6. bölüm · Düşmüş Melek

5.Bölüm:Sonsuz çabalar bile sınırsız güçlerin karşısında duramaz.

Abk...

Kordian kızın alnındaki bezi aldı. Kumaş parçası kurumuştu, kızın ateşi yavaş yavaş düşse de bu onun umduğu kadar hızlı olmuyordu.. Bezi soğuk buzlu suya her bir sokuşu sabrını bir kez daha zorluyordu. Bezi tekrardan kızın alnına yerleştirdikten sonra parmaklarıyla belli belirsiz kızın saçlarını okşadı.
Şifacılar saatler sonra ona iyi haberi verdiğinde içindeki darlık hissi birden kayboldu. Ash’in yüzüne son bir kez baktıktan sonra uzaklaşmasını söyleyen kadınları dinledi ve onlara alan vermek için çadırdan çıktı.
Vücudundan salınan büyük, karanlık dalgayı gördüğünde bir terslik olduğunu anlayıp kendi kanadından ayrılmıştı. Yine de kızı durdurmak için yeterince hızlı olamadığından kendisini sorumlu tutuyordu. Ellerinin titrediğini gördüğünde onun bunu yapmasını engellemeliydi. Sözlerini eylemleri ile desteklemeliydi.
Geçmişe dönemeyeceği için yapabilecekleri sınırlıydı. O katliamda çapraz ateş yüzünden ölen meleklerin cenazelerine katılmış, küllere ayrılmamış bedenleri bizzat toprağa gömmüştü. Düştüğünden beri Ash’in yanından ayrılmamıştı. Yine de kız uyanmadığında büütn bunlar boşunaydı. Uyanması gerekirdi.
Mantığı gözlerindeki kırılmayı gördüğünde kontrolü bırakmıştı. Kordian düzgün düşünemeyecek haldeydi. Dışarı çıktığında düz hayali bir yolu takip etti. Ayakları nereye gideceklerini biliyordu ancak gözlerinin önüne getiremiyordu. Sönmüş kamp ateşinin yanından geçti, iki gündür buraya uğrayan yoktu. Herkes çadırlarında uykunun canlı kabusa dönüşmüş anılarını silmesini dilemekle meşguldü.
Ayakları onu istemeden de olsa Petra’nın kapısına getirmişti. Kordian yüzünü buruşturduğunda omuzları çöktü. Şifacı çadırında yatan kıza bunu borçlu olduğunu biliyordu. Derin bir nefes aldıktan sonra izin istemeden içeri daldı.
Kadın çalışma masasın başına geçmiş, bir şeyler karalıyordu. İçeri girdiğinde şaşkınlıkla ona döndü. Yüzünde onu olduğundan yaşlı gösteren bir gözlük vardı. Gözlüğü indirdikten sonra “Ne istiyorsun?” dedi.
Kızın zarar görmemesini. Ancak sanırım bunun için çok geç. Dillendirmeye cesaret edemediği sözlerini içine attı. “Ash bir daha o güce asla dokunmayacak.” Sesi titriyordu. “Ondan bunu yapmasını isteme.”
Petra’nın kaşları çatıldı. Yüzünde kırk yıl düşünse çözemeyeceği kederli ancak esaplı bir ifade vardı. Oyunda elindeki kozları toplamaya çalışırken piyonlarının etten kemikten yapıldığını unutmuştu. Şimdi de sonuçları ile yüzleşmek zorundaydı. “Yapmayacağım.”
“Bu ona zarar veriyor. Savaşta kaybetmeye razıyım a-”
“Kordian, kaybetmeyeceğiz.”
Gözlerine hücum eden gözyaşlarıı içine doğru akıttı. Kimseye karşı zayıf görünmek istemiyordu. “Bunun imkanı olmadığını biliyorsun değil mi? Şeytanlar eninde sonunda bastıracaklar.”
“Kazanabilecekleri bir savaş olmayacak.”
Kaşları havaya kalktı. “Ne haltlar planlıyorsun?” sözlerinin uygunsuzluğunu fark edince yüzünü yere eğdi. “Pardon.”
Petra’nın dudakları küçük bir kıkırdama ile gerildi. Bir cevap vermek yerine üzerine yazdığı kağıdı eline tutuşturdu ve kendisine bir içki doldurmak için arkadaki dolaba yöneldi.
Infernus elçiliğine,
Aramızdaki gerginlikler cephede iki taraf için de sürekli olarak büyük kayıplara neden oluyor. Yıllardır süren bu çatışma iki krallığa da elle tutulur bir şey kazandırmadığı için artık bu eskilerden kalma husumeti sonlandırmak niyetindeyiz. Bütün çatışmaları tartışmak için sizi barış görüşmelerine çağırıyoruz. Başkentimizin kapılarını size açmaktan onur duyarız.
Aramızdaki bu husumet ve gerginlikler iki taraf için de büyük bir zarara neden oluyor. Bu eskiden kalma meseleleri kılıçlarla değil barışça tartışmak için sizi barış görüşmelerine davet ediyorum. Başkentimizin kapılarını size açmaktan onur duyarız.
- Luna Luen
“Barış mı teklif ediyorsun?”
“Tam olarak öyle.”

Gözlerini açtığında çadırın içine sızan ışık gözlerini kamaştırdı. Düştüğü karanlık çukurdan çıkmak başlı başına bir işkenceyken ışık ile uğraşmak istemiyordu. Bir savaşa daha gücü yetmezdi.
Bakışları tavandaydı. Bilinci kaybolmadan önce gördüğü deliği hatırladığında onu aramaya başladı ancak gözleri küçük bir yıtrtığa bile rastlamadı. İçindeki belli belirsiz ümitle aramaya devam etti. Delirip görüler görmeye başladığını kabul etmek yerine çadırlarının dayanıksız olduğunu bilmeyi yeğelerdi.
“Uyandın.” Kordian’ın sakin sesi kulaklarına bir müzik gibi geldi. Bedeni yavaşça gevşedi. Bir yatağa yatırılmıştı, üzerinde kalın bir battaniye örtülmüştü. Kendi çadırında değildi, bir şifacı çadırındaydı. Etrafında ellerinde türlü türlü malzemeler olan kadınlar dört dönüyordu.
Yataktan doğrulmaya çalıştığında inledi. Kordian arkasındaki yastığı kaldırdı. Ash kollarından destek alarak kendisini yan döndürdü. Sırtındaki iz onu hala yakıyordu ancak bu daha öncesine göre çok daha az olduğundan görmezden geliyordu. Kendisini kaldırmaya çalıştığında tısladı.
“Kalkma.”
Ash derin bir nefes alıp bacaklarını yataktan aşağı doğru sarkıttı. Başı zonkluyor, bütün bedeni etrafındaki soğuğa alışmaya çalışırken titriyordu. Üzerindeki elbisesi gerdanına kadar yırtılmıştı. Yanakları kızardığında yakasını bir nebze örtmek için kollarını göğsünde birleştirdi. Kordian kalkıp bir şal getirdiğinde teşekkür etti.
“Gidebilir miyiz?” gözlerine hücum eden yaşları savuşturdu. “Lütfen.”
Kordian başını sallayarak koluna girdi. Yataktan aşağı indiğinde incinmiş dizi tökezledi. Bir adım daha atmayı denediğinde Kordian onunla gelmedi, onu tutup kucağına aldı. Kolları omuzlarını sardığında bu kadar harap hissetmeseydi kalbi teklerdi. Onun yerine minnettar bir gülümseme takındı.
Şifacı çadırından çıktıklarında herkesin bakışı onlara kilitlendi. Hatta birkaç asker onlara yaklaşacak kadar cüretkar davrandılar ancak Kordian’ın yüzündeki sitemkar bakışı gördüklerinde geldiklerinden çok daha hızlı geri çekildiler.
Ash onu baştan aşağı süzen bakışların karşısında kızarmaya ve sinmeye başladı. Suçluluk kalbini sardığında başını onu taşıyan adamın göğsüne gömdü. Özyargılarını sineye çekememişken onların sessiz eleştirileri karşısında boğuluyordu.
Bir yandan kulağına teselli edici sözler fısıldarken bir yandan da onu çadırına kadar götürdü. Yatağının önünde onu nazikçe şiltenin üzerine bıraktı. Geri çekilecekken Ash onun boynuna sarıldığında vazgeçti.
Gözyaşlarına karşı daha fazla direnmedi. Bedeni titrek hıçkırıkları ile sarsılırkne kolları ile arkadaşına sarıldı. Damlalar sonu gelmeden akmaya başladı. Her şeyi eline yüzüne bulaştırdığını hissediyordu. Bencillik yapmıştı, fazla bencil olmuştu.
Kendisini duygularına kapatmıştı. Güç için duygusuz olmuştu. Elindekinin kontrolünü kaybedeceğini bile bile devam etmişti ittirmeye. Zorlamıştı ve sonunda gücü almıştı. Sonrasında vicdanını bir kenara bırakmıştı. Vicdansız olmayı seçmişti. Elindeki gücün yıkıma dönüşmesini izlemişti, bunu karanlığın üstüne yıkıp kendisini geri çekmişti.
Ateş onu yakmamalıydı karanlığı kabul ettiğinde. Nihayetinde cehennemden gelmiş düşmüş bir melekten farkı yoktu. Bir şeytandan farkı yoktu. Kendi onurunu korumak için onlaca kişinin canını göz kırpmadan feda edebilirdi. Hırs gözünü bürüdüğünde yıkım getirebilirdi.
“İyi misin?”
Ash’in bu soruya bir cevabı yoktu. Gözyaşları şiddetlendi. Olayların hatırası ile omuzları düştü. Gözleri sürekli olarak ellerinin üzerindeydi. Oldukça temiz görünüyorlardı. Tek bir damla bile kan yoktu. Oysa olmalıydı, o ellerini kana bulamıştı.
“Ben onlarca meleği katlettim.”
Kordian onu yatıştırmaya çalışırken başını okşadı. ”Senin suçun değildi.”
“B-ben geri çekilmeliydim.”
“Ashael” ellerini yanaklarına koydu ve kendisini ona çevirdi. “Bu senin suçun değildi. Petra’nın planına yardım ettin ve plan ters tepti. Senin burada yapabileceğin hiçbir şey yok.”
“Kabul etmemeliydim. Seni dinlemeliydim, geri çekilmeliydim. Karanlığa başında hiç dokunmamalıydım.” ellerini saçlarına attı. Parmakları şakaklarına gitti.
“Öyle.”
“Ben- ben yapmadım. Ben onları öldürmedim.” Kendisini onaylaması için çaresizce ona baktı. “Karanlık. O yaptı.”
“Biliyorum, biliyorum.” ona daha da sıkı sarıldı. Kollarını saçından çekerek kendini yolmasını önledi. Perişan halini görmese küçük çırpınışlarını sevimli bulurdu.
“Sen istediğin sürece yanında kalacağım.”
Ash belli belirsiz gülümsedi. “Ben iyiyim.” hıçkırıklarını saklamak için derin bir nefes aldı. “Ayrıca senin boşa harcayacak zamanın yok. Git, dinlen. Yarın sabah yeniden kalkman gerekiyor.
Kordian’ın dudakları düz bir çizgi halini aldı. “Değil mi? Sen bir generalsin. Askerlerinin yanına döneceksin.”
Teslim olmuşçasına ellerini kaldırdı. “Bir şey söyleyeceğim ama sakin kalacağına söz ver.”
Şimdiden burnundan solumaya başladığından bu pek olası değildi. Yine de karşısındaki adamı kırmadı. “Tamam. Güneş’e yemin ederim, ağaçlar şahidimdir. Söyle.”
Dünya’ya en büyük ihaneti yaptım Bir yemini bozmam adalet terazisinde yerin dibine girmiş olan kötülük kefemi daha çok çöktüremez.
“Petra her şeyi kökünden çözmeye karar verdi.”
“Açıkla.”
“Infernus’un önde gelenlerini barış toplantıları için Cain’e çağırdı.”
Oturduğu yerden hızla kalktığında Kordian önüne geçti. “Sakin kalacağına söz verdin.”
Onu geçemeyeceğini biliyordu. İri bedeni o ve kapı arasında bir duvar örmüştü. Sessiz bir küfür savurup yerine oturdu. “Aklınızdan ne geçiyordu? Gözümü kapattım ve açtığımda siz düşmanımızla barış mı yapmak istiyorsunuz?”
“Ben plan yapmam, onlara uyarım.”
Ash şakaklarını ovdu. Başına feci bir ağrı saplanmıştı. “Petra bir plan yaptıysa bir bildiği de vardır. Değil mi?”
“Dualarım o yönde.”
“Bana onu çağırabilir misin?”
Kordian başını salladıktan sonra çadırda onu yalnız bıraktı.

“Annen ve birkaç meclis üyesi az önce geldiler. Barış görüşmelerine gitmeden önce birkaç şeyi konuşacaklar. Birkaç saatimiz var.”
Petra çadırın ortasına beraber kahvaltı edebilmeleri için bir masa koymuştu. Bir ziyafet sayılmazdı ama yemekler güzeldi. Annesinin özel getirttiği atıştırmalıklar ve meyvelerle donatılmış bu sofrada en az 5 kişiyi daha doyuracak kadar yemek vardı.
Hızlıca yemeklerini yediklerinde Petra onu baştan aşağı süzdü. “Görünüşünü düzeltmeliyiz.”
Her şey eskisi gibi hissettiriyordu. Gülse mi ağlasa mı bilemedi.
Bugün giymesi için getirilen elbise pencerenin önündeki kırmızı koltuğa konulmuştu. Saf ipekten yapılma bir elbiseydi. Özenle onun için dokunmuştu. Kıpkırmızı kumaş boynunu ve kollarını sarıyordu. Üzerine yapılan küçük işlemelerle çok daha zarif görünüyordu. Bu işlemeler eteklerine doğru artarken boyutları da bir o kadar küçülüyordu.
Elbiseyi Petra’nın yardımıyla üzerine geçirdi. Kumaş sırtına değince ağzından hafif bir tıslama kaçtı. Yarası sızlasa da giyinmeye devam etti. Bu yaraya alışacaktı en sonunda. Elbise beline oturduğunda ve Petra korsesinin iplerini bağlamayı bitirdiğinde tuttuğu nefesini bıraktı. Kadın arkasında birkaç düzenleme yaparken hareketsiz durmaya çalıştı.
İşini bitirdiğinde Ash’i odanın kenarında duran boy aynasına doğru yönlendirdi.
Ash aynada kendi yansımasıyla bakıştı.
O efsanevi siyah gözler, düşmanlarını tek bir bakışta kaçıran, gözler gitmişti. Bedeninde karanlığın hiçbir izi belirgin değildi. Artık onların yerinde sıradan herhangi bir meleğin sahip olabileceği kahverengi gözler duruyordu. Petra’nınkiler gibi güzel bile değildi.
Ash’in yapay gözleri ise boştu. Gözlerin çamur renginin üzerinde hiçbir duygu görünmezdi. Onlar boş birer kılıftılar, alttakini saklayan…
“Çok güzelsin.” dedi Petra. Onunla aynı yanısmaya bakıyorlardı. Kendi vücuduna. Ama o hayranlıkla, sevgiyle, özlemle bakıyordu o görüntüye. Ve gurur…
Gözleri o kadar güzel parlıyordu ki ona karşı Ash’in kalbi sızladı. Hayatında ne yaparsa yapsın onunla gurur duyardı Petra. Asla onu yargılamazdı. Asla eleştirmezdi. Güvenli bir limandı. Onun varlığı şu hayattaki sınırlı iyiliğin kanıtıydı.
Petra elini beline koydu. “Geç kalmayalım.” bakışları karşılaştığında kadın ihtiyatla kafasını salladı. Ash kendini içerisi için hazırladı. Kendisini sakladı ve yüzüne bir maske geçirdi. Bu maskenin üzerinden görünen yüzü korkusuzdu.
Petra onu yeni kurulmuş büyük bir çadıra yönlendirdiğinde onu takip etti. Petra kapının önünde son bir kez üstünü başını kontrol ettikten sonra içeriye girdi.
Odada annesinin bakışlarıyla karşılaştı ama gözlerini kaçırdı. Kimse umrunda değilmiş gibi ama bir yandan da içine sinmiş küçük bir leydi misali annesinin yanındaki ve ikizi Elena’nın karşısındaki yerini aldı. Küçük bir toplantıydı ve ortamdaki sohbete bakılırsa başlamışlardı.
Elena ve Ash aynı hamurdan yaratılmış olamazlardı. Ash’in kırmızı dolgun dudakları, kopkoyu gözleri, onlarla tamamen zırlaşan beyaz saçlar ve soluk bir teni vardı. Güzelliğine birşey denemezdi gerçi. Ash güzeldi. Çok güzeldi, ulaşılamaz ve imkansız gibi görünen ölçüde bir güzellik.
Elena’nın koyu açık sarı parlak saçları güneşin ışığıyla daha da ışıltılı geliyor onun gözüne. Teni Ash’inkine göre daha sarı,dikkatli bakmazsan bir insanla karıştırabileceğin kadar sıradan. Onu ayıran masmavi gözlerinin içindeki mutluluk parıltısı. Büyü orada kendini gösteriyor ve sıradanlardan ayırıyordu. Kardeşi konuştuğunda çenesini alışkanlıkla yukarı kaldırdı.
“Barış yarın biz kraliyet ailesi ile Aswal’a yola çıktığımızda duyurulacak.”
Ash şaşkınlıkla Petra’ya döndü. “Aswal?” diye fısıldadı kulağına. Kadın başı ile onayladı omzunu silkip koltuğunda doğruldu.
General Sazen kısa bir özürle kraliçenin sözünü kesti. “Hala barışı savunmadığımı dile getirmek istiyorum. Hem halkın nasıl tepki vereceğini bilmiyoruz. Yıllar önce babanızın başlattığı savaşı böyle bir sonla kapatmanız halk tarafından yanlış anlaşılabilir.” başını öne eğdi. “Kral Deus’a danışmanızı öneriyorum.”
“Alec” Luna general ile göz teması kurdu. “Krallığımı nasıl yöneteceğimi yıllar önce onu savaşa sürükleyen ve yıkılmanın kıyısına sürükleyen bir krala sormayacağım. Deus’a hala eski bir kral olarak saygı gösteriyorsam ancak babam olduğu içindir.”
General Sazen başını salladı. Oysa Ash adamın annesi ile çakışan fikirlerinden vazgeçmediğine emindi. Asla vazgeçmezdi. Annesine muhalefet olmaya cesaret edebilen tek kurul üyesiydi. Ona karşı içindeki bariz antipatiyi inkar etmek gibi bir niyeti yoktu yine de adam kuruldaki çoğu kişinin güvensizliklerini lehine kullanabiliyordu. Ash de onu kullandı.
“General’e hak vermek durumundayım kraliçem” sesi odanın içinde yankılanırken gözler ona doğru döndü. “Şeytanlar güvenilmezdir. Ordularımızı geri çektiğimiz anda bastırmayacaklarının bir garantisi yok. Barış görüşmelerini fazla aceleye getirdiğimizi düşünüyorum.”
Salondaki fısıltılar arttı. “Hiçbir şüphen olmasın prenses.” kraliçenin ona kilitlenmiş bakışları odayı taradı. Kulaktan kulağı dolan fısıltılar bütün masayı kaplamıştı. “Şeytanlar en nihayetinde bizlerden alttadırlar. Biz daha güçlüyüz. Onların sefil kanları en sonunda kılıçlarımızın ucundan toprağa akacaktır. Fakat bunun zamanı şimdi değil.” Ayağa kalkarken gülümsedi. “Sizi temin ederim ki savaş geldiğinde ilk saldıran ben olacağım. Şeytanların kanı ilk önce benim ellerimi ıslatacak”
O kan benim de ellerime bulaştı. Bunu kabullenecek cesareti nihayet buldum. Şimdi durursam bir daha aynı cesareti bulamam.
“Görüşmeler planlandığı gibi yapılacak. Haftaya ordular çekilecek ve iki krallık barış için Aswal’da toplanacak.” ellerini önünde birleştirdi. “Toplantı bitmiştir. Dağılabilirsiniz.”
Ash derin bir nefes aldı ve koltuğundan kalktı. Dağılmayacağım. Karşımdakiler kana susamış şeytanlarken olmaz.