Esen Rüzgar kitap kapağı

1. bölüm / 2

Bölüm 1 Herkes Nefret Ediyor. Nefret öyle bir boyut atlamıştı ki ben bir hiç olmuştum

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 2Şu an: Bölüm 1 Herkes Nefret Ediyor. Nefret öyle bir boyut atlamıştı ki ben bir hiç olmuştum

Hayat nedir, bilir misiniz?
Ben bilmem.
Yaşamak nedir bilir misiniz?
Ben bilmem.
Peki aile ne ya da nedir, onu bilir misiniz?
Ben onu da bilmem. Bilemem.
Ben sadece ağlayabilir, acı çekebilir, dünyanın tüm yükünü sırtımda taşıyabilirim ama yaşayamam.
Yaşamadım, yaşayamıyorum, yaşayamayacağım.
Neden mi?
Çünkü ben seden Esen Çeviksoy'um.
Annemin katili.
Abimin can düşmanı.
Babamın en büyük nefreti.
Ailem yoktu, olmamıştı, olmayacaktı.
Ben hep yalnız kalacaktım.
Kapalı bir sandık gibiyim. Dokuz yaşında neler olduğunu an-ladığımda kapatmıştım o sandığı. Açılsada bir değişiklik olmazdı.
Bir hiç vardı o sandıkta.
Ben bir hiçtim.
Siyah, füme ve gri renklerden oluşan odama göz gezdirdim. Yatağımdan çıkıp komodinimin üstüneki fotoğraf çerçevesini çekmeceye koydum kimse görmesin diye.
Dolabımdan bir sporcu atleti ve birde siyah eşofman çıkarıp Spor çantama koydum. Eldivenlerimi de koyduktan sonra okul formamı giyip saçımı rastgele topladım. Sırt çantamla spor çantamı alıp odamdan çıktım ve merdivenlere yöneldim. Merdivenlerden inerken servisten sorumlu birkaç hizmetlinin yemek odasına kahvaltılık şeyler götürdüğünü gördüm.
Demek ki birileri uyanıktı.
Adımlarımı salonun tersi yöne çevirip mutfağa ilerledim Kapıyı açtığımda herkes başını kaldırıp bana baktı.
Herkes işine dönerken bir kişi bana doğru ilerledi.
"Ablacım benim." Yok bu geliş iyi bir geliş değildi.
"Halide abla-"
"Ablasının gülü." Tam yanından geçip gidecekken gömleğimin ensesinden tuttu ve beni birkaç saniye önce durduğum noktaya geri sürükledi.
"Ben sana kahvaltı yapmadan okula gitmek yok demedim mi?" Ben bu kadını anlamıyordum. Ferhat Çeviksoy'dan da çekinmiyordu.
"Ama bak geç kalıcam gitmem lazım." Kaşlarını kaldırdı bu cevabıma.
"Geç kalıcaksın?" Dedi sorar gibi.
"Evet. Şimdi beni sal da gideyim." Güldü.
"O zaman kulaklıklarınıda alma Seden." Dediğinde elim boynuma gitti. Kulaklığım yoktu.
Unutmuştum!
Halide abla kafasını iki yana salladı ve yeğeni Sıla'ya döndü.
"Sıla git şu deli kızın kulaklığını getir. Hatta diğer kulaklığınıda getir onu da unutmuştur kesin."
Bunu demesi ile elimdeki spor çantasını yerine koyup tek koluma takdığım sırt çantamın ön kısmını yokladım. Evet kablosuz kulaklığımıda unutmuştum.
Başımı kaldırıp Sıla'ya baktım ve kafamı olumlu anlamda salladım.
Sıla yanımdan çıkıp giderken bana göz kırptı ve odama kulaklıklarımı getirmeye gitti.
İki tane kulaklık kullanıyordum çünkü birisi oyuncu kulaklığıydı ve onu sınıfta dikkat çeker diye kullanamıyordum. O yüzden birde kablosuz kulaklığım vardı.
Halide abla beni kolumdan çekti ve mutfakta, normalde onların kullanması için olan masaya oturttu beni.
"Sıla gelene kadar ye." Dedi ve cevap vermeme fırsat vermeden arkama geçti.
"Saçını yine taramamışsın." Üşenmiştim. Zaten kimseye güzel görünmek gibi bir derdim de yoktu.
Halide abla siyah saçlarımdaki aynı renkteki gevşek duran tokayı çıkardı ve siyah saçlarımı saldı.
Eliyle biraz taradıktan sonra kendisinin kestiği perçemlerimi bırakıp at kuyruğu yaptı. Perçemlerimi kendisi kesmişti ve çok da iyiydi.
Saçlarımı rahat bıraktı ve bana kahvaltımı yapmamı söyleyip derslerle ilgili nasihatlarda bulundu.
Bu evde beni seven sadece birkaç kişi vardı.
Ama en azından vardı.

≈

Cam kenarı en arka sıra.
En hoş yerdi.
Orası benimdi.
Ve şuan orada otururken kitabımı okuyup şarkı dinlemek iyi hissettiriyordu.
Kitabım "Bazı insanlar böyle yaşar" şarkım ise "Dünyanın sonuna doğmuşum"
Bu anların bölünmesini hiç istemiyordum ama şimdi matematik dersimiz vardı ve Sinem hoca an itibari ile içeri girmişti.
Eşyalarını öğretmen masasına bırakıp akıllı tahtayı açtı.
Bize dönmeden konuştu
"Evet çocuklar bugün cebirsel ifadeleri bitirip yeni konuya geçiyoruz."
Sınıfın tembelleri onaylanmayan mırıltılar çıkarırken yine tembellerden Mirza konuştu.
"Hocam önce yoklama alsaydınız." Sinem hoca her ne kadar ona ters bir bakış atsada bunu bahane edip dersi kaynatacaklarını bildikleri için masaya yöneldi ve masanın üstündeki sınıf defterini açtı.
Yoklama kağıdını eline aldığı an kapı çaldı.
"Gir!" Diye bağırdı Sinem hoca.
Kapı açıldı. İçeri 1.85 boylarında sarışın yeşil gözlü bir çocuk girdi. Üstünde okulumuzun forması vardı.
Çocuk Sinem hocayı parmağı ile gösterdi. Yüzünde bir gülümseme hakimdi.
"Sinem hoca?" Sinem hoca kaşlarını çattı.
"Evet benim de, sen kimsin?" Çocuk Sinem hocaya doğru ilerledi ve onun yanına ulaştığında sağ elindeki kağıdı ona uzattı.
"Ben yeni öğrenciniz. Ve bu da yeni sınıf listeniz."
Sinem hoca çocuğun elindeki sınıf listesini aldı ve sınıf defterinin üzerine koydu. Yeni öğrencisinin elinde bir kağıt olduğunu fark eden Sinem hoca kağıdı gösterdi.
"O ne?" Çocuk elindeki kağıdı öğretmenler masasına bıraktı.
"Siz istemeden öğrenci formumu doldurdum."
Ukala.
Sinem hoca ona tuhaf bir şekilde baktı.
"Hiçbirşey dersimi böldüğün ve geç kaldığın gerçeğini değiştirmiyor."
Çocuk derin bir nefes aldı.
"Dersinizi böldüğüm ve geç kaldığım için özür dilerim. İsterseniz dersiniz daha fazla gitmesin, bende bir yere oturayım."
Sinem hoca ona üstten bakışlar atmaya devam ediyordu.
"Adın ne senin?"
"Yavuz Mete." dedi yarım bir sırıtışla.
"Hangi ismini tercih ediyorsun?"
"Yavuz'u."
"Pekâlâ Mete." Diyen hocamız sınıfa döndü. Sınıfta bir kıkırtı oluştu ve Yavuz'un suratı asıldı.
Öğretmenimizin gözleri bütün sınıfı dolaştı ve en sonunda koskoca sınıfta yalnız oturan tek kişiye, yani bana baktı.
Bu okulda beni seven yedi kişiden biri olan öğretmenime yalvaran gözlerle baktım ama o sanırım Yavuz'a düşmanlık beslemekle meşgul olduğu için bu bakışımı anlamamıştı.
"Seden'in yanına geç."
Hayır ya! Hayır, hayır, hayır! Bir sınıftaki düzen neden kız-erkek oturacak şekilde olur ki? Şuan sırf bunun yüzünden yanımda bir erkek oturacaktı. Kız sayısı onaltıydı erkek sayısı ise onbeş. Şimdi onaltıncı benim yanımda oturacaktı!
"Seden kim?" Öğretmenimiz cevap vermeyeceğimi biliyor olacak ki parmağı ile beni işaret etti.
Yavuz yanıma geldiğinide önce sıraya çantasını koydu, ve sonra da bedenini.
Onu umursamadım. Bakmadım bile. Ben ona bakmayınca uzun olan boyundan ötürü masaya doğru eğilip o bana baktı.
"Merhaba."
Cevap vermedim.
"Gözlerin uzaktan yeşil gibi duruyor ela olduklarını şimdi fark ettim."
Miyopsa benim sorunum değildi.
"Sen beni duyuyor musun?" Ben konuşmadan rahat etmeyecekti değil mi?
"Duyuyorum ama umursamıyorum."
"Niye?"
"Çünkü umurumda değilsin."
"Tamam neden işte?"
"Oğlum Mete sus artık!" Sinem hocanın bağırışıyla önüne döndü.
Çok şey değişecekmiş gibi hissediyorum.

≈

"Bir daha!"
Boks torbası bana doğru gelirken yumruğumu ona doğru savurdum.
"Tekrar!" Bu sefer hiç duraksamadan yumruklarımı geçirdim.
Eldivenin gevşediğini hissettiğimde torbayı durdurdum ve yan tarafımda duran adama doğru ilerledim.
"Bunu sıkmam gerek. Gevşedi." Bunu dediğimde gülümsedi.
"Eskiden olsa ve torbayı durduğunu görsem pes ettiğini düşünürdüm." Dediğinde yanına varmıştım. Sağ elimi ona uzattım. Eldiveni sıkmak için açtığını sanıyordum ama açınca çıkardı. Ona baktım.
"Noldu?" Dedim kaşlarımı çatarak.
Sol elimdeki eldiveni de çıkardı ve gözlerini yüzüme çıkardı.
"Bugün erken çıkmam gerek. Bir randevum var." Bu sefer kaşlarım havalandı.
"Gönül işleri ise hiç anlamam ama bol şans." Yüzüne büyük bir tebessüm yerleşti.
"Teşekkür ederim. Yeni dansına çalışıyor musun?"
Asım Akağaç.
Okulumuzun beden eğitimi öğretmeni ama sıradan bir beden öğretmeni değildi.
Birçok dalda şampiyonluğu vardı.
Onu daha dokuzuncu sınıfta tanımıştım. Henüz birinci dönemin ilk haftalarıydı. Ben eve yürüyerek gitmek zorundaydım ve giderken adamın birisi bana doğru sırıtarak gelirken epey korkmuştum. O sırada Asım hoca karşımda belirmiş ve adamı iyice benzetmişti.
O günden sonra bana kendimi savunmayı öğrenmem için ücretsiz bir şekilde özel ders veriyordu. Her beden eğitimi dersinin birini bana ayırıyordu. Eğer boş dersimiz varsa beni çağırıyordu. Hatta odamda şuan bir boks torbası vardı. Onun isteği ile almıştım. Dans konusu ise şöyleydi; kaslarımın gevşemesi ve eklemlerimi kontrolünü iyi yapmam gerektiği için dans etmem gerektiğini söylüyordu. Bale falan değildi o çirkin şeyi yapmaktansa ölmeyi tercih ederim. Pop şarkıları ile dans ediyorduk. O da bana katılıyordu bazen.
Şuan ise iki spor salonundan en az kullanılandaydık.
Burası diğerine göre eski olduğu için sevilmiyordu ve şuan bomboştu.
"Evet çalışıyorum. Az kaldı."
"Güzel. O zaman ben gidiyorum. Birşeye ihtiyacın olursa gecenin üçü de olsa arayabilirsin."
"Teşekkür ederim." Dediğimde arkasını döndü ve gitti.
Telefonumda sadece dört kişi kayıtlıydı ve onlardan biriside Asım hocaydı. Her ne kadar istemesem de bana zorla numarasını vermişti.
Eşyalarımı topladım ve dağılmış saçlarımda ki tokayı çekip aldım. Saçlarım düz ve ince olduğu için rahatça istediğimi yapabiliyordum. Saçımı tekrar bağlarken Halide ablanın kestiği perçemler çenemin biraz üzerinde bittiği için atkuyruğuna ekleyemiyordum onları. Pek rahatsız etmiyorlardı ama dikkat çekmek istemiyordum.
Spor çantamı yerden aldım ve soyunma odasına gittim.
Rastgele bir dolaba sıkıştırdım çantayı.
Hızlı bir duş aldım ve çıkış zili benim giyinmemle eş zamanlı bir şekilde çalınca oyalanmadan eşyalarımı alıp çıktım.
Okuldan eve yürüyerek gitmek zorundaydım. Burası kestirme ve bana öğretilen yoldu. Başka bir güzergah varsa bile ben bilmiyordum. Otobüs geçmiyordu buralardan. Şikayetçi de değildim. Yürümek kötü birşey değildi.
Spor çantam sol omuzumda, sırt çantam sağ omzunda ilerliyordum. Sırt çantamın önündeki kulaklığımı çıkarmaya çalışırken köşeyi dönünce birisine çarptım.
Önüme bakmıyorum zaten ne bekliyordum ki?
Göğsüne çarptığım kişiden birkaç adım uzaklaşıp başımı kaldırdım. Onu görmeyi beklemiyordum
"Önüne baksana!"
"Kusura bakma." Dediğimde üstünü silkeliyordu. Tam yanından geçeceğim sırada kolumdan tutarak beni engelledi.
"Bir daha sakın olmasın!" Dedi keskin bir dille. Ardından beni iterek bıraktı.
O itince spor çantam yere düştü. Tam eğilip alacağım sırada benden önce aldı ve yüzüme fırlattı. Düşmeden tuttum.
"Senden nefret ediyorum." Dedi bana. Tiksinti doluydu sözleri.
Rüzgar Demir Karasoy benden nefret eden o herkesten biriydi.
"Biliyorum." Dedim umursamaz bir sesle.
"Sende o herkesten birisin." Onu arkamda bırakarak eve doğru yürümeye başladım.
"Benimle böyle konuşamazsın!" Umurumda değildi. İsterse küfredebilirdi.
Rüzgar Demir Karasoy benim hiçbirşeyimdi. Siyah kulaklığımı taktım ve şarkı listemin en başındaki şarkıyı açtım.
En sevdiğim şarkıyı.
En iyi hissettiren şarkıyı.
Still with you.
Anlamı yetiyordu. Ben kimseden duymadığım sözleri Jungkook'un ağzından duyuyordum.
Bu şarkı benim her şeyimdi.
Hiçbir şeyim olmadığı gibi aynı zamanda da her şeyimdi.
Elim boynumdaki kolyeye gitti. Soğuk taşa sıcak parmaklarımla dokundum.
İşte bu da bazen bir hiçe dönüşebiliyordu.

≈

Kendimi yatağa atar atmaz elime telefonumu aldım.
Okuldan henüz gelmiş ve rahat birşeyler giyip kendimi yatağa atmıştım. Yorgundum.
Aslında biraz çalışsam iyi olacaktı ama fiziksel olarak fazlasıyla yorgundum.
Gözüm gardrobumun hemen yan tarafında, benimde çarprazımda kalan çalışma masamla boks torbama kaydı.
İkisinden birisini seçmek şuan benim için fazlasıyla zordu ve umurumda da değildi.
Youtube'da shorts kaydırırken üstten düşen bir bildirim derin bir nefes almama sebep oldu
Bu anları hiç sevmiyordum.
Bildirime tıkladım ve whatsapp'a girdim. Gördüğüm mesaj yüzümü buruşturmama sebep oldu.

Ferhat Çeviksoy: Bu akşam bir ortağımız yemeğe geliyor. Senin de katılman gerekli. Aile olarak gelecekler. Özenli ol. Onlar önemli insanlar. Senin gibi değiller. Saat 19:00'da aşağıda ol.

Babamdan gelen mesaj keyfimi bozmaya yetmişti. İşin yoksa şimdi babanın iş yemeğine katıl.
Yerimden kalktım ve gardrobuma yöneldim. Kapaklarını açtım ve göz gezdirdim içine. En sol köşede beş tane elbisem vardı. Babamın böyle saçmalıkları için bunları bulunduruyordum. Rastgele birini seçtim ve yatağın üzerine attım.
Düz, straplez ve siyah renkteydi. Sadece beş tane olduğu için hangisini seçtiğimi biliyordum. Dizlerimin hemen üstünde bitiyordu. Uzun kolluydu ve eylül ayına uygun ince ama iç göstermeyen bir kumaşı vardı.
Odamdaki gereksiz şeylerden biri olan makyaj masamın karşısındaki füme rengi pufa oturdum. Neden burada olduğunu bile bilmiyordum. Sadece nemlendirici ve kremlerden oluşuyordu çekmeceleri.
En üstteki çekmeceyi açıp üçü de şeftalili olan dudak nemlendiricisi, el kremi ve bir de yüzüm kurumasın diye normal bir nemlendirici çıkardım.
Hepsinide teker teker kullandıktan sonra yerine koydum ve yatağa geri kuruldum.
Saat daha 17:37.
O zamana kadar o elbiseyi bin kere giyer çıkarırdım ben.

≈

Hazırlığım bitti.
Aynı kendim gibi.
Aynı istenildiği gibi.
Merdivenlerden inerken herkesin seri hareketlerle yemek odasına girip çıktıklarını gördüm.
Hazırlıklar henüz bitmemişti demek ki.
Merdivenlerin ortasında durmanın bir manası yoktu.
Yavaş adımlarla inmeye başladım. Her ne kadar istemesem de.
Aşağı indiğimde direkt yemek odasına girdim. Babam bir eksik var mı diye sofraya bakıyordu. Abim ise telefonu ile ilgileniyordu. Abimle hiç de benzemiyorduk. Şimdi fark etmiştim.
Saçları sarı, gözleri ise maviydi.
Aynı babam gibi.
Bense annem gibiydim...
Siyah saçlı ve ela gözlü.
Düşüncelerimin bölünmesi evin zilinin çalması ile oldu.
Babam masaya son bir bakış attı abimse telefonunu cebine koydu. İkiside takım elbise giymişti.
Bu kadarına gerek var mıydı?
Kapının önünden çekildim ve babam ile abimin geçmesini bekledim.
Babam bana bakmadı bile.
Abimse gitmeden önce "sende gel. Babam birlikte karşılayalım dedi." Dedi.
Mecburen arkalarından bende ilerledim.
Babam, uzun koridorun sonundaki kapının hemen sağındaydı, onun yanında abim vardı, onun beş adım uzaklığında ise ben duruyordum.
Babam kapıyı açtığında beklediğim kişi kesinlikle tanıdık bir yüz değildi.
"Demir, senin ne işin var burada?"
Rüzgar içeri girdi ve kapıyı kapattı.
"Ferhat amca benim de gelmemi istedi." Açıklamasını yaptıktan sonra abimden beş adım daha uzaklaştım. Aramızdaki on adımlık mesafenin yaklaşık 3 adımını Rüzgar kapattı.
Bana kısa bir bakış attı ama önüne dönmedi. Ben dümdüz önüme bakarken hâlâ bana bakıyordu.
Bakışları hâlâ üstümdeyken daha fazla dayanamayıp ona baktım. Kaşları çatıktı.
"Aramızda çok mesafe var biraz yaklaş." Dediğinde ona karşı gelmedim. Aramızda sadece üç metrelik bir mesafe bırakmıştım.
Zil tekrar çaldığında takım elbise giyen abim ve babam üstünü düzletirken sadece düz bir siyah gömlek ve pantalon giyen Rüzgar üstüne bakma ihtiyacı bile hissetmedi.
Babam kapıyı açtığında bu sefer ilk defa gördüğüm yüzler karşılamıştı.
Üç kişiydiler.
Ailenin babası Bilal, annesi Feyza, oğulları ise Erdem'di hepsi sırasıyla hepimizle tokalaşmıştı. Ama hepsinin gözleri Rüzgar'da fazla oyalanmıştı. Babam durumu fark edince onlar benimle tokalaşırken açıklama yaptı:
"Rüzgar Demir Karasoy. Dorukhan'ın arkadaşı." Abim kolunu Rüzgar'ın omzuna attı.
"Aynı zamanda kardeşim." Dedi abim tebessüm ederek.
Evet.
Karasoy onun kardeşi olabilirdi.
Hatta onun için öyleydi.
Ama ben değilim.
Ben onun kardeşi değilim.
Ben bir hiçtim.
"E buyrun geçelim. Sofra hazır."
Hepimiz masaya geçtik. Yemekler yenilmeye başladı.
Başlangıç olarak mercimek çorbası vardı. Çok severdim ama limona alerjim vardı ve servis yapılırken ben söylemeye fırsat bırakmadan dökmüşlerdi limon suyunu.
Zaten bir tek Halide abla biliyordu limona alerjim olduğunu.
Kaşık elimdeydi ve çorbayla oynayıp duruyordum.
Bunu yapmaya devam ederken duyduğum bir sesle kaşlarımı çattım.
"Ye artık şunu. Şüphelenecekler."
Hafifçe Rüzgar'a döndüm.
"Yiyemem."
Kaşlarını çattı.
"Neden? İlk defa mı bu masada yemek yiyorsun?" Dediğinde derin bir nefes aldım. Bu masaya ilk oturuşum değildi. Toplam 7 kez oturmuştum. Hepsinde de babam mecbur bırakmıştı. Onlarda da genellikle bir iki lokma yer kalkardım ama bu sefer çorbaya limon sıkılmıştı.
"Limon sıkıldı çorbaya. Limona alerjim var." Kaşları kalktı.
"Bilmiyordum." Bilmesindi zaten.
"Nereden bileceksin ki?" Dedim alaycı bir sesle. Zaten yanımda o, karşımda Erdem vardı ve bu fazlasıyla rahatsız ediciydi.
Abim konuştuğumuzu duymuş olmalı ki bizi bölmek istedi.
"Demir tuzu uzatır mısın?" Rüzgar ona tuzu uzatırken önüme döndüm
Masanın üstündeki telefonum titreyince yine o saçma reklam bildirimlerinin geldiğini düşündüm. Numarayı engellemek için elimdeki kaşığı bırakıp telefonu elime aldım.
Hayır reklam mesajı değildi. Rüzgar mesaj atmıştı. Fısıltılarımız dikkat çekmişti ve daha fazla konuşmak istememişti muhtemelen.

Karasoy: Benimle doğru konuş.

Tamam. Anladım. Sen prens
Ben köle.

Karasoy: Dediğimin tersini yapacaksan
Benimle küfürlü ve bol sövmeli konuş.
Dediğinin tersini yapmam
Emin ol ben normal
Halimdeyim.

Karasoy: Sen beni Karasoy diye mi
Kaydettin?

Nolmuş?

Muhtemelen masanın altından yazmama rağmen görmüştü telefonu.
Ben de baktım. O beni SEÇ diye kaydetmişti. İsmimin kısaltması da çok çirkinmiş.

Sen de beni SEÇ diye
Kaydetmişsin.
Karasoy: Nolmuş?

Taklitçi.

Karasoy: Ne bekliyordun ki?

Sen ne bekliyordun?

Karasoy: Demir falan.

Sana hiç isminle hitap ettim mi?

Etmemiştim.

Karasoy: Hayır.

İsminle hitap etmedim ve seni
Kaydedecek başka seçenek yok.

Tam telefonu kapatacağım sırada önüme bir el uzandı ve çorbamı önümden aldı. Başımı hafifçe kaldırdım. O sırada Rüzgar önüme kendi çorbasını koyuyordu.
Başımı geri eğdim ve telefona gömüldüm.

Napıyorsun?

Karasoy: Kendi çorbama limon
Sıktırmamıştım.

Neden?

Karasoy: Sevmiyorum çünkü.

Sana güveneceğimi sanıyorsan
Yanılıyorsun.
Karasoy: İç şunu. Dikkat çekeceksin.

Niye çocuğuna yemek ye
diye ısrar eden anne gibisin?
Karasoy: Ne alaka?
Asıl sen ne alaka? Hem nere-
den bileceğim çorbada limon
olmadığını?
Karasoy: Tadına bakarak.
Bravo.
Karasoy: Dalga geçme!

Telefonu sessize aldım ve kapatıp masanın üstüne koydum.
Mesaj atsada duyamazdım.
Ve o çorbayı içmeyecektim.
Bu sefer başka bir ses beni rahatsız etmişti.
"Ee Seden. Kaç yaşındasın?" Başımı kaldırıp karşımda duran Erdem'e baktım. Gereksiz muhabbet edecekti kesin.
"Onyedi."
"Lise iki misin?" Beni okula geç başlattıkları için hayır.
"Üç. Biraz geç başladım. Sen kaç yaşındasın?" Nezaketen sorulan sorular çok itici geliyordu! Gülümseyerek cevap verdi.
"Yirmi üç yaşındayım."
"Ne okuyorsun?"
"Hukuk." Dedi gururla. Hayalim. Hayalim hukuk okumak. Hayalimi yaşıyordu.
Yemeğin geri kalanı da böyle geçti.
Babam ve abim Bilal beyle, ara sıra Feyza hanımla konuştular. Rüzgar genel olarak sessizdi. Tabii ara sıra benim Erdem ile olan sohbetimden rahatsız olup bizi bölmeye çalışsada Erdem ile hoş beş bir sohbetimiz olmuştu. Sohbet etmeye devam ederken Erdem telefonunu çıkarıp bana uzattı.
"Numaranı alabilir miyim Seden?"
Ne?
Napıcaktım?
Versem sorun vermesem başka sorun. Tam ne yapacağımı düşünürken gereken cevap abimden geldi:
"Yeni numaranı ezberlediysen hemen ver Seden." Yeni numaram falan yoktu. Verebilirsin demek istemişti.
"Ezberledim." Dedikten sonra Erdem'in elinden telefonunu aldım ve numaramı yazıp ona geri verdim. O beni kaydederken bende kendi telefonumdan rehberimi açıp girdim ve ona uzattım. Erdem bana telefonunu geri uzattığında soyadını bilmediğimi fark ettim.
"Soyadın neydi?" Diye sordum.
"Duyar. Sizinki Çeviksoy. Değil mi?"
"Evet Çeviksoy."
Onu "Erdem Duyar" olarak kaydettim. Ve telefonumu masaya bıraktım. Yemek faslı bittikten sonra biraz siyaset biraz da işten güçten konuşmuşlardı. Bir ara ortaklık konusu açıldı.
"Eğer sizin kararınız olumlu yönde olursa ve bizimle ortak olmak isterseniz ne mutlu bize. Yakın zamanda yanıma Dorukhan ve Demir'i de almayı ve şirkette pay sahibi olmalarını istiyorum zaten." Dedi Ferhat Çeviksoy.
Rüzgar Ferhat Çeviksoy'un şirketine ortak mı olacaktı?
"Ortaklık olursa aileler arasında olur sanıyordum. Sonuçta önemli iki şirketiz ve bu proje kaçırılmaz fırsat." Dedi Bilal bey. Babamın şirketi bence o kadar da önemli değildi. Çeşitli güvenlik ürünleri üzerine kuruluydu. Çakı, çelik yelek, mermi, tabanca, tarzı şeyler. Yani yeraltı dünyasının vazgeçilmezleri.
"Demir benim için kardeşten farklı değil. O da ailemizden sayılır." Dedi abim onu savunarak.
Bilal bey Rüzgar'a döndü.
"Babanın da bir güvenlik şirketi var sanıyordum." Rüzgar konuştu bu sefer.
"Zamanımın çoğunu Dorukhan ve Ferhat amca ile şirkette geçirdiğimden onların işini daha çok öğrendim. Babamın şirketin başına koyacağı kişi abim. Abim o konuya daha çok hakim. Hem babamda Ferhat amca ile yakın arkadaş olduğu için gözü kapalı kabul eder. Karşı çıkmaz. Aksine destek olur" Diyerek açıklama yaptı Rüzgar. Babalarımız da iyi arkadaştı. Çoğu zaman birlikte anlaşmalarda yapıyorlardı. Rüzgar'ın babası Aker amca şirketini diğer oğlu Onur abiye bırakacaktı. Diğerlerinin aksine onlar bana iyi davranıyor, yaşananları benim suçum olarak görmüyordu.
"Neyse. Bunları anlaşmayı hazırlarken konuşuruz. Biz gidelim artık." Diyerek ayağa kalktı Bilal bey. O ayağa kalkınca hepimiz ayaklandık. Onları uğurladıktan sonra üçü de salona giderken abimi seslenerek durdurdum.
"Abi." Abim bana döndüğünde mavi gözlerindeki boşluk ve hissizliği gördüm. Bana her baktığında gözlerinde gördüklerimi.
"Erdem'in numarası. Engelleyeyim mi?" Biraz düşündü.
"Engelleme. Sana ulaşmak isterse sıkıntı olur." Onu onayladıktan sonra hemen merdivenlere yöneldim. Merdivenleri bitirip tam odama girecekken arkamdaki bir ses beni durdurdu.
"O numarayı engelle." Arkama dönüp Rüzgar'a baktım.
"Abim engelleme dedi. Hem sen neden karışıyorsun ki?"
Bana doğru adım atıp tam karşımda durdu.
"Benimle böyle konuşamazsın!" Hep aynı cümle. Benimle böyle konuşamazsın. Ben onunla konuşmak istemiyordum bile.
"Engelleyeceksin o numarayı."
"Neden?"
"Erdem'e güvenmiyorum."
"Sen ona güvenmiyor olabilirsin. Ama bu benim de güvenmediğim anlamına gelmiyor." Güvenmiyordum.
"Umurumda değil. Sıkıntı olacak sonra. Biliyorum. Ben Dorukhan'la konuşurum. O ne yaptığını bilmiyor."
"Sen de biliyor gibi görünmüyorsun. Şüphelenecekler."
Tam arkama döndüğüm ve odama gireceğim sırada kolumdan tutup beni tekrar yüzüne bakmak zorunda bıraktı. Her ne kadar sıkı da tutsa kolumu ondan tek seferde kurtardım. Buna biraz şaşırmış görünse de fazla umursamadı.
"Senden nefret ediyorum." Biliyordum.
"Biliyorum... Çünkü ben de aynı şeyleri sana karşı hissediyorum." Dedim ve bu sefer onu dinlemeden ve umursamadan odama girdim. Hemen kapımı kilitledim.
O benden ne kadar nefret ediyorsa bende ondan ediyordum.
Merak etmesin.

≈

Okul. Yeri gelince güzel yeri gelince Allah belanı versin bölgesi. Şu anda Allah belanı versin bölgesiydi.
Kulaklıklarımı takmış, Kitabımı açmış sıramda otururken Yavuz'un gelmesi sinirlerimi fazlasıyla bozmuştu.
Gelip yanıma oturduğunda iyice duvara yasladım omzumu.
"Günaydın." Dedi çantasından kitaplarını çıkarırken.
Cevap vereceğimi sanması komikti. Ve kulaklıklarımın sesini daha fazla açsam iyi olurdu. Tam telefonuma uzanacağım an bir el telefonumun üzerine kondu. Ama onu almadı.
Başımı kaldırıp karşımda duran kişiye baktım. Ben neden bu kadar bahtsızdım?
"Ee Seden. Ne dinliyorsun?" Gayet sakin bir şekilde cevap verdim.
"Seni ilgilendirmiyor Murat."
Murat. O da aynı Yavuz gibi sınıfımıza yeni gelmiş sayılırdı. 10. Sınıftayken gelmişti. Sınıftaki çoğunluğa göre iyi birisiydi ama benimle iletişime geçmesi hiç hoşuma gitmiyordu.
Murat Yavuz'a kısa bir bakış attıktan sonra bana geri döndü.
"Sadece konuşmak istemiştim."
"Ben istemedim ama." Dediğimde anladım der gibi kafasını salladı ve arkasını dönüp gitti. Arkasından bakmadım bile önüme dönüp elime telefonumu aldığım an Yavuz bana tekrar seslendi.
"Seni hep böyle rahatsız mı ediyor?" Kaşlarımı çattım ve kulaklıklarımdan birini çıkarıp ona döndüm.
"Sende beni rahatsız ediyorsun." Dediğimde şaşırmış gibiydi.
"Napıyorum ki?"
Omuz silktim ve önüme dönüp kulaklığımı geri taktım.
Aslında Yavuz'un benim yanımda oturması büyük bir sorundu.
Abim beni okula kaydettirdikten sonra müdürü tehdit edip bana iyi davranmaması konusunda uyarmıştı.
Hatta ben okula başladıktan sonra sınıftakilerle de konuşmuştu. Bunları bana kendisi söylememişti. Okul müdürünün kızı Nil söylemişti bana bunları. O abime rağmen benimle arkadaş olmak istemişti ama iyi niyetli birisine zarar gelsin istemediğimden ben reddetmiştim onu. Ama yinede matematik öğretmenimizin kızı Hilal ile bana yardımcı olmaya çalışıyorlardı.
Cesaretlerini takdir ediyordum.
Benimle konuşmak istiyorlardı ama ben onları mecburiyetten reddediyordum.
İşte buydu yaşam bir bakıma.
İnsanları korumak uğruna ne yaşadığını umursamamak.
Hatta bilmemek.
Kaç kişi kendini önümsemeden başkalarına zarar gelmesin diye kendi varlığını unuttu ki?
Gerçeklerden bahsediyorum.
Uydurulan hikayeler veya masallardan değil.
Cevap veremezsiniz değil mi? Bilmiyorsunuz sizde.
Kim ne yaşadığını tamamen öğrenmiş ki? Anlamıyoruz hiç birimiz.
Ve siz bilin diye söylüyorum. Hiçbir şey kolay değil olmadı olmayacak. İşte tam da bu yüzden şunu öğrenin: kendinizi düşünmeyi.

≈

Yürüme eylemi yorucu olmasa da insan nefeslenme ihtiyacı hissediyordu.
Okuldan henüz çıkmıştım. Eve varmama on dakika falan vardı.
Birkaç saniyeliğine durdum ve çantamdan kulaklığıma çıkarmaya çalıştım. Bir türlü bulamadığım ve nefes alma ihtiyacı hissettiğim için durdum.
Tam bulduğum an çıkaracağım da kablosuz kulaklığım yere düştü. Tam almak için yere eğilecekken bir el benden önce aldı. Başımı kaldırıp karşımdaki yabancıya baktım.
Bir adam gülümseyerek bana kulaklığımı uzatıyordu.
Kulaklığımı ondan aldım.
"Sağ olun." Tam yanından geçip gidecekken elini uzatıp geçmemi engelledi. Az kalsın bana temas edecekti neyse ki hemen geri gitmiştim. Ondan beş adım kadar geriye gittim.
"Hadi ama hanımefendi, sadece biraz eğleneceğiz." Dediğinde derin bir nefes alıp çantamın fermuarını kapatıp hemen ayaklarım yanına bıraktım. Gömleğimin kollarını yukarı kaldırırken karşımda otuzlu yaşlarında olan adama bakıyordum.
"Eğlenmek istiyorsun?" Dedim alayla. Hâlâ sırıtıyordu.
"Evet. Eğlenmek istiyorum."
"Eğlenecek olan biri var ama o sen misin ben mi birazdan anlarız." Deyip ona doğu yürüdüm ve ayağımı havaya kaldırıp ona tekme attım
Adam yoğun acı ile inlerken olduğu yerde duruyordu ama başı yana düşmüştü. Tekrar ona saldıracakken ve başını kaldırmışken bir yumruk suratıyla buluşunca adam yere düştü bu sefer.
"Hadi ama. Onu ben benzetmek istiyordum." Diye sessizce mırıldandım.
Adamı bayıltan Rüzgar başını kaldırıp bana baktı. Saçları gibi simsiyah giyinmişti. Deri ceketinin içinde siyah düz tişört ve bol paça yine siyah kot pantolon giymişti. Nefes nefese yanıma geldi ve tam karşımda durdu.
"Sen mi?" Diye sordu alaycı bir sesle. Basımı hafifçe salladım.
"Evet ben. Niye şaşırdın?" Derin bir nefes alıp nefes alış verişlerini düzeltmeye çalıştı.
"Şaşırdığım şey adama tekme atman." Dedi ve kaşlarını çattı. Çekik ela gözleri kısılmıştı.
"Kolay gibi görünse de değil. Çok orantılıydı." Başımı hafifçe omzuma eğdim.
"Olamaz mı?"
"Eğitimsiz birisi için hayır."
"Ya ben eğitimliysem." Kelime oyunlarımdan sıkılmış gibi iç çekti ve derin bir nefes aldı.
"Düzgün konuş anlamıyorum."
Rüzgar'ın bayılttığı adama baktım ve yüzümü buruşturdum. "Konuşmak istemiyorum." Sözlerime karşılık baktığım yere baktı. Sonra tekrar bana dönüp iğrenmiş ifademe. Adam yüzüstü yatıyordu bu yüzden yüzünde kan varsa bile görünmüyordu. Muhtemelen bu yüzden neyden rahatsız olduğumu anlamamıştı.
"Noldu?" Dedi şüpheyle.
"Birşey yok." Deyip tam yanından geçecekken önüme geçti ve yolumu kesti.
"Anlat." Dedi kesin bir sesle.
"Asıl sen anlat." Diyerek onun üzerine yürüdüm. "İki gündür karşıma çıkıyorsun. Ne iş?" Diye sordum ona sorgulayan gözlerle.
"Bu mıntıka da bir adamı araştırıyorum. Ben açıklamamı yaptım. Şimdi sen açıkla." Derin bir nefes aldım. Gözlerimi ondan kaçırmamak için üstün bir çaba gösteriyordum.
"İlk defa olmuyor bu." Dediğimde kaşları daha da çatıldı.
"Nasıl yani?"
"Daha önce beni taciz etmeye çalışmışlardı." O günleri hatırlayınca tuhaf hissetmiştim. Başımı sallayıp kendime geldim. Hâlâ gözlerine bakıyordum.
"Liseye ilk başladığımda olmuştu. Buradan geçen bir adam kurtarmıştı beni." Dediğimde şaşkınlıkla bana bakıyordu. Beni kurtaran adam Asım hocaydı ama bunu ona söylemeyeceğim.
"Yani az kalsın-"
"Birşey yaptı mı sana?" Diye sordu sözümü keserek. Başımı olumsuz anlamda salladım.
"Hiç kimse hiçbirşey yapmadı. O olaydan sonra kendi kendimi eğittim. Kendimi savunmayı öğrendim." Dedim Asım hocayı korumak için. Hafifçe başını salladı.
"Bir daha öyle birşey olursa söyle. Bizim de haberimiz olsun."
Kaşlarımı çattım.
"Hiç sanmıyorum." Dedim ve yanından geçip yürümeye başladım
Bu sefer de kolumdan tutup beni durdurdu. Bıkkınca ona baktığımda benimle aynı tondaki ela gözlerinde anlam veremediğim bir şeyler vardı.
"Söylemek zorundasın!" Dedi sertçe. Kolumu ondan çektim ve vücudumu tamamen ona çevirip tam karşısında durdum.
"Neden?" Diye sordum.
"Ferhat Çeviksoy'un kızı ve Dorukhan Çeviksoy'un kız kardeşi tecavüze uğradı diye magazine düşmemek için!"
Onlar yeraltının dünyasından diye onları umursadıklarımı düşünüyorlarsa yanılıyorlardı.
"Boş versene. Benim size ihtiyacım yok." Dediğimde çenesinde bir kas seyirmişti.
"Öyle bir düşünceye kapılma sakın. Bize söyle."
"Neden ki? Biraz daha dil dökersen beni düşündüğünü düşünücem."
"Sakın!" Dedikten sonra aklına birşey gelmiş gibi duraksadı.
"Erdem'in numarasını engelledin mi?" Diye sordu konuyu dağıtarak. Kafaya takmıştı.
"Hayır." Dedim.
"Engelle."
"Tekrardan hayır." Diyerek ona meydan okudum. Derin bir nefes aldı ve sakin kalmaya çalıştı.
"Bak, bir erkek bir kızdan numarasını istiyorsa ondan hoşlandığı içindir. Erdem senden hoşlandı ve buna eminim. Olası bir duruma izin vermeyeceğimizi biliyorsun değil mi?"
Gözlerimi kıstım.
"Neden? Bir bakmışsın benden kurtulmak için beni onunla evlendirmişler." Böyle birşey olmazdı.
Dişlerinin arasından konuştu.
"Bunu yapmayacaklarını biliyorsun." Başımı hafifçe omzuma eğdim.
"Benden kurtulmak istediğinizi sanıyordum." Dediğimde cevap vermedi. Kollarımı göğsümde birleştirdim.
"Abimin sorun etmediği şeyi sen neden sorun ediyorsun ki?"
"Dorukhan ne yaptığını bilmiyor. Ben onunla konuşurum."
"O zaman abimle konuş öyle gel."
"Delirtirsin insanı!"
"Öyle olmadığını kim söyledi."
"Sen bana deli mi dedin?"
"Hayır."
"Asıl deli sensin. Yoksa bana karşı gelmemen gerektiğini bilmene rağmen böyle konuşmazdın."
"Yanlışın var. Akıllı olsaydım seninle konuşmaya tenezzül bile etmezdim."
"Deli!"
"Evet o deli sensin."
"Senden nefret ediyorum!"
"Ne güzel bende senden." Dedim ve onu dinlemeden çantamda ki kulaklığı çıkardım.
Bugünün şarkısı: Yıldızların altında.
Dinleyici: Ben.
Özelliği: Yok, olmadı, olmayacak.
Ben gibiydi şarkı.
Hiçbir özelliği yoktu.
Sanmasın ki onu umursuyorum.
Dinlediğim şarkılar bile değersizken onun dinlediğim şarkılar kadar değeri yoktu gözümde.

≈

Yavuz sınıfa geleli iki hafta olmuştu.
Abime öğretmenimin bizi yan yana oturttuğunu söylediğimde bir sorun olmayacağını söylemişti. Sonuç olarak iki haftadır o sülükle oturuyordum. Sülük derken ciddiyim. Yapıştı mı tam yapışmıştı!
Şuan arkamdan koşarak gelmesi ve beni takip etmesi sinirlerimi bozuyordu.
Kulaklığımı boynuma indirdim ve ona döndüm.
"Rahat bırak artık beni!"
"Ah yoruldum!" Koşmayı bıraktı ve eğilip ellerini dizlerine yasladı. Yaklaşık beş adım kadar uzağımda duruyordu.
"Yorulduysan arkamdan koşma!"
"Ne olduğunu anlatmadığın sürece bırakmayacağım peşini." Nefes nefesydi ama hâlâ konuşuyordu.
"Anlaman için kaç kere söylemem gerekiyor? Hiç birşey olmadı!"
"Ben hiç senin gibi birini görmedim. Hadi benimle konuşmuyorsun gıcık olmuşsundur, arkadaş hiç kimseyle konuşmuyorsun sen! Kimse de seninle konuşmuyor. Seni gören sanki hayalet görmüş gibi korkuyor. Anlamadım ben bu işi!"
"Seni ilgilendirmiyor."
"Seni evine kadar takip ederim."
Hızla yanına gidip tam karşısında durdum.
"Bana bak, ne yapmaya çalıştığına dair hiçbir fikrim yok ama emin ol sonucu kötü olur."
"Sen ne olduğunu söylemedeğin sürece böyle." Dedi ve doğruldu.
"Hiçbirşey olmadı." Dedim ve ona sırtımı döndüm.
"Evine geliyorum haberin olsun." Dediğinde hızla ona döndüm.
"Ne olduğunu öğrenmeyi o kadar çok mu istiyorsun?" Gözlerim kısılmıştı.
Heyecanla başını salladı. Ona doğru bir adım attım.
"Herkes nefret ediyor."

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

26okunma 9beğeni 1yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Kategoriler ve temalar yükleniyor…