8. bölüm · Duvarların Öte Yanı

Bölüm 8(LARADAN)

★ ★SunaVia★ ★

Ayaz beni bir başıma o sokakda bırakıp gittiğinde ne cebimde bir kuruş para ne de telefonum yoktu berk'i bırakıp tercih ettiğim ölmesin diye önüne atladığım uğruna babamı karşıma aldığım adam tarafından terk edilmişdim bu da yetmezmiş gibi gözlerime baka baka cansu'yu tercih etmişti tek çağrem o adam uğruna karşıma aldığım babama gitmekdi.
Çaresizlik insanın gururunu bükerdi. Ayaklarımı sürüyerek, gözyaşlarımı içime akıta akıta babamın o fildişi kulesine, o soğuk malikaneye geri dönmek zorunda kaldım.
Araya giren iki hafta, benim için bir yaşamdan ziyade ruhsuz bir hayatta kalma mücadelesinden ibaretti. Babam, ayağına kadar gelen kızını görünce o kibirli zafer gülüşünü yüzüne yerleştirmiş, beni tek bir kelime bile ettirmeden koleje geri sokmuştu. Cebime yine o süslü kartlarını koymuş, beni pırlanta kafesine geri kapatmıştı. Berk ise hiçbir şey olmamış gibi koridorlarda etrafımda dolanıyor, kahkahalar atıyor, beni "kurtardığı" o serseri mahalleden uzak tuttuğu için kendine pay çıkarıyordu. Onlara karşı sadece susuyordum. İçimdeki o devasa boşluk, Ayaz’ın beni terk ettiği o tozlu sokakta takılı kalmıştı. Beni bir çöp gibi kenara atmıştı ve ben o gündüzleri parıldayan ama geceleri beni boğan kolejde yalnızlığıma gömülmüştüm.
Ta ki o sabaha kadar...
Okul müdürünün odasında dikilirken, elindeki kalın dosyayı bana doğru uzatmasıyla zihnimdeki o durgun su aniden dalgalandı. İki okulu ayıran o devasa taş duvarın ve yüksek tellerin tadilatı için karşı taraftan, yani Devlet Lisesi yönetiminden onay imzası alınması gerekiyordu.
"Lara, bu dosyayı karşı okulun idaresine teslim et, müdür beye imzalatıp getir," dedi müdür, gözlüğünün üstünden bana bakarak.
O dosyayı parmaklarımın arasında sıktığımda adımlarım istemeden de olsa beni iki haftadır kaçtığım o sınıra götürdü. İki okulu ayıran o yüksek duvarın bittiği kapıdan geçerken kalbim göğüs kafesimi delmek istercesine vuruyordu. Devlet lisesinin o gürültülü, havasız ve samimi koridorlarına adım attığımda üzerimdeki o mükemmel kolej üniforması ağır bir yük gibi çöktü omuzlarıma.
Müdür odasını aramak için binanın derinliklerine doğru yürüdüm. Ancak ders zili çaldığı için boşalan koridorlarda yönümü kaybetmiştim. Yanlış bir sapağa girip alt kata, alt kattaki spor salonunun ve soyunma odalarının bulunduğu o tenha koridora doğru adımladım. Tam geri dönecekken, koridorun sonundaki soyunma odasının aralık duran tahta kapısından gelen hışırtı sesiyle adımlarım bıçak gibi kesildi.
Sessizce kapıya doğru yaklaştım. Aralık kalan o iki parmaklık boşluktan içeriye baktığım an, zaman durdu.
İçeride Ayaz vardı.
Üzerindeki terli siyah tişörtü, antrenmandan veya yeni bir kavgadan çıkmış gibi hızlı nefeslerle başından sıyırıp çıkardı. Saçları darmadağındı, göğsü hızla inip kalkıyordu. Ve tam o anda, arkasını kapıya doğru döndü.
Sırtındaki örtü kalktığında, sağ kürek kemiğinin altından başlayıp beline doğru kavisle uzanan o derin, dikiş izleriyle dolu eski bıçak izi dondurucu bir ışık gibi parladı.
Zihnimde devasa bir patlama oldu. Zemin ayağımın altından kaydı resmen.
Sekiz yıl önce... O karanlık, rutubetli ara sokak... Anneannemin bana bıraktığı o gümüş bilekliğin tozlara düştüğü an...
Ağlayışlarımın ortasında önüme etten bir duvar gibi dikilen, sırf ben kurtulayım diye o iri yarı adamın bıçağına gözünü kırpmadan sırtını dönen ve kanlar içinde yere yığılırken bana fısıltıyla "Korkma, geçti..." diyen o hırçın çocuk...
Berk değildi.
Berk beni sekiz yıldır koca bir yalanla kandırmıştı. Berk’in gösterdiği o dikiş izi, o kahramanlık hikayesi koca bir sahtekârlıktan ibaretti. Beni sekiz yıl önce o karanlık sokakta ölümden kurtaran, o izi sırtında benim için bir ömür taşıyan çocuk... Tam karşımda duran, beni çöplüğünün prensesi diye aşağılayan Ayaz’dı.
Şoktan titremeye başlayan parmaklarımın arasındaki o kalın tadilat dosyaları, kontrolümden tamamen çıktı.
Dosyalar parmaklarımın arasından kayıp mermer zemine büyük, tok ve patlama gibi bir gürültüyle saçıldı. Kağıtlar, formlar soyunma odasının önündeki taşlara yayıldı.
O sessiz koridorda yankılanan gürültüyle birlikte Ayaz hızla arkasını döndü. Elindeki siyah tişörtü göğsüne bastırırken, çatık kaşlarının altındaki o buz gibi, keskin ela gözleri dökülen kağıtların ortasında doğrudan benim gözlerimi buldu.
Bütün yalanlar yerle bir olmuştu ve biz, dökülen kağıtların ortasında sekiz yıl sonra ilk kez gerçekten göz göze gelmiştik.