5. bölüm · Enemies to lovers ( Düşmanlıktan Aşka)
Sevdaluk
Gecenin o fısıltılı, gizemli buluşmasının ardından Karadeniz’in üzerine nemli, dumanlı bir sabah çökmüştü. İso, yatağından her zamankinden daha erken, yüzünde engel olamadığı sersem bir gülümsemeyle kalkmıştı. Mutfağa adımladığında Ali çoktan uyanmış, çaydanlığı ocağa koymuştu bile.
Ali, abisinin o neşeli halini ve ıslık çalarak içeri girdiğini görünce tek kaşını kaldırıp sırıttı.
"Hayırdır İso Beyler?" dedi Ali, çay bardağına sıcak suyu doldururken. "Gözlerinin içi gülüyor Gece rüyanda cenneti mi gördün, yoksa cennet ayaklarına mı geldi?"
İso, Ali’nin ensesine hafifçe vurup sandalyeye kuruldu. "Uyy, sabah sabah yine çenen düşük Ali. Çayını koy da içelim, işimiz gücümüz var."
"Valla benim işim var da..." Ali masaya eğilip sesini fısıltıya dönüştürdü. "Senin işin gece yarısı pencerelerin altında taş atmakla bitmiyor herhalde. Abi, dikkat et da. Adil reis limanda kuş uçurtmuyor. O fırtına koptu mu, bu sefer hiçbirimiz durduramayız."
İso’nun gülümsemesi hafifçe soldu ama gözlerindeki o kararlı bakış değişmedi. "Kopsun ula Ali. Kopsun ki kimin ne olduğu ortaya çıksın. Biz bu düşmanlığın gölgesinde yaşamaktan yorulduk."
Fadime, sabahın erken saatlerinde sırtındaki sepetle dik yamaçtaki yeşil çay bahçelerine inmişti. Elleri hızlı hızlı çay yapraklarını toplarken aklı tamamen dün geceki o fısıltılardaydı. “Sadece senin fırtınanım...” İso’nun bu sözleri kulaklarında yankılandıkça çay toplamak yerine yaprakları darmadağın ediyordu.
"Uyy, çeyrek mafya! Çayları toplayor musun yoksa onlarla kavga mı ediyorsun da?"
Fadime hızla arkasını döndü. Çay çalılıklarının arasından, üzerinde her zamanki siyah deri ceketiyle İso belirdi. Etrafta kimsenin olmamasını fırsat bilerek adımlarını Fadime’ye doğru attı.
"İso!" dedi Fadime, heyecanını gizlemek için sesini sertleştirerek. "Senin ne işin var burada? Burası Koçariler’in arazisi! Bir gören olacak!"
"Görsünler," dedi İso, Fadime’nin tam önünde durarak. Fadime’nin sırtındaki sepeti yavaşça yere indirdi. "Seni o hırçın halinle yalnız bırakmaya niyetim yok. Hem dün gece yarım kalan bir mevzumuz vardı."
Fadime’nin kalbi yine o deli ritme geçti. "Ne mevzusuymuş o?" diye sordu, gözlerini onun keskin bakışlarından kaçırmaya çalışarak.
İso, Fadime’nin çene altından tutup yüzünü yavaşça kendine doğru çevirdi. Göz göze geldiklerinde aralarındaki o düşmanlık, o imkansızlık tamamen yok oldu.
"Bizim mevzumuz," dedi İso, sesi rüzgar gibi fısıldayarak. "Bu aptal dünyanın, bu saçma düşmanlığın bize engel olamayacağı mevzusu
Ben seni seviyorum Fadime. Bu Karadeniz şahidim olsun, seni o Koçari konağından çekip alacağım."
Fadime’nin gözlerinden bir damla yaş süzüldü ama bu kez mutluluktandı. "İso..." diye fısıldayabildi sadece.
3. Kısım: Çalılıkların Arkasındaki Gönye
Tam o sırada, tepenin yukarısındaki patika yoldan çalıların hışırtısı yükseldi. Bir ayak sesi hızla onlara doğru yaklaşıyordu.
İso anında refleksle Fadime’yi arkasına aldı, eli gayriihtiyari belindeki silahına gitti. Fadime de nefesini tutup İso’nun ceketine sıkıca tutundu.
Çalılıkların arasından çıkan kişi... Oruç’tu.
Oruç, elindeki stetoskobu ve çantasıyla sağlık ocağından dönüyordu. Kardeşini ve düşman ailenin kızını yeşilliklerin arasında böyle el ele, göz göze görünce duraksadı. Yüzünde önce büyük bir şaşkınlık, ardından ise derin bir anlayış belirdi.
Çünkü Oruç da sağlık ocağında Eleni’ye bakarken aynı çaresiz ama deli sevdayı hissediyordu.
"İso..." dedi Oruç, sesinde hiçbir öfke barındırmadan "Fadime..."
Fadime korkuyla İso’nun arkasından çıktı: "Oruç abi... Valla şey..."
Oruç elini kaldırıp onları sakinleştirdi. Yavaş adımlarla yanlarına gelip İso’nun omzuna elini koydu.
"Korkmayın," dedi Oruç, gözlerini ikisinin üzerinde gezdirerek. "Bu düşmanlık zincirini kırmak gerekiyorsa, bunu ilk biz yapmalıyız. Ben sizin arkanızdayım. Ama dikkatli olun... Adil’in kulağına gitmeden önce bu meseleyi çözmeliyiz."
İki kardeş ve Fadime,Karadeniz’in o uçsuz bucaksız yeşilliğinde sessiz bir anlaşma yaparken, karşı tepeden onları izleyen o karanlık gözlerden henüz habersizdiler. Eyüphan, elindeki dürbünle çay bahçesindeki bu anı saniye saniye izliyor, dişlerini öfkeyle sıkıyordu. Tepenin yukarısında, sık çay çalılıklarının arkasına gizlenmiş olan Eyüphan, dürbünü yavaşça indirdi. Gözlerinden adeta kan damlıyordu. Fadime’nin İso’nun elini tutuşu, o hırçın kızın İso’nun karşısında nasıl uysal bir limana dönüştüğü gerçeği beynini kemiriyordu.
"Demek öyle Fadime..." diye fısıldadı Eyüphan, dişlerini birbirine sürterek. "Demek bir Furtuna döküntüsü için abini, aileni, her şeyi sileceksin... Ama ben sizi o çayların arasında yaşatır mıyım da!"
Normalde bu haberi doğrudan Adil Koçari’ye götürmesi gerekirdi. Ancak Eyüphan biliyordu ki Adil, ne kadar öfkeli olursa olsun önce mertçe yüzleşir, racon keserdi. Eyüphan’ın istediği ise bu değildi; o, İso’yu tamamen ortadan kaldırmak, Fadime’yi de çaresizce kendine mecbur bırakmak istiyordu.
Ceketinin iç cebinden telefonunu çıkardı ve limandaki kendi adamlarından birini aradı:
"Topla çocukları. Çay bahçelerinin çıkışındaki eski patikada bekleyin. Yanınızda emanetler de olsun. Bugün Furtunalar’dan bir kılçık eksilecek!"
Çay bahçesinin derinliklerinde ise Oruç, şaşkınlığını üzerinden atıp kardeşinin ve Fadime’nin yanına adımladı. Yüzündeki o her zamanki vakur hekim duruşu, yerini derin bir endişeye bırakmıştı.
"İso, Fadime... Siz ne yaptığınızın farkında mısınız?" dedi Oruç, sesini alçak tutarak. "Bu kasaba küçük. Dedikodu fırtınası koptu mu önüne geleni yutar. Adil bunu duyarsa kan gövdeyi götürür!"
İso, Fadime’nin elini biraz daha sıkı kavrayarak abisinin karşısında dikildi. "Duysun be abi! Ben kaçmıyorum ya! Fadime’yi o Eyüphan denen itin eline bırakacağıma, tüm Trabzon’u karşıma alırım!"
"Sorun sadece senin cesaretin değil, koçum," dedi Oruç, derin bir nefes alıp Fadime’ye bakarak. "Fadime... Sen bu düşmanlığın ne demek olduğunu en iyi bilenlerdensin. Abin Adil sert adamdır ama merttir. Onu arkasından vurmuş gibi olmak istemezsin."
Fadime başını öne eğdi, gözlerindeki o hırçın inat yerini hüzne bıraktı. "Biliyorum Oruç abi... Ama kalbe söz geçmiyor ki da. Ben İso’yu gördüğümden beri, o nefret ettiğim adamın aslında benim sığınacağım tek liman olduğunu anladım. Bu düşmanlık.... Harbi büyük bir aptallık."
Oruç, Fadime’nin bu samimi itirafıyla yumuşadı. Aklına hemen sağlık ocağında kendisini bekleyen Eleni geldi. "Haklısınız," dedi usulca. "Ama şimdi hemen buradan ayrılmanız gerek. Fadime, sen patikadan değil, ormanın içindeki yoldan dön eve. Kimse seni İso’yla görmesin. İso, sen de benimle geliyorsun."
Fadime, İso’ya son bir kez endişeyle bakıp ormanın gölgeli yollarına doğru hızlı adımlarla gözden kayboldu. İso ve Oruç ise çay bahçesinden yçıkıp kasaba merkezine giden eski patika yola saptılar.
Yolun yarısına geldiklerinde, havadaki o ağır nem yerini tuhaf bir sessizliğe bıraktı. Kuşlar bile susmuştu.
"Abi," dedi İso birden duraksayarak. Elini hafifçe ceketinin altına attı. "Bir gariplik var. Rüzgar barut kokuyor."
"Ne diyorsun İso?" diye sordu Oruç.
Tam o sırada, yolun önünü ve arkasını saran çalılıklardan elleri silahlı beş adam fırladı. En önde ise gözü dönmüş bir şekilde sırıtan Eyüphan duruyordu. Elindeki gümüş kabzalı silah doğrudan İso’nun göğsüne doğrultulmuştu.
"Yolun sonuna geldin, Furtuna kılçığı!" diye bağırdı Eyüphan. "Bizim çay bahçelerimizde gizli gizli fink atmanın bedeli ağırdır da!"
Oruç hemen İso’nun önüne geçmeye çalıştı: "Eyüphan! İndir o silahı! Ne yaptığını sanıyorsun sen? Bu yaptığın güpegündüz eşkıyalıktır!"
"Çekil önümden doktor!" diye kükredi Eyüphan. "Seninle bir derdimiz yok. Ama bu yanındaki şerefsiz benim olanı benden almaya çalışıyor! Bugün burada bu iş bitecek!"
İso, abisini hafifçe arkasına doğru iterken yüzündeki o serseri ve korkusuz gülüşü geri çağırdı. Gözleri Eyüphan’ın titreyen tetiğindeki parmağına kilitlendi.
"Benim olanı diyor bir de..." diye mırıldandı İso, sesi buz gibiydi. "Fadime hiçbir zaman senin olmadı, olmayacak da Eyüphan. Sen o tetiğe basacak kadar erkek misin, onu söyle bana?"
Hava bir kez daha barutla doldu. Şimdi bir el ateş sesi, tüm Trabzon’u ayağa kaldıracak o büyük savaşı başlatmak üzereydi
