6. bölüm · ESRARENGİZ KOD
Esrarengiz kod 2. Bölüm
Eskimiş pick-up, dışının aksine özenle işlenmiş deri koltukları ve son derece lüks bir iç dizayna sahipti. Malkoç arabayı kullanırken hemen sağ koltukta Fulya ve arka koltukta da Hatıra oturuyordu. Malkoç, aceleyle gecekonduların bulunduğu bölgeye doğru arabanın hızını artırarak sürüyordu.
Fulya, ön koltukta sevimsiz olarak adlandırdıkları Hakan'ı arıyorken bir yandan da endişeyle yolu takip ediyordu çünkü bayadır yakalamaya çalıştıkları Katre'den etkilenen kişiye doğru gidiyorlardı.
En kötüsü ise bu kişiler, hap yüzünden zaman geçtikçe fiziksel ve doğaüstü bir şekilde daha da fazla güçleniyorlardı ve bir zaman sonra güçlerinin farkına varıp kullanıyorlardı.
Hatıra ise Fulya'nın tam aksine arkada rahat rahat oturuyordu ve aynı şekilde önde araba kullanan Malkoç da.
Fulya sonunda Hakan'a ulaşabilmişti. “Efendim, sevimli şey,” diye cevapladı hemen Hakan. Fulya, “Sonunda açabildiniz, sevimsiz şey,” dedi ve Hakan cevaben sadece güldü. Bu duruma Fulya, kızgın bir ses tonuyla “Neredesin? Senin yüzünden kusurluya geç kaldık,” diye azarladı.
Hakan'ın yeteneği, böyle doğaüstü güce sahip kişileri bulmaktı. Katre hapının etkisine yeni maruz kalan kimseler, insanlara kıyasla farklı bir kokuda, frekansta ve enerjideydi. Kusurluları yakaladıktan sonra doğaüstü güçlerini yok etmek için Adnan'a götürüyorlardı.
Adnan, doktor olmasa bile Katre deneyleri konusunda uzman sayılırdı ve eski bir kimyagerdi. İnsanların daha yeni elde ettikleri bu doğaüstü güçleri yok etmeyi başaran bir deneye sahipti; bu hapın ismi Terkatre idi. Güçlerini geri alıp normal bir insana dönmeleri için kusurlu insanları yakalamaları lazımdı; bu da Bol Kepçe ekibinin işiydi. Kusurlu insanlar, bu tehlikeli güçleri gidince maruz kaldıkları zaman dilimindeki hatıraları ile ilgili her şeyi unutuyorlardı.
Öte yandan Adnan, Malkoç, Hatıra ve Fulya'dan oluşan bu ekibe 9 yıldır bakıyordu, onların her türlü ihtiyacını da karşılıyordu. Bu, onun için hiç zor olmamıştı çünkü kendisi Ankara'nın en büyük işletmelerinden biri olan Adnan Perakende'nin sahibi ve başkanıydı. Bu yüzdendir ki elli iki yaşında oldukça başarılı bir iş adamıydı.
Bu arada Hakan, sıkılırcasına oflayarak cevap verdi: “Yeğenimin düğünündeydim,” dedi. Fulya ona doğru söylenerek “Onu biliyoruz ama bir aydan beri de orada olamazsın, değil mi?” dedi.
O sırada bu atışmaya katlanamadığı suratındaki mimiklerinden belli olan Malkoç, araya girerek Hakan ile konuşmaya başladı. “Abicim, şu an neredesin?” diye sordu. Hakan, “Şu an otobüste geliyorum,” diye cevapladı. Malkoç, “Abi, sen gecekonduların arkasındaki tünele doğru geç; biz elimizde paketle döneriz,” diyerek kusurluyu yakaladıklarını varsaydı ve Fulya'nın elindeki telefonu alarak kapattı.
Fulya karşılığında sadece isyankâr bir şekilde bakarak karşılık vermekle yetindi. Hatıra, Malkoç'a, “İyi yaptın abi, bu konuşmayı bir saat daha çekecek hâlde değildim,” dedi. Bunun üzerine Fulya ona “Sen de mi?” bakışı attı, arabadaki diğer ikilinin bu düşünceye sahip olması can sıkıcı bir hisse sebep oldu ve önüne döndü. O sırada Hakan, Malkoç'a tam konumu attı.
Arabadan çıktıklarında tam konum, inşaatı yarım kalmış, eski ve harabe bir binayı gösteriyordu. Dışarıdan bakınca çıplak gibiydi; resmen içerisinde yapılmış olan katları sayılıyordu. Bu sırada içeride yirmi beş yaşlarında, gri gözleri olan, cılız, saçları ve sakalları siyah ve biraz uzun, kareli gömlek giyen ve kemeri gevşek bağlandığından pantolonu neredeyse belinden düşecek gibi olan bir adam yer alıyordu.
Onun karşısında da boğazı kesilmiş bir adamın cansız bedeni yerde uzanıyordu. Elindeki kanlı bıçakla öylece yerde yatan adama bakıp gülen ve bundan zevk alan genç adam adeta bir psikopat gibiydi. Bu, Sancar'ın adamıydı ve Katre hapının etkisi altında etrafına tehlike alarmı veriyordu. Sancar'ın istediği adamı öldürmüştü ve bundan zerre pişmanlık duymuyordu. Çünkü Sancar ona karşılığını fazlasıyla veriyor, her zaman kanatları altına alıyordu.
O an Hatıra, eskimiş inşaatın tozlu merdivenlerinden teker teker yukarı çıkıp katile ulaşmaya çalışıyordu. Binanın önünde dururken, onu, kanlı bıçağıyla, yüksekteki katlara bakarken fark etmiş, vakit kaybetmeden hemen içeri dalmıştı.
Bu hareketliliği gören Fulya, Malkoç’a doğru bağırdı: “Ben binanın dışında bekliyorum!” dedi. Onu başıyla onaylayan Malkoç, Hatıra’yı takip ederek vakit kaybetmeden o da binaya girdi.
Bu sırada Hatıra, hızlıca merdivenleri çıkmaya çalışıyordu. Sert adım seslerini duyan Kusurlu, hızla kanla renklenmiş bıçağını pantolonundaki yerine sokuşturarak binanın en üstüne çıktı. Hatıra da onu takip ederek çıkıyordu ve binanın tepesine varmıştı.
Buram buram pas ve metalik koku, burnunun direğini sızlatıyordu ve esen rüzgâr kum tanelerini havalandırdığı için görmekte zorlanıp gözlerini kısarak karşısındaki adama baktı. Ona pis pis sırıtarak aniden binadan gecekondu çatısına atladı. Hem hızlı hem güçlü hem de esnekti.
Hatıra bu duruma şaşırmıştı ve kulağındaki Bluetooth kulaklık şeklindeki beyaz telsiz kulaklığın tekine tıklayarak takımla iletişim kurdu: “O ikinci seviye, dikkat edin, çatıdan atladı,” dedi. Malkoç ve Fulya, Hatıra’nın bu dediğini duyarak onlar da şaşırdı çünkü onu hep birinci seviyedeyken yakalar, asla Katre hapının insanları daha fazla etkilemesine izin vermezlerdi.
Binanın çatısından atlayan kusurlu, Hatıra'ya bakıp o tekrar eden gülüşünü sergiledi ve arkasını dönüp gitti. Bir şeyi bilmediği aşikârdı, Hatıra da en az onun kadar hızlı, güçlü ve esnekti. Biraz geriye doğru gidip ileriye doğru koşmaya başladı ve adımının son hamlesinde binadan atlayarak o da çatıya çıktı. Genç şaşırmaya fırsat bulamadan, arkasından atik bir şekilde gelmekte olan genç kızdan var gücüyle uzaklaşmaya çalıştı.
Önündeki evin kiremitli çatısına atladıkça peşindeki de onunla birlikte atlıyordu. Bu sırada Malkoç da onları takip etmek için binadan dışarı çıktı. Beyaz şeritleri bile belli olmayan yolda süratli bir şekilde koşuyordu.
Her ne kadar koşsa da onlara yetişmenin mümkün olmayacağını anlamak zor olmadı. Bu yüzden biraz daha yaklaşmak için önündeki yamuk yumuk, çizilmiş, beyaz kamyonun üzerine çıkarak onu basamak olarak kullanıp önündeki evin çatısına atladı.
Bacakları çok güçlü ve çevikti ve bunlar sahip olduğu fiziksel güçle de birleşince Malkoç'u inanılmaz bir fiziksel güce ulaştırıyordu. Hatta ekipte en fazla fiziksel gücü olan tek kişi oydu. Normal kusurlu kişilerin fiziksel kapasiteleri insanlara göre daha gelişmişti ama Malkoç'unki ise onlara kıyasla daha da gelişmişti çünkü onun doğaüstü gücü fiziksel kapasiteydi.
Malkoç, kusurlunun peşinden füze gibi hızla koşan Hatıra'nın ardından gitmeye başladı. O sırada kusurlu birden evlerin arasokağına atlayarak koşturmacayı orada devam ettirdi. Bunu gören Malkoç, çatılardan bu sefer onları gözetlemeye başladı.
Bir vakit sonra da izlerini kaybedince şaşkın bir şekilde etrafına bakınmaya başlamıştı. Sağ kulağındaki telsiz kulaklığını daha da kulağının içine yerleştirerek “Hatıra, artık sende, onu kaybettim. Fulya, caddeleri boş bırakma.” diyerek telsizden arkadaşlarıyla iletişim kurdu. Malkoç'a karşı hepsi onaylar biçimde seslenmişti. Aynı anda Hatıra da kusurlunun izini kaybetmiş, arabaların arasından geçerek bir gecekondunun küçük ve toprak arka bahçesinin demirden örtülü çitine kadar koşarak gelmişti.
Yüzünden terler fışkırırken aynı zamanda çok koştuğu için de kızarmıştı. Nefes nefese kalmıştı; artık bedenini ayakta tutmak zor hâle gelmişti. Bütün ümidini kesmişti, geride bıraktığı arkadaşlarının yanına döneceği sırada soluksuz bir koşuşturmaya sebep olan o kusurlu bir anda arkasında belirdi.
Anlaşılan, çatıdan atlamıştı. Sinsice yaklaşan genç adam, dişlerinin arasından Hatıra'ya sordu: “Kimsiniz siz?” Bir nefes alıp ardından ekleyerek “Polis olamazsın—” lafını yarıda kesen, Hatıra'nın arkaya doğru attığı tekmeydi. Bu hareketle karşısındaki afallarken, bundan faydalanmak için hızını alamayıp kusurlunun yüzüne dönerek kafasına bir tekme daha attı.
Bu yaptığı karşısında kusurlu, kıza doğru arsız bir bakış eşliğinde kahkaha attı: “Fena değil,” dedi. Buna Hatıra bir tekmeyle daha cevap vermek istedi ama kusurlu onun bacağını tutarak karnına güçlü bir yumruk vurarak ona asıl cevabı gösterdi.
Ardından kızın saçlarını tuttu ve çitlere doğru atacaktı ki henüz tanımadığı birisi onun belinden tuttu. Bu tutuşla beraber çiti devirip arka bahçeye doğru yuvarlandılar.
Ayrıldıklarında kusurlu, yüksek sesle “Kimsiniz lan!” diye bağırdı. Malkoç bu haykırışa kendi eşsiz gülümsemesinin eşliğinde cevabını verdi. Ve güldüğünde yanaklarında gamzeleri oluşuyor, hatta elmas gibi parlak dişleri göz kamaştırıyordu. “Azrail’in, tatlım,” dedi.
O sırada karşısındaki genç, bağırarak yumruklarını Malkoç’a doğru savurdu. Artık birbirlerinin üstüne sıra sıra çıkan ikili, yumruk yumruğa birbirlerine girişmişlerdi. Bu durumdan sıkılan Malkoç, kusurluyu kucağına alıp bir çuval gibi duvara fırlattı. Duvar, molozlara ayrılarak tek katman hâlinde büyük bir toz dumanına bürünmüş, resmen yıkılmıştı. Buna rağmen kusurlu hiç pes edecek gibi durmuyordu çünkü oradan sağ salim çıkmış, Malkoç’un omuzlarının üzerine çıkarak, boynunu kollarının arasına alıp boğmaya çalışıyordu.
O sırada Hatıra hızla onlara doğru gelerek iki bacağıyla ivme aldı ve kusurlunun karnına tekme attı. Karşısındaki epey bir yerde sürünmüştü ama asla pes etmiyordu. Malkoç, Hatıra'ya güvenle baktı. “Odaklan, bugün bu işi bitirelim.” diyerek cesaret vermeye çalıştı. İkisi birlikte kusurlunun üstüne doğru gittiler. Malkoç yumruklarını savururken Hatıra tekmeyle devreye giriyordu. Son anda Hatıra kusurlunun kollarından tutarak onu savunmasız bırakıyor ve Malkoç ta kolunu onun boğazına yerleştirerek var gücü ile sıkıyordu.
Tüm bu efora rağmen halsiz bir şekilde bulunduğu yere düşsede hızla kalkmıştı. Kusurlu, Malkoç'u geriye iterken Hatıra'yı da topa vurur gibi duvara doğru tekmeledi. Kendini toplamaya çalışan ikilinin o kafa karışıklığını fırsat bilerek arka bahçenin zıplanamayacak kadar yüksek duvarının içinden geçti ve oradan kayboldu.
Şaşkınlıklarını gizleyemeyen ikili çaresizce birbirine bakakaldı. Diyecekleri adeta boğazlarında dizildi. Malkoç, hafifçe boğazını temizleyerek konuşmaya başladı: “Bu kesinlikle üçüncü seviye.” dedi. Hatıra onu kafasıyla onayladı. Aynı zamanda kusurlunun zıplamış olduğu duvara doğru şaşkın bakışlarını devam ettirmekteydi.
Parmağını kulağındaki telsize doğru götürdü. Üzerine doğru hafif bir dokunuşla Fulya ve Hakan ile iletişime geçti: “Dikkatli olun, o üçüncü seviye. Hakan abi, sana doğru geliyor.” dedi.Kusurlu, tünele doğru ilerlerken en az arkasında bıraktığı ikili kadar kendisi de şaşkındı çünkü doğaüstü gücünü yeni fark ediyordu. Bedenini kuş kadar hafif ve güçlü hissediyordu artık.
O sırada Hakan, tünelin sağ tarafındaki kolonun arkasında saklanmıştı ve ona doğru gelen kusurluyu bekliyordu. Karanlık ve oldukça yankı yapan bu yer ıssız ve pis kokuluydu. Kusurlu ise yavaş yavaş adım seslerini çok fazla belli etmemeye çalışarak ilerlemeye başladı çünkü burada onu başka sürprizler bekliyor olabilirdi. Hakan sessizce konuştu: “O burada.” dedi.
Malkoç endişeli bir şekilde “Abi, dikkat et. Sadece onu orada tutmaya bak, geldiğimizde hep beraber yakalarız.” dedi. Onaylayan sözleriyle cevaplayan Hakan, duvar çıkıntısının arkasında saklanan, kırklı yaşlarının başında, kırlaşmış saçları, yorgun ama bir o kadar da keskin bakışlarıyla güven veren, babacan bir yüz ifadesi ile yer alıyordu.
Duyduğu adım sesleri kulağında daha fazla yankılanınca daha da tetikte beklemişti. Ve sonunda kusurlu yanına gelince duvardan çıkarak onun kollarından tutup yere vurdu. Sırtı yerle sert bir şekilde buluşan genç adam, acıdan inledi.
Tam kalkmak üzereydi ki Hakan onun karnına bir tekme savurdu ve ardından yüzüne bir yumruk geçirdi. Bu hareketle tatmin olmuştu, onun için sadece çantada keklikti ve kulaklığına doğru konuşmaya başladı: “Sanırım siz gelmeden ben onu paket ederim.” dedi, sırıtarak. Öncesinde yüzü acıdan buruşan ve yerden kalkamayan kusurlu, bunu duyunca gaza gelerek Hakan'a bir yumruk patlattı.
Yumruk, nereden geldiği belli olamayacak kadar hızlı ve güçlüydü. Yumruğun etkisiyle yere düşen karşısındakinin savunmasızlığından faydalanan kusurlu, ardı ardına kesilmeyen yumrukları da beraberinde getirdi. Hakan'ın yüzü adeta kan göletine dönmüştü.
Bu duruma dayanamayıp onun karnına doğru sarıldı ve itmeye başladı. İkisi de boru yığınının üzerine düşerken bir yandan Hakan ayağa kalkmaya çalışırken, yanında duran kalın demir çubuğu eline aldı, bunu saldırı niyetine kullanacaktı.
Kulaklığından gelen Hatıra’nın “Hakan abi, az sonra oradayız. Halsizsen adamı sonra yakalarız, bırak.” konuşmasını umursamadan saldırmaya devam etti. Sayısız kere elindeki demiri karşısındakinin bacaklarına ve karnına geçirdi. En sonda demiri yan tuttu. Amacı, demiri kusurlunun kafasından geçirip ensesine dayayarak onu bayıltacak kadar nefessiz bırakmaktı. Ama işler umduğu gibi gitmedi ve kusurlu tüm gücüyle arkasındaki adamın yakasından tutarak önüne doğru fırlattı. Bu hareket ile resmen Hakan a ters takla attırmıştı.
Kendine henüz gelemeyen Hakan, o darbede bile elindekini bırakmayarak bulunduğu yerden kalktı. Tam karşısındakine vuracaktı ki birden o’nun dalgınlığından yararlanan kusurlu, demir sopayı elinden aldı. Hakan tekrar geri almaya çalıştıkça üst üste karnına sopa darbeleri yiyor oldukça güçsüz kalıyordu.
Kusurlu, kararlı bir şekilde Hakan’a bakarak “Artık çok sıkıldım,” dedi ve elindeki demir sopayı Hakan’ın karnına sapladı. Karnından girip sırtından çıkan sopanın çevresinden oluk oluk kan akıyor, akan kan kusurluyu daha çok eğlendiriyordu. İnsanları savunmasız ve acı içinde görmek içindeki psikopat ruhu besliyordu.
O sırada tünelde Fulya'nın sesi yankılanıyordu: “Hakan, sakın ölme, lütfen!” diye endişeyle bağırıyordu. Yanındaki Malkoç ve Hatıra ile koşarak geliyordu. Fulya bugüne kadar itiraf edememişti kendine ama Hakan'ı seviyordu. Hatta ondandır ki sırf birlikte konuşup dikkatini çekebilmek için ona karşı hep aksi tavırlar sergiliyordu. Ne yazık ki sevgi bazen zaman tanımayacak kadar kısa süreli olabiliyordu, fırsat varken bunu fark edip yüzleşmek en doğrusuydu.
Kusurlu, sesler yankılandıkça ayağa kalktı ve önündeki duvarın içinden geçip kaçmaya başladı. Önce bacakları, sonra gövdesi, en sonda kafası duvarla bütünleşmişti. Opak duvara meydan okuyordu.
Üçlü, Hakan'ın yanına geldiklerinde onun cansız bedenini öylece durmuş izliyorlardı. Kan gölünün ortasındaki sıcacık bedeni, oradakilerin canını yakıyordu. Narin yüzü bu sefer gülümsemesi ile değil, cansız bir yüz ifadesiyle şekillenmişti.
Biraz zaman sonra kendilerine gelen üçlü, yerdekinin başına toplanıp bağırmaya ve adını haykırmaya başladılar. Fulya yere oturup onu kolları arasına aldı. Dizlerinin üzerine başını yatırıp amansızca şifa vermeye ve diriltmeye çalışıyordu. Hatıra elleriyle yüzünü kapatarak ağlıyor ve Malkoç da duvarı yumrukluyordu; hatta yumruk darbelerinden duvar parçalanmıştı. Bunun üzerine elleri kanasa bile devam ediyordu.——————
Ozan ile Şevki, bol kepçe çorba içme hayalleri suya düştüğü için onun yan tarafında olan hamburgerciye gelmişlerdi. Bu sefer gittikleri dükkân az öncekine göre daha büyüktü. İçeriden gelen o baharatlı köfte kokusu ve cızırtısı, daha da midelerinin kazınmasına yol açıyordu.
En azından Ozan için böyleydi, çünkü Şevki'nin karnı birden ağrımaya başlamış, midesinde hem aldığı darbeler yüzünden hem de stresten dolayı iç savaş veriyordu. Üstelik bunu Ozan'a çaktırmamaya çalışıyordu. Ozan self servis için siparişleri verirken Şevki, çaktırmadan İdil'le mesajlaşıyor ve karnının her zamanki gibi ani ağrısının tekrar olduğunu söylüyordu.
İdil, Şevki'ye ağrısı için önerilerde bulunup sorumlu kişi olup olmadığını soruyordu, çünkü bir insanın karnının sıklıkla ani bir şekilde ağrımasının bir sebebi vardı ve bildiğine göre Şevki'nin bir rahatsızlığı da yoktu.
Bu mevzuyu Ozan'a çaktırmama nedenleri ise Şevki'nin kendine sakladığı sebep ve İdil'in şüphe duyduğu o ihtimal karşısında Ozan'ın çok fazla sinirlenip hesap sormasıydı. En kötü hissettiklerinde birbirlerini teselli edip sürekli koruyup kollarlardı. Ama bu durum çok farklıydı, Ozan için ise fiziksel olarak karşı karşıya gelmemesi gereken bir şeydi. Çünkü oldukça yetersiz kalacak üstelik şiddete de maruz kalacaktı.
Aksayan bacağı ile masaya doğru geldi ve yemekleri bıraktı. Normalde hep bu işi Şevki yapıyordu. “Bir kerede ben yapayım ” düşüncesi ile yemekleri almaya gitmişti. Geldiğinde ise ikili vakit kaybetmeden hamburgerlerine yumuldular.
İkili hamburgerlerini yedikten sonra Şevki, biraz eskimiş olan ama bir o kadar dayanıklı, kahverengi bisikleti ile yanındakini eve bıraktı. Ozan, evi gibi küçük olan bahçesinin kapısı; Çiçek dekorlu, yeşil renkli, şirindi. Açtığında, tüm tatlı bir gülümsemeyle ninesi onu karşıladı, ardından gözlerini biraz indirerek onun ellerinde tuttuğu pastayı gördü.
İnanamıyordu, ninesi onca işinin arasında ve hatırlamasına ihtimal bile vermediği, doğum gününü kutlamıştı. Küçük olan pasta; beyaz bir kremayla kaplanmış ve çileklerle süslenmişti. Ozan ın bu şaşkınlığıyla biraz daha gülümsemesini büyüten nine, Ozan a biraz daha yaklaşarak “iyi ki doğdun oğlum, sen bana babanın emaneti tek göz ağrımınsın” diyerek pastayı üflemesini istedi.
Ozan biraz daha yaklaştı, sanıyordu ki dilek dilemesi gerekiyordu ama en büyük dileği de gerçekleşmeyecek kadar ütopik olduğu için — ailesiyle beraber kutlamak gibi — bir şey dilemeden üfledi. Üfler üflemez, pastanın yüzüne doğru çarpılması da bir oldu.
Ozan, yüzüne gelen yumuşak ama hızlı darbeye karşı bakışlarını o yöne çevirdiğinde zevkten dört köşe olmuş ninesini gördü. Sevdiği meyveli pasta çökmüş, Ozan da bakışlarını sinirle çevirmişti. Ninesi pastayı yüzüne çarpmıştı ama Ozan'ın yüzündeki ifadeyi görünce gülmeyi kesti. Ozan, “Neden?” diye mırıldanırken ninesi, “Doğum günü kutlamayı sevmiyorsun ama biraz eğlenmek de mi istemiyorsun? Seni şu sıralar biraz durgun görüyorum ve bu harika günü değerlendirip eğlenmeni istedim,” dedi.
Ozan, bir yandan şaşkınlıkla sinirden gülerken bir yandan da ninesini dinliyordu. Ninesi, “Hadi, hadi, elini yüzünü yıka,” diyerek elini Ozan'ın omzuna doğru vurdu ve kıkırdamaya devam etti. Ninesinin doğum günü için bu kadar plan yapmasına mı, yoksa gelen pasta darbesine mi şaşırması gerektiğini bilmiyordu.
Aklı bu kadar karmaşık olsa bile yine de ninesinin gülüşlerine karşılık vererek güldü ve odasına doğru çıktı. Elini ve yüzünü krema kalıntılarından temizleyen genç, yatağına doğru uzandı ve kısa bir süre sonra uykuya daldı.
Sonu gelmeyen beyaz bir mekândaydı yine. O yüzü bulanık silüet ona doğru yaklaştı ve konuşmaya başladı: “Seni koruyamadım, oğlum. O kadın… Kadın seni benden aldı,” diyerek hem öfkeleniyor hem de üzüntüsü sesindeki kırgınlıkla belli oluyordu.
Artık Ozan bu rüyalara alışmıştı. Her rüyasında etrafı bir sisle kaplıydı ve boşluktaydı. Yüzü bulanık olan adamın bir şeyler saçmalamasına alışmıştı ama geçen gördüğü rüyada ilk defa bir laboratuvar ortamında yer almıştı.
Bunları düşünürken adam sanki nefessiz kalmış gibi çırpınıyordu ve ense tarafında kalın, kalkık, siyah bir damar fark ediliyordu. Anormal bir şekilde adam kendini yere atıp çırpınmaya devam ediyorken Ozan bu sefer korkarak adamın yanına oturdu. Onu sakinleştirmeye çalıştı. Biraz zaman geçince adam elini Ozan'ın kolundan tuttu ve o anda, ani bir şekilde gözlerini açtı. Gözbebekleri büyümüştü ve endişeyle bakıyordu.
Aniden bulunduğu alan değişti ve o tanıdık laboratuvar ışıklarıyla aşina oldu. Gözleriyle merakla etrafına baktı. Beklenmedik bir şekilde, o pis, rutubet ve asit kokan, çember şeklindeki, geniş ve eski laboratuvarda artık hücrelerin ötesinde bir izleyici değil, aksine hücrelerden birinin içinde kapana kısılmış biriydi.
Asıl sorunu ise gördüğü o üç yetişkinin hücresine girip onu deney yapmak için salonun ortasına çekiştirmeleriydi. Ozan sedyeye gitmemek için direniyor, hücresinin soğuk kapısına tutunuyordu ama çabası nafileydi çünkü onu çekiştiren beyaz önlüklü adam ondan daha güçlüydü ve onu inatla sedyeye yatırmak istiyordu.
Sonunda başarmış ve karşılıklı inatlaştığı genci sedyeye yatırmıştı. Ozan diğer yetişkinlere doğru baktığında kadın biraz daha uzakta duruyor ve ona bakmamaya çalışıyordu. Takım elbiseli adam ise ona doğru konuştu: “İşte en güçlü adayımız!”
Öndeki kadına doğru imalı bir şekilde sesi yükselmişti. Kadın ise yerinde zorla duruyordu; her an koşup zorla yatırılan gence sarılacak gibiydi. Ardından doktor önlüklü adama dönerek “İkinci seviyeyi kaldırabilecek deneklerden biri,” dedi ve kafasını memnun olmuşçasına salladı. Yanındaki diğer adam da mesajı almış gibi sedyeden ayrılmak için çırpınıp duran Ozan’ın boynuna yeşil ve akışkan sıvıyı şırınga yardımıyla enjekte etti.
O an Ozan kan ter içinde, boğulurcasına nefes alarak yatakta sıçradı.Ellerini refleksle doğrudan kendi boynuna götürdü. Parmak uçlarıyla siyah bir damar kabartısı var mı diye çılgınca kontrol etti; neyse ki yoktu. Odasının karanlığında kalbi göğüs kafesini zorluyordu.
Komodindeki bardağa uzandı, ılık suyu tek dikişte bitirdi.“Bu sefer çok farklıydı...” diye mırıldandı, alnındaki soğuk terleri silerken. Ancak bu kez rüya, sadece bir hatıra değil, yaklaşan bir felaketin habercisi gibi hissettirmişti.
Kabusun etkisiyle yorgun bir sabaha başlayan Ozan, direkt banyoya giderek terlemiş vücudunu suyla buluşturdu. Yıkandıktan sonra ise formalarını giydi ve ninesine haber vererek evden çıktı. Bugün Şevki ve İdil ile okula gitmemişti çünkü onlar çoktan okula varmışlar ve birinci derse girmişlerdi bile. Ozan dersi asmış, onun yerine evde düşünceleriyle boğuşmayı tercih etmişti.
Bu verdiği iç savaş, başında dayanması güç hâle gelen bir ağrı ve baskı yaratıyordu. Okula geldiğinde ise geniş bahçesinin demir korkulukları onu karşıladı. Kapısından içeri girdiğinde aksayan bacağındaki sızı, uykusuzlukla birleşince her zamankinden daha ağır geliyordu.
Sınıfın o yaygara dolu kalabalığına girmek yerine adımlarını doğrudan okulun en kuytu yeri olan kütüphaneye yönlendirdi... Emindi ki Şevki ile İdil de buradaydı çünkü bu ders serbest olduğu için okul, öğrencilerin kendi vakitlerini değerlendirmelerine fırsat veriyordu. Sınavlar da yaklaşınca akla gelen tek yer orasıydı.
Diğer yandan İdil hırslı bir kız olduğundan her hâlükârda onları kütüphanede bulabilirdi. Devasa kitaplarla dolu sayısız kitaplığın yan tarafında kalan okuma alanı, birçok masa ve sandalyeyle donatılmıştı. Bu alan pencere kenarında yer alıyordu. Yerler siyah beyaz mermerlerle döşenmiş, ışıklandırmaların beyazlığıyla tam bir kütüphane havası veriyordu.
Büyük rafların arasına oturan İdil, nerede olduğuyla ilgili Ozan’a mesaj atmıştı. Gelmesini isteyen bir şekilde hevesle her bir sözcüğü yazıyordu. Ozan, kitaplıkların arasına tek tek bakıyor ve İdil’i bulmaya çalışıyordu.
Bulduğunda ise kitaplıkların arasında oturan, yerde ders çalışan ve etrafı kalın soru bankalarıyla çevrilmiş genç kızın harıl harıl ve dikkatle sorularını çözmeye çalıştığını gördü.
Ozan’ın yaklaşan aksak adım seslerini duymuş gibi başını kaldırdı, İdil. Yüzüne düşen bir tutam saçı geriye atarken, Ozan’ı görmesiyle yüzünde kendiliğinden sıcacık bir tebessüm belirdi. Yanındaki yeri göstererek, “hoşgeldin, gel otur” dedi, nazikçe. Ozan gösterilen yere otururken İdil ona biraz daha yaklaştı. Bakışları Ozan’ın yüzünde gezindi; göz altlarındaki morlukları ve yüzündeki o yorgun ifadeyi fark etmek zor değildi.
Elini gayriihtiyari bir şekilde Ozan’ın koluna koydu, parmaklarının dokunuşu Ozan’ın kütüphanedeki soğuklukla ürperen tenini ısıtmıştı. "Yine mi rüya gördün?" diye sordu İdil, gözlerinde içten bir endişeyle. "Çok durgunsun Ozan... Dün akşamdan beri bir garipsin."
Ozan derin bir nefes verip başını salladı. "Önemli bir şey değil," dese de İdil elini Ozan’ın kolundan hemen çekmedi. Araya biraz daha mesafe koymak yerine, önündeki ders notlarını Ozan’a doğru itti."Sınavlar geldi çattı zaten. Bak, bu notlar hayat kurtarır. Takıldığın bir yer olursa sor... Sana seve seve anlatırım." Son cümlesini söylerken yüzünde hafif bir gülüş belirdi.
O sırada önünde duran kitaplığın kitaplarının arasından görünen kadarıyla Şevki’yi gördü, tam onu çağıracaktı ki uzun boylu, siyah saçlı, ince yüzlü bir çocuğun onun yüzüne doğru tokat attığını fark etti. Bu gördükleriyle Ozan’ın bedeni kasılmış, adeta buz kesmişti. Hızlı bir şekilde aksayan bacağını umursamadan onların yanına doğru ilerledi.
Yanlarına geldiğinde, Şevki'nin morarmış gözünü ve patlamış dudağını görmesiyle az önce tokat atana yumruğunu geçirmesi bir oldu. Genç yerde acıyla kıvranıyor, darbe alan gözünü eliyle kapatıp geçmesini umuyordu.
Şevki'nin karşısındaki diğer çocuk ise Ozan'a umutsuzca bakıyor ve onun ağzından dökülecekleri merakla bekliyordu. Ozan iyice sinirden kıpkırmızı olmuştu ve Şevki'ye doğru bakarak “Oğlum, bu hâl ne, ne oluyor burada?” dedi.
Şevki geri giderek net bir şekilde “Sen karışma.” dedi. Sesinde üzüntü, gurur ve arkadaşını koruma isteği vardı. Ozan onun bu dediğini garip bularak şaşırırken, daha bir şey diyemeden orada bulunan diğer genç adamdan yumruğu yedi. Yerde acılar içinde sinirli bir şekilde ona bakıyordu. Bu yaptığını karşılıksız bir şekilde bırakmak istemiyordu.
Tam ayağa kalkıp ona vuracağı vakit İdil, kavgayı sonlandırmak amacıyla yanında bir öğretmenle gelmiş, “İşte hocam, bunlar resmen Şevki'ye saldırdılar.” diye şikâyette bulundu.
Öğretmen tam ağzını açıp bir şey diyecekken, öte yandan sarışın, soluk suratlı, çilli, kahverengi gözleri olan, ince uzun genç adam Ozan'ın omzuna elini koydu, “Hocam, biz sadece şakalaşıyorduk.” dedi ve ardından arkasına bir bakış atarak “Değil mi, Şevki?” diyerek onay almak istercesine sordu. Ama soruş tarzında bir ima ve tehditvari bir ses tonu yatıyordu.
Öğretmen, Şevki'ye baktığında o sadece kafa sallamakla yetinmişti. Az önce ona ima dolu sözlerini yönelten genç adam ise öğretmenin yüzüne alayla bakıp ondan bir cevap bekledi.
Öğretmen “Çocuklar, aranızdaki şakaları kütüphanede yapamazsınız, bir daha olmasın,” deyip, uyardığını sanarak oradan uzaklaştı. Sarışın olan yine hareketlendi ve Ozan'a doğru ilerleyerek omzuna eliyle vurdu. Kulağına doğru eğildi ve “Seninle çok eğleneceğiz, arkadaşım.” dedi.
Kelimelerinin hepsi de az önceki gibi imalı bir şekilde ağzından çıkarken onların yanından uzaklaştı. Yerde yığılan gençler de ayağa kalkarak hızla onun peşinden gitti; anlaşılan onun arkadaşlarıydı.
Onlar adımlarıyla uzaklaşırken Şevki'nin yanına endişeyle gelen Ozan, dikkatle yüzündeki morlukları inceliyordu. Onun tepkisi ise başına doğru elini uzatan karşısındakinin elini itip hızlıca İdil'le kütüphaneden ayrılmak oldu.
İdil ile Ozan sınıfta çaresizce rehber öğretmenin çağırdığı Şevki'yi bekliyorlardı ve umutsuz şekilde birbirlerine bakıp gözlerini kaçırıyorlardı.
Biraz zaman geçtikten sonra, sınıfa giren Şevki'yle dikkatlerini önlerindeki masadan çekip gözlerini Şevki'ye doğrulttular. Şu an koskoca sınıfta yalnız olan üçlü, birbirleriyle çaresizce bakışıyorlardı. Sessizliğe gömüldükleri o anda bunu kıran, İdil'in merakla yönelttiği soru oldu: “Ee, öğretmen ne dedi?”
Şevki onun bu sorusunu görmezden gelerek sinirli bir şekilde Ozan'a bakmayı sürdürdü ve “Sen niye araya giriyorsun!” diye bağırdı. Bunun üzerine gözlerini kapatarak sakin olması gerektiğini içinden defalarca söylüyordu. Zorundaydı, anlık sinirle kalp kırmaya değecek bir şey değildi.
Ardından konuşmasına ekleme yaptı. “Deli misin yoksa sadece belanı mı bulmaya çalışıyorsun?” diye sordu. En azından bu, ağzından daha sakin çıkmıştı. Bu sözlerin karşısında iyice sinirlenen Ozan “Deliyim lan, deliyim!” diye bağırdı. Her ne kadar kendini kontrol etmeye çalışsa da yapamıyordu. “Seni dövdüler diye çıldırdım çünkü kardeşler böyle yapar!” dedi, bağırarak.
Şevki duyduğu bu cümleler karşısında ne diyeceğini bilemedi. Hem duygulanmıştı hem de ona karşı kendini mahcup hissediyordu.
Ardından, az önceki hâliyle alakası olmayan Şevki'nin ses tonu daha sessiz ve çatlak biçimde çıktı: “Korkuyorum,” dedi. Başını öne eğen ve yeri inceleyen Ozan, bu kelimeyi duyunca Şevki'nin yüzüne doğru baktı. Şevki bunu açıklama gereği duydu: “Dayak yemekten, hatta dayak yedikten sonra sıradaki dayaktan bile korkuyorum,” dedi.
Korkusu her hâlinden belli olan genç gözlerini kaçırıyordu. Ardından ekledi: “Ama en korktuğum şeyse onların sana bulaşması,” dedi. Derin bir nefes alarak sözüne devam etti: “Tolga ve arkadaşları bu yapılanın altında kalmaz, seni de benim gibi dövecekler,” dedi ve bakışlarını Ozan'ın sakat bacağına yönlendirdi. Oraya doğru üzgün bir bakış attı; bu bacakla kendini savunamazdı.
Ozan bu bakışı umursamadan, aynı sakinlikte ama net olarak sordu: “Ne zamandan... Ne zamandan beri buna maruz kalıyorsun?” “Uzun zamandır,” diye cevap verip kestirip attı. Ardından Ozan, bakışlarını İdil'e çevirerek “Sen de bunu biliyordun, değil mi, ama bana hiçbir şey söylemediniz,” dedi.
Bu tespiti karşısında İdil susuyordu ve Ozan'ın suratına bile bakamıyordu. Ozan bunun yeterli bir cevap olduğunu düşünerek, tam konuşacak olan Şevki'ye izin vermeden sınıftan ayrılmıştı.
Şevki onun arkasından “Nereye?” diye bağırdı ve “Kime bulaştığını bilmiyorsun,” diye mırıldandı. Sadece dayak yemekten değil, onların prestijinden de korkar olmuştu. Bu mırıltıyı duyan İdil, Şevki'yi iterek “Kime bulaşmış, oğlum, söylesene bir,” diye çıkıştı. Şevki buna cevap verdi: “Tolga belediye başkanının oğlu,” dedi. İdil iyice gerildiğini belli eden ses tonundaki huzursuzlukla “Onun belediye başkanının oğlu olması, bunu yapmasını doğal mı karşılamamız gerektiğini gösteriyor? Ne kadar saçma! Bir insanın statüsü, onun yasalardaki esnekliğini göstermez,” dedi.
Sırf birinden, hele ki bir zorbadan, bu yüzden korkması saçmalıktı. Ardından ekledi: “Neyse, öğretmen ne dedi?” diye sordu. Şevki bıkmışçasına “Bizi barıştıracakmış,” diye yanıt verdi. Bu cevaba karşı İdil, şaşkın bakışlarını daha da büyüterek “Ne!” diye bağırdı.
Ozan okuldan ayrılmış, eve doğru gidiyordu. İçindeki sözleri dindiremiyor, “Keşke güçlü olup arkadaşlarımı koruyabilsem,” diye kederlenerek bacağına bakıyordu. Ama tabii ki bu bir şeyi değiştirmezdi; bacağı, günlük hareketlerini etkilediği gibi savunma gücünü de etkiliyor, Ozan'ın tekrar tekrar üzülüp kederlenmesine sebep oluyordu.
Çok geçmeden ara sokaklardan birine girdiğinde karşısında, kütüphanede Şevki'yi tokatlayan çocuk belirdi. Ellerini kavuşturmuş, Ozan'ın ona doğru gelmesini bekliyordu. Ozan bu çocuğun burada bir haytalık yapıp bulaşacağını bildiğinden geriye dönüp gitmek istedi. Şu an en son istediği şey bunlarla karşılaşıp dövüşmekti. Bu sefer arkasında ise ona yumrukla girişen kütüphanede gördüğü diğer bir eleman vardı.
Ortaya kıstırıldığını anlayınca elindeki koltuk değneğini yere atarak kollarını yukarı doğru iki yana açtı. “Gelin bakalım, sizden korkan sizin gibi olsun,” diyerek meydan okudu. Hem bağırıyor hem de patlamaya hazır bir bomba gibi aralarında duruyordu.
Öndeki genç adamın yanındaki karanlıktan Tolga çıktı. “Bu sefer dövüşmeye gelmedik, şampiyon. İşini tekte bitirmeye geldik. Kimse bizim oyuncağımızı elimizden alamaz,” dedi. Yanına yaklaşan arkadaşlarına küçük bir parmak işaretiyle Ozan'ı tutmalarını ima etti.
Ozan aralarında çırpınırken “Ne yapıyorsunuz siz lan, bırakın beni!” diyerek daha fazla çırpınmaya ve içindeki küçük bir korku kırıntısı hareketlenmeye başlıyordu.
Tolga, gülerek elinde yeşil ve akışkan sıvıyla dolu şırıngayla onlara doğru yaklaştı. Bu katre sıvısıydı ve iki doz olacak şekilde şırınga tam anlamıyla ilaçla dolmuştu. Ozan, şırıngayı gördükçe daha fazla hareketleniyor, göz bebekleri büyüyordu.
Tolga gülmeye devam ederek “Hani cesur çocuk? O cesur hallerinden eser kalmadı,” dedi ve elindeki şırıngayı saplamaya hazır hâle getirerek konuştu. “Herkes haddini bilecek,” demesiyle şırıngayı sapladı.
Şırınganın etkisiyle hızla yere yığılan Ozan'ın yerde kıvranışlarını ve acı içinde çığlık atmasını Tolga keyifle izledi. Yanındakiler ise endişeyle Tolga'ya bakıyor, yakalanacak olmanın verdiği korkuyla iyice korkuyorlardı. Tolga, Ozan'ın öldüğünden emin olmak için başında bekleyip zevkle izlerken yanındakilerden biri onun kolunu yalvarırcasına tuttu. “Hadi abicim, buradan gidelim. Başımıza bela olmadan önce kaçalım,” dedi.
Tolga kafasını olumsuz anlamda sallarken “Onun öldüğünden emin olmam lazım,” dedi. Dayanamayan diğer arkadaşı “Neredeyse iki doz yaptın, geberip gitmiştir çoktan. Baban fark etmeden gidelim,” dedi. Tolga bu cümleyle daha fazla korkmuştu çünkü babası sinirlendiğinde hiç kimseye benzemiyordu, sanki bir canavara dönüşüyordu.
Tolga kafasını hızlıca onaylarcasına sallarken üçlü, Ozan'ın yanından kayboldu. Ozan yerde kıvranırken bu acıya dayanamıyor, bir an önce ölmek istiyordu.
Kaslarından damarlarına kadar bir elektriklenme hissederken kan neredeyse beyninde toplanıyor, tüm vücudundan çekiliyordu. Kısa bir süre sonra ensesindeki damar şişmiş, koyulaşmış ve adeta patlarcasına nabzı atıyordu. Ozan delicesine gözlerini yumup bağırıyordu ama son raddede avazının çıktığı kadar bağırdı ve gözleri tamamen siyaha kaplanmış bir şekilde delicesine açıldı.
Sence Malkoç, Fulya ve Hatıra’nın peşine düştüğü kişi gerçekten kötü biri mi, yoksa Katre yüzünden kontrolünü kaybetmiş biri mi?
Ozan’ın yaşadığı olaylardan sonra Katre hakkında ne düşünüyorsun? Sence Ozan’ın güçleri tamamen ortaya çıkacak mı?
Bölümün sonunda seni en çok meraklandıran şey ne oldu: Ozan’ın durumu mu, Katre’nin evreleri mi, yoksa Bol Kepçe ekibinin karşılaşacağı yeni tehlike mi?
