Elzem:Son Durak kitap kapağı

2. bölüm / 8

Elzem:Son Durak

Geceye Düşen İzler

Vaveyla Yazarı: Duru .

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 8Şu an: Geceye Düşen İzler

2. BÖLÜM: GECEYE DÜŞEN İZLER
"Bazı sırlar, sahibini yakmasın diye değil; vakti geldiğinde tüm dünyayı küle çevirmek için saklanır."
“Kalbim, bir cinayet mahallinden daha ıssız şu sıralar. Kimse girmiyor, kimse çıkmıyor; ama içeride her yer kan revan.”
Elimdeki cüzdanı sıkıca kavrayıp Ediz Karaalp’in o kaskatı gölgesinin kalabalığın içinde eriyişini izledim. Karaalp… Adı gibi simsiyah ve dağlar kadar geçit vermez bir hali vardı. Soyadının ağırlığını her adımında hissettiren o tuhaf adam, az önce benim tüm dengemi altüst etmişti.
Üniversiteye gitme fikri, o bankta ve ardından gelen o saçma maratonda buharlaşıp gitmişti. Şimdi amfiye girip de 'Aşkın Edebiyattaki Yeri' konulu bir dersi dinleyecek halim yoktu. Benim için aşk, sadece annem ve babamın, yani Özdemir ailesinin sonunu getiren o talihsiz yolculuktan ibaretti.
Geri dönüp otobüs durağına doğru yürümeye başladım. Bu sefer şansım yaver gitti, otobüs tam vaktinde geldi. Cam kenarına geçip başımı soğuk cama yasladım. Elzem Özdemir; yine kaçtın, yine yenildin ve yine yarım kaldın diye mırıldandım kendi kendime.
Eve vardığımda saat henüz öğleni yeni geçiyordu. Kapıyı anahtarımla açıp içeri süzüldüm. Ev sessizdi, sadece mutfaktan gelen tıkırtılar ve televizyondaki bir gündüz kuşağı programının cızırtısı duyuluyordu. Teyzem Elif, elinde bezle sehpayı silerken beni görünce duraksadı.
"Elzem? Hayırdır kızım, okulun mu bitti senin bu saatte?"
"Başım çok ağrıyordu teyze, duramadım," dedim ayakkabılarımı çıkarırken.
Dilimin ucuna kadar geldi o an. 'Biliyor musun teyze, senin o her fırsatta övdüğün, terbiyeli dediğin kızın Rüya, şu an bir ara sokakta sevgilisiyle film sahnelerini aratmıyor,' demek istedim. Rüya’nın o pervasız hallerini, o çocuğun tekinsiz duruşunu anlatıp teyzemi ayaklandırmak işten bile değildi. Ama sonra durdum. Rüya da benim gibi babasız büyümüştü. O da o boşluğu bir yerlerde doldurmaya çalışıyordu; her ne kadar yanlış yollarda olsa da.
"Rüya geldi mi?" diye sordum sadece.
"Gelir mi hiç? Okulda o şimdi, sonra da dershaneye gidecekmiş. Aferin benim kızıma, senin gibi savsaklamıyor," dedi teyzem, elindeki bezle tekrar sehpaya girişirken.
Hafifçe gülümsedim, ama bu acı bir gülümsemeydi. "Tabii teyze, çok çalışıyor gerçekten."
Laf sokmaya mecalim bile yoktu. Koridordan geçip odama sığındım. Üzerimdeki beyaz gömleği çıkarıp bir kenara fırlattım. Gömleğin yakasında hafif bir toz lekesi vardı; belki de o banktan, belki de Ediz Karaalp’in o sert kolundan hatıraydı. Üzerime rastgele bir tişört geçirip kendimi yatağa bıraktım.
Zelal ablam gelene kadar, Rüya’nın sırrı ve Ediz’in o buz gibi bakışları arasında bir uykuya dalmak en iyisiydi. Gözlerimi kapattığımda, karanlığın içinden bir çift siyah gözün bana baktığını hisseder gibi oldum.
Uyandığımda odanın içi tamamen kararmıştı. Pencereden sızan sokak lambasının cılız ışığı, duvardaki kitaplığımın üzerine vuruyordu. Sersemlemiş bir halde doğruldum. Saat kaçtı? Akşamın o puslu ağırlığı evin her yanına çökmüştü bile.
İçeriden Zelal ablamın o otoriter, sert sesini duydum. Eve dönmüştü. Ve sesi, her zamankinden daha öfkeli geliyordu
Zelal ablamın sesi koridoru döverken, odamın kapısını aralayıp salona doğru süzüldüm. Ablam, elindeki deri çantasını koltuğun bir kenarına fırlatmış, odanın içinde hırslı bir aslan gibi tur atıyordu. Saçları her zamanki gibi kusursuzdu ama yüzü öfkeden kıpkırmızı kesilmişti.
"Lanet olsun! Zam yapmıyor piç kurusu!" diye bağırdı, sesinin yankısı pencereleri titretti. "O kadar dosyayı ben mi hazırladım, o mu? Şirketi ben ayakta tutuyorum, adam gelmiş bana bütçeden bahsediyor. Sanki bana babasının hayrına veriyor parayı!"
Teyzem Elif, koltukta Rüya ile yan yana oturmuş, Zelal’in bu öfke patlamasını fırtınanın geçmesini bekleyen kazazedeler gibi izliyordu. Rüya telefonuna gömülmüş gibi yapıyordu ama göz ucuyla bana bakıp "Bak yine başladı bizimki" dercesine bir bakış attı. Öğlen o sokaktaki halinden eser yoktu; yine o masum, asi ama sessiz kuzen maskesini takmıştı.
"Zelal, tamam kızım, sakinleş," dedi teyzem usulca. Sonra beni fark etti. "Hah, Elzem de uyanmış. Kızım, bak ablanın hali hal değil. Akşam yemeği hazır sayılır ama evde bir dirhem ekmek kalmamış. Hadi koşuver bakkala, taze bir şeyler al da gel. Hadi ablanın da siniri dağılır biz yiyene kadar."
Hiç itiraz etmedim. Evdeki bu yüksek tansiyonlu havadan kaçmak için ekmek almak, dünyanın en mantıklı teklifi gibi geldi. Üzerime hızlıca kalın, gri bir hırka geçirdim. Saçlarımı her zamanki gibi alelade bir tokayla tepemde topladım ve dışarı fırladım.
Dışarıdaki soğuk hava, uyku mahmurluğumu bir bıçak gibi kesti. Nisan ayının sonları olmasına rağmen İstanbul’un bu akşam serinliği, insanın zihnini berraklaştırıyordu. Derin bir nefes aldım; egzoz kokusuyla karışık deniz havası ciğerlerime dolarken sokağın loşluğunda yürümeye başladım.
Tam mahallenin kuytu köşesindeki markete yaklaşırken, iki sokak lambasının arasındaki karanlık boşlukta tanıdık bir silüet gördüm. Adımlarım kendiliğinden yavaşladı.
Ediz Karaalp.
Sırtını nemli, yosun tutmuş bir duvara yaslamıştı. Ağzında sönmek üzere olan bir sigara vardı, dumanı yüzünün yarısını gölgeliyordu. Karşısında duran, kafasına kapüşon geçirmiş zayıf bir adamdan siyah, şişkin bir poşet alıyordu. Adam poşeti Ediz’e verirken elleri titriyor gibiydi; Ediz ise poşeti sanki içinde en sevdiği kitap varmış gibi büyük bir soğukkanlılıkla kavradı. Adam hızla uzaklaşırken Ediz dumanı ağır ağır içine çekti ve bakışlarını tam olduğum noktaya çevirdi.
Beni görmüştü. Kaçmak için çok geçti.
Adamın yanından ayrılıp, o uzun ve kendinden emin adımlarıyla tam önüme kadar yürüdü. Üzerindeki o karanlık aura, gecenin karanlığıyla birleşince daha da ürkütücü olmuştu.
"Bugün bayağı karşılaştık," dedi, sesi rüzgarın uğultusuyla yarışıyordu. Siyah gözlerinde ne bir şaşkınlık ne de bir rahatsızlık vardı. Sadece o derin, sonu gelmeyen boşluk...
Elini cebine attı, gümüş rengi bir paket çıkarıp içinden bir dal sigara uzattı bana. "Edebiyatçılar bu saatte şiir yazmıyor muydu? Senin ne işin var bu tekinsiz sokaklarda?"
Uzattığı sigaraya baktım. Normalde hayatta içmezdim, dumanından bile nefret ederdim ama o an, o buz gibi havada ve Ediz’in o hipnotize edici bakışları karşısında elim kendiliğinden sigaraya gitti.
"Ekmek almaya çıktım," dedim, sesimin titrememesine özen göstererek. "Şiirler karın doyurmuyor çünkü."
Sigarayı parmaklarımın arasına aldım. Ediz çakmağını çaktı; küçük alev parlaması, yüzündeki o sert hatları ve soluk tenini bir anlığına aydınlattı.
"Ekmek ve şiir..." diye mırıldandı, sesi alaycı ama bir o kadar da yakındı. "Bence sen bugün ekmekten daha fazlasını arıyorsun, Elzem Özdemir.".
Sigarayı dudaklarımın arasına yerleştirip, titreyen ellerimi hırkamın ceplerine saklamaya çalıştım. Ediz, çakmağın alevini uzatırken gözleri doğrudan gözlerimin içine bakıyordu; sanki bir kitabın sayfalarını çevirir gibi ruhumu okumaya çalışıyordu. Ateşi soludum, genzim yandı, öksürmemek için kendimi zor tuttum.
Gözüm hâlâ elindeki o siyah, şişkin poşetteydi. Az önceki adamın o korku dolu yüzü ve Ediz’in o poşeti alışındaki tuhaf profesyonellik zihnimi tırmalıyordu. Patavatsızlığım, korkumun bir adım önüne geçti yine.
"O siyah poşette ne var?" diye sordum, dumanı beceriksizce dışarı üflerken. "Yani, o adam sanki azrailini görmüş gibi kaçıp gitti de."
Ediz, sigarasından derin bir nefes aldı, dumanı gökyüzüne doğru savurdu. Yüzünde yine o hiçbir duyguya yer vermeyen, insanı buz kestiren ifadesizliği vardı. Poşeti hafifçe havaya kaldırdı, sanki içindeki şeyin ağırlığını bana kanıtlamak istiyordu.
"Para," dedi sadece. Sesi o kadar düz, o kadar sıradandı ki; sanki "ekmek" ya da "su" demiş gibiydi.
"Para mı?" dedim hayretle. "Böyle mi alıyorsun parayı? Sokak köşelerinde, siyah poşetlerle? Bankalar falan kapandı da benim mi haberim yok Karaalp?"
Hafifçe gülümsedi. Bu seferki gülümsemesi, karanlık bir ormandaki tek bir şimşek çakması gibi kısa ve keskin bir aydınlıktı. "Bazı paralar bankalara sığmaz, Elzem Özdemir. Bazı paralar sadece elden ele geçer ki, arkasında iz bırakmasın."
Bana doğru bir adım attı. Soğuk esen rüzgar, onun üzerine sinmiş o metalik, isli ve hafif baharatlı kokuyu burnuma getirdi. "Senin o masum edebiyat kitaplarında geçmez bunlar. Orada sadece aşk acısından ölen kahramanlar olur. Gerçek dünyada ise insanlar sadece hayatta kalmak için ya da başkalarının hayatını bitirmek için para alışverişi yapar."
Donup kaldım. "Başkalarının hayatını bitirmek için mi?"
Bakışlarını üzerimden çekip uzaklara, karanlığın en koyu olduğu yere çevirdi. "Boş ver. Sen ekmeğini al ve o güvenli, disiplinli evine dön. Bu sokaklar senin kelimelerinle başa çıkamayacağın kadar ağır."
Elindeki poşeti ceketinin iç kısmına, gizli bir bölmeye yerleştirdi. O an fark ettim; hareketleri bir makine kadar kusursuz ve hızlıydı. Kimdi bu adam? Sadece bir kiralık katil olduğunu o an bilmesem de, içimdeki o huzursuzluk bana doğru yolda olmadığımı haykırıyordu.
"Gidiyorum zaten," dedim sigaramı yere atıp ezerken. "Ama bil diye söylüyorum; edebiyatta her zaman sonu kahramanlar belirlemez. Bazen en umulmadık karakterler, tüm hikayeyi mahveder."
Arkamı dönüp markete doğru hızla yürümeye başladım. Kalbim, ablamın zam alamadığı için attığı çığlıklardan daha gürültülü çarpıyordu. Arkamda Ediz Karaalp’in o sessiz ve karanlık varlığını hissedebiliyordum.
Markete girip titreyen sesimle "İki ekmek," diyebildim sadece. Ama aklım o siyah poşette ve Ediz’in "para" derkenki o buz gibi sesindeydi. Eve döndüğümde hiçbir şey aynı olmayacaktı, hissediyordum.
Ekmekleri göğsüme bastırmış, sanki dışarıdaki o tekinsiz havayı ve Ediz’in buz gibi bakışlarını eve taşımaktan korkuyormuşum gibi hızla merdivenleri çıktım. Kapıyı açtığımda Zelal ablamın öfkesi biraz yatışmış, yerini mutfaktan gelen tabak çanak seslerine bırakmıştı.
"Geldim," diye seslendim, sesimdeki o titremeyi gizlemeye çalışarak. Mutfak masasına ekmekleri öylece bıraktım. Teyzem arkamdan bir şeyler söylüyordu ama duymuyordum bile. Zihnimde dönüp duran tek şey, Ediz’in o siyah poşeti ceketinin içine saklayışı ve Rüya’nın o izbe sokaktaki görüntüsüydü.
Aşka inanmıyordum, duyguların insanı zayıflattığını düşünüyordum ama şu an hissettiğim şey düpedüz bir sorumluluk ağırlığıydı. Koridorda ilerleyip Rüya’nın kapısının önünde durdum. İçeriden kısık sesli bir müzik geliyordu. Derin bir nefes aldım ve kapıyı hafifçe tıklattım.
Cevap beklemeden içeri süzüldüm. Rüya yatağına uzanmış, telefonuyla uğraşıyordu. Beni görünce kaşlarını çattı, o her zamanki "herkese diklenen" ifadesini takındı.
"Kapı çalmak diye bir adet var Elzem, biliyorsun değil mi? Belki özel bir şey yapıyorum," dedi, sesindeki o ergen hırçınlığı her zamanki yerindeydi.
Kapıyı arkamdan yavaşça kapattım ve ona doğru birkaç adım attım. Üzerindeki o büyük gelme çabası, on altı yaşındaki bir kızın babasız büyüme hırsı aslında ne kadar da şeffaftı.
"Rüya," dedim sesimi olabildiğince alçak tutarak. "Biraz konuşabilir miyiz?"
Telefonu yavaşça göğsüne indirdi, gözlerini kıstı. Bir şeylerin ters gittiğini anlamış gibiydi ama gardını indirmeye hiç niyeti yoktu. "Ne konuşacağız yine? Edebiyat ödevin için falan mı? Bak vaktim yok, çok meşgulüm."
"Mevzu edebiyat değil," dedim yatağının ucuna çökerken. "Mevzu, bugün öğlen okulda olman gereken saatte, o ara sokakta ne yaptığın."
Rüya’nın yüzündeki o umursamaz ifade bir anda dondu. Rengi hafifçe solarken yatakta doğruldu. "Ne saçmalıyorsun sen be?"
"Saçmalamıyorum. Gördüm Rüya. Seni ve yanındaki o çocuğu. Öpüşüyordunuz," dedim patavatsızca. Evet, bende kibarlık bir aksesuardı ve genellikle evde unuturdum.
Rüya bir an duraksadı, sonra o savunma mekanizması devreye girdi. "Eee? Ne olmuş? Gördüysen gördün! Sakın bana 'ablam duyarsa ne olur' nutukları çekme Elzem. Sen kendi hayatına bak, her yere geç kalan, aşka inanmayan o sıkıcı kız olmaya devam et ama bana karışma!"
"Sana karışmıyorum Rüya, ama o çocuk... Pek tekin biri gibi durmuyordu. Bak bugün sokaklarda neler döndüğünü görsen—"
Sözümü kesti. "Sen ne anlarsın be? Hayatın kitaplardaki o ölü adamların şiirlerinden ibaret. Gerçek dünyada birinin seni sevmesi, sana dokunması ne demek bilmiyorsun bile!"
Ağır konuşuyordu ama canımı yakmıyordu. Çünkü o gerçek dünyada az önce Ediz Karaalp diye bir adamla sigara tüttürmüştüm ve ellerinin kan koktuğuna yemin edebilirdim.
"Seni uyardım," dedim ayağa kalkarak. "Teyzeme ya da ablama söylemeyeceğim ama bir daha o ara sokaklarda o çocukla karşına çıkarsam bu kadar sakin kalmam. Kendini yakma, çünkü bu evde dumanı gören ilk kişi Zelal olur ve o, ateşi söndürmekle uğraşmaz, seni o ateşin içine atar."
Odadan çıktığımda kalbim hala hızla çarpıyordu. Kendi düşüncelerim bile bana ağır gelirken, başkalarının yükünü taşımak benim harcım değildi. Akşam yemeği masasına oturduğumuzda, Rüya ile göz göze gelmemeye çalışarak tabağımdaki yemeği didikliyor, aklımdaki o siyah poşetli adamı kovmaya çalışıyordum.
Ama Ediz Karaalp, cüzdanımı geri verdiği gibi hayatımı da bana geri vermeyecekmiş gibi hissediyordum.
Akşam yemeği masası, bir savaş meydanından farksızdı. Zelal ablam hâlâ patronuna küfürler saydırıyor, teyzem Elif bir yandan onu teskin etmeye çalışıp bir yandan mahalleden taze dedikodular yetiştiriyordu. Rüya ise tabağındaki bezelyelerle oynarken arada sırada bana kaçamak ve öfkeli bakışlar fırlatıyordu. Bense sadece önüme baktım. Ağzıma giren her lokma saman gibi geliyordu; sanki az önce o sokak köşesinde içtiğim sigaranın isi tüm tadımı tuzumu alıp götürmüştü.
Kimseyle tek kelime konuşmadım. Teyzemin "Ekmek de pek taze değilmiş" serzenişini bile duymamazlıktan geldim. Çatalımı bırakıp sandalyemi gürültüyle geriye ittim.
"Ellerinize sağlık, ben yatıyorum."
Zelal kaşlarını çattı. "Daha saat sekiz Elzem, ne uykusu bu? Yine mi dersi ekeceksin yarın?"
Cevap vermedim. Odama girip kapıyı arkadan kilitledim. Düşünmek istemiyordum. Ne Ediz’i, ne o siyah poşeti, ne de Rüya’nın hayatını mahvetme potansiyelini... Kendimi yatağa bıraktım ve karanlığın beni içine çekmesine izin verdim.
"Elzem! Kalk kızım, güneş tepeye çıktı! O üniversite senin keyfini mi bekleyecek?"
Teyzem Elif’in sesiyle gözlerimi araladım. Odamın perdesini çoktan açmıştı bile; nisan güneşinin o çiğ ışığı doğrudan gözlerimin içine giriyordu.
"Teyze... Beş dakika daha," diye inledim yorganı başıma çekerken.
"Ne beş dakikası? Rüya çoktan hazırlandı, lisesine gitti bile. Sen koskoca üniversite öğrencisisin, ikinci sınıfa geldin ama hala çocuk gibi uyuyorsun. Kalk hadi, kahvaltı hazır."
Zorla doğruldum. Başım, sanki dün gece tonlarca ağırlık taşımışım gibi kazan gibiydi. Yirmi yaşındaydım, Özdemir ailesinin "okuyan" kızıydım ama içimde bir gram motivasyon yoktu. Gardırobun kapağını açıp üzerime koyu yeşil, salaş bir triko ve rahat bir kot pantolon geçirdim. Aynada kendime baktım; göz altlarım hafifçe morarmıştı. Saçlarımı her zamanki gibi hızlıca topladım.
Mutfakta Zelal ablam çoktan gitmişti; onun mesaisi güneş doğmadan başlardı. Teyzem önüme bir tabak zeytin ve peynir koydu.
"Rüya sabah çok huysuzdu," dedi teyzem çayımı doldururken. "Birine mi kızmış nedir, kapıları çarparak çıktı."
"Ergenlik teyze, boş ver," dedim geçiştirerek. Rüya’nın neden kızgın olduğunu çok iyi biliyordum. Sırrının bende olması onu delirtiyordu.
Hızlıca bir şeyler atıştırıp çantamı kaptım. "Ben çıkıyorum."
"Geç kalma yine!" diye arkamdan bağırdı teyzem.
Evden çıktığımda hava dünkünden daha berraktı. Otobüs durağına doğru yürürken adımlarım istemsizce dün Ediz’le karşılaştığım o duvar kenarına kaydı. Orada değildi tabii ki. Ama o isli koku hala burnumdaydı sanki.
Üniversiteye gitmek için otobüse bindiğimde, kalabalığın içinde yine kendimi düşüncelerimle baş başa buldum. Edebiyat fakültesinin o soğuk koridorları beni bekliyordu ama benim aklım, dün gecenin karanlığında kalan o siyah gözlerde ve "Bazı paralar bankalara sığmaz" diyen seste takılı kalmıştı.
Otobüsün o basık havasından kendimi fakültenin bahçesine attığımda, derin bir nefes almayı umuyordum ama aldığım nefes boğazıma dizildi. Bahçedeki her bankta, her ağaç gölgesinde sanki sözleşmişler gibi birbirine dolanmış çiftler vardı. Kimisi el ele tutuşup dünyadan kopmuş gibi bakışıyor, kimisi ise kampüsün ortasında olduklarını unutup resmen birbirini yiyordu.
"Iyy, cidden mi?" diye mırıldandım kendi kendime. "Millet sabah kahvaltısında aşk mı yiyor, bu neyin hormon patlaması?"
Gözlerimi devirerek boş bir yer aramaya başladım. Benim için bu manzara, sadece birbirini kandıran ve sonunda mutsuzluğa mahkum olan insanların zavallı bir gösterisinden ibaretti. Annemle babam da birbirine böyle bakardı muhtemelen; sonra o araba, o cam kırıkları... Aşk, insanı kör edip korumasız bırakan en büyük zayıflıktı.
Bahçenin en uç köşesindeki, diğerlerine nispeten daha tenha duran bir banka kendimi bıraktım. Çantamdan notlarımı çıkarmaya çalışırken tanıdık, tiz bir ses kulak zarlarımı titretti.
"Elzeeem! Kızım nerelerdesin sen? Sabahtan beri gözlerim yollarda kaldı!"
Gelen Yasmin’di. Fakültedeki tek (ve bazen sabrımı en çok zorlayan) yakın arkadaşım. O da yirmi yaşındaydı, aynı sınıftaydık ama bazen ruh yaşının on ikiye kadar düştüğünden şüpheleniyordum. Üzerindeki pembe hırkası, parıltılı çantası ve bitmek bilmeyen enerjisiyle tam bir "ergenlikten çıkamamış üniversiteli" prototipiydi.
"Buradayım Yasmin, sakin ol. Alt tarafı bir gün gelmedim," dedim, yanıma çöküşünü izlerken.
"Bir gün mü? Kızım dün neler kaçırdın bir bilsen! Kantindeki o yakışıklı çocuk var ya, hani şu işletmedeki... Bana gülümsedi! Yemin ederim bak, tam şuradan geçerken gözlerimin içine baktı ve 'Günaydın' dedi. Ay Elzem, kalbim duracaktı!"
Yasmin heyecanla anlatırken, ben sadece yüzündeki o anlamsız neşeyi izliyordum. "Yasmin, çocuk sadece günaydın demiş. Medeni bir insan olduğu için yapmış olabilir mi bunu? Hemen düğün dernek kurmasaydın kafanda."
"Aman, sen de hep böyle yapıyorsun! Odun gibisin kızım, yemin ederim ruhun kurumuş. Hiç mi heyecanlanmıyorsun? Hiç mi 'Acaba benim de hayatıma biri girer mi?' demiyorsun?"
"Girip ne yapacak Yasmin? Hayatımı mı mahvedecek? Teşekkürler, ben kendi kendimi mahvetme konusunda oldukça başarılıyım," dedim çantamdan rastgele bir kalem çıkarırken.
Yasmin dudak büküp o her zamanki çocuksu tavrıyla koluma vurdu. "Aman iyi be! Sen git şiirlerine gömül. Ama bak söylüyorum, bir gün karşına öyle biri çıkacak ki, o 'aşka inanmıyorum' diyen dillerin dolanacak."
Gülmemek için kendimi zor tuttum. Eğer Yasmin dün gece o sokak köşesinde karşılaştığım Ediz Karaalp’i görseydi muhtemelen oracıkta bayılırdı. Ama benim dillerim dolanmamış, aksine Ediz'e karşı her zamanki patavatsızlığımı konuşturmuştum.
"Hadi oradan," dedim ayağa kalkarak. "Ders saati geldi. Git de şu 'günaydın' diyen çocuğun hayalleriyle dersi ekeceğine, biraz edebiyat öğren."
Yasmin söylenerek arkamdan gelirken, fakültenin kapısından içeri girdim. Ama aklım hala o bankta, Ediz’in "Senin o masum edebiyat kitaplarında geçmez bunlar" deyişindeydi. Gerçek dünya bahçedeki o vıcık vıcık çiftler değil, Ediz’in ceketinin içindeki o siyah poşetti.
Fakültenin o kasvetli, tozlu raflar kokan koridorlarından dışarı adım attığımızda başımdaki ağrı artık zonklamaya dönüşmüştü. Yasmin ise sanki dört saattir Divan Edebiyatı dersinde değil de lunaparkta vakit geçirmiş gibi enerjik bir şekilde koluma girdi.
"Elzem, bak ne diyeceğim! Bu akşam harika bir planım var. Yeni açılan o gece kulübüne gidelim mi? Hani şu 'The Void' olan. Hem biraz kafa dağıtırız, hem de belki o meşhur 'günaydın'cı çocuk da orada olur!"
"Yasmin, başım çatlıyor," dedim şakaklarımı ovarak. "Tek istediğim karanlık bir odada ölü taklidi yapmak."
"Hadi ama! Evde oturup teyzenin dedikodularını mı dinleyeceksin? Yoksa ablanın zam alamadığı için çıkardığı o bitmek bilmeyen fırtınayı mı?"
Yasmin haklıydı. Eve gitmek demek; Zelal’in gerginliği, teyzemin evlilik baskıları ve Rüya’nın bana attığı o nefret dolu bakışlarla yüzleşmek demekti. Evdeki o havasız, gergin atmosfer yerine yüksek sesli müziği tercih etmek şu an için daha mantıklı görünüyordu.
"Tamam," dedim derin bir iç çekerek. "Gidelim bakalım. Ama çok geç kalmayız, ona göre."
"Ay harikasın! Akşam on gibi kapındayım!"
Eve gidip kendimi banyoya attım. Sıcak su başımdaki ağrıyı biraz olsun dağıtmıştı. Dolabın karşısına geçtiğimde, genellikle giydiğim o salaş kıyafetlerin en arkasında sakladığım siyah, dar, askılı elbisemi çıkardım. Elbise vücuduma tam oturuyordu, boyu ise dizimin biraz üzerindeydi. Saçlarımı her zamanki o özensiz topuzundan kurtardım; kumral dalgalarım omuzlarıma döküldü. Hafif bir makyaj, biraz maskara ve dudaklarıma sürdüğüm bordo rujla kendime bile yabancı gelmiştim. Elzem Özdemir, bugün biraz "normal" bir yirmi yaşındaki kız gibi görünüyordu.
Odadan çıkıp salona geçtiğimde, ev ahalisi çoktan akşam yemeği masasına kurulmuştu. Teyzem elinde kepçeyle donup kaldı.
"Elzem? Kızım, yemek yiyecektik, bu ne hal? Nereye böyle süslenmiş püslenmiş?"
Zelal ablam elindeki çatalı bırakıp beni baştan aşağı süzdü. Kaşları havalanmıştı ama o her zamanki sertliği yerindeydi. Rüya ise elindeki telefonun arkasından bana kulak kabartmış, ağzındaki lokmayı çiğnemeyi unutmuştu.
"Yasmin'le dışarı çıkıyoruz teyze. Bir kulübe gideceğiz," dedim, sesimi olabildiğince düz tutmaya çalışarak.
Teyzem Elif hemen kepçeyi tencereye vurup felaket senaryolarına başladı. "Ay kulüp mü? Aman kızım, oralar tekin değildir! Her türlüsü vardır orada, hapçısı, kopçusu... Gitme, otur oturduğun yerde, bak taze dolma yaptım."
"Teyze, yirmi yaşındayım, biraz kafa dağıtmam lazım," dedim çantamı omzuma asarken.
Zelal ayağa kalktı. Herkes onun "otur oturduğun yerde" demesini beklerken, o çantasının yanına gitti. Cüzdanından birkaç yüzlük banknot çıkarıp bana doğru uzattı.
"Al şunu," dedi Zelal, sesi her zamanki gibi emredici ama bu sefer içinde garip bir şefkat barındırıyordu. "Taksiyle dönün, sakın geç saatte otobüs duraklarında sürünme. Ve telefonun hep açık olsun. Bir şey olursa ilk beni arıyorsun, anladın mı?"
Şaşkınlıkla paralara ve ablama baktım. Zelal, zam alamadığı için burnundan solurken bile beni düşünüyordu. Rüya’nın bu manzarayı izlerken gözlerini devirdiğini gördüm; muhtemelen benim "özgürlüğümün" ablam tarafından finanse edilmesine sinir olmuştu.
"Teşekkürler abla," dedim parayı alırken.
Evden çıkarken arkamdan teyzemin "Kenan yaşasaydı vallahi bacaklarını kırardı!" nidaları yükseliyordu. Merdivenleri inerken Ediz Karaalp’in o "Senin o masum edebiyat kitaplarında geçmez bunlar" sözü yine kulaklarımda çınladı.
Bakalım bu gece, benim kitaplarımda olmayan hangi sayfa açılacaktı?
Müzik kulübün duvarlarını aşıp sokağa taşıyor, renkli ışıklar kaldırımdaki su birikintilerine yansıyordu. Yasmin, kapıdaki korumaya kimliğini gösterdiği gibi içeri dalmıştı bile. "Elzem hadi, içeride buluşuruz!" diye bağırdığında arkasından bakakalmıştım. Tam o sırada, gecenin gürültüsünü yırtan o vahşi motor sesi duyuldu.
Mat siyah, lüks bir spor araba, lastiklerini asfaltta ağlatarak tam önümde zınk diye durdu. Cam yavaşça aşağı indiğinde, içerideki o loş kırmızı ışığın altında Ediz Karaalp’in kusursuz ama ürkütücü yüzü belirdi. Üzerinde yine o siyah ceket vardı, bakışları ise gece kadar karanlıktı.
"Atla," dedi, sesi motorun hırıltısına karışırken. "Birkaç tur atarız. Bu gürültü yığını sana göre değil."
Aklım "Binme, bu adamın elleri kan kokuyor" diyordu ama ruhumdaki o patavatsız isyancı çoktan kapıyı açmıştı. "Zaten bu kıyafetle kapıda beklemekten ciğerim solmuştu," diyerek koltuğa kuruldum.
Ben emniyet kemerini takmaya çalışırken Ediz gaza öyle bir bastı ki, sırtımın koltuğa yapışmasıyla midemin ağzıma gelmesi bir oldu. Araba bir ok gibi fırladı; binalar, ışıklar ve insanlar bulanık birer çizgiye dönüştü. Ediz, sanki ölüme meydan okur gibi vitesleri ardı ardına değiştiriyor, daracık ara sokaklara o hızla öyle bir giriyordu ki her seferinde "Tamam, Özdemir ailesinin son ferdi de buraya kadarmış" diyordum.
"Hey! Yavaşlasana biraz!" diye bağırdım rüzgarın uğultusundan sesimi duyurmaya çalışarak. "Üniversite bitmeden mezara girmeye hiç niyetim yok. Ayrıca bu hızla sadece trafiği değil, fizik kurallarını da taciz ediyorsun farkında mısın?"
Ediz cevap vermedi, sadece direksiyonu hafifçe kırarak bir makas daha attı. Yüzünde o garip, adrenalin dolu ama kaskatı ifade vardı.
"Ne o Karaalp?" dedim patavatsızlığımı bir silah gibi kuşanarak. "Kiralık katillerin emeklilik planı falan mı bu? 'En hızlı ölen kazanır' gibi bir yarışmada mısın? Yoksa bu arabayı, o siyah poşetlerdeki paralarla mı aldın? Bak söylüyorum, estetik bir şekilde ölmek istesem bir şiir kitabının içinde kalp krizinden ölmeyi tercih ederdim, bu teneke yığınının içinde değil!"
Ediz aniden frene bastı. Araba asfaltta dönerek ıssız, denize nazır bir boşlukta durdu. Lastiklerden çıkan yanık kokusu burnuma dolarken, Ediz koltuğuna yaslanıp bana döndü. O siyah gözleri, ay ışığında daha da keskinleşmişti.
"Çok konuşuyorsun Elzem," dedi fısıltı gibi bir sesle. "Ölümden bu kadar korkarken, nasıl bu kadar korkusuzca saçmalayabiliyorsun?"
"Edebiyatçıların savunma mekanizmasıdır bu," dedim saçlarımı yüzümden çekerek. "Anlamını bilmediğimiz şeyleri kelimelerle döveriz. Şimdi söyle bakalım, o kadar hızlı sürerken neyden kaçıyordun? Kendi vicdanından mı, yoksa sadece yakıtın bedava olmasından mı?"
Ediz’in yüzünde belli belirsiz bir gölge oluştu. "Ben kaçmam Elzem. Ben sadece kovalarım. Ve bazen... sadece rüzgarın sesini duymak, içimdeki gürültüyü susturmanın tek yolu olur."
Denizin dalgaları kıyıya vururken, lüks arabanın içindeki bu sessizlik, dışarıdaki o hızdan çok daha tehlikeli hissettiriyordu.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

107okunma 60beğeni 4yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 139

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileAile sırlarıajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan Aşkaaskeraskerîaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/ Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkbabaBerdelBilim KurgubilimkurguBiyografiblBüyücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramdüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceenemies to loversFantastikGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgücHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİş Yeri AşkıkaderKaosKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurtadamKüçük KasabaLanetliseLise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililiksavaşSeçilmiş KişiSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıteodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18