5. bölüm · ESRARENGİZ KOD

Esrarengiz kod 1. bölüm

Esra Ece

Hayat çoğu kez acımasız, zaman zaman çaresizliğe mahkûm eden bir süreç ve sınayıcı bir yolculuktur ama insanlar için en büyük çaresizlik, onların elinde olmayan şeyleri çözmeye çalışmaktır. Mesela bir insanın ölümü gibi ama insanoğlu her zaman, her şeyi olduğu gibi bunu da kontrol etmeye çalışır. İnsanların ve diğer canlıların doğumundan ölümüne kadar hayatlarının hâkimiyetine sahip olmayı ve hayatlarını şekillendirmeyi ister.Bu, bir inancı kabul ettirmeye çalışmak da olabilir, bir özerkliği yönetmek de.
Her yerde bu çaba olduğu gibi Ankara’da da mevcuttur ama biraz daha farklı ve insanüstü biçimde olmaktadır. Her şey Ak Hilal Manevi Yaşam ve Şifa Vakfı’nda dönmektedir. Vakıf, zengin ya da bağış yapabilecek durumda olan dindar insanların dinî duygularını kullanıp yaratıcının yoluna gitme sözüyle kandırıp paralarını ve zamanlarını çalmakta.En kötüsü de vakıf, devlet idaresinin desteği altında olduğu için çok fazla ilgili kurumlarca denetlenmezdi; polis denetlemelerinde de her şey yolunda olduğu gibi göründüğü için bir sorun çıkmazdı.
Vakıf binasında her şey normaldi ama asıl denetlenmesi gereken yer, en altta bulunan, bina planlarında bile olmayan kaçak alt kattı. Orada bulunan büyük bir laboratuvar odası, çember şeklindeki geniş bir sinema salonu büyüklüğünde oluşturulmuştu. Paslanmış demirlerin ve gri-siyah tonların olduğu kasvetli odada çok sayıda fabrika makinesi ve beyaz önlüklü laboratuvar çalışanı vardı.
Onlar makinelerle mavi bir hap üretiyordu; bu hap özellikle uyuşturucu bağımlılarına verilen ama deli gibi etkisi olan, Katre isimli bir mutasyon hapıydı.
Bunu kullananlar ya yan etkiyle ölüyor ya da kusurlu olarak adlandırılıp doğaüstü yetenek elde ediyorlardı; kimi doğayı kontrol ediyor, kimi taşı sıkıyor, kimi ise öldürme kabiliyetine sahip oluyor, yani doktorun bu yeteneklerin kazanımını sorgulayabileceği birer deney faresi oluyorlar. Ayrıca enselerinde kabarık ve simsiyah bir damar uzantısı bulunuyordu.
Binanın asansörleriyle dahi ulaşılamayan bu gizli olan alt kata inişin tek yolu demir merdivenlerdi. O kapı da yalnızca Dr. Sancar ve dört çocuğunun parmak iziyle açılabiliyordu.
Çember şeklindeki koca salonun dört yanında, merdivenle çıkılan demir korkuluklu balkonlar vardı ve her birinde, ellerinde büyük tüfeklerle bekleyen çevik özel askerler vardı; onların görevi ise çalışanları kontrol etmekti. Hepsi beraber molaya çıkıyor, çalışmaya geçince koridorlardaki yerlerini alıyorlardı.
Koridorların yanlarında odalar vardı. Bu odalara onların girmesi yasaktı çünkü odalar yöneticiler içindi.Birinde doktor Sancar kalıyordu; o, bu vakfın sahibi ve yöneticisi, bu deneylerin ve hapların kurucusu, insanlığı değiştirmek, yeni bir ırk yaratıp bu deneylerle ünlü olmak isteyen biriydi. Diğer odalarda Boran, Melis, Ahu ve Rüzgar adında dört genç ayrı ayrı kalıyordu.
Onlar ise küçükken doktor Sancar’ın deneylerine maruz kalıp doğaüstü yetenek edinmiş kişilerdi. Dr. Sancar onları her şeye rağmen yanına alıp büyüttüğü için onlar da minnet borcu hissedip güçlerinin yan etkilerinden kurtarabileceğini sanıyor, onun dediğini yapıyor ve baba diyerek çevresinden hiç ayrılmıyorlardı.
Girişteki merdivenden adım adım ilerleyen, ayak sesleri demir basamaklardan duyulan, yaşı kırklarının sonlarında, beyaz doktor önlüğü bacaklarına kadar uzanan, gri saçlarının önleri dökülmüş, mavi gözlü doktor Sancar içeriye girdi.
Odadaki bütün çalışanlar ve askerler ona doğru dönerek saygıyla baş selamı verdiler. O sırada salona kadın bir hemşire girmişti. Elindeki dosyayla Dr. Sancar’ın arkasından gitti. Beraber, salondaki girişin tam karşısında duran demir kapıyı açarak sıralı hapishane odalarının bulunduğu koridora girdiler. İlerledikçe kadın hemşire, parmaklıktaki her bir hücrede bulunan, kusurlu olarak adlandırılan, mutasyon sonucu doğaüstü güce sahip kişilerin raporlarını önünde gitmekte olan adam a sunuyordu.
Doktor, sondaki hücreye baktığında hücre yerine bir su havuzu olduğunu fark etti ve içinde deniz adamı olan, kafayı yemiş kişiye baktı. Ardından hemşireye bakarak sabırsızca bu adamın raporunu vermesini ister gibi kafasını salladı. Hemşire, “Denek 1104, efendim. Katre’nin son dozundan sonra solungaç ve su kontrolü yeteneği geliştirdi. Ancak yan etkisi erken belirtiler gösterdi ve şizofreni belirtileri göstermeye başladı. Üç gündür kendi yansımasıyla konuşuyor ve suyun dışına çıkmayı reddediyor.” dedi. Dr. kendinden emin bir şekilde, “İnsanlığı evrimleştirmeye çalışıyoruz, akvaryum balığı yaratmaya değil; hücreyi boşaltıp yeni kusurlulara yer açalım.” dedi.Hemşire başıyla onayladığında Sancar geriye dönerek buradan çıktı.
Tam o anda, karşısında ona umut ve güven eşliğinde gözleri parlayan dört genç gördü. Sevgiyle konuşmaya başladı. “Evlatlarım, nasıl gidiyor, her şey yolunda mı? Erken dönmüşsünüz,” dedi.
Odadakilerden ilk öne çıkan, adımları her zamanki gibi sert olan, uzun boylu, yakışıklı suratında deli gibi bakışlara sahip, ela gözlü, kalıplı Boran oldu. “Her şey yolunda, baba,” dedi sesindeki minnet duygusunu gizlemeyerek. “Sokaklardaki dağıtım ağı tıkır tıkır işliyor. Katre’yi uyuşturucu bağımlılarına ulaştırdık. Yeni kobaylar yakında kendilerini belli eder,” dedi. Sancar memnuniyetle gülümsedi ama gözleri, haylaz bir tipi olan, orta boylu, siyah saçlarının üstünde şerit şerit sarı boyaları olan, dişlerine parıltılı taşlar taktırmış, dilinde de küçük bir metal toptan piercing’i bulunan Rüzgar’a kaydı.
Rüzgar, az önce koridorda hızını kullanıp aniden durduğu için göğsünü sıkıyordu; kalbi ritmini şaşırmış bozuk bir saat gibi düzensizce çarpıyordu. Anında Sancar onun bu zayıflığını görmezden gelmişti.
Odağını, dalgalı saçlı, dolgun dudaklı, ortalama boylu ve gözünden güneş gözlüğünü asla eksik etmeyen Melis’e ve kıvırcık sarı saçlı, mavi gözlü, ince yüzlü Ahu’ya döndü. “Güzel,” dedi.
Sancar sesini biraz daha alçaltarak, “Ancak dışarıda dikkatli olmanız gereken bir durum var. En büyük destekçimiz olan belediye başkanımızın oğlu Tolga, okul çevresinde Katre dağıtırken biraz fazla göze batmış. Emniyetteki adamlarımız, Organize Suçlarla Mücadele Şube Amiri Selim adında bir polisin bu Katre’nin peşine düştüğünü söylüyor,” dedi.
Melis hafifçe başını eğdi ve sinsi bir tebessümle, “Gidip o polisi ya da Tolga’yı halledelim mi, baba?” diye sordu. “Gerek yok,” dedi Sancar soğukça. “Tolga akıllı çocuktur, babasının gücüne güvenip aptallık etmezse arkasını temizlemeyi bilir. Siz sadece sevkiyatın güvenliğini sağlayın ve o polisin adımlarını izleyin. Hadi, şimdi dinlenin. Yan etkileriniz için yeni bir serum hazırlatıyorum.” Gençler odalarına çekilirken, Sancar’ın kafasında çoktan yeni planlar dönmeye başlamıştı.
Aynı saatlerde, Ankara’nın ayazında çevredeki her şeyin bembeyaz bir boşluk olduğu bir alan vardı.O beyaz boşluğun tam ortasına bir genç adam oturmuştu. Etrafına şaşkınca bakıp bulunduğu mekânı anlamlandırmaya çalışıyordu. Karşısına doğru baktığında ona doğru gelen, yüzü bulanık bir silüet vardı. Ona ne kadar yaklaşsa da yüzü çok daha bulanık hâle geliyordu. En sonunda o adam, gencin ellerini tutarak başını okşamaya başladı ve “Ne kadar büyümüşsün, oğlum. Bugüne kadar yaptıklarım senin içindi, seni korumak için,” dedi. Ardından ekledi: “Seni görmüyorum sanma, yukarıdan izliyorum. Hep sana göz kulak olacağım,” dedi. Bunun üzerine, onu düşünen birini görmesiyle duygulanmış ve adama sarılmak istemişti ama adama sarıldığı anda adam toz bulutu olup uçtu.
Genç adam ağlamak istiyordu ama bir anda değişen mekân ile o duygusallık hissi kaybolmuş, yerine bulunduğu ortamı garipseyip nerede olduğunu çözümlemek istercesine bir belirsizlik hissi çökmüştü.
Anlaşılan burası, eskimiş yeşil duvarları, iyice solmuş ve rutubet almış, hafif loş sarı aydınlatması olan, çember şeklindeki salonunda sayısız cezaevi hücresi bulunan, kocaman bir salon büyüklüğünde bir laboratuvardı.
Hücrelerin her birinde ortalama on yaşında çocuklar vardı ve korkulu gözlerle laboratuvarın ortasındaki üç kişiye bakıyorlardı.
Saçları hafif beyazlamış, beyaz önlüklü, hafif kamburca duruşu olan bir adam vardı; onun yanında, onu pür dikkatle izleyen, lacivert takım elbiseli, oldukça şık görünen ve anlaşıldığı üzere zengin olan, kahverengi çerçeveli gözlüğüyle zıt renkleri kombin eden ama bir o kadar da yakışan bir adam duruyordu. Onların iki adım ilerisinde ise yine beyaz önlüklü, saçları beline kadar uzamış bir kadın vardı. Kadın ayakta, elindeki sayısız kâğıdı okuyor ve dikkatlice anlamaya çalışıyordu.
Bu üç kişinin de yüzü bulanıktı; sanki yüzleri mozaiklenmiş gibi yalnızca belirsiz olan kısımları görünüyordu. Genç adam hemen üçlünün önüne baktığında, yaklaşık 8 yaşında, ağlayan bir çocuğun sedyede yattığını gördü.
Vücuduna çeşitli kablolar bağlanıyordu. Sedyede durmak istemeyen, çıkmak için sürekli kabloları çekiştiren ve yerinde durmayan çocuğu sedyeye bağlayan bir tür elektronik kelepçe vardı. Aniden genç adamın arkasından bir kadın sesi yükseldi: “Uyan, Ozan... Acı, evrimin ilk faturasıdır.”
Ardından ninesinin sesiyle panikle uyanan, kan ter içindeki genç, panikle zorla yaptığı nefes alışverişine rağmen ninesine doğru baktı. “Ozan oğlum, hadi, sana çok güzel kahvaltı hazırladım, kalk artık,” dedi.
Altmışlı yaşlarda olduğu belli olan kadının postürü hafif kamburdu. Ama yüzü çok tatlı, bembeyaz saçlarını örmüş, torununa sevgiyle bakan bir nineydi. Saat daha altıydı, okula daha iki saat vardı ve uykusunu tam alamamıştı. Eğer yatağa doğru geriye yatarsa ninesi tekrar gelecek ve yine kaldırmaya çalışacaktı; ninesinin, kendi başında ‘kalk’ dırdırını çekmektense bu durumda en iyi seçenek kalkmaktı.
Yatağından doğrularak önce yorganını katladı, sonra yer yatağını da katlayarak hafifçe aksayarak minder yığınına ilerledi ve katladığı yorganı ve yastığını da getirerek hepsini üst üste dizdi.
Banyoya girdi ve ellerini ve yüzünü yıkadı, dişlerini fırçaladı. Odasına girdiğinde hemen minder yığınının yanında, duvara yaslanan boy aynasından kendisine baktı; heykel gibi kusursuz ve pürüzsüz bir teni, hafif çekik kaşlarına ciddi bir hava katan kaşlarının altında onu tamamlayan ama bir o kadar da gülünce masumiyet sergileyen derin bakışları vardı. V şeklinde çene yapısı ve kusursuz bir burnu, bunun altında da belirgin dudak hatları vardı; uzun saçları kıvırcık olduğu için normal bir boyuttaydı.Çok da cılız olmayan bedeninde hafif çıkmış karın kasları ve biçimli kolları vardı. Hatta hiç antrenman yapmamış birine göre bu gayet iyiydi ve uzun boyluydu.
Bunun yanı sıra, bulunduğu küçük odanın zemini biraz eskimiş, geleneksel desenlere sahip bir halıyla ve duvarları beyaz boyayla kaplıydı. Odasında, kapı girişinin hemen solunda yer yataklarının bulunduğu bir yığın ve hemen yanında duvara dayalı boy aynası vardı. Direkt girişin karşısında bir tahta masa yer alırken masanın üstünde bir masa lambası, karşı duvarda ise çeşitli post-it’ler ve bir yaprak kâğıt bantla yapıştırılmıştı. Post-it’lerde ders notları varken kâğıtta ise çizgi roman karakteri çizimi vardı.
Ozan ve en yakın iki arkadaşı ortak olarak çizgi roman yazıyorlardı. Çizim görevini ise küçüklüğünden beri güzel resim çizme kabiliyetine sahip olan Ozan devralmıştı.
Onların üzerinde duvara monte edilmiş raflarda okul birinciliğinden matematik birinciliğine kadar birçok ödül vardı. Hemen yan tarafta tahta bir gardırop dururken diğer duvarda ise yere yakın küçük bir pencereye şirin, eski, açık yeşil perdeler eşlik ediyordu.
Ozan'ın sağlıklı görünen dış görünüşünün aksine, sol bacağında küçükken hatırlayamadığı bir sebepten dolayı kas kaybı oluşmuştu ve bu da tüm bedeninin dengede durmasını engelliyordu. Ama o, buna rağmen gülümsemeye çalışıyor, ne bacağını ne de az önce gördüğü laboratuvar rüyasının oluşturduğu o buruk hissiyatı ninesine çaktırmamaya çalışıyordu. Çünkü bu rüyayı neredeyse her zaman gördüğü için ninesi onu psikoloğa götürmeyi düşünmüş, hatta daha batıl bir inançla kötü ruhların musallat olduğunu düşünmüştü.
Aynı Ozan'ın odası gibi küçük ve basık olan evin içini, demlenmiş çayın ve yeni yapılmış böreğin kokusu, o taze hamurun arasındaki ıspanak ile peynirin oluşturduğu birliktelikle beraber sarmış ve Ozan'ın ninesine tekrar tekrar hayran kalmasını sağlıyordu. Çünkü önündeki küçük ama çiçekli tatlı masa örtüsünün eşlik ettiği tahta masa dolup taşıyordu.
Nine sabırsızlanarak, "Gel oğlum, otur hadi. Bu soğukta için ısınsın," dedi. Ozan, ninesinin yanağına kocaman bir öpücük kondurarak “Meryem'im, sana bir dükkân açmalıyız. Diğer insanların bunlardan mahrum kalması haksızlık,” diyerek önündeki masaya iştahlı bir şekilde bakarak oturdu.
Meryem Nine, karşısındakinin ağzına iştahla attığı her lokmanın lezzetiyle eğlenip mutlu bir şekilde yemeğini yemesini çok seviyordu. Ağzı börekleri doldurmaktan yanakları şişmiş olan gence bakıp hafifçe gülümsedi.
Doyduklarında ise Ozan sofrayı kaldırıp bulaşıkları yıkadı. Sonra hızlıca odasına geçerek gardırobunu açıp üzerine okul üniformasını geçirdi ve dolabın hemen yanında, duvara yaslanmış olan metal koltuk değneklerine uzandı. Kollarının altına yerleştirdiği o soğuk metaller, hayatı boyunca taşımak zorunda olduğu en ağır yüktü.
Merdiven basamaklarından inerken ilk önce dikkatlice koltuk değneklerini bir basamak indiriyor, sonra da bacağını indiriyordu. Basamaklar bittiğindeyse önünde tahtadan yapılma evin kapısını evden çıkmak için araladı. Evden çıkacağı zaman ninesine “Ben gittim,” diyerek haber verdi.
Kapıyı açtığı vakit karşısında her sabah onu almaya gelen Şevki ve İdil'i gördü ve onlara doğru gülümsedi. Şevki, tombul, kısa boylu, kırmızı yanaklı, dairesel çene hattıyla oldukça sevimli görünen bir arkadaşıydı. İdil ise uzun boylu, ince uzun yüzü olan, zayıf, düz, uzun saçları olan ve gözlük takan bir arkadaşıydı.
İkisi, Ozan'ın ortaokuldan beri tanıştığı, ninesi dışında ailesinin yokluğunu bir nebze dindiren limanlarıydı. Her sabah onu evden alır, bisiklete binip okulun yolunu tutarlardı. Yine Ozan, Şevki'nin arkasındaki yerini aldı. Deri işlemeli koltuğa, ne yazık ki, onu bacaklarının arasına alarak tam oturamıyor, aynı tarafa da iki bacağını sarkıtarak yerleşiyordu. Üçlü, yol boyunca konuşarak okula gitmişlerdi. İdil, Şevki'ye doğru konuştu: “Karakterlerin çizimi Ozan'daydı, ben de kurguyu yaptım. Sana bir ara verelim, hesaba atarsın.” Bununla Şevki başını sallayarak bisikleti sürmeye çalıştı. Aynı zamanda arkasından tutunan Ozan'a da dikkat etmeye çalışıyordu. Ozan, koltuk değneklerini kucağında taşımanın zorluğuna rağmen dengesini korumaya çalışıyordu.
Sağ olsun, Şevki bu durumda yavaş gitmeye özen gösteriyordu. Bisikletle yanlarından geçtiği kişiler Ozan'a acıyan gözlerle bakıyor, bu konuda buruk olan Ozan'ı daha buruk bir hâle getiriyorlardı. Ozan, insanların bu rahatsız edici bakışlarına karşı arkadaşlarıyla vakit geçirip bu hissi atmaya çalıştı çünkü bu bakışlar ilk defa değildi ve o, bunu olgunlukla karşılayabilecek bir yapıdaydı. Daha fazla düşünmeden arkadaşlarıyla konuştu: “Ben karakterlerin çizimini neredeyse tamamladım. Çizgi romanın hangi sitede yayınlanacağı hakkında konuşuruz sonra,” dedi.
Bu sırada İdil lafa atlayarak, “Karakterimiz kalıplı biri olsun ama fakir olsun. Hatta o kadar fakir ki satın almak yerine süper kahraman kostümünü diktirmek zorunda kalsın,” dedi heyecanla. Ozan bu fikre yükselerek fikrini belirtti: “Hatta kahramanımız her yendiği düşmanının gücünü emip kendi gücü yapsın,” dedi. Bu fikre hayran bir şekilde bakan İdil'e karşı bir cümle daha söyledi: “Kahramanımızın sevgilisi de olsun,” dedi. Bunun üzerine hiç beklenmedik bir şekilde Şevki araya girdi: “Tabii ki platonik olacak,” dedi. Bu sefer Şevki'nin bu ani fikrine karşı gülen ikilinin karşısında Şevki de kendine güldü. Bu sırada da okula varmışlardı bile. Okula girdiklerinde derse giriş zili çoktan çalmıştı bile, tam vaktinde yetişmişlerdi.
Saatler saatleri kovalarken okul çıkış zili çaldı. Şevki ve Ozan, büyük okul bahçesindeki kalabalığın arasından birbirlerini zorla bulmuşlardı.
Şevki'nin gözleri İdil'i aradı ama genç kız yoktu. Hemen Ozan'a sordu: “İdil nerede?” Ozan cevapladı: “Onun kütüphanede ders çalışması lazımmış. Bugün beraberiz,” dedi. Dönem sınavları yaklaşmıştı. Ozan kolunu Şevki'nin omzuna attı. Şevki keyifle, “O zaman bir kelle paça içtik,” dedi, ona doğru gülümseyerek. Ozan ona aynı şekilde karşılık verirken başıyla onayladı.
Erkek erkeğe vakit geçirmeyeli uzun bir süre olmuştu. Hep üçü birlikte gezdikleri için vakit bulamıyorlardı. Tabii ki bu durumdan rahatsız değildi, hatta bu durum Şevki için bir zevkti. Küçüklüğünden beri o, İdil'e hayran hayran bakıyordu, her defasında.
Bu sırada Şevki bisikletini çıkartırken konuştu: “Bildiğim çok iyi bir yer var, oğlum. Yemen lazım, yok böyle bir şey,” dedi. Ozan, onun bu heyecanlı anlatışına keyiflice gülümseyerek, “Çok meraklandırdın. Eh, hadi götür o zaman,” dedi ve Şevki'nin bisikletinin arkasına bindi.
Şevki bisikletini sürerek bir çorbacının önünde durdu. Küçük, tahta kaplaması ve camlarıyla oldukça nostaljik bir his yaratan dükkânın çatısında, kırmızı bir yazıyla büyük harflerle yazılmış “Bol Kepçe” tabelasını görmemek imkânsızdı.
Tabii dükkânın önünde oluşan kuyruğu da görmemek imkânsızdı. Anlaşılan bayağı rağbet görüyordu. Yaklaşık 30 insan, mekândaki masaların sıra sıra boşalmasını bekliyordu. Kimisi aile, kimisi sevgili, kimisi de aynı Ozan ve Şevki gibi okul çıkışı arkadaşlarıyla gelmiş insanlardı.
Ozan'ın gözleri kuyruğa uzun uzun ve şaşkınca bakıyordu. Ankara'da birçok alternatif çorba dükkânı, ev yemekleri satan dükkânlar varken bu kadar kişinin bu dükkâna yığılması hayret vericiydi.
Şevki konuştu: “İşte o kadar lezzetli ki önünde kuyruk var,” dedi, ardından ekleyerek, “Ama maalesef ki bu mahalle dışında onları bilen yok çünkü bir sosyal medya hesapları bile yok,” dedi. Ozan bu duyduğuyla bir kez daha şaşırmıştı. Onun bu kadar yoğunlukta bir işletmesi olsaydı reklamını tüm sosyal medya platformlarında yayınlardı.
Bir iç çekti ve “Keşke olsaymış,” dedi. Ardından ekleyerek, “Şu sıraya baksana,” dedi. Şevki, Ozan'ın bu kadar şaşırmasını beklemiyordu. Onun beğenmesi, içinde var olan bir rahatlama duygusunu açığa çıkardı çünkü Ozan onun için kardeşten farksızdı ve onun keyiflenmesi Şevki'yi de keyiflendiriyordu.
Gülümseyerek yanıtladı: “O kadar rahatlar ki bir kişinin bir işi çıktığında hepsi birlikte gidiyorlar ve garip kırmızı eşofman giyiyorlar. En garibi de çıkarken anahtarı müşterilere veriyorlar. Son kalkan müşteri de dükkânı kapatıyor,” dedi ve ardından Ozan kahkahayla tepkisini verdi. “Deli mi bunlar? Bir dükkân niye bu kadar rahat ki?” diye sordu ama karşısında aldığı tek cevap Şevki'nin omuz silkmesi oldu. Garipti. Bu kadar rahat bir davranışı hiçbiri dükkânda görmemişti ve hırsızlık olayı hiç yaşamamışlar mıydı?
Ozan dükkânın önündeyken içeriye bir bakış attı. Dikkatini çeken ilk kişi, siyah kıvırcık saçları omzuna kadar dökülen, ortalama boylu, fit, küçük burunlu, büyük gözlü ve sadece yan profili görünen biriydi. Ozan'ın bu özellikleri fark etmesi zor olmamıştı.
Buradaki tek garson oydu ama bütün masalardaki siparişlere rahatça yetişiyordu, adeta mekik dokuyordu.
Kapının önünde ise hızlıca mutfağa gidip gelen ve kapıda bekleyen müşterileri, boşalan masalara sıraya göre, içeriye kadar eşlik eden; otuz beşlerinde, yakışıklı, kumral, kirli sakallarıyla adeta Biskolata erkeği gibi bir adam duruyordu.
Dükkânın içerisinde bulunan masaların hemen arkasındaki mutfakta ise kaynayan tencereleri dikkatlice karıştırıp yerdeki sofra bezinin üstündeki soğanları soyup dilimleyen, sarışın, minyon, kırk yaşlarında bir kadın vardı. Aniden telefonuna gelen bir aramayla bulunduğu yerden kalkıp konuşmak için dükkânın arka çıkışına doğru gitti.
O sırada, sonunda sıra Şevki ve Ozan'a gelmişti. Şevki dükkânın kapısını açmış, Ozan'a yol veriyordu. Ozan koltuk değneklerine yaslanarak dükkânın kapısına doğru aksayarak adımlarken Şevki'nin anlattığı bu rahat esnaf hikâyesine kafasını sallayarak hâlâ gülüyordu. İçeri adım attıklarında o yoğun, buram buram tüten sarımsaklı kelle paça kokusu Ozan'ın iştahını anında kabarttı.
Oradaki adam içeri doğru ikiliye eşlik ederken Ozan'ın içeride gördüğü o loş beyaz aydınlatma ayrı bir huzur veriyordu. Etraftaki küçük tahta masalar ve sandalyeler tam da buraya uygundu, her şey tahtaydı. Mutfak sandığı odanın hemen önünde tahtadan yapılmış danışman bankosu vardı. Altındaki masada ise eski ve çalışmadığı her hâlinden belli olan bir bilgisayar vardı. Bankonun üstü yeşil bir örtüyle örtülmüştü.
Masalar dükkânda sıra sıra dizilmişti ve müşteri sayısı fazla olan bu kadar küçük bir dükkân oldukça yetersizdi. Şevki, boş bulduğu cam kenarındaki bir masaya doğru yönelip sandalyesini çekti. “Gel Ozan, burası iyi,” dedi. Ozan, koltuk değneklerini masanın kenarına dikkatlice yaslayıp sol bacağını hafifçe esneterek sandalyeye yerleşti. Tam o sırada, masaların arasındaki kıvırcık saçlı garson kız, elindeki kâğıt ve kalemle onların masasına doğru yaklaştı. Ozan, sipariş vermek için başını kaldırdığında kızla göz göze geldiler. Onun genç kıza hissettirdiği aura ve gözlerindeki bakış, Ankara’nın bu köhne çorbacısının loşluğunda adeta parlıyordu. Genç kızın göğsünde, anlam veremediği, zihninin derinliklerinden gelen tuhaf bir aşinalık hissi uyandı. Sanki bu yüzü, unuttuğu o geçmişinde bir yerlerde görmüş gibiydi.
Ozan’ın yanındaki koltuk değneklerine bakarken içi garip bir sızıyla titredi. Ozan ise kızın ona böyle dikkatli bakmasından hafifçe rahatsız olup boğazını temizledi. “Şey... Bize iki bol sarımsaklı kelle paça,” dedi o naif ama net sesiyle. Genç kız irkilerek kendine geldi. Bunu duymasıyla siparişi hemen elinde tuttuğu küçük sipariş defterine hızlıca not aldı. “Tabii, hemen getiriyorum,” diyerek hızla mutfağa doğru adımladı. Kalbi nedense normalden hızlı çarpıyordu.
Mutfak tezgâhının arkasına geçtiğinde, diğer kız da depodan çıkmış, endişeli bir şekilde elindeki telefonu cebine koyuyordu. Bir yandan da “Hatıra, Malkoç’a haber ver, gidiyoruz,” diyerek hareketlerini hızlandırdı. Derin bir nefes alarak ardından ekledi: “Sevimsiz, bir tane kusurluyu bulmuş,” dedi. Hatıra onaylarcasına başını sallarken hızla dükkânın kapısına doğru yöneldi. Sıradaki kadınların bayılarak baktığı ve her bakana o seksi sandığı bakışlarını atmaktan çekinmeyen adama doğru adımladı. Adam, tam önünde sırada duran kadınlara telefon numarasını vermek için yaklaşmıştı ki Hatıra onun ensesinden tutarak gitmesini engelledi.
Malkoç ona, “Her şeyi berbat etmede üstüne yok, mızmız çocuk,” dedi. Hatıra kızmış olacak ki ensesindeki elini kaldırıp sert bir şaplak attı. Bunun karşısında acıyla inleyen Malkoç’a dükkândaki ve sıradaki müşteriler şaşkınca baktı. Koca adam bebek gibi bağırmıştı. Bu bakışlara aldırmayan Hatıra, yine ensesinden tutarak onun kulağını kendine doğru yaklaştırdı ve en başından beri söylemek istediklerini fısıldayarak anlatmaya çalıştı. Bunu duyan Malkoç, hızla mutfağa, genç kızın yanına gitti. Hatıra ise ona yetişmeye çalışıyordu. Malkoç mutfağa girince genç kıza baktı ve aniden bağırdı: “Fulya, kaç gündür kayıp olan kusurlu bulunmuş, öyle mi?” Fulya parmağıyla sus işareti yaparken, bir yandan da Hatıra bezmiş bir şekilde elini kafasına vurdu. Fulya aceleci bir şekilde, “Hadi arkadaşlar, üstümüzü giyinelim,” dedi.
Biraz vakit geçince müşteriler, personellerin nerede olduklarıyla ilgili aralarında konuşuyordu. Bu konuşmalar bir gürültü gibi hızla büyüdüğünde ise mutfaktan çıkan kırmızı takımlı üçlünün eşofman takımlarında, kollarının üst kısmında yatay, bacaklarının yan taraflarında ise dikey duran ikişer desen vardı.
Malkoç, dükkânın anahtarını müşterilerden birine verip, “Çıkınca kapatırsınız,” diyerek hızla uzaklaşmaya çalıştı. O sırada Ozan, aceleyle gitmekte olan üçlüye seslendi: “Ama bizim siparişlerimiz vardı,” diye yükseldi ve tam Hatıra konuşmaya atılacaktı ki Fulya, onun sinirli bir şekilde konuşmasına izin vermeyerek eliyle dur işareti yaptı. Hatıra biraz fevri ve asabi bir kızdı. Fulya öne gelerek, “Şu anda malzememiz bittiği için çıkıyoruz,” dedi. Ozan tekrar bir şey diyecekken Şevki onun ağzını eliyle kapatıp içten bir şekilde gülümseyerek, “Tamam o hâlde, kendinize iyi bakın,” dedi.
Ozan, Şevki’ye bu durum için kötü kötü bakakaldı. Kimse böyle sorumsuzca davranamazdı, hele ki bir dükkân sahibi.O sırada üçlü, hızla dükkândan ayrıldı. Eskimiş olduğu açılmış renginden belli olan, camları tozlu pick-up larına bindiler ve gittiler.

Malkoç’un dükkânın anahtarını müşteriye verip "Çıkınca kapatırsınız" diyerek kaçmasına ne diyorsunuz? Siz orada olsaydınız tepkiniz ne olurdu?
Ozan ve Şevki'nin bu gizemli üçlüyle yollarının tekrar nerede ve nasıl kesişeceğini düşünüyorsunuz?
İlk bölüm atmosferi, karakterler ve kurgunun temposu nasıl hissettirdi? 2. bölümden beklentileriniz neler?