2. bölüm / 2
EFGANGirift
Bölümler 2Şu an: Girift
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
oy vermeyi ve yorum yapmayı unutmayın rica ediyorum 🥹🥹🥹🥹🥹
Sezen Aksu, Ne Ağlarsın
Emre Aydın, Soğuk Odalar
Badem, Sen Ağlama
Zakkum, Gökyüzünde
Karşımdaki manzarada saklı kalan derin denize baktım sakince, bakmaktan çekinen küçük bir kız yoktu karşısında, düşmanına bakar gibi gözlerini dikmiş, öfkeyle, onu kıran denize bakan olgun bir kadın vardı. Kırgınlığın öfkeye dönüşmesi ne kadar zaman isterdi bilmiyordum lakin, öfkenin bir insanı ne kadar sürede yok edebileceğini iyi bilirdim. Bu yüzden zihnimde çırpınmaya devam eden o küçük kızı, anahtarlarını denize fırlattığım bir odaya kapatmış, onun bana kırgınlığımı hatırlatmasına izin vermemiştim. Lakin zihniniz, içinde binlerce kişi taşıyacak kadar güçlü olsa da, onların çığlıklarını gizleyecek kadar güçlü olamıyordu bazen.
O kız denizden uzak durmamı haykıracak kadar kırılmıştı, ben ise denize bakmayı kesemeyecek kadar denize öfkeliydim.
Dudaklarıma kaldırdığım o çay bardağının elimde bıraktığı etkiyi çok sonradan anladım, yanıyordum, ama esen rüzgar oldukça soğuktu.
Hayallerimin şehri, İstanbul’daydım. Ve İstanbul sudan oluşuyordu, benim ise gözlerim denizleri kan gölünden ibaret görüyordu.
“Azra,” Babamın sesiyle omzumun üzerinden bana doğru, elinde simit poşetiyle gelen babama baktım. Yüzündeki tebessümü her zaman insanın içini ısıtacak türdendi, mesleğinden dolayı olsa gerek, ve de sağlıklı tariflerinin yardımıyla, ellilere merdiven dayadığı halde yüzünde tek bir kırışıklık yoktu, hayat ona güzel davranmıştı. Arabada kalmamı istediği halde indiğim için kızmasını beklerken hiç bir şey söylememesi dikkatimden kaçmamıştı. Yanıma geldiğinde oturduğum banka oturdu, poşeti ortamızda bıraktığında bir kolunu bana uzatmasıyla halimden memnun bir şekilde göğsüne sokuldum. “Niye indin arabadan? Soğuk dışarısı.” dediğinde, “Sıkıldım yol boyunca zaten, dışarı çıkıp bakmak istedim.” dedim kısaca cevaplayarak. Simitlerden birisini aldığımda çayı yere bırakmıştım. Simiti ikiye bölüp bir kısmını babama uzattığımda kafasını olumsuz anlamda salladı, ben de omuz silkip kendim yedim. “Öyle olsun bakalım,” dedi kısaca hareketlerimi tebessümle izlerken.
🕯️
Yatağımın üzerindeki kutuları açarken çıkarttığım onca şey arasında aradığım tek bir şey vardı; annemin fotoğrafı. Eski evimizi toplarken yanımda taşımak istemiştim çerçeveyi lakin babam buna gerek olmadığını, onun her şeyi halledeceğini söylemişti. Öyle de yapmıştı aslında, işlerin çoğunu hep yaptığı gibi o bitirmişti. “Baba!” Cevap alamadığımda salona gitmek üzere adımlamıştım ki çerçevenin çalışma masamın üzerinde durduğunu fark ettim. Çerçeveyi elime aldığımda cevap vermeyen babamı görmek için salona çıkmıştım fakat orada olmadığını fark ederek mutfağa çevirdim gözlerimi, kapı açıktı ve içerde kimse yoktu; muhtemelen ikinci kata çıkmıştı. Tekrar odama dönüğümde bakışlarım istemsizce elimdeki çerçeveye düştü; annemin hep sevdiği gibi ışıl ışıl bir çerçeveydi elimdeki. Fotoğrafta kumral saçları kulak hızasına kadar gelen, yaşına rağmen uzun bir boya sahip olan bir kız çocuğu vardı, yanında ise beline sarıldığı annesi. Anneme baktım, yüzünde hep var olan ışıl ışıl gülümsemesi onun varlık sebebiymiş gibi kendini belli ediyordu. Üzerinde ince askılı beyaz bir atlet, altında ise kısa, gri bir şort vardı. Uzun saçları ıslaktı, duştan yeni çıkıp hemen yanımıza, bahçeye koşmuştu o gün. O masada dönen kahkahalar hala kulağımda fısıltı gibi dolaşıp duruyorlardı.
Ondan sonra saçlarımı onun gibi hep uzun tutmaya başlamıştım ben.
Yüzümdeki buruk gülümsemeyle çerçeveyi tekrardan masaya bıraktım ve odamdan çıktım. Bu sefer mutfakta olduğunu fark ettiğim babamın yanına gittiğimde, bir kaç saat önce hazırladığım yemekleri tabaklara koyduğunu gördüm. Masaya koyduğu ekmek poşetine baktığım sırada, “Dışarı mı çıktın?” diye sorduğumda başını olumlu anlamda sallayarak elindeki tabaklarla bana döndü. Haline gülerek tabakları elinden aldığım sırada üstündeki, nine tavşanlı önlüğe bakmaya devam ediyordum. “Babaya gülünmez, geç de elin iş tutsun. Ah bu zamanın gençleri, ah!” Babam dedikoducu kadınlar gibi hayıflanmaya başladığında gülüşüm kahkahaya döndü. Kaşık ve çatalları getirirken alnıma küçük bir öpücük bıraktı tebessüm içinde. “Şu hallerini asıl komiserlerin görmesini isterdim.” dedim masaya oturmadan önce önlüğünü çıkartan babama ithafen. “Koskoca Baş Komiser Ediz Barbarosoğlu, evinde tavşanlı önlüğü ile kızına hizmet ediyor.”
Babam yüzünü buruşturdu. “Görsünler de erkek olmak neymiş anlasınlar, hepsi engelli gibi yaşıyor.” Kıkırdayarak tabağıma döndüğümde, yemekleri hazırlarken hissettiğim o açlığın tamamen yok olduğunu fark ettim. Kendimi zorlayarak yemeye başladığımda ağrıyan başım için ilaç almam gerektiğindendi bu, ama sadece üç kaşık geçebilmişti boğazımdan. Daha fazlasını yemeye çalışsam da yapamıyordum, kafamdaki ağrıyla baş etmeye çalışırken bu oldukça zor oluyordu, boğazımda adlandıramadığım yumrunun varlığı her şeyi zorlaştırıyordu.
Göğüs kafesimde büyük bir taş vardı, gittikçe ağırlaşıyordu ve ağırlaştıkça bastırdığı duyguların hesabını ödetmek istercesine ağlama isteğimi köreliyordu.
Masayı toplamaya başladığımızda babam sudan geçirdiği tabakları makineye yerleştirmeye başladığı esnada bir şeylerin ters gittiğini anlamış gibi, “Satrança var mısın bu akşam?” diye sordu. Satranç bizim ailenin bir geleneğiydi, üç kişilik ailemizi ayakta tutan şey bence buydu. Satranç kazanmak ya da kaybetmek için oynanmazdı bizim evde. Satranç, dertlerden uzaklaşmak isteyeni kucaklardı, derdini anlatmak isteyeni de öyle. “Uykum var.” diyebildim o an, içimdekini anlatamayacağımı bilerek. Her acı satırlara dökülemezdi bazen, bazı acıları kalbinin derinliklerinde değil, kendi teninde hissedip yandıktan sonra anlardın anca.
Ellerini kuruladıktan sonra masanın baş köşesine oturmuş ortadaki meyve sepetine gözlerini dikmiş olan bana yaklaştı. Dudaklarını başımda bastırdığında, “Satranç hep akşam oynanmaz, biliyorsun değil mi Azra’m?” diye sormuştu, derdimi günün her saatinde anlatabileceğimi söyleyerek. “Biliyorum,” dedim sadece.
“Yenmeyeceksin yani bu koca adamı?” Onun eğlenen ifadesiyle kıkırdayarak başımı salladım. “Her türlü yenemiyorum ki zaten.” dedim küskün bir kız çocuğu edasıyla.
“Tamam, anlaşma yapalım o zaman.” dedi tek bir hareketle sandalyeyi havalandırdığında kendisine döndürdü beni. İri gözlerle ona bakarken, “Sen bu akşam satrança gel, ben de yeniliyim.” diye devam etti.
“Baba..” dedim fısıldar gibi bu sözleri, anıları sakladığım o zihin sandığından tozlu bir halde çıkarırken. “Sen bir tek anneme yenilirsin.” Sözlerimi düzelttim. “Bir tek ona yenilirdin yani,” dedim yüz ifadesinden korkarak başımı eğmiş konuşurken. Bakışlarımı korkarak kaldırdığımda babamın hareketsiz kaldığını gördüm, yutkundu yavaşça.
“Sen bana ondan geriye kalan tek hatıra, tek parçasın Azra’m. Sana da yenilirim kızım. O da benim canımdı, sen de benim canımsın.”
Ayağa kalktığımda boynuna doladım kollarımı sıkıca, sarılışıma karşılık verdiğinde alnımı omzuna yasladım. “Özür dilerim,” dedim annemi hatırlatarak üzülmesine neden olduğum için.
“Ne özrü Azra, annen benim içimde hala hayattaki. Bir insana kavuşmak için çabalamazsan, o insanın ne değeri kalır ki? Annenle kavuşacağımı biliyorum ben, benim içim rahat. Sen ondan bahsederken asla beni üzeceksin diye korkma, beni asıl korkutan senin onu unutman.”
“Asla.” dedim keskin bir sesle ondan uzaklaşırken. “Annem o benim, nasıl unuturum ben onu baba?” Sessizce tebessüm etti ağlamaklı halime bakarken.
“İşte ben de bundan üzülmem onu andığın zaman, ben onu hiç unutmadım ki sen andığında hatırlayıp üzüleyim.”
Babam yorgun bir kalbe sahipti, yorgunluğu kılıç diye kuşandığı acısından kaynaklanıyordu. Her gece karaydı, ama benim babam için güneş artık eskisi gibi ışıldamıyordu; ve Dante Alighieri’nin de dediği gibi, bazı ruhlar o kadar aralıkta kalıyordu ki, en kötüsünü diler hale geliyorlardı.
Babam ne karanlığa ne de sonsuz ışığı olan anneme sahipti, babam karanlığa muhtaç olacak kadar yorgundu.
🕯️
Gözlerimi yeni bir güne açtığımda güneş daha doğmamıştı, yanımdaki komodinin üzerinde duran telefonumdan gördüğüm kadarıyla saat dördü geçiyordu. Uymaya çalışsam da, uyuyamacağımı anladığımda mutfağa geçip çay koymuştum kendime. Okumaya yeni başladığım kitaba devam etmeye karar verip yatağımda, bayıla ayıla aldığım mavinin farklı tonlarına sahip küçük yastıkların arasında bağdaş kurmaya çalışarak zar zor oturdum. Konuya az çok hakim olmaya başladığım anlarda duyduğum zil sesiyle birlikte dudaklarımdan kısık sesli bir küfür kaçmıştı, rahatsız edilmekten asla haz etmiyordum. Lakin çalan zil, alarmıma aitti. Bunun ilk iş günüm olduğu için erkenden uyanmam gerekecekti ve ben çok daha önce uyanmıştım. Alarmı kapattıktan sonra kitabı da yatağımın üzerinde bırakarak odamın içindeki banyoya geçtim.
Aynanın önünde durduğumda aynadaki aksime baktım bir süre. Kumral saçlarımı toplayıp dağınık bir topuz yaptıktan sonra yüzümü rahatça temizleyip dişlerimi fırçaladım. Tüm makyaj çantamı lavaboya döktüğümde aynaya döndüm; göz altlarım her zaman olduğu gibi fazla kızarıklardı, oldukça fazla kapatıcı kullanmam gerekecekti. Yaklaşık kırk dakikanın sonunda yüzümdeki yorgunluğu tamamen saklayan makyajımı bitirdiğimde, bir kaç dakika öncesine kadar kuru kalan cildim artık ışığın altında parlıyordu. Saçlarımı çözüp taradıktan sonra salık bıraktım, babamdan örmesini isteyecektim. Odama geçtiğimde lavabonun içinde hala makyaj malzemelerim duruyordu; toparlamakla uğraşamazdım.
Dolabı açtım, uzun bir süre boş boş baktıktan sonra oflayarak askıları çıkartıp tek tek kıyafetlerime baktım. Sonunda vişne renginde bir body giyindim, altıma ispanyol paça siyah kumaş bir pantolon geçirdiğimde body’nin üstüne beyaz, düşük omuzlu bir kazak giyindim. Odamın kapısının tam arkasında duran bir kaç topuklu ayakkabıyla bakıştıktan sonra, beyaz bir spor ayakkabısını aldım elime. Tamamen hazırlandıktan sonra çantamı hazırladım, telefonumu da aldığımda odamdan çıkmış mutfağa doğru gidiyordum. Salondan geçerken çantamı beyaz koltuğa bıraktım, babam mutfakta yemekleri çoktan hazırlamıştı. Erken uyanmasına alışık olduğum için bunu tuhaf karşılamamıştım, haftanın her günü saat altıda kalkardı, beş günü de erkenden koşuya çıkardı. Islak olan kısa saçları koşuya çıktığını anlatıyordu.
Beni görmesiyle elindeki gazeteyi indirdi çatık kaşları eşliğinde. “Saçların niye salık senin?”
“Sana da günaydın baba.”
“Saçların?” diye tekrarladığında oflayarak yanına geçtim. “Sen ör istedim sadece, salık bırakmayacağım. Ayrıca artık çocuk değilim baba, otuz yaşındayım neredeyse, saçımı salık bıraktım diye boğulacak değilim.” Babamın korkusu küçüklüğümde, saçlarımı uzatmak için direttiğim zamanlarda, uçlarını dahi aldırtmadığım için uyurken boğulmanın eşiğinden döndüğüm içindi. O geceden sonra saçlarımı asla salık bırakmamı istemiyordu, ben de her seferinde uymaya çalışıyordum bu isteğine, tabii lise ve üniversite zamanlarımı dahil etmezsek.
“Çocuk değilim derken bile saçlarını benim örmemi istiyorsun Azra,” dedi babam hayıflanarak. Ona sevimlice sırıttım. “Tek başıma yapamıyorum çünkü, ve sen gayet yeteneklisin.”
Tabağımdaki domatesi çatalıma batırdığım esnada, “Doğal olarak, kaç yıldır yaptığım iş.” dedi babam kendini över gibi. İşte der gibi bir bakış attıktan sonra domatesi ağzıma attım. Babamla yeni işindeki insanlardan bahsetmeye başladığımızda, babamın buraya çoktan alıştığını fark ettim. Aslında buraya tam anlamıyla yeni olan bendim, babam yaklaşık iki aydır burada yaşıyordu çünkü. Ben ise babamın eski görev yeri olan Ankara’da yaşarken, gördüğüm rüyaların etkisinden kendimi telefonda ağlayarak babamdan beni yanına almasını isterken bulmuştum. Sık sık kabuslara maruz kalıyordum, hepsi ölümün varlığını hatırlatıyordu, hepsi zamanın hepimiz için farklı çalıştığını hatırlatıyordu bana. Her rüyamda annemi kaybedişimin yanında babamın yok olmasını izlemeye mahkum ediliyordum.
Ben kendi zihnimin kölesiydim aslında, çünkü dedikleri gibi; her terzi kendi söküğünü dikemezdi.
Mutfağı temizledikten sonra babamın beni kliniğe bırakma teklifini seve seve kabul etmiştim. Evden çıkmak için salona geçerken çantamı aldım, babamdan önce çıktığım için arabanın anahtarlarını ben almıştım. Araba sürmeyi bilmiyordum, gençliğimden itibaren aşk ve tutkuyla yaptığım tek şey motor sürmekti. Motorum hala gelmediği için babam bırakacaktı bugün. Bahçenin içinde park edilmiş siyah Ford Galaxy’yi açmak için elimdeki kumandanın tuşuna bastım. Click sesinden sonra arkamdan gelen babamın adımlarını duymuştum, bu yüzden arabaya yaklaştığımda onu bekledim, sürücü tarafına geçtiğinde anahtarları ona fırlatmamla havada yakalayıp arabaya bindi. Ardından arabaya bindiğimde yanındaki yolcu koltuğuna geçip kemerimi takmıştım, çantamı ise arka koltuklara koymuştum. Başımı yorgun bir şekilde cama yasladığımda dargın gökyüzünü izlemeye başladım. İçimdeki burukluğa o kadar benziyordu ki karşımdaki manzara, gökyüzünün dökülmeyen yağmurları misali dökmekten korktuğum gözyaşlarım vardı. Yüzümde soğuk, buz gibi bir ifade vardı içim cehennem ateşinde yanıp tutuşurken.
“Meryem’le konuştun mu?” diye soran babamla kafamı ona çevirdim, kısa bir bakış attığında kafamı olumsuz anlamda sallamıştım. Meryem Teyze annemin çocukluğundan beri en yakın arkadaşıydı, annem babamla evlendiği zaman İstanbul’dan ayrılmak zorunda kaldığında bile asla onu yalnız bırakmamış her fırsatta yanında olmuştu. Annemin ölümünden sonra dahi elimi tutmayı bırakmadığı gibi. Babamın İstanbul’a geldiğini ilk duyduğu zamanlarda bana da iş teklifi yapmıştı ama ben o süre zarfında Ankara’da kalmaya kararlı olduğum için reddetmek zorunda kalmıştım. Kararımın değiştiğini de ilk öğrenen kişi o olmuştu, asla kaybetmediği şefkatiyle benim için her zaman bir yere sahip olacağını söylemişti.
Meryem Teyze, kelimenin tam anlamıyla bir kariyer kadınıydı; hayatından birden fazla erkek girmişti lakin hiç birisiyle ciddi düşünmemiş, evlenmeyi aklından dahi geçirmemiş bir kadındı. Hatta bende bu potansiyeli gördüğünden olsa, onun gibi devam etmemi önermişti. Onu hatırlamak tebessüm etmeme neden olmuştu. Annemin hatıralarını yaşatmamda en büyük yardımı o sunmuştu.
“En son Ankarada’yken konuştum, bana geldiğim zaman en az bir hafta tatil yapmam gerektiğini söyledi.” dedim gülümsemem büyürken.
“İyi demiş,” dedi babam sözlerime karşılık. “Keşke biraz da bizi dinlesen kızım,”
“Baba bunu tekrar etmekten sıkıldım artık, ben çocuk değilim. Kendi kararlarımı verebilecek yaştayım. Neyin benim için uygun olup olmadığını anlayabiliyorum.”
“Ben sana çocukmuşsun gibi davranmıyorum Azra, aksine sorumluluk sahibi birisiyle konuştuğum için bunları söylüyorum. Benimle konuşmuyorsun diye fark etmiyorum, bilmiyorum sanıyorsun ama öyle değil. Babanım ben senin, ilk kelimeyi söylediğin anını dahi hatırlıyorum, doğduğunda yaşadığım o sevinç tam kalbimin ortasında hala canlı.” Direksiyonu tutan ellerinden birisi kalbini gösterdiğinde başımı eğdim. “Kendim yetiştirdiğim evladıma elbette güveniyorum ama korkuyorum da Azra. Ya bu şehir gerçekten de korktuğun gibi sana iyi gelmezse diye korkuyorum. Daha yeni geldin, evde ölü gibi dolaşıyorsun.”
“Baba ben iyiyim,” dedim yalan söylememeye çalıştıkça daha da batarak. “Tamam,” diye devam ettiğimde bazı şeyleri kabullenmem gerekti. “Haklısın, iyi gözükmüyorum, ama en azından bunun bir kısmını yansıtıyorum sana, bu yetmez mi? İyi olacağım ve sen de bunu anlayacaksın baba, zor olacak ama ben yıllar sonra hala denizli şehirlerden kaçan bir korkak olmak istemiyorum. Sen de beni anla lütfen.”
“Ben sana korkak mı diyorum Azra?” dedi babam alınmış gibi. “Korksan da hakkındır diyorum, üstünden kaç yıl geçerse geçsin yaşadıklarını aşmaya çalışmanın ne kadar zor olduğunu biliyorum da konuşuyorum.”
“Baba ben iyi olacağım,” dedim güven veren bir sesle, kendimden emin konuşarak. İyi olmak zorundayım. “Ve sen de ankaralı kızına tekrar kavuşacaksın.” Alaylı konuşmama gözleri kısıldı.
“Sen ordulusun Azra,”
“Gaziantep doğumlu bir ordulu, tabii.”
Babam söylediğimin tuhaf olduğunun farkında olarak yüzünü buruşturarak gülümsemişti. Onunla birlikte ben de gülümsediğimde radyodan çalan şarkının sesini yükselttim. En sevdiğim şarkıcı olan Sıla’dan Hediye çalıyordu. Sesi arabanın dört yanını sardığında şarkı çoktan nakarata gelmişti, şarkıya fısıldayarak eşlik etmeye başladığımda başımı cama yasladım.
Kalbime değdim nihayet,
Ne kadar özledim de,
Gel gel ne olur dön gel,
Hadi dön gel be,
Kalbime değdim nihayet,
Ne kadar özledim de,
Gel gel ne olur dön gel,
Hadi dön gel be,
Karşı yakaya geçene kadar ikimiz de şarkıların bozduğu sessizlik içinde tek bir kelime söylememiştik. Yol boyunca korkularını düşünüp durmuştum, haklı olduğunu bildiğim noktalar da vardı. Ama babamın anlamadığı bazı şeyler vardı; ben onun gibi cesur değildim. Korkaklar kendilerini korumak için her gün daha güçlü, daha yüksek duvarlar örerdi kendilerine ve bir gün yine kendi korkularından dolayı, o duvarı en sevdiklerinin üzerine yıkacak raddeye gelirlerdi. Ben duvar örmekten yorulmuştum, bundandı denizin karşısında elimde tuğlalarla duruşum. Kendimi değil, korkularımı öldürecektim, yaşamak için yapmam gereken buydu.
Kliniğin önüne geldiğimizde dört katlı binaya kaldırdım gözlerimi. Üçüncü katta, beyazların içinde siyah harflerle yazılı olan isme baktım, Concordia. Latinceden gelen kelime, aynı kalbe sahip olmak, aynı akla sahip olmak demekti. Hemen altında daha küçük harflerle imza halinde duran Meryem Teyze’nin baş harfleri vardı.
M.C, Meryem Canpolat.
Elimdeki telefon titrediğinde Meryem Teyze’den mesaj gelmişti. Ekranı açmadan üstten mesaja baktım.
Meryem Hanım: Bugün klinikte olmayacağım, sözümü dinlemeyip işe gideceğini biliyorum o yüzden orada olmasam da ilk iş günün hayırlı olsun bebeğim!!!!!
Mesajı bana tebessüm ettirdiğinde, “Kim?” diye soran babamla çantamı almak için arkaya uzandım. “Meryem Teyze,” dedim.
Dikiz aynasını kendime çevirdiğimde babamın kahvaltı sonrasında dakikalar içinde örmüş olduğu saçlarıma baktım. Makyajım hala bozulmamıştı, kullandığım spreyin ilk iş günümde beni rezil etmesini istemiyordum. “Ne diyor?”
“İlk iş günün hayırlı olsun yazmış, işe geleceğimi biliyor ama klinikte değilmiş sanırım bugün öyle bir şeyler yazmış.”
“Asla da yerini kaptırmaz,” diye hayıflanan babama göz devirdim. Yanağına uzandığımda öpücüğümle birlikte somurtkan ifadesi gitti. “Bırak şu kadınla kapışmayı,”
“Ama sen benim evladımsın, evladımı çalıyor resmen Azra.”
“Baba,” dedim kaşlarımı çatarak.
“Tamam tamam, hadi git geç kalma.” Biraz duraksadığında kapıyı açtım. Kapıyı kapatmadan hemen önce, “İlk iş günün hayırlı olsun Azra’m.” demişti. Avuç içime kapattığım öpücüğü ona yolladığımda havada kapıp göğsüne yasladı. Kapıyı kapattıktan sonra arabayı tekrar çalıştırıp kliniğin park alanından çıkan babamla eş zamanlı olarak ben de kapıya doğru ilerlemeye başlamıştım. Girişin hemen sağ tarafında duran, kısa boylu benden çok daha genç olan kız içeri girdiğimde ayaklandı. “Merhaba,”
“Merhaba efendim,” Karşısında durduğumda, “Azra ben,” dedim. “Yeni Doktor Azra Barbarosoğlu.”
“Ay doğru,” Alnına elini yasladığında dibi gelmiş saçlarından geçirdi parmaklarını. “Odanızın anahtarlarını vereyim ben size hemen,” Ona tebessüm ettiğimde açtığı bir kaç çekmeceden sonra anahtarları bularak hızlıca bana uzattı. “İkinci katta efendim, isminiz zaten yazılı. Bu arada, yeni uygulamamızla, anahtarların üzerindeki kodu kullanarak telefonunuzla kapınızı açabilirsiniz, anahtar yanınızda olmadığı zamanlar için yani.”
Kaşlarımı çattım. “Bu tehlikeli olmaz mı biraz? Anahtarlarıma bir kez sahip olmaları yeterli olur o halde.”
Kafasını salladı hızlıca. “Hayır efendim, anahtarın kodu sadece bir kere kullanılıyor, başkası anahtarlarınızın üstündeki kodla hiç bir şey yapamaz.”
Dudak büzdüm bunu beğendiğimi belli ederek. “Anladım.” dedim kısaca. “Kolay gelsin o zaman sana, teşekkür ederim.”
“Ne demek efendim.” dediğinde ona tebessüm ettikten sonra oyalanmadan, giriş kapısının tam karşısında duran asansöre bindim.
Üçüncü kata geçtiğimde odamı bulmak zor olmamıştı, siyah kapının üzerinde gümüş harflerle yazılmış Dr. Azra Barbarosoğlu yazısıyla karşılaşmak kolay olmuştu. Odama geçtiğimde mavinin farklı tonlarında dizayn edilmiş odama beş yaşında küçük bir kız çocuğunun doğum hediyesine baktığındaki heyecanla bakmıştım. Ne garipti denizden nefret eden kızın maviye olan aşkı.
Odam eski odamdan çok daha genişti. Sağ tarafta duran masamın önünde beyaz bir oturma takımı duruyordu, sağ tarafın hepsi farklı artistlerin farklı eserleriyle doluydu. Tam ortalarında duran portre ise Gabriel Rossetti’ye ait, Beatrice’nin selamı adlı eseriydi. En sevdiğim kitaba göndermeydi bu. La Vita Nova; aşkla yenilenmiş hayat. Portrenin önünden uzaklaştığımda dikkatimi çeken şey masanın üstünde duran siyah bir çerçeve olmuştu. Elime aldığımda, o tanıdık simayı gördüm, annemi. Işıl ışıl parlayan hareleri fotoğrafta ilk fark edilen detaydı. Gençliğine ait bu fotoğrafta yanında, sağında duran Meryem Teyze’den başkası değildi. Meryem Teyze başını annemin omzuna yaslamış bir kolunu ise annemin beline sarmıştı. Annemin üzerinde kısa, beyaz bir gece elbisesi vardı, Meryem Teyze zıtlığın uyumunu temsil eder gibi aynı elbisenin siyahıyla duruyordu. Hemen yanlarında, aynı şekilde anneme sarılmış olan başka bir bedeni fark ettiğimde, vücudundan kadın olduğunu anlayabilmiştim lakin yüzünü göremiyordum çünkü elinde tuttuğu şampanya bardağını kameraya yakınlaştırmış yüzünün neredeyse tamamını kapatmıştı. Siyah saçlarından başka bir şey görememiştim. Anneme tekrardan baktım özlem gidermek isteyerek. Saçları bukle bukle omuzlarından dökülüp göğüs dekoltesini kapatıyorlardı. Yüzünde o özendirici gülümseme vardı, kameraman sadece onun gülüşüne odaklanmış gibiydi.
O, cennetin yer yüzündeki gölgesiydi.
Kapı çaldığında çerçeveyi geri yerinde bırakarak, “Gir,” dedim. Masanın etrafından dolanarak koltuğuma oturduğumda çantamı parkeyle döşenmiş zemine bıraktım. İçeriye yirmili yaşlarında, kısa, siyah saçlı bir kız girdiğinde bana gülümsedi. “Günaydın efendim,” Elinde farklı renklerde olan bir sürü dosya taşıyordu, zorlandığını gördüğümde kalkmak için hareketlendim lakin o benden hızlı davranarak dosyaları yavaşça masaya bırakabilmişti. Elini bana uzattığında ayağa kalktım. “Sezen ben, yeni asistanınızım. Stajyerlik yapıyorum gibi bir şey aslında ama,” Elini sıktıktan sonra ona koltukları gösterdim. “Memnun oldum Sezen, ben de Azra.” Gözlerimi kıstığım sırada Sezen yerini almış karnında birleştirdiği ellerle gergin olduğunu belli eder şekilde duruyordu. “Benim ismimi söylemem gerekli mi bilemedim bi’ an. Çoktan tanıdığını düşünüyorum.”
Sezen gülümsediğinde aynı şekilde karşılık verdim. “Doğru, isminizi biliyorum ama sadece. Ben de yeniyim aslında bakarsanız, Meryem Hanım üniversiteden hocam oluyor, beni davet eden oydu. Ben de sizin gibi buralara yabancıyım yani, sizi de tanımıyorum pek.”
“Olsun,” dedim ona, dosyaları önüme çekerken. Dosyaların üstünde yapıştırılmış post-itlerde kısaca en önemli notlar alınmış gibi duruyordu. “Daha çok zaman var önümüzde, tanışacağız elbette.” Ona kısa bir bakış attığımda dikkatlı ve meraklı bir şekilde bana baktığını gördüm. “Dosyaları sen mi hazırladın?” Önüme gelenlerden bir tane dosyayı açtım.
“Evet efendim,”
Dosya en detaylı şekilde hazırlanmıştı, göz gezdirdiğim diğer dosyaların aksine burada aile geçmişi almıyordu sadece. Danışanın ismi Selen’di, Selen Alpaslan. Daha on dört yaşında, öfke kontrolü bozukluğuna sahipti ve daha küçük olduğundan olsa gerek ilaç tedavisine başlanmamıştı. Bu durumlarda hasta çevresinden önce kendine zarar verirdi, öfke atağı geçirdikten sonra yaşadığı pişmanlık, daha da çaresiz ve umutsuz bir bireye dönüşmeye itiyordu, bu da atakları daha da güçlendirirdi. “Selen,” dedim kızın ismini zikrederek bakışlarımı dosyadan kaldırdığım sırada. “Bize gelmek için daha küçük değil mi?”
Sezen kafasını salladı katılırcasına. “Doğru, ama yakında on beş yaşına giriyor, eski kliniği şimdiden bize yönlendirmeyi uygun bulmuş.”
“Anladım,” dedim dudak büzerek. Dosyayı kapatmadan önce başta fark etmediğim bir kaç not fark ettim. Kısa cümlelerden oluşan notlardı bunlar. “Bu kısa notlar kime ait peki?”
Sezen ayaklanıp hangi notlardan bahsettiğimi görmek için yaklaştığında, “Onlar mı efendim?” diye sormuştu onayımı almayı isteyerek. Başımı sallamamla, “Onlar Selen Alpaslan’a ait.” dedi.
“Nasıl yani?” diye sordum kaşlarım çatılırken.
“Eski doktoru ondan her gün, yaşadığı duygu değişimlerini bir cümleyle anlatmasını istemiş sanırım, böyle bir yöntem uyguluyorlarmış. Onlar da Selen’in bugüne kadarki notları.” Günlük tutma, ses kaydına alma, video çekme gibi yöntemler kullanan bana bu yöntem bayağı yabancıydı. Bir insan nasıl tüm gününü bir cümleye sığdırabilirdi ki?
“Değişik bir yöntemmiş.” dedim fikrimi belli ederek. Sezen yüzünü buruştururken dosyayı kapattım. “Ben de tuhaf buldum açıkçası başta, açıkçası bunu ben bile beceremezdim diye düşünüyorum, on dört yaşında bir çocuk nasıl yapsın. Ama Selen cidden sandığınızdan çok daha akıllı bir çocuk, verdiği yanıtları gördüğünüzde siz de doktorunun neden böyle bir yönteme başvurduğunu anlayacaksınız.” dedi duyduğu hayranlığı belli eden bir tınıyla.
Onun bu haline gülümsediğimde kafamı anladım anlamında salladım. Ayaklandığında, “Ben gideyim o zaman Azra Hanım, diğer dosyalarla ilgileneyim zamanınız olmamıştır bakmaya, ben hepsini mailinize göndereceğim.” diye devam etti.
“Azra,” dedim konuşmasını bölerek, yirmili yaşlarında olan birisinin bana hanım diye hitap etmesi hep yaşlı hissettirmişti.
“Anlamadım?” dedi hareketleri duraksadığında.
“Bana Azra demen yeterli, aramızda çok yaş farkı yok bence. Hanım diye hitap ettiğin zaman yaşlı hissediyorum. Sizli bizlileri atalım,”
Tatlı bir biçimde tebessüm ettiğinde, “Tamam o zaman, Azra.” dedi. “Ben çıkıyorum ef-, Azra, hemen yan odadayım ama isterseniz, istersen yani araman yeterli olur. Yavaştan, gelen danışanları alıyorum içeriye ben?”
“Tamam, almaya başla sen.”
Odadan çıktığında, çok geçmeden ilk danışanım içeriye girmişti. İlk görüşme olmasına rağmen benimle hiç yabancılık çekmemeleri, ve zorlanmadan tedaviye yanıt vermek için hazır olmaları hem işimi kolaylaştırmıştı hem de sevindirmişti. Ankara’dayken aylar boyu yanıt alamadığım danışanlarım oluyordu, yılın sonunda bi sonuca vardığımda ise bu sonuç şu anda benimle ilk kez görüşen yeni danışanlarımın verdiği sonuçtan bile daha azdı.
Son görüşüşmeme yarım saat kaldığı için masamdaki dosyaları incelemeye koyulmuştum. Hepsinde altı çizili cümleler, yapışkan notlar vardı. O kadar detayla çalışılmıştı ki Sezen’e bir kez daha hayran kalmıştım. Bu kadar dosyayı üstelik bir hafta içinde halletmek zorunda kaldığını düşündüğüm zaman, makine olduğunu düşünmeden edememiştim. Kapım çaldığında son yudumu içtikten sonra kahve fincanını kenara ittim. “Gir,”
Kapı açıldığında Sezen gözüktü. “Selen Alpaslan burada da, randevu saati yarım saat sonra ama tek başına gelmiş. Dışarıda kalmasın dedim, müsait misin şu an? Alabilir misin?”
Kafamı hızlıca salladığımda Sezen tebessüm ederek kapıyı tamamen açtı. İçeriye kuğu gibi süzülen kızı yaşıtlarından kesinlikle daha uzundu. Altın kumralı saçlarını örüp topuz yapmıştı, üzerinde mavi, çizgili gömleğinin üstünde giydiği bir yelek vardı. Beyaz eteği dizlerinin iki karış üstünde bitiyordu ve siyah çizmeleri de dizlerinin bir karış altında bitiyordu.
Sezen odadan çıktığında Selen’e tebessüm ettim, elimle koltukları gösterdiğimde kararlı adımlarla yerini aldı. Aslında onun aksine gergin olan taraf bendim, hayatımda ilk defa on dört yaşında olan bir danışanla terapi yapacaktım ve nasıl davranmam gerektiğini çözemiyordum.
“Hoşgeldin,” dedim ne diyeceğimi şaşırmış bir haldeyken. Cevap vermedi. “Neden buradasın Selen?” diye sordum kendimi bu terapinin diğerleri gibi bir terapi olduğuna ikna ederek, ciddi bir şekilde.
“Hasta olduğum için.” dedi beklemediğim bir eminlikle. Genel olarak öfke kontrolü bozukluğu yaşayan danışanların yaşadıklarını, ve bir anlamda hasta olduklarını kabul etmesi son derecede zor oluyordu. Bundandı ki bazen büyük bir kısmı, karşımızda ilaç tedavisini kabul ettiği halde hayatında o tedaviye hiç yer vermiyordu. Kalan kısım ise öfke ataklarının sonrasında yaşadıkları pişmanlıklar tarafından yönetiliyor ve hasta olduklarını kabul ediyorlardı. Ama bunun için de bayağı bir yol kat etmek gerekiyordu. Selen Alpaslan’ın dosyasında okuduklarım doğruysa, yedi aylık bir terapi sürecinden geçmiş birisinin kendisine hasta demesi, bir şeylerin doğru gitmediği anlamına geliyordu.
“Hasta olduğunu ne zaman anladın? Buraya gelmen gerektiğini sana söyleyen neydi, peki?”
Omuz silkti. “Ağabeyim hep, ruhundakileri kalbinden koru der. Ben de ruhumdakileri kalbimden korumak için buradayım.”
“Sence ağabeyin bunları, ruhundaki iyi şeyler için de mi söylemek istiyor?”
“Bence evet. Bence hatta, en çok onlar için söylüyor.”
“Peki bunu sana düşündüren nedir?”
“Kalp.” dedi kısaca. “Düşünsene, kalp abartıldığı kadar güzel bir organ mı sence? Hayatta kalmamızı sağlayan da, hayattan bizi koparan da kalp oysa. Kim, ölümüne neden olan bir organa ruhundaki güzellikleri emanet eder ki?”
O an sustum, susturuldum. Baktım sadece karşımdaki kıza; kalbime ektiğim her bir korku benim, bana doğrultulan bir silaha yerleştirdiğim birer kurşundu. O silah elbet bir gün patlayacaktı. Ruhumdakileri kalbime sunmayı bıraktığımda kurtulacağımı söyleyen kıza baktım. Selen Alpaslan, mantığın duygularla buluştuğu noktada durmuş, oradan dünyayı izleyen bir kızdı.
Selen Alpaslan, kırılmış bir kız çocuğuydu. Cam değildi, kırgınlıkları kesmezdi, olsa dahi kendini kesecek bir cesaret taşıyordu gözlerinde, başkalarını kesmektense.
Bu oldukça tanıdık bir simaydı.
🕯️
Yorgunluktan ağrıyan gözlerimi dosyalardan kaldırdığımda, hemen yanımda duran kum saatine baktım. Bir saat geçmişti Selen’le olan görüşmemizin ardından. Sezen’e eve gitmesi gerektiğini söyleyerek göndermiştim lakin kendimi buraya kapatmıştım. Daha fazla yapamayacağımı anladığımda ayaklanıp dosyaları toparladım ve daha kontrol etmem gerekenlerini çantama koydum. Odamın penceresinden gözüken gökyüzü artık daha dingindi. Odadan çıktığım esnada babamı aradım, işimin bittiğini ve gelip beni alması gerektiğini söylemem gerekiyordu lakin çağrıyı cevaplamamıştı. Asansöre geçtiğimde onu tekrardan aramak için çıkmayı bekledim, lakin çıktığımda da aynı sonucu almıştım. Babam bu sefer aramayı yüzüme kapatmıştı. Kaşlarım giderek çatılırken mesaj yazmaya karar erdim.
Siz: İşim bitti, almaya gelmen lazım 🥺
Klinikten çıktığımda bilgisayarın başında duran sekreter kıza selam vermiştim, telefonu cebime koyup. Üstümdeki kabana iyice sarıldığıma soğuk havaların çoktan indiğini fark ettim. Ankara’nın kızgın soğuğuna beş yıl sonra bile alışamamış olan bana bu soğuk fazlaydı. Babam belki sürpriz yapmak istemiştir umuduyla etrafıma bakınacağım sırada park kısmında dekor taşlarının birinde oturmuş, ellerini çenesine yaslamış bu soğukta dışarıda duran Selen gözüme çarpmıştı.
Ona doğru adımlayacağım sırada, gözlerini kaldırdığını ve karşındaki bir noktaya baktığını görmemle bakışlarımı baktığı yere çevirdim. Orada onu gördüm sonra. Güneşin kısık ışığını çalan yüzünde büyük bir gülümseme duruyordu, yeşil bakışları kısılmış, berraklaşmışlardı. Uzağında değildim, lakin yakınında da olmamama rağmen hareleri birere zümrüt misali parlıyorlardı. Oldukça uzun olan boyu, büyük adımlar atmasına neden oluyordu. Kumral kısa saçları güneşin altında altın misali parlıyordu ve etrafa baharın gelişini haber ediyordu, oysa sonbaharın ortasındaydık. Selen’in tam karşısında durduğunda Selen gibi onu görmek için kafamı kaldırmak zorunda kalmıştım. Boyu kaç kilometreydi?
“Burada ne işin var?” Sesi değişik bir çekiciliğe sahipti. Yüzünü görmesen dahi hayran bırakacak türden bir sesi vardı.
“Randevu? Terapi?” Selen oldukça ciddi duruyordu.
“Ulan Cüce Fırtına, sen adamı deli edersin var ya! Terapi diyor bir de! Randevundan önce kaçmak ne demek?”
“Bana Fırtına deme, demedim mi ben sana?” diyerek ayaklandı Selen diklenerek.
“Fırtına değil misin? Fırtınasın işte cüce.” Kaşlarını çatmıştı. “Ayrıca yalan söylenmez ağabeye, ne zaman Fırtına deme dedin sen bana?”
Gülmemek için dudağımın içini dişledim.
“Arkadaşlarımın yanında böyle demeyeceğine söz verdin ya!” dedi Selen şımarık bir sesle. “Ulan arkadaşın mı var etrafta!” diye dellenen ağabeyisine, “Var!” diye bağırdı Selen aynı ifadeyle.
Gözleri bir anda üstüme çevrildiğinde olduğum yere mıhlandım. Selen’in bakışlarıyla, karşısında duran adamın da bakışları bana döndü. “Merhaba,” dedim, onları dinlerken yakalandığım için utancımdan yerin dibine göç etmeyi düşünürken. En gereksiz anlarda bile kızaran yanaklarıma yüklenen sıcaklığı hissetmeye başlamıştım bile.
Adam bana doğru adımladığımda elini üstündeki bej sweatshirtün ön cebinden çıkartmıştı. Diğer elinde telefonu duruyordu. Tam karşımda durduğumda, “Ben Selen’i gördüm de yanına gitmek istedim, tek başınaydı..Sonra zaten siz geldiniz denk geldi yani,” diye konuşmaya başladım can boğazıma gelmiş bir şekilde. Resmen yakalanmıştım! Yirmi yedi yıllık hayatımda hiç bu kadar utandığımı hatırlamıyordum, kreşten eve donum ıslak bir şekilde döndüğüm zaman hariç. Bunu neden hala hatırlıyordum?”
“Merhaba,” diyen sesiyle kahve harelerim yeşillikleriyle buluştu. “Stefan Alpaslan, Selen’in ağabeyiyim, memnun oldum.”
Elini uzattığında zorlanarak elimi kaldırdım, parmakları parmaklarımı sardığında soğuğun ortasında sıcak küllerin tenlerimize değdiğini hissettim. “Azra Barbarosoğlu.” dedim kısık bir sesle, ardından devam ettiğimde boğazımı temizledim. “Selen’in doktoru, ben de memnun oldum.”
Bakışlarımızı birbirinden koparmak gittikçe zorlaştığında ikimiz de anın altında ezilmiş, bir sonbahar küresine hapsedilmiş gibiydik.
Beni buradan çıkaran şey, “Azra Hanım,” diye bağıran yabancı bir ses olmuştu. Kafamı sesin geldiği yere çevirdiğimde benden bir kaç adım uzakta duran iki polis gördüm, arkalarında duran tanıdık motor ise benim motorumdan başkası değildi. Yüzümde özlem ve heyecan dolu bir gülümseme oluştuğunda elimi elinden kurtardım hızlıca. Ona döndüğümde. “Benim artık gitmem gerekiyor, hoşçakalın. ” dedim selam verircesine kafamı eğerek. Aynı şekilde karşılık verdiğinde Selen’e el salladım, yüzündeki tebessüm bugünkü görüşmemizin başındaki kar dağlarını erittiğinin habercisiydi. Polislere doğru ilerlediğimde aralarından birisi, “Baş Komiserim gönderdi efendim,” demiş, anahtarları uzatmıştı. Kızıma bakarken ağlamamak için zor duruyordum; tek mutluluk kaynağım motorumdu.
Gençliğim, geçmişim, şu anım ve geleceğim.
“Teşekkür ederim, zahmet ettiniz buraya kadar gelerek.” dedim mahçup bir ifadeyle onlara baktığım sırada.
“Ne demek efendim, dikkatli kullanın. Biz görevimizin başına dönelim müsadenizle.”
Kafamı salladım. “Hayırlı görevler size de.”
“Sağ olun,” dedi aralarında koyu saçlı olan, arabalarına binip gitmeden önce.
Çantamı arkaya yerleştirdikten sonra motorun üstünde duran siyah kaskı kafama geçirdim. Motoruma bindiğimde anahtarları çalıştırdım, ellerimi sıklaştırdım. Kafamı kaldırdığım sırada kolunu Selen’in omzuna atmış, onunla gülüşerek ve konuşarak yürüyen Stefan’ı gördüm. Bakışlarımı hissetmiş gibi bana döndüğünde yutkundum; vizörümü indirerek göz temasımızı kırdığım sırada onun da bakışları önünde döndü.
Ayaklarım yere indirdim, motorumun yönünü değiştirdiğimde gaza yavaşça yüklenmeye başladım, daha yeni başlıyordum. Mutluluğum ellerime bırakılmıştı, hamle sırası bendeydi.
Ve korkaklar hamle yaptığında, oyunun dengesi bozulur Μαργαριταρένια μου, çünkü herkes korkakları hor görür; unutma, korkaklar, asıl korkulması gerekenlerdir.
Rüzgara acılarını emanet eden kızın, denizde boğularak ölen annesi vardı; biz annemle bu noktada tartışırdık. Bu yolculukta gittikçe ona daha çok benzememe rağmen.
AŞK TANELERİM, kitabı yine yayımladım evet ama ikinci bölüme kadar biraz zaman alacak. Kaldırmıştım çünkü sizin görmediğiniz arka planda çok olay olacaktı ve onları düzenlemeye çalışacağım diye düşündüm, ama burada dursa ve siz en azından bununla oyalansanız daha iyi olur diye düşünerek en yakın zamanda görüşme dileğiyle oy vermeyi unutmamanızı rica ediyorum BAL TANELERİM SEVİLİYORSUNUZ KOCAMAN 🐣
ins; sessizliksusmakdegil
Bölüm etkileşimi
