Esen Rüzgar kitap kapağı

2. bölüm / 2

Bölüm 2 Ne Yapmam Gerekiyor?: İçimdeki ses konuşmamı söylüyor. Ama ben onu duymamalıydım. Susmalıydım. Yoksa... Yoksası yok susmalıydım.

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 2Şu an: Bölüm 2 Ne Yapmam Gerekiyor?: İçimdeki ses konuşmamı söylüyor. Ama ben onu duymamalıydım. Susmalıydım. Yoksa... Yoksası yok susmalıydım.

~ Rüzgar Demir Karasoy

Şu dünyadaki en tuhaf şeylerden biri neydi biliyor musunuz?
Annemi benden alan kişinin benim en yakın arkadaşımın kız kardeşi, annemin ise en yakın arkadaşının kızı olması.
Onu benden alan kişinin Seden Esen Çeviksoy olması.
Canım yanmıştı.
O yakmıştı.
O benim canımı yakmış, annemi benden almıştı.
Onun yüzünden annem olmadan büyümüştüm ben.
Dört yaşıma kadar saçımı okşayan, beni öpen, düştüğümde kaldıran, "seni seviyorum" diyen annemi benden o almıştı.
O artık beni tanımıyordu.
Bende Seden'i tanımayacaktım.
Oysaki Seden doğacağında ne kadar da mutluydu.
O mutluluğu sadece bir saat sürmüştü.
O en yakın arkadaşı mutlu diye mutluydu. Yeterliydi mutlu olması için bu sebep.
Ama bir daha mutlu olamadı.
Çünkü Seden ondan en yakın arkadaşını almıştı.
Seden kendi annesini öldürmüştü. Seden bizi mahvetmişti.
Seden beni mahvetmişti.
Hayatlarımızı bizden almıştı o.
Bizde buna karşılık verip onun hayatını elinden almalıydık.
Terazi eşitlenmeli, o bizden bizde ondan nefret etmeliydik.
Herkes üzerine düşeni yapıyordu.
Ama ben daha fazla sorumluluk üstlenerek ona hak ettiği hayatı yaşatmaya yemin etmiştim. Ona zehir gibi bir hayat yaşatacaktım.
Olması gereken buydu çünkü.
Telefonum çalınca cebimden telefonu çıkardım.
Arayan abimdi. Aramayı yanıtladım ve telefonu kulağıma yasladım.
"Efendim abi."
"Kısa bir özet geçiyorum anlaman için. Ben arabayı park edecek yer arıyordum. Sen bana dedinki 'abi sen park et ben
girişi yapayım vakit kaybetmeyelim' dedimki; olur. Ama arabayı park ettim, yarım saattir deli dana gibi hastanede
seni arıyorum. Şansa bak ki yoksun! Neredesin oğlum sen?"
"Abi kusura bakma unuttum seni." Dedim biraz çekinerek.
Sabır çektiğini duyabiliyordum.
"Bak gerizekalı, o benim de annem. Heyecanını anlıyorum,
ama senden sakin olmanı istiyorum."
"Tamam abi. Babamı aradın mı?"
"O ayrıca görecek biz giricez. Sen neredesin şuan?"
"Annemin olduğu kattayım."
"Tamam orada bekle geliyorum."
Çok değil yaklaşık beş dakika sonra abim yanında bir hemşire ile gelmişti.
Uzun koridorda ilerlerken sonunda annemin odasına gelmiştik.
Hemşire kapının yanındaki kilit sistemine boynundaki kartı okuttu ve kapı açıldı.
Biz içeri girince abime kapıyı açabilmek için başka bir kart verdi ve kapıyı kapatıp bizi yalnız bıraktı.
Elimdeki lale buketine göz gezdirdim. Hâlâ güzeldi.
Başımı kaldırıp karşımdaki kadına baktım.
Cam kenarında oturmuş ve dışarıyı izliyordu.
Üstünde sarı, pek de kalın olmayan elbise ile çok güzeldi.
"Merhaba Dilek hanım." Diyen abim annemin yanına gitti. Onun sesini duyunca dönüp bize bakmıştı.
Bizi görünce gülümsedi.
"Onur. Hoş geldiniz." Diyen annem ayağa kalktı ve abime sarıldı. Ondan ayrıldıktan sonra annem bana baktı.
"Demir. Gelsene." Elimdeki lale buketini masanın üstüne bıraktım ve anneme sarıldım.
Ondan ayrıldıktan sonra üçümüz de cam kenarındaki sarı koltuklara oturduk.
"Nasılsınız Dilek hanım?" Annem abimin sorusu ile ona döndü.
"Pek iyi değilim onur." Dedi dudağını bükerek.
"Bir sorununuz mu var?" Dediğimde hâlâ dudağını büküyor
-du. Sanki bizden başkası varmış ve duyacakmış gibi öne doğru eğilip fısıldayarak konuştu.
"Bana burada çilekli pasta vermiyorlar!" Diyerek sitem etti. Abimle ikimiz güldük.
"Bir daha ki sefere size getiririz." Dediğimde çocuk gibi güldü.

"Getirin lütfen. Çilekli pasta istek değil bir ihtiyaç çünkü."
Biz gülüşmeye devam ederken çalan telefonum dikkatimizi dağıttı. Telefonu çıkarıp aramayı yanıtladım.
"Efendim Dorukhan?"
"Demir sen neredesin?" Ayağa kalkıp annem ve abimden biraz uzaklaştım.
"Annemin ziyaret günü bugündü onun yanındayım senin işin vardır gelmezsin diye seni çağırmadım. N'oldu?"
"Hiçbir şeyden haberin yok değil mi?"
"Lafı dolandırmadan söyleyecek misin?"
"Fuat Antalya'dan kaçmaya çalışmış."
"Nasıl, nereye?"
"Sen geç Fuat'ın kaçmaya çalışmasını. Olay o değil. Bu piç kaçarken Seden'e denk gelmiş. Seden'in üstünde para vardır diyerek onu soymaya kalkmış. Seden de bunu biraz pataklamış."
Ne?
"Nasıl ya?"
"Hemen gelmen gerekiyor." Telefonu kapattım ve annemin yanına gidip ellerini tuttum.
"Benim işim çıktı Dilek hanım. Bir dahaki sefere görüşürüz." Dedim gülümseyerek. Annem de bana gülümsedi. Abime birşey demeden oradan çıktım. Yolda bir mesaj çeker, durumu izah ederdim.
N'apmıştı bu kız?

≈
Arabamdan indiğim gibi koşar adımlarla Dorukhanların evinin yanındaki depoya ilerledim. Olayın Seden ile de bağlantısı olduğu için Fuat'ı buraya getirmişlerdi.
Demir kapıyı ittiğimde beklemediğim bir manzara karşıladı beni.
"Seden?" Seden Fuat 'ın karşısındaki bir sandalyeyi ters çevirip oturmuştu.
Bana dönüp baktığında ela gözleri loş ışıkta bile parlıyordu. Şaşılacak şey bu değildi. Beyaz okul gömleğinin önü kandan sanki kırmızıymış gibi görünüyordu. Ama üstüne inat beyaz tenli yüzünde tek bir kusur yoktu, saçları her zaman ki gibi toplu ve düzgündü.
Seden başıyla Fuat 'ı gösterip:
"Bu muydu benim okulun mıntıkasındaki araştırdığın adam?"
Sorudan çok tespitti.
"Evet."
"Al tepe tepe kullan." Deyip sandalyeden kalktı. Tam yanım- dan geçerken kolundan tutup bana bakmasını sağladım.
Bana "ne baktın" der gibi bakınca konuştum.
"N'oluyor?" Dedim ona.
"Asıl sana n'oluyor?" Dedi o da.
"N'aptın Fuat'a." Bunu deyince burnundan güler gibi bir ses çıkmıştı ama gülmedi. Ne zaman güldü ki.
"Bu şerefsiz beni kapkaça uğratabileceğini düşünürken ne kadar yanıldığını ben onunla eğlenirken gördü." Dediğinde Fuat 'a ufak bir bakış attıktan sonra bakmamanın daha iyi olduğuna karar verip tekrar Seden'e baktım.
"Bu üstünün hâli ne?" Dediğimde üstüne bakındı ve tekrar bana baktı.
"Üstüme kusmasını beklemiyordum." Derken yüzünü buruşturmuştu.
"Şimdi izin verirsen gideceğim."
"Git. Seni tutan mı var?" Derken omuz silkmiştim. Bana gözlerini kısarak bakmış, gözleriyle bir yeri işaret etmişti.
Bileğini tuttuğumu fark edince onu hemen bıraktım. Bana tuhaf bir bakış atarak gitmişti. Gözleri nasıl olurda benimkilerle aynı renk tonunda olurdu?
"Fuat'ı n'apıcaz?" O ana kadar Dorukhan'ın deponun bir köşesinde durduğunu fark etmemiştim.
Ona bir bakış attıktan sonra az önce Seden'in oturduğu sandalyeye onun oturduğu gibi oturdum.
"Yapamamız gereken şeyi tabii ki."
Fuat'ın kan içindeki yüzüne bakıp yarımağız güldüm.
"Fuat Görece." Fuat başını zorlukla kaldırıp bana baktı.
"Söyle bakalım, Yavuz Mete Gürkan'ı neden ve kimin için araştırıyorsun?"

≈
Seden Esen Çeviksoy ~
Yorgundum. Çok yorgundum. Dinlenmek istiyordum. Dinlenemiyordum.
Ağlamak istiyordum. Ağlayamıyordum.
İçimdeki ses bırak gitsin diyor. Bırakamıyorum.
Mücadeleyi bırakamadım. Bu en başta kendime ihanet olurdu.
Dinleyemiyordum ki zaten içindeki sesi.
Ben içimdeki sese karşı sağar olmuştum.
Çünkü onu duyarsam ona uyacaktım ve zamanı henüz gelmemişti.
Benim özelliğim buydu işte: Görünmez ve duyulmaz olmak.
Şuan içinde olduğum otobüs için bu geçerli değildi ama.
"İşte bizde böyle ağrılarla uğraşıyoruz Fadime!"
Yaklaşık on dakika önce çarşıya okul forması almak için gitmek üzere bir otobüse binmiştim. Bineli daha bir dakika olmayan bir teyze kimse ona yer vermediği için millete laf sokmaya başlamıştı. Yanındaki kadın onu susturmak için uğraşıyordu.
"Bu nasipmiş Nedime."
Telefonumdan okul forması satan yerlere bakıyordum o sırada. Kan olan formamı atmıştım. O soysuzun kustuğu şeyi giymezdim. Bir mağaza bulduğumda beş dakikalık uzaklıkta olduğunu gördüm. Ayağa kalktım ve milletin başını şişiren teyzeye baktım.
"Oturabilirsiniz." Dedim kalktığım koltuğu işaret ederken.
"Sağol evladım!" Bu kadının torunu veya çocuğu varsa Allah sabır versin.
Konuştuğu kadına ise bir başkası yer vermişti.
"Buyur teyze."
"Sağol oğlum." Diyen kadın oraya oturdu ve kalkan kişi bana döndü.
"Selamünaleyküm." Dedi Yavuz fazla neşeli bir şekilde.
"Aleykümselam." Dedim sessizce.
"Yolculuk nereye?"
"Sanane."
"Öyle bir yer mi var Antalya'da?" Gözlerimi kısarak baktım ona.
"Sen beni mi takip ediyorsun?"
"Ne münasebet! Ben sana merak ettiğim küçük bir şeyi soracağım, sen bana anlamadığım şeyler söyleyeceksin, ve ben hiçbir şey olmamış gibi yapacağım. Yok canım, seni merak falan etmedim!"
O konuşurken ben çoktan otobüsün düğmesine basmıştım.
Otobüs durunca hemen indim. Arkamdan gelen Yavuz'u umursamayacaktım.
"Seden!" Yanımda yürümeye başladığında dönüp bakma zahmetine bile girmedim.
"Senin bir sorunun mu var?"
"Evet var."
"Neymiş o?"
"Sen."
"Şuan en büyük sorunun ben miyim yani?"
"Evet sensin."
"Bak bir gün ihtiyacın olur bana zor bulursun beni."
"Hiç sanmıyorum."
Güldü.
"Hissediyorum. Bir gün bana ihtiyacın olacak."
"Çok beklersin."
Pantolonumun cebindeki telefonumu çıkarıp gideceğim butiğe baktım. Hemen ilerideydi.
Mağazada işim çok kısa sürmüştü. Formayı aldığım gibi çıkmıştım.
Ve hayır, arkamda kuyruk gibi dolaşan Yavuz'u umursamıyor- dum.
Arkamdan da gelse boyu uzun olduğu için üstüme gölge düşürüyordu. Güneşi kapatıyordu. Ben güneşi sevmezdim...
Birden arkama döndüm. Ona birkaç saniye çatık kaşlarla "hayırdır" bakışı attım. Artık ikimizde yürümüyorduk.
"Amacın ne?"
"Anlamaman senin sorunun."
"Demek ki anlatamıyorsun."
"Ben bir şey anlatmıyorum zaten. Anlatmadan anlayabiliyor- musun diye merak ettim."
"Anlayamıyormuşum demek ki."
Ben hâlâ dururken o yürüyüp yanımdan geçti. Arkasını dönerek geri geri yürümeye başladı. Benden uzaklaştıkça yüzündeki o gülümseme büyüyordu.
"Sürekli o şarkı dinlediğin kulaklığından bir dahaki sefere Harbi şarkısını dinle."
Ne alaka?
"Ben Barbie değilim!" Nazikçe tatlı bir sesle güldü.
"Ken olmak ister misin?"
Dövecektim! Eğer bunu der demez kaçmasaydı.

≈

İnsan bir süre sonra "ben mıknatıs mıyım?" diye bir soru sorabiliyor.
Neden?
Çünkü belaları üstüne çekiyormuş gibi hissedebilirdi.
Benimki artık his değil bilinçti.
Ben kesinlikle bela mıknatısıydım ve kesinlikle bütün belaları üstüme çekiyordum başka açıklaması olamazdı.
Alnımdaki teri silip yerden kalktım ve Asım hocaya baktım.
"Size bunu yapamayacağımı söylemiştim. Az kalsın bacağım kırılıyordu."
"Abartma. Yapacaksın." Diye diretti.
Bir jimnastik hareketi vardı ve ben çoğunluğunu yapamıyor- dum.
Önce parende atıp hemen ardından ters takla attıktan sonra etrafınızda bir tur dönüp aynı hareketleri tekrarladıktan sonra amuda kalkıp inecek ve bitirecektiniz. Ama hepsini hızlı bir şekilde yapmak zordu pek tabii.
"Siz bana ilk gösterdiğiniz de ayak bileğiniz çıkmamış mıydı?"
Bana ters bir bakış atıp arkasını döndü.
"Sen yanlış hatırlıyorsun."
"Tabii. Ben yanlış hatırlıyorumdur."
"Dinlen biraz sonra salona git bir saat ağırlık yazdım sana." Diyerek konuyu değiştirdi.
"Tamam" diyerek duşlara ilerledim. Asım hoca okul idaresiyle konuşup eski salonun su vanalarını kapattırmamıştı.
Bunu benim için yapması başlarda tuhafıma gitmişti.
Hatta ondan iyice şüphelenmiştim.
Babamın adamı olduğunu düşünmüştüm.
Yani durduk yere birinin gelip bana yardım teklif etmesi tuhaftı.
Onu araştırırken beni yakalamış ve bana şu cümleleri söyleyip giymişti: "Ferhat Çeviksoy'dan nefret eden biri olarak şunu söylemeliyim Seden, annenin eski bir dostu ol- duğum için buradayım. Normal bir beden eğitimi öğretmeni olmadığımı zaten anlamışsındır diye düşünüyorum. İnanıp inanmamak sana kalmış."
İnandım.
İşin içinde annem olduğu için inandım.
Yalan olsa bile inanırdım ama yalan değildi zaten.
Yoksa babam şimdiye kadar eğitim hayatımı bitirmişti...
Duşumu aldıktan sonra okulun iki sokak aşağısındaki spor salonuna gittim. Asım hoca kardeşi Selim bey ile işletiyordu burayı. Girişteki Selim beye başımla selam verip içeri girdim. Spora başlamadan önce abime okul kütüphanesinde çalışacağıma dair bir mesaj çektim ve karşılığında "Tamam" yanıtı gelince işe koyuldum

≈

Eve geldiğimde tek düşündüğüm yatağıma yatıp telefon karıştırmaktı. Üst kata çıkınca kendimi odamın yanındaki banyoya attım. Hoş. Odamın içindede banyo vardı ama ben burayı tercih ediyordum. Topuz yaptığım saçımın dağıldığını görünce tokayı zorla saçımdan çıkarıp odama ilerledim.
Kapıyı açıp hemen içeri girdim. Tam kapıyı kilitleyecekken arkamdan gelen sesle donakaldım.
"Bizden o kadar korkuyor musun?" Bu soru hem şaşkınca hemde hafif alayla sorulmuştu. Arkama döndüğümde Ufak çaplı bir şok geçirdim. Rüzgar yatağımda oturmuş ve elinde bir şey tutuyordu.
Annemin kolyesi...
Hemen ona doğru atılıp kolyeyi ondan almaya çalıştım, ama o da eş zamanlı olarak ayağa kalktı.
"Ver onu!" Dediğimde kolyeyi tutan kolu havalanmış diğer eli ile beni itmeye çalışıyordu.
"Ver dedim!"
"Tamam, vereceğim! Ama önce sakin ol!"
Dediğinde nefes nefese geri çekildim. Elinin arasında duran zinciri bana uzattığında hemen elinden aldım.
"Yavaş!" Onu umursamadan kolyeyi boynuma taktım. Ve biraz daha geri çekildim. Önüme saçımdan bir tutam düşün- ce kolumdaki tokayla saçımı bağladım hemen. Başımı kaldır- dığımda Rüzgar'ın bana baktığını gördüm. "Ne var" dercesine başımı salladığım da:
"Saçını hep toplu görüyordum ilk kez açıkken gördüm." Dedi.
Buna bir anlam yüklemek manasız olacağı için konuyu değiş- tirdim.
"Odamda ne işin var?" Dediğimde o pis, soğuk gülüşünü kon- durdu dudaklarına. Pek sık gülümsemezdi ama bir kaç kere görmüştüm onu bu gülümsemeyle.
"Ne haltlar yediğini biliyorum."
Deprem mi oluyor benim başım mı dönüyor?
"Ne?"
"Spor salonuna gittiğini, ve kütüphaneye gideceğini söyleyip önünden bile geçmediğini biliyorum."
Gözlerim karardı kısa bir süreliğine. Ama yinede eğmedim başımı. Boyu benden uzundu, başımı kaldırarak bakıyordum. O da bana başını eğerek değil, başını kaldırmış ve alttan alttan bakıyordu.
"Yani? N'apacaksın?" Gülümsemesi yüzünden bir anda silindi.
"Bilmem ki. Önce bir açıklama duymak istedim." Onu tepeden tırnağa kadar süzdüm ve en sonunda yine gözlerine baktım.
"Açıklama istiyorsun... Daha neyin açıklamasını istiyorsun ki? Çok olmadı bak, birkaç gün önce az kalsın tacize uğramıyor muydum? Ya görmesen bir şey demeyeceğim ama anlattım ben sana. Kendimi geliştirdim dedim sana. Ne bok yememi bekliyordun ki? Magazine düşmemek için diye sen demedin mi? Ben kendimi savunmak zorundayım Karasoy. O basit bir boks torbası veya iki üç şınav çekmekle olmuyor. Dorukhan ve Ferhat Çeviksoy'a mı söyleyeceksin? Benim ahımı üstüne almaktan çekinmiyorsan buyur." Dedim neredeyse hiç nefes almadan.
Bana anlamlandırmadığım bir şekilde baktı.
" Onlara söylemeyeceğim. " Dediğinde az da olsa rahatladım.
" Ama sen de bunu sanki hiç öğrenmemişim gibi davrana- caksın. Ben görmedim duymadım bilmiyorum. Tamam mı?"
" Tamam." Dedim sessizce. Bana son kez baktı ve yanımdan geçip odamdan çıktı.
Umarım gerçekten de hiçbir şeyi duymaz görmez ve bilmez...

≈

Bu sabah Halide ablaya yakalanmadan evden çıkabilmiştim.
Bilerek erken çıkmıştım bugün çünkü okulda Yavuz sülüğü yüzünden rahat yoktu artık.
Yolda giderken köşeyi döndüğümde bu sefer gördüğüm tanıdık yüz beni mutlu edebilmişti.
"Onur abi?" Dedim sorar gibi ve gülümsemeye çalıştım. Olduğu kadardı artık.
"Abisi." Deyip üstüne oturduğu odun parçasından kalktı.
"Gülmeye çalışma beceremiyorsun." Dediğinde normal ifade-
me geri döndüm.
"Olduğu kadar olsun dedim."
"Boşver sen bunları da, ben seni bulma sebebime geleyim."
"Tabii."
"Rüzgar'la son günlerde biraz fazla mı denk geliyorsunuz?"
"Birşey olduysa bilmiyorum. Sürekli o benim karşıma çıkıyor zaten benlik bir şey yok-"
"Sorunu sende değil Rüzgar'da arıyorum. Seni pek sevmez biliyorsun." Diyerek sözümü kesti.
"Pek az kalır ama." Dediğimde güldü.
"Sana bir şeyler anlattı mı?" Dediğinde kaşlarımı çattım.
"Hayır ne anlatacak ki?" Derin bir nefes aldı.
"Gel yürüyelim de sen okula geç kalma." Dediğinde yan yana yürümeye başladık.
"Rüzgar bir hafta önce falan senin odanda Hülya teyzenin kolyesini görmüş." Dediğinde ne dediğini tam anlayamadım.
"Ee?"
"O kolyenin hikayesini anlatma zamanı geldi herhalde." Dedi gülümseyerek.
"Ne demek istiyorsun?"
"Kolyenin aynısından annemde de var." Dediğinde şaşkınca ona baktım ama sözünü kesmedim.
"ikisinde de vardı kolyeden normalde. Ama sonra annem kaybetmiş kendi kolyesini. Hülya teyzede kendi kolyesinin taşını ikiye böldürüp hem anneme hem de kendisine yeni birer tane kolye yaptırmış. Rüzgar yeni doğduğunda falan olmuştu sanırım." Birde neden anlattığını söylese.
"Neden anlattın diyeceksin..." Aklımı okudu galiba.
"Rüzgar sonrasında bana gelip o kolyenin aynısından annem- de de gördüğünü söyledi. O anlatmadan ben anlatmak iste- dim. Çünkü olayları çarpıtarak seni üzmeye çalışırdı muhte- melen." Ben üzülmeyeyim diye anlatmış...
"Keşke herkes senin gibi anlayışlı olsaydı Onur abi." Daha bü- yük gülümsedi bu sefer.
"Babam ve ben yetmezmiyiz?" Diye sordu şirin bir sesle.
"Yapma şöyle!" Dedim.
"Çillerini yerim kız senin!" Dediğinde yine dudaklarımı yukarı kıvırmaya çalıştım.
"Yapma komik görünüyorsun." Dediğinde yine normalimale döndüm.
"Umarım bir gün sana birisi gülmeyi öğretir Seden." Dedi o sırada okulun önüne kadar gelmiştik.
"Sanmıyorum ama, ummaya devam edebilirsin Onur abi." Dediğimde yanağımda makas aldı ve vedalaştık. Bende oku-
luma gittim.

≈

"Sen hep böyle suratsız mısın?" Israrla on beş dakikadır bak- madığım Yavuz'a baktım sinirle.
"Rahat bıraksana sen beni." Dedim ve mekik çekmeye devam ettim. "Hem niye eski salonu kullanıyorsun ki?" Dedim yan- ımda benim yaptıklarımı yapmaya çalışan Yavuz'a bakarak. Sırf o peşimden geliyor diye Asım hoca yanıma gelmemişti zaten.
"Canım istedi, Allah Allah!" Dedi inat ederek.
Gözlerim yan tarafımda Yavuz'un küçük bir çocuk gibi "oyna- rız belki" diyerek getirdiği voleybol topuna takıldı. Tam uzanıp alacakken Yavuz beni rahat bırakacağına dair aceleyle bir şeyler söyleyip koşarak çıkışa ilerledim ama yine de topu aldım ve ona fırlattım. Vee... Tam isabet!
"Ah kafam!" Dediğinde keyfim yerine gelmişti. O kafasını tut- arak dışarı çıktığında bende eşyalarımı toplamış zil çalar çal- ma okuldan çıkmıştım.
Eve giderken telefonumdan saçma şeylere bakıyor, kendimi sevindirmeye çalışıyordum.
"Hanımefendi?"
Arkamdan gelen sesle duraksadım ve çatık kaşlarla arkama döndüm.
Arkama döndüğümde Rüzgar'ın birkaç hafta önce benim yerime hırpaladığı adamı ve yanında birkaç adamla gördüm. Ve ellerinde birer sopa...
"Beni hatırladınız mı?" Dedi pis pis sırıtırken.
Tamam.
Ben bitmiştim.
Ve bilmediğim bir şey vardı:
Ne yapmam gerekiyor?

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

20okunma 8beğeni 3yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Kategoriler ve temalar yükleniyor…