi. Ailesinin durumu ne çok kötüydü ne de çok iyi. Bu yüzden hiçbir zaman gördüğü her şeyi isteyen bir çocuk olmamıştı. Ama istediği bir şey olduğunda da babası tarafından tamamen yok sayıldığını hatırlamazdı. Yine de bazı istekler, söylenmeden de taşınabiliyordu.
Yola çıkma vakti geldiğinde Kayra ve Dağra fazlasıyla hevesliydiler. Gittiklerinde fast food yiyeceklerini, oyun oynayıp eğleneceklerini biliyorlardı. Alışveriş merkezine gidildi ve düşündükleri neredeyse birebir gerçekleşti. Kayra, kimseye belli etmeden oyuncakçıların vitrinlerine göz gezdirmişti. Uzaktan kumandalı arabalar, olduğu yerde duruyor gibi görünse de onun içinde bir hareket yaratıyordu. Fiyat etiketlerine baktığında içi biraz daralmıştı. İstemekle susmak arasında, adını koyamadığı bir yerde kalmıştı.
Bir yanı o arabayı istiyordu; diğer yanı ise bu isteğin sonuçlarını düşünüyordu. Eğer söylerse, sadece kendisi için söylenmiş olmayacağını biliyordu. Bu düşünce, isteğin ağırlığını artırıyor, onu sessizliğe itiyordu. O gün boyunca konusunu hiç açmadı. Vitrinlerden uzaklaşırken dönüp bir kez daha bakmadı ama aklında bir yerlerde, o araba yerini çoktan almıştı.
Eve dönüldüğünde haftasonu bitmişti. Ertesi gün okul vardı. Kayra, sokakta bambaşka bir çocukken okulda daha içine kapanık bir hâle bürünürdü. Öğretmeni sert ve disiplinliydi; çocuklara ağır gelen bir tavrı vardı ama velilerin gözünde bulunmaz bir nimet sayılırdı. Kayra başarısız bir öğrenci değildi. Zaten ilkokuldaydı; bir çocuktan ne kadar başarı beklenebilirdi ki? O yıllarda matematiği iyi olanın zeki sayıldığı bir düzende, o Türkçeyi daha çok severdi.
Gece yatma vakti geldiğinde Kayra yatağına uzandı. Gözleri tavana bakıyordu. Gün içinde söylenmeyen bazı şeyler, gece daha çok yer kaplıyordu. Uzaktan kumandalı arabayı isteyip istememeyi düşünürken, bunun neden bu kadar zor geldiğini kendisi bile tam olarak bilmiyordu. Sanki basit bir oyuncak değil de, elinden kayabilecek başka bir şeye dokunuyordu. Bu düşüncelerle gözleri kapandı. Bir günü daha böylece bitmişti.
Okul vakti gelip çattığında Kayra evden okula tek başına giderdi. Annesi, kardeşi Dağra’yı okula bırakmakla meşguldü. Daha ilkokul çağındayken, küçük de olsa bir sorumluluk yüklenmişti omuzlarına. Kayra bunu pek dert etmezdi; sanki hep böyle olması gerekiyormuş gibi kabullenmişti.
Okulda en sevdiği arkadaşı İbrahim’di. Kayra’nın ailesi İbrahim’den pek haz etmezdi; çünkü ortalamanın altında bir öğrenciydi. Oysa İbrahim kötü bir çocuk değildi. Zekiydi, sadece derslerle arası iyi değildi. Bu Kayra için bir sorun teşkil etmese de ailesi onun daha “başarılı” öğrencilerle vakit geçirmesini isterdi.
Klasik bir okul günü daha bittiğinde eve dönme vakti gelirdi. Okuldan eve de tek başına yürüyen Kayra, cebinde parası varsa yol üstünden mısır alır, yiyerek eve kadar giderdi. Haftaiçi derslere ağırlık verilmesi gerektiğini düşünen ailesi, okuldan sonra dışarı çıkmasına pek izin vermezdi. Kayra eve gelir, üstünü değiştirir, ödevlerini bir an önce bitirip bilgisayarın başına geçmenin hayalini kurardı.
Ödevleri yapmak başlı başına zorlayıcıydı ama annesi tarafından kontrol edilmesi, ödev yapmaktan bile daha ağır gelirdi. Bazı zamanlar annesi yanlışlara fazla tepki verir, bu da Kayra’yı derinden etkilerdi. Öğretmeninin o yaştaki bir çocuğa verdiği ödevlerin ağırlığı kimseye ağır gelmezken, Kayra bu yükü iliklerine kadar hissederdi. Bazen ödev kâğıtlarını koparıp camdan attığı bile olurdu. Bir okul haftası daha bu döngü içinde geçip giderdi.
Her çocuk gibi o da haftasonunu iple çekerdi. Nihayet cuma günü gelmişti. Ödevlerini bitirdikten sonra, günlerdir kararsızlıkla düşündüğü uzaktan kumandalı araba meselesini annesine açmıştı. Annesinin olumsuz tepkisi onu şaşırtmamıştı; beklediği bir karşılıktı bu. Yine de, zor da olsa babasına söylemeye karar verdi. Annesinin telefonundan babasını arayıp durumu anlattı. Babası işten geç saatlerde çıktığı için net bir şey söylememişti. Ama Kayra’nın içinde küçük de olsa bir umut yeşermişti. Heyecanla babasının gelmesini bekledi.
Nihayet babası eve gelmişti. Ancak beklediği gibi olmadı; araba alınmamıştı. Kayra küçük bir hayal kırıklığı yaşasa da bunu dile getiremedi. Alınmayacağına dair kararın çoktan verildiğini düşünerek sormaya cesaret edemedi. Sessizce başını yastığa koyup uyudu.
Ertesi sabah, hiç beklemediği bir şekilde babası Kayra’dan önce uyanmıştı. Dağra hâlâ uyuyordu. Babası, “Kalk, uzaktan kumandalı arabaya bakalım,” dedi. Kayra güne öyle bir başlangıç yapmıştı ki, yıllar geçse de o sabahı unutamayacaktı. Umudunu tamamen kesmiş, bir daha söylemeyi bile düşünmezken böyle uyanmak onu hem şaşırtmış hem de fazlasıyla mutlu etmişti.
Henüz kimse uyanmamışken babasıyla birlikte hazırlanıp bir oyuncak dükkânına doğru yola koyuldular. Kayra hevesli gözlerle arabalara bakıyor, içinden bir tanesini çoktan seçmişti bile. Dağra için de bir tane seçmeleri gerekiyordu; onun için de bir araba alındı. Ardından evin yolunu tuttular.
Eve gelir gelmez oynayacak olmanın verdiği o saf hevesle içeri girdiler. Ancak bu hevesin kursağında kalması uzun sürmedi. Eve adım atar atmaz annesiyle babası tartışmaya başladı. Kayra bir anda suçluluk duygusunun içine çekildi. Annesi, “Bu kadar borcun içinde ne gerek vardı?” diyerek babasına sitem ediyordu. Babası ortamı yatıştırmaya çalışsa da gerginlik büyüyordu.
Kayra, o arabayla ilk kez oynayacağı anın böyle olmasını istemezdi. İçindeki sevinç, buruk bir hâl almıştı. Yine de tamamen kaybolmamıştı. Dağra çok sevinmişti. Kayra’nın hayatındaki ilk acı-tatlı travma ve hayali işte tam burada, aynı anda gerçekleşmişti.
Gün bitene kadar dışarı çıkıp top oynamaya bile gitmediler. Evde sessizlik hâkimdi; yalnızca arabaların sesi ve Kayra ile Dağra’nın heyecanlı kahkahaları duyuluyordu. Kayra içten içe bir huzursuzluk hissetse de çocukluğuna yenik düşüp eğlenmeyi seçti. O gün böyle geçti.
Artık günler birbirine benzemeye başlamıştı. Ne çok iyi geçiyordu ne de kötü. Sıradan, sessiz ve tekrar eden günlerdi bunlar. Kayra için hayat yine okul–ev arasında sıkışmıştı. Sabah erkenden kalkıyor, okula tek başına gidiyor, dersleri dinliyor, teneffüslerde İbrahim’le konuşuyor, sonra yine tek başına eve dönüyordu. Arada mısır aldığı günler oluyordu ama çoğu zaman cebindeki para da yetmiyordu.
Okul günleri uzadıkça uzuyordu. Öğretmenin sesi, defterlerdeki satırlar, bitmeyen ödevler… Eve geldiğinde üstünü değiştiriyor, ödevlerini yapıyor, annesinin kontrolünden geçiyor, sonra odasına çekiliyordu. Araba çoğu zaman odasının bir köşesinde duruyordu. Kayra her gün onunla saatlerce oynamıyordu. Ama orada olduğunu bilmek yetiyordu. Yerinde durması, sağlam olması, dokunulabilir olması… Kayra için yeterliydi.
Aradan bir hafta geçti. Sonra bir hafta daha. Hayat yeniden alışıldık ritmine oturmuştu. Araba artık yeni değildi ama hâlâ kıymetliydi. Kayra onunla sessiz sessiz oynardı. Çok gürültü çıkarmaz, evin içinde fazla koşturmazdı. Sanki başına bir şey gelmemesi için ekstra özen gösteriyordu. Çünkü bu araba, kolay gelmemişti. Ve Kayra bunu hiç unutmamıştı.
O gün de diğer günler gibiydi. Okuldan dönülmüş, ödevler yapılmıştı. Annesi evde temizlik yapıyordu. Kayra odasında uzaktan kumandalı arabayla oynuyordu. Araba yere yakın gidiyor, duvar diplerinden dönüyor, masanın altından geçiyordu. Kayra dikkatliydi. Ama ev, dar bir yerdi. Hareket arttıkça mesafeler azalıyordu.
Bir an oldu.
Araba annesinin ayağına dolandı.
Kayra durdurmaya çalıştı ama geç kalmıştı. Annesi irkildi. Sinirle geriye çekildi. “Yeter artık!” dedi. Sesinde biriken yorgunluk vardı. Kayra bir şey söyleyemedi. Kumandayı elinde sıktı.
Annesi arabaya baktı. Bir an durdu. Sonra ayağını kaldırdı.
Ve bastı.
Plastiğin kırılma sesi, evin içindeki diğer bütün sesleri bastırdı. Bir kez bastı. Sonra bir kez daha. Arabanın kasası çöktü. Tekerlek yana kaydı. İçinden bir parça fırlayıp duvara çarptı.
Kayra olduğu yerde kaldı.
Annesi, “Ayağımın altında dolanıp durma!” dedi. Ne bağırıyordu ne de açıklıyordu. Sanki olan biten, kaçınılmaz bir sonuçtu. Ardından temizlik bezini eline aldı ve işine devam etti.
Kayra arabaya baktı. Bir süre öylece kaldı. Sonra yere çöktü. Elini uzattı ama dokunmadı. Çünkü artık dokunulacak bir şey kalmamıştı. İki haftadır odasının köşesinde duran, sessizce varlığıyla ona iyi gelen o şey, birkaç saniyede yok olmuştu.
O an Kayra şunu öğrendi:Bir şeyin uzun süre korunmuş olması, onun kolayca kaybedilmeyeceği anlamına gelmiyordu.
O gece Kayra yatağına gitti. Ağlamadı. İçinden bir parça sessizce kapandı. Uzaktan kumandalı araba artık sadece kırılmış bir oyuncak değildi. O, Kayra’nın ilk travmasıydı. İstemeyi öğrendiği kadar, kaybetmenin de ne kadar ani olabileceğini öğrendiği ilk andı.
Ve bazı kırılmalar, tamir edilmezdi. Zaman geçse bile.
Hayatın ilk evresini bu acı tecrübeyle öğrenen Kayra, sıradan yaşantısına devam ediyor gibi görünüyordu. Ama artık hiçbir şey eskisi kadar sade değildi. Futbola daha sıkı sıkıya sarılmıştı; sanki koşarken, topa vururken düşüncelerini geride bırakabiliyordu. Babasından ona geçen bir miras gibiydi Beşiktaş sevgisi. Koyu bir Beşiktaşlıydı ve maç günleri, hayatın bütün yükü kısa bir süreliğine de olsa hafiflerdi.
Maç saatinde babasıyla televizyonun karşısına oturmak Kayra için bir ritüeldi. Babasının yanında, sessizce ama dikkatle maçı izlerdi. Kimi zaman misafirler de gelirdi; hele rakip takım taraftarı olanlar… Eğer Beşiktaş öndeyse evin havası bir anda değişirdi. Kayra, o anlarda babasının yüzüne bakmayı severdi. Çünkü babası gülümsediğinde dünya daha güvenli bir yer gibi gelirdi.
Bir gün yine Beşiktaş maçı vardı. Kayra, babasının işten dönmesini her zamankinden daha büyük bir sabırsızlıkla bekliyordu. Saat ilerledikçe içindeki heyecan artıyor, gözleri kapıya kayıyordu. Babası geldiğinde elinde iki forma vardı. Orijinaldi. Biri Kayra, diğeri Dağra içindi. O an Kayra’nın içi tarifsiz bir sevinçle dolmuştu. Göğsünde bir şey kabarmış, gözleri parlamıştı.
Belki dışarıdan bakıldığında sıradan bir hediyeydi. Ama Kayra için bu, babasıyla kurduğu bağın somut bir hâliydi. Babasının “seni düşünüyorum” deme şekliydi. Formayı eline aldığında, sanki biraz daha büyümüş, biraz daha ait hissetmişti.
Ama bu sevinç uzun sürmedi.
Tıpkı araba olayında olduğu gibi, annesi yeniden duruma müdahil oldu. Sesler yükseldi, kelimeler sertleşti. Kayra ne söylenenleri tam anlıyor ne de neden bu kadar büyüdüğünü kavrayabiliyordu. Bildiği tek şey, güzel bir şeyin yine yarım kaldığıydı. Ev, kısa sürede tanıdık bir huzursuzluğa bürünmüştü.
Kayra formasını sırtına geçirdi. Sanki o kumaş onu biraz koruyabilirdi. Babasıyla yan yana oturup maçı izlemeye başladılar. Beşiktaş o gün berabere kaldı. Normalde üzülürdü ama o akşam skorun pek bir önemi yoktu. Hayatta her şeyin istediğimiz gibi gitmediğini, belki de ilk defa bu kadar net hissetmişti.
O gün Kayra, babasının hastalığıyla tanıştı.
Tartışmanın ardından babası bir anda yere yığıldığında, Kayra’nın içinden bir şey koptu. Babasını o hâlde ilk kez görüyordu. Vücudu kilitlenmiş gibiydi; bağırmak istiyor ama sesi çıkmıyordu. Kalbi, sanki göğsüne sığmıyordu. Korktuğunu belli etmemeye çalıştı ama dizleri titriyordu.
Annesi daha önce bu durumu yaşadığı için ne yapacağını biliyordu. Babasını yan yatırdı, sakin olmaya çalıştı. Kayra ise olan biteni anlamaya çalışıyordu. Epilepsi… Daha önce duyduğu ama hiç bu kadar yakından tanımadığı bir kelimeydi artık.
Nöbet bittiğinde babası ayağa kalktı, koltuğa oturdu. Sanki az önce yaşananlar ona ait değilmiş gibiydi. Ama gözleri boş bakıyordu, sesi çıkmıyordu. Annesi Kayra’yı odadan çıkardı. “Baban biraz dinlensin,” dedi. Kayra başını salladı ama içi rahat etmedi. Kapının arkasında durdu, nefesini tuttu.
Dakikalar geçmiyordu.
Dayanamayıp tekrar odaya girdi. Babası başını hafifçe kaldırdı. Yüzünde silik bir tebessüm belirdi ve göz kırptı. İşte o an, Kayra’nın içine bir sıcaklık yayıldı. Sanki boğazına düğümlenen her şey yavaş yavaş çözülüyordu. Babasının hâlâ orada olduğunu, hâlâ kendisiyle olduğunu anlamıştı.
Bu, Kayra’nın evre kapılarından biriydi. Babasının hastalığıyla tanışması… Çocuk kalbine ağır gelen bir gerçekti bu. Ama aynı zamanda, ileride bu an tekrar yaşandığında ne yapması gerektiğini bilmesini sağlayacak bir ders gibiydi.
Kayra o günü de böyle kapattı. Başını yastığa koyduğunda gözleri tavana takıldı. Uyumaya çalıştı ama aklından geçenleri susturamadı. O gece ilk defa, çocukluğun ne kadar kırılgan bir şey olduğunu hissederek uykuya daldı.
O olaydan sonra Kayra ile babası arasında belirgin bir değişim olmadı. Hayat kaldığı yerden devam etti. Babası işe gidip geldi, televizyon karşısında maç izledi, zaman zaman güldü, zaman zaman sinirlendi. Kayra da okuluna gitti, arkadaşlarıyla vakit geçirdi, top oynadı. Kimse oturup uzun uzun konuşmadı. Olan biten, evin içinde yavaş yavaş gündelikliğin içine karıştı.
Ama Kayra’nın iç dünyasında küçük bir yer değişmişti. Babasına artık başka gözle bakmıyordu, daha çok daha dikkatli bakıyordu. Ne zaman babası yorgun görünse, Kayra fark ediyordu. Ne zaman ses tonu değişse, bunu içine not ediyordu. Bunları ne annesine söyledi ne de babasına. Sadece aklının bir köşesinde tutuyordu.
Maç günleri yine birlikte izlenirdi. Eskisi gibi yan yana otururlar, bazen konuşurlar, bazen sessiz kalırlardı. Kayra artık maçtan çok, o anın kendisini hatırlıyordu. Babasının yanında olmayı. Aynı koltukta oturmayı. Başka bir anlam yüklemeden.
Babasıyla ilişkisi ne daha mesafeli olmuştu ne de daha duygusal. Sadece bildiği hâliyle devam ediyordu. Kayra için önemli olan da buydu zaten. Hayatın bir anda değişmediğini, ama bazı şeylerin insanın içinde yer ettiğini fark ediyordu.
Bu yaşanan, Kayra’nın evrelerinden biriydi. Büyük bir kırılma değildi. Ama küçük bir farkındalık bırakmıştı. Kayra o günden sonra bazı şeyleri daha erken fark etmeyi öğrenmişti. Başka da bir şey olmadı. Ve belki de en gerçeği buydu.
Bölüm etkileşimi
