4. bölüm · Elflerin Yükselişi: Ejderha Kanı

Bölüm 1 - Savaş mı? Barış mı?

Büşra Nur Dinç

Prenses balkonun soğuk taş korkuluğuna yaslanmış, ülkesinden geriye kalan manzarayı izliyordu. Yıkılmış kuleler, dumanı yeni sönmüş köyler ve savaşın bıraktığı o tanıdık sessizlik…

Hepsi ona aynı iki şeyi hatırlatıyordu: ağır yaralı ejderhası Sya’yı ve çok daha kesin bir şekilde kaybettiği nişanlısı Lord Dreago’yu. Sya en azından hâlâ nefes alıyordu. Dreago için aynı şeyi söylemek mümkün değildi.
Zihninden silinmeyen bir anıyla savaş veriyordu. Gözlerini her kapattığında aynı sahne geri geliyordu. İnsan zihni ne garipti; güzel anıları unutmakta ustaydı ama korkunç olanları bir sanat eseri gibi saklıyordu.

Yüzyıllık savaş onun katıldığı ilk büyük savaştı. İnsan ilk savaşında genelde kahraman olmayı hayal ederdi. Norilate ise ilk savaşında nişanlısının kafasının kesilişini izlemek zorunda kalmıştı. Savaş meydanından biraz uzakta, ormanın açıklarında olmuştu her şey.

Tek bir kılıç darbesi.Hepsi bu kadardı.

Saniyeler içinde Dreago’nun boynu gövdesinden kopmuştu. Uzun sarı saçları kana bulanmış, altın rengi saç telleri bir anda kırmızıya dönmüştü. Kopan başı birkaç adım yuvarlanmış ve sonunda gelip tam ayaklarının önünde durmuştu. Norilate o an hayatında son kez sevdiği adamla gözgöze o an gelmişti. Dönük cam gibi bakışlar…

Sonra da ölmeyi denemişti.

Khanos olmasaydı muhtemelen bunu başaracaktı. Ama kader bazen insanın ölmesine bile izin vermeyecek kadar inatçı olabiliyordu. O ölmeyi bile becerememişti. O gün Norilate’ın ruhu zaten Dreago ile birlikte ölmüştü.
Bugün ise geriye kalan bedeninin küçük bir görevi vardı.
Çünkü bu akşam nişan töreni vardı. Sevgili nişanlısının ölümüne sebep olan Lydros Kralı Gorgon’un oğluyla.

Norilate dudaklarını hafifçe büktü. Hayat gerçekten inanılmaz bir mizah anlayışına sahipti.

Nişan saati yaklaşıyordu…

Sarayın içinde hazırlıklar hummalı bir şekilde sürerken, kalın taş surların kapısından at arabaları ve zırhlı askerler eşliğinde Valeska Hanedanı içeri girdi. Lydros askerleri kortejin iki yanında ilerliyor, sarayın avlusunda ise Lethaerya askerleri onları karşılıyordu. Koyu lacivert kumaş üzerine işlenmiş kartal sembollü Lydros flamaları rüzgârda ağır ağır dalgalanıyordu.

Prenses Norilate, odasının balkonundan bu manzarayı sessizce izliyordu. İzlerken göğsünün ortasında bir ağırlık ona eşlik ediyordu. O sırada kapısının üç kes tıkladığını duydu. Arkasında kapı açıldı. Kral Thoron içeri girmişti. Uzun sarı saçlarını arkasında toplamış başında ise gösterişli bir taç takmıştı. Lydros kralı Gorgon’a güç gösterisi yapar gibiydi adeta.

Kral şık ama yavaş adımlarla kızının yanına yaklaştı. Bir süre konuşmadan kızının baktığı yöne baktı. Avluda ilerleyen arabaları ve düşman krallığın bayraklarını izledi. Ardından kısık bir sesle sordu: “Hazır mısın?” Norilate babasının sesini duyunca yavaşça arkasını döndü.
Göz göze geldiler. Kralın yüzünde ağır bir mahcubiyet vardı. Söylemesi gereken çok şey vardı ama kelimelerin hiçbiri yeterince iyi değildi. Kızını böyle bir kaderin içine itmiş olduğu düşüncesi içini kemiriyordu.

Şartlar bunu gerektiriyordu.

Ama bu gerçeği söylemek, suçu hafifletmiyordu. Thaoren aslında kızının bir Lydros prensiyle değil, kendi halkından biriyle evlenmesini isterdi. Belki bir gün torunlarını sarayın bahçesinde özgürce oynarken izlemek isterdi. Ama şimdi kızını, sevdiği adamın katillerine teslim ediyordu.

Norilate balkondan içeri adım attı. Babasıyla arasındaki mesafe birkaç adım kadardı ama sanki iki ayrı dünyanın insanlarıydılar. Prenses babasına buz gibi bir bakış attı.
Yüreği kırgınlıkla ve acıyla doluydu. Barış için başka yollar aramak yerine bu kadar çabuk teslim olduğu için… ve en çok da onu, sevdiği adamın katillerinin kollarına gönderdiği için.

Ağır adımlarla, acele etmeden babasına doğru yürüdü.
“Hazır değilim desem,” dedi soğuk bir sesle,“bir şey değişecek mi?” Sesi de bakışları kadar soğuktu.
İçinde tek bir duygu kırıntısı bile yokmuş gibi konuşuyordu. Kral Thaoren, çaresizce ellerini kızına doğru uzattı. “Norilate… inan bana, başka bir seçeneğimiz olsaydı—” Prenses elini kaldırarak babasını susturdu.Sözünü bitirmesine bile izin vermedi.Bir adım geri çekildi. “Önemi yok, majesteleri.” Norilate özellikle “majesteleri” kelimesini seçmişti. O an babasıyla konuşan bir kız değil, kralıyla konuşan bir prensesti. “Ülkem için görevimi yapıyorum.” Başını hafifçe eğerek babasına kusursuz bir reverans yaptı. Sonra elini kaldırarak nedimelerine işaret etti. “Saçımı düzeltin.”
Ses tonu sakin ve düzgündü. Sanki birazdan sevdiği adamın katilinin oğluyla nişanlanmayacakmış gibi.

Kral Thaoren ise tek kelime etmeden arkasını döndü.
Söyleyebileceği hiçbir söz yoktu. Ağır adımlarla kapıya doğru yürümeye başladı. Zaten konuşmaya cesareti de yoktu. Orduları tek bir emriyle dize getiren, düşman kralların bile adını duyduğunda temkinli konuştuğu Yenilmez Thaoren… konu kızı olduğunda sadece mahcup bir babaya dönüşüyordu. Onca gücüne rağmen düzeltemediği tek şey buydu. Kapıya ulaştığında durdu. Bir an arkasına bakmadan öylece bekledi. Sonunda sadece iki kelime söyleyebildi. “Akşam yedide.”
Sesindeki ağırlık, bir tören saatini değil bir hükmü duyurur gibiydi.

Norilate aynadaki aksine bakarken, nedimelerin titreyen elleri saçlarına inci tokaları yerleştiriyordu. Babası hâlâ kapı odadaydı , gitmemişti. Gitmeye cesareti yoktu ya da belki de son bir kez kızının gözlerinde eski sıcaklığı aramaktaydı.Norilate, aynadaki yansıması üzerinden babasının gözlerini yakaladı ve fısıldadı: "Gidebilirsiniz majesteleri. Misafirlerinizi bekletmeyin. Valeska Hanedanı gelin değil, boyun eğmiş bir yüz görmek ister. Onlara istediklerini vereceğim… en azından şimdilik.”
Kral Thaoren, söyleyemediği kelimelerin ağırlığı altında omuzları çökmüş bir halde arkasını döndü. Koridorda yankılanan ağır ayak sesleri uzaklaşırken, Norilate elindeki ipek mendili avucunun içinde, tırnakları etine batana kadar sıktı.

Ama Norilate kendisini bir törene değil, kendi cenazesine hazırlanıyor gibi hissediyordu. Giydirdikleri şey bir elbise değil, sanki bir kefendi. Her iğne darbesi, her toka, her kumaş katı omuzlarına yeni bir ağırlık ekliyordu. Sanki görünmez bir yük omuzlarına çökmüş, nefes almasını zorlaştırıyordu. Dreago’nun yüzü bir an zihninde belirdi.
“Şu an mezarında kemikleri titriyordur…” diye geçirdi içinden. Bu düşünce dudaklarında kısa, acı bir tebessüm bıraktı.Kendini ona ihanet ediyormuş gibi hissediyordu.
Ama sonra başka bir düşünce daha geldi aklına.

Ölmüş birine ihanet edilir miydi?
Belki evet.
Belki de hayır.
Bilmiyordu.

Bildiği tek şey, saat yaklaştıkça omuzlarındaki görünmez yükün giderek ağırlaştığıydı. Nedimeler işlerini bitirdiklerinde geri çekildiler. Norilate aynada kendine baktı. Karşısında bir prenses duruyordu. Tacını takmış, kusursuz hazırlanmış, bir krallığın onurunu temsil eden bir prenses. Ama aynaya biraz daha dikkatli bakıldığında başka bir şey de görülebiliyordu. Bir gelin değil…Bir kurban. Norilate gözlerini aynadan ayırdı. Şimdi tek istediği şey vardı: Saatin gelmesi. Ve bu gecenin mümkün olduğunca çabuk bitmesi.

***

Saat yediye gelmek üzereydi; prenses Norilate odasında nişan saatini beklerken içinde hiç bitmeyecek bir acı ve öfkeyle doluydu hatta o kadar dolmuştu ki gözlerinden bir iki damla yaş olarak dışarı taşmıştı. Günlerdir ölü gibi ruhsuz ve sessiz olsa da içinde fırtınalar kopuyordu. bunu bir tek Issadora görebiliyordu. gözlerinden akan yaşları görünce Issadora'nın içi umutla doldu. Birtepki vermesini; bağırmasını, çağırmasını, ağlamasını bekliyordu. Günler sonra ilk deva gözlerinden bir iki damla yaş gelmişti. "Bırak kendini Norilate, ben burdayım." diye destek oldu en yakın arkadaşına.
Norilate, Karşısındaki koyu kızıl saçlı kadına baktı.
Issadora'nın kahverengi gözlerinde içini ısıtan kendini
güvende hissettiren o bakısla karşılaştı. "Hayır Issa, ağlamayacağım. Bu gün değil." Kendini toparladı. Son kez boy aynasına baktı. Issadora da onun aynadaki yansımasına bakıyordu. "Ne zaman istersen Norialate, ne zaman istersen..." derin bir iç çekti; "Ben burdayım." hemen sesini toparladı. "Hazırsan çıkalım." hazır değildi ama yine de başı ile sessizce onayladı.

Saat yaklaştığında Issadora ve nedimeleri ile beraber
babası ve üvey annesi ile buluşacağı büyük salonun koridoruna doğru ilerledi. Sarayın taş koridorlarında ilerlerken ayak seslerinden başka ses çıkmıyordu.
Herkes konuşmamak konusunda anlaşmış gibi çıt
çıkartmıyorlardı. Ortamın havası o kadar gergindi ki nedimelerin tüyleri diken diken olmuştu.

Büyük salonun kapısına yaklaştıklarında karşısında kapının önünde askerler eşliğinde üvey annesi Konsort Kraliçe Rowenia ve babası Kral Thaoren onu bekliyordu.Rowenia, kıvırcık bakır saçlarını toplamış başına ise büyük bir taç takmıştı. Üzerindeki zümrüt yeşili kadife elbisesindeki işlemeleri göz alıyordu Yanlarında ise ablası prenses Nhorean tüm güzelligi ile ışık saçıyordu.

Rowenia'dan doğan ikiz erkek kardeşleri de annelerinin aksine babalarına benzeyen uzun sarı saçlarını arkadan toplamış çok sade ama bir o kadar da gösterişli bir
takım giymişlerdi. Norilate yanlarına geldiginde herkes hayranlıkla karışık bir şaşkınlıkla ona baktılar.

***

Sarayın balo salonu nişan için en şatafatlı süslemelerle
süslenmişti. Altın varaklı şamdanlarla, gümüş kadehler, üzerinde Lathearya arması işlenmiş masa örtülerinin üzerine yerleştirilmişti. Salonun etrafi fenerler ile donatılmış, salonun ortasına kırmızı altın işlemeli bir halı serilmiş; kadife perdeler salonun uzun pencerelerine takılmıştı. Masalar envaiçeşit yiyecekler, meyvelerle donatılmıştı. Misafirler ise onlara ayrılan yerlere çoktan yerleşmişlerdi.

Herkes bir yandan sohbet ediyor bir yandan kral ve misafirlerin gelmesini ve ziyafetin başlamasını bekliyorlardı.Prenses o gün babasının onun için diktirdigi nişan elbisesini giymemiş; cenazeye gider gibi siyah bir elbise giymişti. Bu onun matem elbisesiydi adeta. Uzun sarı saçlarını bu defa açık bırakmıştı. Sadece yanlarından saçları örülerek arkada birleştirilmiş ve yüzünün güzelligi ortaya çıkartılmıştı. Nişanına adeta matem elbisesini andıran bir elbise ile gelmesi herkesi ufak bir şaşkınlığa ugratsa da herkes bugünün onun için anlamını bildiginden tek kelime dahi etmemiști.

Saray nazırı, gür sesleri ile davetlileri sustururcasına Kral ve diğer Kraliyet üyelerini teker teker takdim etti.

"Huzurlarınızda, adının ikincisi, Lathaerya'nın hükümdarı, Elf Toprakları'nın koruyucusu, ejder binicisi, Kral Thaoren Khalenis ve Konsort Kraliçe Rowenia Dyranis!"

Anos ile beraber salona girince davetliler saygı ile ayağa
kalkarak eğildiler. Saray nazırı devam etti.

"Lathaeya'nın Veliaht Prensesi Nhorean Lynae Khalenis,” ardından Nhorean annesinkşlerşn aynısı olan kestane saçları arkasında adeta dans ederek zarif işlemeli bej elbisesi ile içeri girdi. Nazır devam etti; iikiz prensler; Prens Khanos ve Norbert Kahlenis.” Onlar da Nhorean’ın ardından yan yana içeriye girdi. “ve Prenses Norilate Khalenis!"

Salona en son Prenses Norilate girdi. Prenses salona girdigi anda, salon bir anda ölüm sessizliğine büründü. Herkes büyülenmiş gibi prensesin içeriye girişini seyretti. Çalgıcılar bile susmuş prensesin içeriye süzülürcesine girişini izliyorlardı. Kral yüzünde yalancı bir gülümseme ile yerine geçerken herkes de yerlerinde kralın emrini bekler şekilde hazır bekliyorlardı. Kral eli ile misafirlere oturmalarını işaret etti ve ardından kendi de onlar için hazırlanan masaya oturdu.

Kral Thaoren ayağa kalktı. Eline bir kadeh aldı ve çatal yardımı ile kadehe iki kez vurarak dikkatleri üzerine çekti. Herkesin sessiz olup onu dinlediginden emin olduktan sonra konuşmaya başladı;

"Lordlarım, leydilerim ve degerli misafirler. Hepiniz hoşgeldiniz! Biliyorsunuz ki büyük bir savaştan çıktık."

salondaki herkes kralın konuşmasına dikkat kesilmişti.
Kral devam etti; "Bir ateşkes imzaladık. Hanelerimiz birleşecek, daha güçlü ve daha huzurlu bir ortam sağlayacağız. Sevgili kızım Lethaerya Prensesi Norilate Khanelis ve Lydros Prensi Rowen Valeska'in nişan törenine geldiğiniz için hepinize teşekkür ederim."

Salonda bir alkış koptu. Balo salonunun duvarları alkış sesi ile doldu. Saray nazırları bu defa misafirleri taktim etti.

"Lydros'un hükümdarı, kuzeyin koruyucusu, adının ilki ve kartal gözü Kral Gorgon Valeska ve eși Kraliçe Leihta Valeska.” Kral ve eşi salona adım attığında salon buz kesti. Herkes susup gözlerini ayırmadı. Bir kaç lord ellerini arkasında yumruk yaptı. Bazıları bu barışa karşıydı. Bazı lordlar ise saygı ile eğilerek kralı ve eşini selamladı.

Nazır devam etti;” Veliaht Prens Rowen Valeska, ve prensesler; Prenses Meeris Valeska, Nymeria Valeska, Kyria Valeska." Salonda herkes gelecek olanları daha dikkatli görmek için salonun kapısına doğru bakışlarını çevirdi. Prensesler arkada, prens ise önlerinde içeri girdiler. Prensesler Rowan’dan büyüktü, en küçüğü ile olsa olsa aralarında iki yaş var gibiydi.

Norilate, başını masanın üzerindeki peçetelerin desenlerinde gezdirdi. Prense dönüp bakmadı bile. Ennsom kapıdan iki asker girdi. iki Lydros askeri büyük bir sandıktaşıyorlardı. Kral Gorgon askerlerine sandığı salonun ortasına bırakmasını gösterir bir işaret yaptı. "Sevgili dostum Thaoren," diyerek direkt söze girdi ve sandığı göstererek devam etti. "Bu naçizane nişan hediyemizi sizlere sunmak isterim. Lütfen hediyemizi kabul edin." Diye bitirdi.

Muhafızlar sandığı Kral Thaoren’e yaklaştırıp kapağını açtılar. İçinde mücevherler, ipekler ve görkemli takılar vardı. Elflerin bunlara ihtiyacı elbette yoktu. Ama Thaoren, Kral Gorgon'a nazikçe teşekkür ettikten sonra sansdığa kısa bir bakış attı. Hafif vakur bir bakış. Lathaerya askerleri sandığı alıp götürürken kral konuklarını masaya davet eti.

Valeska Hanesi, masaya onlar için ayrılmış yerlerine oturdular. Kral Thaoren, herkese afiyet oldun dedikten sonra ziyafet başladı.Kral Thaoren ve Kral Gorgon, u şeklindeki masada ortada yan yana oturmuşlardı. Kraliçeker de eşlerinin yanında yerlerini almışlardı. Prenses Nhorean, Rowenia'nin yanında ve Norilate de ablasının yanına oturmuştu. U şeklindeki masa da prens ile prenses karşı karşıyalardı.

Prenses ilk defa başını kaldırıp baktığında müstakbel esini o an ilk defa gördü. Kalbinin sıkıştığını hissetti. Bu nasıl olabilir? Diye geçirdi içinden öfke ile. Karşısında oturan uzun siyah kıvırcık saçları ve gece siyahı gözleri hatırladı.

Karşısındaki adam savaş meydanında Dreago'nın başını gövdesinden ayıran o kılıcı tutandan katilden başkası degildi. Başından aşağıya kaynar su döküldügünü hissetti. Elleri, ayakları adeta uyuşmuş, karıncalanmaya başlamıştı. Evleneceği adam ölen nişanlısının katiliydi. İçi daha büyük bir öfke ile doldu o an resmen gözlerinden ateş saçarak prense bakıyordu. Elleri eteklemelerini tutmuş narin ipek kumaşı yırtacak gibiydi.

Ablası prenses Nhorean bunu fark etmiş olmalıydı çünkü;Norilate'i ayağıyla dürttü ve kaşlarını kaldırarak onu uyardı. Prens ise sanki bundan keyif alıyor gibiydi. Yüzüne alaycı bir gülümseme takınarak gözleri ile prensesi süzdü. Baştan aşağıya tüm detayları hafızasına kazımak ister gibi acele etmeden ve bunu gizleme gereği duymadan gözlerini prensesin üzerinde gezdirdi. Ardından saygı ile başını eğerek prensese selam verdi.

Norilate ise başını çevirerek derin bir nefes verdi. Nhorean’a doğru başını eğerek; "Bu o." Dedi ablasına sessizce."Dreago'nun katili." Prenses Nhorean' ın gözleri şaşkınlıkla fal taşı gibi açılmış bir şekilde aniden kız kardeşine döndü ama sonrasında hemen kendini toparladı. Tek kelime bile edemeden dönüp yemeğini yemeye devam etti.

***

Eğlence devam ediyordu. Günler öncesinde savaş naraları yankılanan sarayda şu an müzik sesi ile insanların kahkaha atan sesleri birbirine karışıyordu. Soylular, barışa hemen alışmış gibilerdi. Bazıları hariç… Norilate ise hala barışın bu kadar kolay sağlanmasından ziyade insanların bir ay da buna alışmasına hayret ediyordu. Nasıl böyle bir şeyi bu kadar çabuk unutmuştu halk? Bir kaç ay önce onlara kılıç sallayan, sevdiklerini ellerinden alan insanlara șu an nasıl eğlenebiliyorlardı?

Norilate tüm bunlarla kafasının içinde meşgulken; salonda insanlar dans ediyor ve ziyafetin tadını çıkartıyorlardı. Prens ise Norilate'in güzelliginden kendini alamıyordu. O gece matem elbisesinin içinde bile yıldız gibi parlıyordu. Prensin gece boyunca gözleri sürekli onun üzerindeydi. Sanki üç gün önce evlenecekleri söylendiginde sarayı birbirine katıp; 'Ben bir Elf kadını ile asla evlenmem.' Diyerek itiraz etmemiş gibiydi.

Elf kadınlarının insan üstü güzelliklerini duymuştu. Tüm Velmor bunu biliyordu ama bu kadarını beklemiyordu. Prensesin ise kendisine nasıl nefretle ve iğrenerek baktığının da farkındaydı. Bu onu daha da heyecanlandırdı. Etrafındaki tüm leydiler, kadınlar sırf prens olduğu için ona yaranmaya çalışırken; Prensesin yüzündeki asi bakış onu daha da tahrik ediyordu.

Prensesi dansa kaldırmak için ayağa kalktı. Prensesin yanına yaklaştı. Centilmence reverans yaparak; "Benimle dans eder misiniz Prenses?" diyerek elini ona uzattı. Norilate ile kısa bir an göz göze geldiler. Dreago’nun ölümünü hatırladı. Norilate'in en son yapmak isteyeceği şey onun Drago'nun boğazını kesen ellerini tutmaktı.

Krala, babasına baktı, babası ile göz göze geldiginde Kral Thaoren, başını eğerek ona kalkmasını işaret etti. Neticede bu onların nişan töreniydi(!) Prenses içindeki iğrenme duygusu ile baş ederek Rowan’ın elini tuttu; zoraki bir gülümseme ile teklifini kabul etti.Elinden geldiğince içindeki tiksintiyi belli etmemeye çalıştı ama prens bunun farkındaydı.

Dans için piste geldiklerinde Rowan, Norilate'e yaklaşarak; "Benden iğrendiğinin farkındayım." Dedi keyifli bir sesle ve ardından kendine dogru çekip dans etmeye başladığında devam etti. "Ama üzgünüm artık birlikte yaşayacağız. Bana alışsan iyi edersin prenses." Dedi. Sesinde kibir yoktu ama cümleleri kibir doluydu.

Norilate, bu defa yüzündeki ifadeyi saklama geregi duymadı. "Birlikte yaşamak zorunda olmamız sana alışmak zorunda olduğum anlamına gelmiyor prens Rowan" Prens Rowan’ı baştan aşağıya süzdü ve devam etti; "Katil ellerinizi de tutmak zorunda olmaktan utanıyorum." Dedi ruhsuz ve buz gibi bir sesle. Rowan, onu döndürüp tekrar kendine doğru çekti. Onu bedenine daha da yaklaştırdı. Aralarında nerendeyse iki üç parmak mesafe vardı. Nefesi nefesine karışıyor;Norilate'in yüzüne bir rüzgar gibi çarpıyordu. "Ne yazıkki çocuklarımı doğuracaksın." Küçümseyen bir sesle bunları söyledikten sonra aralarındaki mesafeyi açarak danslarına tek kelime etmeden devam ettiler. Ta ki müzik bitene kadar.

Müzik bittiği an Norilate hızla kendini Rowan’dan uzaklaştırarak etek selamı verdi. Hızlı adımlarla yerine dogru ilerledi ve sandalyesine oturup eğlence bitene kadar da yerinden kalkmadı. Prens, Norilate'e davet boyunca gözlerini dikerek onu huzursuz edercesine bakmaya devam etti. Prenses ise davet boyunca ne kadar zor olsa da bu bakışları görmezden gelmeye çalıştı. Prens bakışlarını bıçak gibi saplarken bu pek de kolay olmuyordu.

***

Davet bittiginde direkt odasına gitti. Nedimeleri sıcak banyosunu hazırlamış temiz geceliklerini yatağının üzerinde hazır etmişlerdi. Norilate öfkesini nasıl dışa vuracağını bilmez halde odasına girince nedimelerini odadan çıkarttı. "Çıkın. Bu akam yalnız kalmak istiyorum sabah da öğlenden önce gelmeyin dinlenin."

Nedimeleri etek selamı vererek teker teker odadan çıktlar .Norilate, sıcak küvete girip sakinleşmeye çalıştı. Sıcak su teninde dolaşırken düşüncelerinin de o su ile akıp gitmesine izin verdi. Elindeki lif ile kendini iyice keselemeye başladı. Rowan’ın ona dokundugu yerleri kirlenmiş; Dreago'nun kanı bulaşmış gibi hissediyordu. Kendini o kadar sert ve hızlı keseledi ki bunu ancak canı yandığı an fark etti. Beyaz teni kızarmıştı ve keseledigi yerler biber sürülmüş gibi yanıyordu.

Hızlıca duştan çıkıp geceliklerini giydi. Saçlarını taradı ve bir havlu ile onları kuruladıktan sonra ensesinden tek bir örgü ile ördü. İçeride içi içine sığmıyordu odasındaki büyük balkona çıktı. Lathaerya'nın temiz nemli havasını ciğerlerini onunla doldurmak istercesine içine çekti. Aniden bir ejderhanın çığlık sesi ile ejderhaların bulunduğu yere; Ejder Kovuğu'na doğru baktı. Bu ses Sya'nın sesiydi.

Hızlıca giyinip odasından çıktı. Taş merdivenleri adeta koşarcasına indi. Sya'nın sesi hiç iyi gelmiyordu bütün sarayı dolduruyordu inlemesi. Yüreği sıkışmış, elleri terlemiş ve tüm vücudu titreyerek ahıra koştu. Arkasından gelen ayak seslerini duymuyordu bile; duyduğu tek şey en degerli varlığı birlikte büyüdügü ejderhası Sya'nın acı iniltisiydi.

Ejder Kovuğu'na geldiğinde gördüğü şey yüzünden kalbinden bıçaklandığını sandı. Sya, acılar içinde inliyor safir gözleri yaşlı, kurtulmayı beklercesine Norilate'e bakıyordu. Onu gördügü an çığlıkları durmuş binicisine minnet dolu bakışlar atıyordu. "Neler oluyor Asthor?" diye seslendi seyise. "Majesteleri," diyerek saygı ile eğildi ve Sya'ya bakarak. "O ölüyor." Diyebildi yutkunarak ve tekrar reverans yaparak "Majesteleri, burda ne işiniz var?" dedi Norilate'in omzunun üstünden bakarak.

Ne zamandan beri onun peşinden geldigini bilmiyordu, fark etmemiști bile. "Sen..." dedi zorla yutkunarak. Öfkeyle koşarak omuzlarından sertçe ittirdi. "Sebep olduğunuz şeyi görüyor musun?" sesindeki kin kovuğun içinde yankılanıyordu. Rowan, tek bir kelime bile etmeden Sya'ya bakıyordu. Hayatında ilk defa bunladar yakından bir ejderha görmenin de etkisi ile orada kalakalmış hayranlıkla gümüş renkli ejdjerhaya bakıyordu. Amcan gözlerinde başka duyhular da vardı… Korku ve hayal kırıklığı…

Ne diyeceğini bir an bilemedi. Sadece "Ona ne oldu?" demesiyle olanlar oldu. Norilate öfke ile konuşmaya başladı. "Ne mi oldu? Benimle dalga mı geçiyorsun? Sizin vahşice savaşınız yüzünden hepsi telef oldu." Rowan’ın gözleri şaşkınlıkla büyümüş;Norilate'i dinliyordu. Prenses devam etti. Sesi titriyordu. Acısı sesine yansımıştı; "Sya, çocukluğum beri benimle, o benin en değerlimdi. Şuan can çekişiyor!" Ve Rowan’ın konuşmasına fırsat bile vermeden Sya'nın yanına koştu ona sıkı sıkı sarıldı, başını okşadı. Üç metre boyunda bir ehderhaya be kadar sarılabilirse.

Rowan şaşkınlık dolu gözlerle Norilate'in ejderhaya şefkatli bakışlarını seyrediyordu. Eğlencede ona öldrürecekmgibi bakan kadın yok olmuş; yerine bir anne şefkati ile yavrusunu saran bir kadının bakışları gelmişti.

Prenses başını Sya'nın alnına dayadı ve fısıltı ile; "Seni seviyorum kızım." Dedi ve anlından bir öpücük kondurdu. Sya, o an son nefesini Norilate'in kollarında verdiginde Norilate'in gözlerinden yaşlar süzülmeye başladı. Prens yaramazlık yapmış ve yakalanmış bir çocuk gibi hüzünle başını egdi. Prenses ise göz yaşlarına engel olamıyordu ve son kez sıkı sıkı sarılarak ona veda etti. Hayatından bir şey daha eksilmişti. En değerlisini kaybetmişti.

"Boynuzlarını alın Asthor. Onları bir sanığa koyun ve odama yollayın.” Diyebildi zorla. Sesi titriyor gözlerimden yaşlar ondan bağımsızca süzülüyordu. Arkasına bile bakmadan oradan hızla uzaklaşıp atların bulunduğu ahıra doğru koşar adım ilerledi.

Norilate, ahırına giden çamurlu yollardan geçerken geceliğinin etekleri çamurlanmıştı. Etrafta ayakkabılarının çamurda çıkarttığı sesten başka bir şey duyamıyordu. Acısı o kadar büyüktü ki ne yapacağını bilmiyordu.

Rowan ise peşinden gitmeye devam ediyordu. "Prenses, dur!" prenses ona bakmadı. “Gece yarısı, üzerinde gecelikle bereye gideceksin?” Norilate onu duymazdan gelmeye devam etti ama prens bu defa daha kararlı bir ses tonuyla; "Norilate!" diye son kez seslendi. Norilate hışımla arkasını döndü. Tehditkar bir ses tonu ile "Gitseniz iyi olur, prens Rowan." Deyip hızla arkasını dönüp ahıra girdi.

Seyis atların bakımlarını yapıyordu. Norilate'i görünce egilip selam verdi. Norilate, atına dogru yöneldi ancak seyis onu durdurdu. "Majesteleri, üzgünüm. Kralın talimatı tek çıkamazsınız." Dedi seyis. Rowan arkadından ahıra girdi, kararlı bir sesle; "Benimle çıkacak." Deyip ahırdaki siyah kısrağına doğru yöneldi.

Rowan o kadar net, itiraz kabul istemeyen bir sesle konuştu ki seyis hemen atları ayarlamaya başladı. Norilate, Rowan’a yaklaştı. Her zamanki buz gibi sesi ile “Ne yapmaya çalışıyorsun?" dedi gözlerini Rowan’dan ayırmadan. Rowan, teslim olmuş gibi ellerini kaldırdı."Tek kelime etmeden gerinden gelecegim. Savaş yani bitti ancak ortalık hala tekin değildir. Kral haklı." Norilate, gözlerini devirdi. Başını yana eğerek gülümsedi.; "Burası benim ülkem. Burada güvendeyim." Dedi küçümseyerek. Alaycı bir bakışlar Rowan’ı süzdü. "Ayrıca siz buradasınız başka tehlike aramaya gerek yok."

Rowen, bıkkınlıkla başını iki yana salladı."Demek ki var." Gözlerini ondan hiçayırmadan da ekledi. "Seninle geliyorum." Norilate, derin bir iç çekti. Seyisin onun için hazırladığı atına bindi. "O zaman sebep olduğunuz şeyin sonuçlarını gormeye hazır olun Prens Rowan." Rowan da atına binince atlarına komut verip yola çıktılar.

***

Rowan, tek kelime etmeden, nereye gittiğini dahi bilmeden prensesin peşinden gidiyordu. Saraydan çıkıp ormanlık bir patikaya girdiler. Etrafi küle dönmüş ağaçlara bakarken Rowan, içinden bu hale nasıl geldiklerini anlamaya çalışıyordu. Rowan, alacağı cevaptan korkarak "Bu ormanlar nasıl bu hale geldi?" diye sordu. Norilate'in onu delen bakışlarını görünce buna anında pişman oldu. "Askerleriniz," dedi Norilate ve ekledi; "savaştan sonra şehrin içine girip ormanları, evleri ateşe verdiler." Rowan, başını hayır der gibi iki yana salladı; "Lydros asla sivillere ve şehirlere girmez. Hayır." Dedi sesindeki şaşkınlık Norilate'in atını durdurmasına sebep oldu. Kaşlarını çatarak Rowan’ı süzdü; "Demek ki askerlerin yeterince sana sadık değil Prens." Rowan da atını Norilate'in atının önüne getirip durdu.

Prensesin gözlerinde saf öfke vardı. Sadece kısa bir an, çok kısa bir an öfke silinir gibi oldu. "Ben barbar değilim prenses. Sadece ülkem için savaşırım ve bunların sebebi ben değilim." Acı çeker gibi ormana baktı. "Bu çok korkunç." Dedi eli ile küle dönmüş ormanı göstererek.

Norilate, Rowen'ın sözlerine inanmıştı çünkü; Rowan’ın gözlerindeki o bakış onun da bu olanlara inanamadığını açıkça belli ediyordu. Gözlerindeki dehşet ve acıma, Rowan’ın gögsünde soğuk bir ağırlığa dönüştü. Bunu o yapmamıştı. Prens, bakışlarını Norilate'e çevirerek kendinden emin bir sesle konuşmaya devam etti."Bunun emrini kimin verdiğini öğreneceğim prenses. Ve sana söz veriyorum. Cezasını da ellerimle vereceğim." Dedi.

***

Norilate, ve Rowan, tek kelime bile etmeden atlarını sürmeye devam ettiler. Uzunca bir süre yol aldıktan sonra bir mezarlığın başına gelip durdular. Kadim Anhkar dilinde tümlerin yer aldığı iki taş sütunun arasında ejderha motifi olan Çelik ferdorje kapının önünde durdular.

Mezarlığa geldiklerinde Rowan, ondan önce attan inip Norilate'in atının yanına geldi. Centilmence ve biraz da çekingen bir nezaketle ellerini bağlayıp attan inerken basması için ona uzattı. Norilate yardımını kabul edip atından indi. Rowan atın yukarını alı be kendi atıyla beraber oradaki bir direğe bağladı.

Atları bağladıktan sonra içinde ağır bir hisle mezarlığa ve oraya doğru üzerinde ipek geceliği ve sabahlığı ile korkusuzca yürüyen prensese baktı. Kendisi de peşinden ağır adımlarla mezarlıga dogru ilerledi.

Prenses, arkası Rowan’a dönük bir şekilde ilerlerken bir rehber gibi etrafı ona gösterdi; "Bunlar savaşta ölenlerin mezarı," dedi içeriye girerken. Onunla konuşmuyor sanki boşluğa anlatıyor gibiydi. Rowan, etrafı incelerken mezar taşlarından gözlerini ayırmadan sordu. “Ölülerinizi yakarak uğurlamıyor musunuz?” Prenses başını iki yana salladı. "Lathaerya'da soylu halk gömülür." Sonra durdu, Rowan’ dönmeden uzaktaki bir mezarı göstererek; "İşte oradaki de.." derin bir nefes aldı. konuşmakta güçlük çeker gibiydi. boğazını temizleyip devam etti; "Başını boynundan ayırarak öldürdüğün adamın mezarı." Dedi.

Draego 'nun mezarına dogru ilerlerken ölümün ağırlıgı teninde kol geziyordu. Bir zamanlar kanlı canlı halde gülen, saçlarını okşayan adam şu an toprağın altında yatıyordu. Norilate, mezarın başına gelip yanına doğru çöküp eli ile toprağı düzeltti. Savaştan sonra neredeyse her gün gelip çiçekler bırakıyordu. Kuruyan çiçekleri elleri ile toplayıp kenara atarken; Rowan sessizce sadece onu izliyordu.

Uzun bir süre mezar taşına baktı sessizce; ardından bakışlarını Rowen'a çevirdi. "Eserinle gurur duyuyor olmalısın." Diyerek devam etti gözlerindeki nefret ve sesindeki insanı ürperten sakinliği ile.

Ayağa kalktı. Gözlerini Rowan’ın geceyi anıran siyahlarına yöneltti. Bakışları sakin ama insanı ürpertecek kadar keskindi. Rowan, içinin bu guğukşula titrediğini hissetti ama bunu gizledi.

Prenses ise konuşmasına her kelimeyi Rowan’ın kafasına iyice sokmak ister gibi vurgulayarak devam etti. "Hayatımda ilk onu sevdim ve sadece onu seveceğim." Her bir kelimeyi Rowen'ı kızdırmak için özenle seçiyordu. "Karın olacak olmam ona olan sevgimi ve sana olan nefretimi degiştirmeyecek. Sende buna alışsan iyi olur." Diyerek konuşmasını sonlandırdı. Son cümlesini dans ederken prensin söylediklerine ima ederek özenle vurguladı.

Sesindeki soğukluk kendisinin bile ürpermesine neden olsa da asla ondan gözlerini ayırmadan ne tepki vereceğini bekledi. Rowan’ın gözlerinde donuk bir ifade vardı. Gece siyahı gözleri daha da koyulaşmıştı. Çenesi kasılmıştı. Ne hissettiği tam anlaşılmıyordu ama Norilate onun içinin öfkeden yandığını hissediyordu.Haksız da değildi. Rowan, Draego'yu öldürdüğü için pişman değildi. Hatta bu sözlerden sonra hayatta olsaydı tekrar öldürebilirdi. İçinde anlalandıramadığı bir öfke ile mezara baktı. Omuzlarını silkti; "Ne yazık, ömrün boyunca sevdiğin adamın katili ile aynı yatağı paylaşıp, onun çocuklarını doguracaksın." Ne kadar gizlemeye çalışsa da sesindeki öfke her bir kelimesine dökülmüştü. "Ve asla gelemeyecek bir adamı bekleyeceksin." diye ekledi alaylı bir tebbesümle.

Arkasını dönüp mezarlıktan çıkıp Siyah kısragına yöneldi.Norilate, son birkez Drago'nun mezarına baktı.Gözlerinden süzülen bir iki damla yaş toprağı ıslattı. İçinin sızısı bütün bedenini sarsa da dik durmalıydı. Elleriyle mezardaki toprağı son kes okşadı. Gözlerinden akan damlardan bir kaçı toprağı ıslattı. “Beni affet.” Dedi fısıltıya yakın bir sesle. Son kez mezar taşına baktı. İçinden kopan bir parçayı orada bıraktığının hissiyle oradan uzaklaştı ve Rowan’ın ardından gitti. İkisi de atlarına binip saraya dönmek için yola koyuldular.

***

Rowan, içinin bu denli öfke ile dolmasına anlam veremiyordu. Vücudu alev alev öfkeden yanarken sebebini anlamaya çalışıyordu. Atın yularını onkadar sıkmıştı ki at huzursuzlandı. Ellerinde ipin bıraktığı ize baktı. Öfkesinin sebebi neydi? Belki de sebebi Norilate'in sözleriydi. Onunla beraber oldugu her gün başka bir adamı düşünecek olması onun içindeki Dreago’ya olan hırsı daha da alevlendirdi. Ona her baktıgında, ona her dokunduğunda aklında başka bir adam olacaktı. O an o mezarı paramparça edip yakmak geldi içinden. Başka bir sebebi daha vardı; Lathaerya'nın başına gelenlerden sorumlu tutulmak...

O asla savaşlarda şehirleri yagmalama emri vermezdi. Bunların emrini de o vermemişti. 'Demek ki askerlerin yeterince sana sadık degil.' Cümlesi aklından çıkmıyordu. Tüm itibarı tek bir cümle ile yerle bir olmuştu. Asıl en çok da buna öfkelenmişti.

***

Norilate, odasına vardığında yatağının üzerinde bir sandık fark etti. Ahşap sandığı açmak için yatağına oturup sandığı kucağına aldı. Kapağını açıp baktığında kalbi sızladı. Gözünden akan yaşlar Sya'nın başından kesilmiş boynuzlarına damladı. Kadife bir kumaşın üzerinde adeta bir mücevher gibi serilmiști. Daha sonra buğulu gözleri bir başka sandığa daha takıldı onu yeni fark etmiști. Yerdeki büyük sandığa yaklaşıp kapağını açtığında iki elini de ağzına götürüp hayretler içinde bakakaldı. İki adet ejderha yumurtası. Sya, ölmeden önce anne olmuş yavrularını en yakın arkadaşı Norilate'e emanet etmiști. Prenses umut dolu gözlerle yumurtalardan birini eline alıp okşadı. Sya'dan ona kalan tek şey bu iki yumurtayı seyretti.