3. bölüm · Elflerin Yükselişi: Ejderha Kanı
HİKAYENİN BAŞLANGICI
Gökyüzünde savaşın bıraktığı ağırlık yavaş yavaş dağılıyordu. Karabulutlar dağılmıştı. Güneş, sanki teselli edercesine yüzünü Lathaerya’ya dönmüş; acıyla soğumuş yürekleri ısıtmaya çalışıyordu. Halk yaralarını sarmaya başlamıştı. Dul kalan kadınlar kocalarının ardından ağlamayı bırakmış, yetim kalan çocuklar babalarının yasına ara vermişti. El birliğiyle toparlanmaya, yeniden ayağa kalkmaya çalışıyorlardı.
Krallar savaşmıştı; bedelini ise halk ödemişti.
Sarayda da durum bundan farksız değildi. Prenses, savaştan sonra odasından hiç çıkmamıştı. Yüzünü gören çok az kişi vardı. Kimseyle doğru dürüst konuşmuyor, Issadora dışında kimseyi yanına kabul etmiyordu. Gelenlerle tek bir kelime bile etmiyor; sessizliği, sarayın taş duvarlarında yankılanıyordu. Valeamborth Sarayı hiç bu kadar sessiz çığlıklarla yankılanmamıştı.
Sgealor’dan ise hâlâ hiçbir iz yoktu.
Lydros askerleriyle dövüştüğü meydanda, kraliyet yüzüğü bulunmuştu. Yanmış bedenler vardı; tanınmaz hâlde… Ve birde Dreago’nun kafası kopmuş bedeni…. Yanmış bedenlerin aralarında Sgealor’un bedeninin olup olmadığını kimse kesin olarak söyleyemiyordu. Ama herkes, onun öldüğüne inanıyordu.
O gün on beş Lydros askeriyle savaşmıştı ama Meydanda tam on altı ceset vardı. Bu, onun öldüğünü gösteren en güçlü kanıttı.
Ve elbette bulunan yüzük…
Üzerinde ejderha motifi işlenmiş, safir taşlı gümüş kraliyet yüzüğü… Bu onun öldüğünün en net kanıtı gibi oradaydı. Tahtın varisinin öldüğü haberinin ardından kralın konseyi endişeye kapılmıştı. Sessiz bir panik havası sarmıştı konsey odasını. Sgealor, en güçlü taht varisiydi. Kral, onu büyük bir törenle halefi ilan etmişti. Kalan dört çocuğundan en büyüğü oydu. Şimdi ise gözler Prenses Nhorean’a çevrilmişti.
Konsey bu meseleyi görüşmek için kralı sıkıştırıyordu. Yeni halefin ilan edilmesi gerekiyordu. Ancak kral, kızının acısına bir çare bulmanın yollarını arıyor; küçük kızı için derin bir endişe taşıyordu. “Majesteleri,” dedi Lord Vesevir, “Prenses Nhorean’ı halka duyurmamız, onu resmen halef ilan edip lordların biatini almamız gerekir.”
Kral, düz ve yorgun bir sesle karşılık verdi:“Şimdi sırası değil, Lord Vesevir. Şimdi değil.” Ancak Vesevr ısrar etmekten geri durmadı.“Majesteleri, Lathaerya’da devamlılık her şeydir. Siz de bilirsiniz ki lordlar huzursuzlanıyor. Savaşın üzerinden bir ay geçti ve hâlâ—”Kral öfkeyle sözünü kesti.“En büyük oğlum öldü!” diye patladı. “Cesedini bile tanıyamıyorum! Küçük kızım ise ölüden beter hâlde!” Bir an durdu, sesi daha da sertleşti. “Her şeyden önce ben bir babayım, Vesevir. Lordlar biraz daha beklesin. Önce ailemi toparlamam gerek.”
Bu sözler itiraz kabul etmeyen bir bakışla tamamlandı.
Lord Vesevir, kır saçlı başını saygıyla eğdi ve tek kelime etmeden odadan çıktı. Ardından kapatılan kapının tiz gıcırtısı kaldı.
Nhorean, hiçbir zaman kraliçe olacağını düşünmemişti. Aklında böyle bir ihtimal yoktu. Her zaman ağabeyi Sgealor’un çok iyi bir kral olacağına inanmıştı. Politika ilgisini hiç çekmemişti; buna ihtiyaç duymayacağını sanıyordu. Ama artık öğrenmesi gerekiyordu.
Beklenmedik bir ölümle taht sırası ona gelmişti. Hiç beklemediği bir anda, hayatı kökten değişmişti. Bunu istemiyordu. Fakat Lathaerya’nın kanunları açıktı.
En büyük olan tahta geçerdi. “İlk doğan” kuralı tartışmaya kapalıydı. Ancak lordların bildiği birşey vardı; Norilate, politikaya hâkimdi. Sgealor, birlikte birçok savaşa girmiş, masada da meydanda da bulunmuştu. Nhorean ise neredeyse hiç kılıç sallamamıştı. Konsey, bunu gizliden gizliye konuşuyordu.Yeni varisin Norilate olmasını istiyorlardı. Ama kanun, bunun tam tersini söylüyordu.
Ve ortada başka bir mesele daha vardı.
Kadim Dokuz, barışı sağlamak için Lydros ile Lathaerya’yı bir araya getirdiğinde, Lydros’un şartı tartışmalıydı. Ateşkesin yalnızca evlilik birliğiyle imzalanacağını söylemişlerdi. Aksi hâlde barışa yanaşmayacaklardı. Kral, bunu kabul etmek zorunda kalmıştı. Kadim Dokuz bunu onaylamış böylece elf-insan düşmenlığı bu evlilik bağı ile sona erecekti.
Kral, her ne kadar küçük kızı Norilate’i tahtın varisi olarak görmek istese de bunun mümkün olmadığını biliyordu. Nhorean, Tahtın bir numaralı varisi, gelin olarak gönderilemezdi.
Bu yüzden konsey kararını vermişti.
Norilate evlenecekti.Kral, bunu kızına nasıl söyleyeceğini bir aydır düşünüyor ama bir yol bulamıyordu. Üstelik prenses kimseyle konuşmuyordu. Kapısını herkese kapatmış, acısını sessizliğin ardına saklamıştı.
Bu acı henüz bu kadar tazeyken, onu düşmanla barış uğruna evlendireceklerini söylemek…Bu, Norilate’i yalnızca incitmek değil; onu bir kez daha kırmak demekti.
Bir kral olarak bunu yapmak zorundaydı.Bir baba olarak ise buna gücü yoktu.Norilate, kapının açıldığını Issadora’nın nefesinden anladı. Ayak sesleri her zamanki gibi hafifti ama bu kez tereddütlüydü. Uzun bir sessizlik oldu. Kimse konuşmadı. Sonunda kral içeri girdi.
Norilate başını kaldırmadı. Yatağın kenarında oturuyor, ellerini dizlerinin üzerinde birleştirmişti. Bakışları boşluğa sabitlenmişti. Babasının odada olduğunu biliyordu ama dönüp bakmadı.
Kral birkaç adım attı, durdu.Bu odaya ilk kez bir kral olarak değil, yalnızca bir baba olarak girmişti.
“Norilate…” dedi sonunda.
Prensesin yüzünde en ufak bir değişim olmadı. Ne başını çevirdi ne de ses verdi. Ama duyduğunu ikisi de biliyordu. Kral derin bir nefes aldı.“Kadim Dokuz karar verdi, barış şartlarını kabul etti.” dedi. “Lydros, evlilik birliği olmadan ateşkese yanaşmıyor.” Norilate’in parmakları hafifçe gerildi. Yine de susmaya devam etti.
“Safkan Kanunu…” diye devam etti kral, sesi ilk kez çatladı. “Nhorean bunu yapamaz. Tahtın varisi olduğu için… gönderilemez.” Sessizlik. Sonra Norilate çok yavaş bir şekilde başını kaldırdı. Gözleri kızarmıştı ama ağlamıyordu. Çoktan ağlayacak yer kalmamıştı içinde.
“Beni seçtiniz.” dedi.Soru değildi bu. Bir kabullenişti.
Kral cevap veremedi. “Çünkü ikinciyim.” diye devam etti Norilate. “Çünkü barış için uygunum. Çünkü kanım… feda edilebilir.” Ayağa kalktı. Bir adım attı. Sonra bir adım daha. Kralın karşısında durdu. “Bunu barış diyerek süslemeyin.” dedi sakince. “Bu bir fedakârlık değil. Bu bir sürgün.”
Kral gözlerini kaçırdı.“Keşke başka bir yol olsaydı.” dedi kısık bir sesle. Norilate güldü.Ama o gülüşte zerre neşe yoktu. “Başka bir yol hiç olmadı.” dedi. “Sadece bana sıra geldi.” Sonra arkasını döndü. Masanın üzerindeki örtüyü ilk kez kendi elleriyle kaldırdı. Altında, temizlenmiş ama hâlâ varlığı ağır gelen şey duruyordu.
Dreago’nun başı.
Kralın nefesi kesildi.
Norilate örtüyü yeniden kapattı.“Ben zaten çoktan evlendirilmiştim.” dedi. “Ölüme.” Ve o an, kararın söylendiği değil…Norilate’in kabullendiği andı. Norilate uzun bir süre hiçbir şey söylemedi. Kral, itiraz etmesini bekledi. Bağırmasını, ağlamasını, hatta odadan çıkıp gitmesini… Ama bunların hiçbiri olmadı. Prenses olduğu yerde dimdik duruyordu. Yüzü sakin, gözleri derindi. Fazla sakindi. Sonunda başını çok hafifçe eğdi.
“Ne zaman?” diye sordu. Bu tek kelime, kralın kalbine hançer gibi saplandı. “Kadim Dokuz, ay dolmadan…” dedi kral. “Lydros elçileri yakında—”
“Anladım.” Norilate sözünü kesti. Ses tonu ne öfkeliydi ne de kırgın. Sanki başkasının kaderinden bahsediliyordu. Sanki bu konuşma onunla ilgili değildi.
Kral bir adım attı. “Norilate… bunu yapmak zorunda değilsin başka bir yol bulabilir-“ Prenses yavaşça başını kaldırdı.“Zorundayım.” dedi. “Ben hep ülkem için savaştım. Yine ülkem için ne yapmam gerekiyorsa yapacağım.” Sonra arkasını döndü. Pencereye doğru yürüdü. Perdeleri araladı. Lathaerya’nın ağaçları rüzgârla hafifçe sallanıyordu. Hayat devam ediyordu. Sanki hiçbir şey olmamış gibi. “Nhorean’ı eğitin. Aklı beş karış havada.” dedi Norilate. “Taht için hazır değil. Ama hazır olmak zorunda kalacak.” Kral, kızının sırtına baktı.Bu kadar kısa sürede bu kadar büyümüş olmasına dayanamadı.
“Benden bir şey ister misin?” diye sordu çaresizce.
Norilate başını iki yana salladı.“Hayır.”
Sonra durdu.“Hayır… bir şey var.”
Kral umutla doğruldu.
“Dreago’nun cesedi yakılmasın. Ona onurlu bir savaşçı gibi mezar yapın,” dedi Norilate, sesi hala fazla sakindi.
Kral yutkundu.“Söz veriyorum.” Norilate başını salladı.Bu bir teşekkür değildi.Bu, bir şarttı.
“Gidebilirsiniz babacığım. Dinlenmem gerek.” dedi.
Kral kapıya yöneldi. Tam çıkarken durdu. Arkasına baktı.“Affet beni.” dedi. Norilate cevap vermedi.
Kapı kapandığında odada yalnız kaldı. Pencerenin önünde durmaya devam etti. Ellerini sıktı. Tırnakları avuçlarına battı ama yüzünde en ufak bir ifade yoktu.
Ağlamadı.Bağırmadı.Yere yığılmadı.
Sessizce ülkesinden kalanlara baktı. Ardından masanın üzerinde örtü ile örtülmüş Dreago’nun başına kaydı gözleri. Artık gerçekten vedalaşmanın vakti gelmişti. Silkelenip kendine gelmeliydi. Artık yaş bitmişti. Şimdi onu yeni bir savaş bekliyordu…
