3. bölüm · Enemies to lovers ( Düşmanlıktan Aşka)

Siz ne ara böyle oldunuz

Zeynep Erdoğan

İso’nun parmakları Fadime’nin saçında kalmış, aralarındaki o inatçı rüzgar bir anlığına dinmişti. Fadime, İso'nun gözlerindeki o beklenmedik sıcaklıkla adeta büyülenmiş gibiydi; dudakları hafifçe aralık, kalbinin sesini limandaki dalgalar bile bastıramıyordu. İso ise o meşhur "furtuna kılçığı" maskesini tamamen düşürmüş, hayatında ilk defa bu kadar ciddi ve korumacı bakıyordu ona.
Tam o sırada, bahçe duvarının arkasından neşeli ve bir o kadar da alaycı bir ıslık sesi yükseldi.
"Uyyyy! Karadeniz yandı da külleri bizim sağlık ocağının bahçesine düştü galiba!"
Fadime, adeta elektrik çarpmış gibi aniden geriye doğru sıçradı. İso da elini jet hızıyla cebine sokup hemen o ukala, hiçbir şey olmamış gibi davranan tavrına geri bürünmeye çalıştı. Gelen, İso’nun hınzır kardeşi Ali Furtuna’dan başkası değildi.
Ali, omzunu duvara yaslamış, kollarını göğsünde bağlamış bir şekilde sırıtarak onlara bakıyordu. Gözlerinde tam bir yakalama zaferinin ışıltısı vardı.
"Ali!" dedi İso, sesini kalınlaştırıp ciddileşmeye çalışarak. "Ne dikiliyorsun orada gizli ajan gibi da? İnsan bir öksürür gelirken!"
"Valla abi," dedi Ali, adımlarını ağır ağır onlara doğru atarken. "Ben öksürsem de sizin o an dünyadan haberiniz yoktu ya, neyse... Fadime yenge, pardon, Fadime... Bizim kılçığın saçınla ne işi vardı acaba?"

Fadime’nin yanakları hırçın bir Karadeniz domatesi gibi kıpkırmızı olmuştu. "Bana bak Ali!" dedi parmağını sallayarak, sesindeki o çeyrek mafya tonunu acilen geri çağırmıştı. "Ağzından çıkanı kulağın duysun da! Gözüme toz kaçmıştı, İso da ona bakıyordu. Başka bir şey yok!"
Ali gülmesini tutamayarak başını iki yana salladı. İkisinin de ortasından geçip tam aralarına durdu. Bir İso’ya baktı, bir Fadime’ye.
"Yeme beni Fadime, yeme," dedi Ali, sesini biraz alçaltıp muzipçe fısıldayarak. "Gözdeki toza öyle bakılmaz. Hem bence hiç kıvırmayın. Şöyle bir yan yana durdunuz da demin... Ne yalan söyleyeyim, valla çok yakışıyorsunuz ha! Biriniz barut, biriniz ateş. Tam Karadeniz işi!"
İso, Ali’nin ensesine hafifçe bir şaplak indirdi ama yüzünde engel olamadığı bir gülümseme belirdi. "Uyy, çok konuşma da Ali! Git işine gücüne bak, abim seni içeride aramasın."
"Ben gidiyorum zaten," dedi Ali, geri geri yürürken ellerini havaya kaldırarak. "Ama benden kaçsa da kaderden kaçmaz abi! Koçari ve Furtuna... Valla bu düğün kurulursa yer yerinden oynar, benden söylemesi!"
Ali arkasını dönüp ıslık çalarak sağlık ocağına doğru koştururken, bahçede yine o hırçın sessizlik kaldı. Ama bu kez aralarındaki o "yakışma" gerçeği, Ali’nin sözleriyle havada asılı kalmıştı Fadime, gözlerini İso’dan kaçırarak yavaşça mırıldandı: "Delidir bu Ali valla..."
İso ise ellerini cebinden çıkarıp Fadime’ye bir adım daha yaklaştı, gözlerinde o eski meydan okuyan ama artık içinde sevda barındıran bakışıyla sırıttı:
"Deli meli ama... Doğru söylüyor be çeyrek mafya. Yakışıyoruz, yalan mı?"

Tam o sırada, bahçenin demir kapısı gıcırdayarak ardına kadar açıldı ve içeriye adımları öfkeden titreyen biri girdi: Eyüphan Koçari.
Eyüphan, Fadime’ye olan takıntılı aşkıyla bilinen, gözü kara ve her an patlamaya hazır bir bombaydı. Kasaba meydanında Ali’nin "Yakışıyorsunuz ha!" lafını uzaktan duymuş, Fadime’yi İso’nun yanında öyle yakın görünce beynine kan sıçramıştı.
"Fadime!" diye kükredi Eyüphan, adımlarını hızlandırıp aralarındaki mesafeyi kapatırken. Gözleri resmen dönmüştü" Ne işin var senin bu Furtuna döküntüsünün yanında da? Çabuk geç arkama!"
Fadime, Eyüphan’ı karşısında görünce bıkkınlıkla bir nefes verdi. Ondan zaten hiç hoşlanmıyordu ve bu takıntılı halleri canını fazlasıyla sıkıyordu. "Bana bak Eyüphan! Benim nereye gideceğime, kiminle konuşacağıma sen karar veremezsin! Abim misin başıma?" diye çıkıştı sertçe.
İso ise o saniyede tamamen değişti. Yüzündeki o gevşek, ukala gülümseme anında silindi; çenesi kasıldı, gözleri hırçın Karadeniz dalgaları gibi karardı. . Tek bir adımda Fadime’nin önüne geçerek onu Eyüphan’ın öfkeli bakışlarından tamamen gizledi.
"Yavaş gel Eyüphan," dedi İso, sesi buz gibi ve tehditkardı. "Karşında senin canın sıkıldığında bağırıp çağıracağın biri yok. O dilini de, o adımlarını da ayarla da gel."
"Sen karışma Furtuna kılçığı!" diye bağırdı Eyüphan, elini ceketinin altına, silahına doğru götürerek. "O senin yengen olacak kızdır, haddini bileceksin! Çekil önünden!"
"Yengen mi?" İso hafifçe güldü ama bu gülüş tamamen ölümcüldü. Bir adım daha atıp Eyüphan’ın tam dibine girdi, gözlerini onun gözlerine dikti. "Rüyanda görürsün ancak. Sana tek bir şey söyleyeceğim Koçari... Bir daha Fadime’nin adını o ağzına alırsan, o silahı daha çekemeden eline veririm senin. Şimdi yıkıl karşımdan!"
Bahçedeki hava bir anda kurşun gibi ağırlaştı. İki düşman ailenin gençleri arasındaki bu amansız kavga, sağlık ocağının duvarlarını aşacak büyük bir fırtınanın sadece ilk kıvılcımıydı

Eyüphan’ın "yengen olacak" lafı bahçede yankılandığı an, İso’nun hamlesinden bile önce asıl büyük patlama Fadime’den geldi.
Fadime, İso’nun kendisini korumak için önüne geçmesini eliyle sertçe itti. Birinin arkasına saklanacak kız değildi o; hele ki konu Eyüphan’ın o hadsiz takıntısıysa! İso’nun yanından fırlayıp Eyüphan’ın tam karşısına dikildi. Gözlerinden adeta kıvılcımlar saçılıyordu.
"Bana bak Eyüphan!" diye kükredi Fadime, parmağını Eyüphan’ın burnuna kadar uzatarak.Sen kime 'yenge' diyorsun da? Ağzını topla, o dilini de kökünden kopartırım senin!"
Eyüphan şaşkınlıkla bir adım geri sendeledi. "Fadime, ben seni korumaya çalışıyorum..." diye kekeledi ama Fadime ona konuşma fırsatı bile vermedi.
"Sen kimsin de beni koruyacaksın ula? Kendini ne sanıyorsun? Abim misin, babam mısın?" Fadime öfkeden titreyen sesiyle bahçeyi inletti. "Benim adımı o kirli ağzına bir daha almayacaksın! Ne senin yengen olurum ne de rüyanda görebileceğin biri! Karşıma geçip Furtunalar'la hesaplaşacaksan kendi aranızda halledin ama benim adımı bu işe karıştırma, canını alırım senin!"
İso, Fadime’nin bu hırçın ve geri adım atmayan duruşunu arkadan izlerken yüzünde gururlu, hafif de serseri bir tebessüm belirdi. "İşte benim çeyrek mafyam," der gibi bakıyordu.
Fadime derin bir nefes alıp Eyüphan’ı parmağıyla tekrar işaret etti: "Şimdi o elini ceketinin altından çıkar, defol git bu bahçeden! Bir daha da benim olduğum yerde gölge etme!"

Fadime’nin öfkeden titreyen parmağı Eyüphan’ın burnunun dibinde sallanırken, bahçedeki herkes buz kesmişti. Eyüphan, hayatı boyunca böylesine bir reddedilmeyi, hele ki can düşmanı Furtunalar’ın gözü önünde yaşamayı asla hazmedemezdi. Yüzü mosmor kesildi, gözlerindeki o kontrolsüz nefret iyice gün yüzüne çıktı.
"Fadime..." dedi Eyüphan, dişlerinin arasından tıslayarak. "Sen ne dediğinin farkında mısın? Düşmanın bahçesinde, düşmanın erkeğini arkana alıp bana mı kafa tutuyorsun da? Adil abim duysa seni bu limanda barındırmaz!"
"Abimi bu işe karıştırma Eyüphan!" diye kükredi Fadime. Adımları bir milim bile geri gitmiyordu. "Benim abim adildir, senin gibi körü körüne nefretle gözü dönmüş bir herifin arkasında durmaz! Şimdi defol git buradan, yoksa yeminim olsun abimi beklemeden ben seni bu limana gömerim!"
İso, Fadime’nin bu muazzam dik duruşunu hayranlıkla izliyordu. Ama Eyüphan’ın elinin hâlâ ceketinin altında, silahının üzerinde durması onun sabrını taşıran son damla oldu. Fadime’yi omuzlarından tutup nazikçe ama kesin bir güçle arkasına çekti. Bu sefer tamamen gövdesini siper etmişti.
"Tamam, çeyrek mafya, senin raconun bittiyse şimdi erkek erkeğe konuşma sırası," dedi İso. Sesi o kadar alçak ve soğuk çıkmıştı ki, rüzgar bile o an duruldu sanki.
İso, Eyüphan’a doğru iki büyük adım attı. Aralarındaki mesafe kapandığında, İso elini uzatıp Eyüphan’ın ceketinin altındaki elini, yani silahı tuttuğu bileği öyle bir sıktı ki, kemiklerin çatırtısı duyulacak gibi oldu.
"Bana bak Eyüphan," diye fısıldadı İso, gözlerini onun gözlerinin içine dikerek. "Fadime sana diyeceğini dedi. Eğer o elini o ceketinin altından çıkarıp bir delilik yaparsan, bu sağlık ocağının bahçesi senin son durağın olur. Bu kızın kılına zarar gelirse, yeryüzünde kaçacak delik bulamazsın. Şimdi o tetiğe basmayacak o elini yavaşça cebinden çıkar ve bu bahçeden defol."
Eyüphan, İso’nun bileğindeki o ölümcül gücü ve gözlerindeki kararlılığı görünce yutkundu. Karşısındaki adamın şakası olmadığını çok iyi biliyordu. Bileğini acıyla geri çekip İso’nun elinden kurtuldu.
"Bu burada bitmedi Furtuna," diye mırıldandı Eyüphan, arkasını dönüp hışımla Bunun hesabını Adil abim soracak size!"

Eyüphan’ın gidişiyle demir kapı büyük bir gürültüyle kapandı. Bahçeye tekrar o derin, sadece dalga seslerinin duyulduğu Karadeniz sessizliği çöktü.
Fadime, öfkeden hâlâ hızlı hızlı nefes alıp veriyordu. Saçları rüzgarda darmadağın olmuş, yanaklarındaki o kırmızı renk gitgide koyulaşmıştı. İso yavaşça arkasını döndü, gözlerindeki o sert korumacı ifade anında yumuşadı.
"İyi misin?"diye sordu İso, sesi az önceki adamdan tamamen uzaktı.
"İyiyim," dedi Fadime, hırçın bir tavırla üstünü başını düzelterek. Ama ellerinin hâlâ hafifçe titrediğini gizleyemiyordu. "Ben sana beni arkana alma demedim mi Furtuna? Ben kendimi korurdum!"
İso hafifçe gülümsedi, ellerini tekrar cebine soktu. "Korumasına korurdun da... Benim gözümün önünde o herifin sana öyle seslenmesine, elini silahına götürmesine izin vereceğimi mi sandın?" İso bir adım yaklaştı. "Sen ne kadar inatçıysan, ben de en az senin kadar inatçıyım çeyrek mafya."
Fadime tam laf yetiştirecekti ki, gözleri İso’nun gözlerindeki o tarifi imkansız sıcaklığa takıldı. Ali’nin az önce söylediği o "Çok yakışıyorsunuz ha!" sözleri kafasının içinde yankılandı. Kalbi yine o kontrolsüz ritme geçtiğinde, hışımla arkasını döndü.
"Ben gidiyorum. Abimin yanına, limana ineceğim," dedi aceleyle.
"Dur, tek başına göndermem," dedi İso arkasından gelerek. "Yolda o Eyüphan delisi yine karşına çıkar."
"Gelme peşimden Furtuna kılçığı!" diye bağırdı Fadime kapıdan çıkarken, ama içten içe onun arkasından geldiğini bilmenin verdiği o tuhaf güven hissiyle hafifçe gülümsedi.

Bahçede bu fırtına koparken, sağlık ocağının ikinci katındaki pencerenin tülü hafifçe aralanmıştı.
Oruç ve Eleni, dışarıdaki didişmeyi sessizce izlemişlerdi. Oruç, kardeşinin Fadime’yi nasıl koruduğunu, Fadime’nin ise Eyüphan’a karşı nasıl aslan gibi kükrediğini görürken yüzünde buruk bir tebessüm belirdi.
"Kardeşin..." dedi Eleni sessizliği bozarak, gözleri hâlâ bahçeden çıkan Fadime ve onun arkasından ayrılmayan İso’daydı. "Kızı gerçekten çok önemsiyor."
"İso öyledir," dedi Oruç, bakışlarını Eleni’nin profiline çevirerek. "Zor sever, ama sevdi mi de önüne dünyaları siper eder. Furtuna inadı işte."
Eleni, Oruç’un kendisine bu kadar yakın durmasından ve sesindeki o derin tondan etkilenerek başını ona doğru çevirdi. "Peki ya sen?" diye sordu cesurca. "Sen de öyle misin?" Oruç, Eleni’nin hüzünlü ama bir o kadar da parlak gözlerine baktı. Aralarındaki o çekim artık inkar edilemez bir boyuta ulaşmıştı. Yavaşça Eleni’ye doğru bir adım attı, aralarındaki mesafeyi neredeyse tamamen kapattı.
"Ben bir hekimim, Eleni," dedi Oruç, sesi kalbe dokunan bir fısıltı gibiydi. "Yaraları iyileştirmeyi bilirim. Ama senin gözlerindeki o yarayı gördüğümden beri... Kendimi o yarayı sarmaktan alıkoyamıyorum. Ben de en az kardeşim kadar inatçıyım. Ve inan bana, seni korumak gerekirse, ben de o bahçedeki fırtınadan daha büyüğünü koparırım Eleni’nin nefesi kesildi. Trabzon’a kimsesiz, geçmişini arayan bir sürgün gibi gelmişti ama şimdi karşısındaki bu adam, ona hiç tatmadığı bir güveni ve aitlik hissini fısıldıyordu.