4. bölüm · Düşmüş Melek
3.Bölüm: Tanrılara tanrı dememizin sebebi acıya karşı geliştirdikleri sonsuz limitleridir.
Akşamüstü askerlerin geri geldiğini toynak seslerinden anladı. Etrafı yine bir kargaşa alırken o yatağında kıvrıldı. Birkaç saat önce Colette yerde onu sarsılırken yarı baygın şekilde bulduğunda onu çadırına yerleştirmişlerdi.
Petra çadırın kapısından hızla içeri girdi. Yatakta yatan kızı baştan aşağı süzüp inceledi. Ash bakışlarının altında sinerken yanaklarına bir sıcaklık yayıldı.
“Ben iyiyim.”
Petra gözlerini kapattı ve birkaç nefes verdi. Ten rengi kırmızıya çalıyor, alnındaki bir damar öfkesini ele veriyordu. Ash yataktan kalkıp doğrulurken ayağı bir yere takıldığında tökezleyerek yere düştü.
Kadının her bir nefesi ile burun delikleri daha da genişliyordu. “Bu ne zaman başladı.”
Ash sessiz kaldı. “Harabelerden beri var mıydı?”
“Bir şifacı tesadüfen seni görmese öylece kalacak mıydın?” Ayağa kalkıp başını öne eğdi.
“Mide bulantım geri dönerken ata binmeye çalıştığımda başladı.”
“Neden söylemedin?”
“Yoksa benim cepheye inmeme izin vermezdin. Ben de sakladım. Çok büyük bir şey değildi.”
“Emin misin?” Petra gözlerini kısmış ona bakıyordu. Colette eline bir bardak su tutuşturmuştu. Kadın sinirlerini yatıştırmak için bir yudum aldığında konuşmaya başladı.
“Sen bana bu gücü yatayım diye vermedin. İlk şoku atlattım ve iyiyim. Şimdi sizinle gelmek ve bunu kullanmak istiyorum.”
“Elindeki ile daha doğru düzgün baş edememen bir yana onu nasıl kullanacağını da bilmiyorsun.”
Derin bir iç çekti. “Luen büyüsünün aralarında en zoru olduğunu söylersin. En kontrollü olanı. Bu-” sırtını gösterdi. “-en az özkontrol gerektiren büyü türü. Onu kullanmak için pratiğe ihtiyacım yok.”
“Sırtındaki o damgada taşıdığın büyü çok vahşi. Bunu sana verirken onu dizginleyebileceğini düşünmüştüm.”
“Yapabiliri-”
“Ashael.”
Ash ona biraz daha yaklaştı. Koltuğunda kendisini öne doğru kaydırdı. “İlk anda bocaladığımı itiraf ediyorum. Ama şimdi iyiyim. Benimle ilgilenmeleri için etrafımda dolanacak şifacılara ihtiyacım yok. Cepheye gitmek istiyorum.”
“Colette seni çadırın dışında baygın halde yatarken buldu. Bugün! Ben sana nasıl olduğumu sorduğumda-”
Ash sözünü kesti. “Bana nasıl olduğumu sormadın.”
Petra ona ölümcül bakışlarla baktığında ellerini yukarı kaldırdı. “Petra, beni bir dinle.”
Kadın sırtını koltuğuna dayadı. Elindeki bardağı sehpaya bırakıp kollarını önünde kovuştrudu. “Dinliyorum.”
“Sabah sen gittiğinde...” diye konuşmaya başladı. Kadının dudakları düz bir çizgi halini almış kaşları hafiften çatılmıştı.
“Bu gücün beni parçalayacağını düşündüm ancak öyle olmadı. Taşıdığım gücünn büyüklüğü yüzünden bir şok yaşadım. Olanlar bu kadardı. Büyütmeye gerek yok, ölümün kıyısından dönmedim ben.”
Kadın ağzını açtığında konuşmaya devam etti. “Tekrar ediyorum sen bana bu gücü kullanmam için verdin. Bütün bunlar Orvanna’ya bir avantaj vermek içindi. Şimdi neden vazgeçiyorsun?”
O sustuğunda çadır sessizliğe gömüldü.
“Acı çekmeni istemiyorum.”
“Acı çekmiyorum.” Yalan.
Sırtındaki damgayı ve getirdiklerini tam çözememişti ancak yavaş yavaş sabahleyin tattığı karanlığın kalbine doğru yayıldığını hissediyordu.
Zihnindeki çatlakları bir kenara itip meydan okurcasına kadına baktı.
Petra onun bedenini baştan aşağı süzdüğünde sırtını dikleştirdi. Kadın bir kez daha koltuğuna gömülürken suskunluğunu bozdu. “Cepheye mi gelmek istiyorsun?”
“Evet.”
Son bir kez ona baktı. “Ama buradan geri dönüş yok.”
Ash karnındaki karıncalanmayı görmezden geldi. “Biliyorum.”
Kadın omuz silkti. “Yarın sabah kendine uyan bir zırh ile hazır ol.”
Gülümsedi. “Seni hayal kırıklığına uğratmayacağım.”
“Umarım Ashael. Umarım.”
—
Atların ağır her bir adımı onu felaketin içine sürüklüyordu. Dört bir yanını sarmış askerlerin çoğu huzurlu görünüyordu. Bazıları ise bütün bunlardan bunalmıştı. İçlerinde ceza riski olmasa kaçacak birkaç korkak bile vardı. Etrafının böyle askerlerle sarılı olması ona pek güven vermese de yanındaki kadın veriyordu.
Petra onun önünden gidiyordu. Sabahleyin hazırlanıp onun çadırına gittiğinde bile onunla konuşmamıştı. Sadece gözleri ile onu takip etmesini işaret etmişti. Onun üzerine uyan bir zırh vermiş, takmasına yardım etmiş, eline kullanmayı bilmediği bir kılıç tutuşturmuştu.
Daha önce hiç kimseyi öldürmemişti. İçten içe bugün de işlerin o noktaya gelmemesini umuyordu. Şeytan olsun, melek olsun birinin canını çıplak elleri ile almak tiksindirici bir düşünceydi.
Zepherra’nın yelesini okşadı. Bu onu harabelere götüren attı. Petra sabah onu ahıra götürdüğünde onun kendisi için iyi bir yoldaş olacağını düşünüp ona bir isim vermişti. Ayrıca kahverengi uzun yelesini okşamak onu bir nebze rahatlatıyordu.
Ellerindeki ipi sıkmaktan parmak eklemleri beyazlamıştı. Ordunun arasında kaybolmaya, ortama ayak uydurmaya çalışıyordu ancak bu çok zordu. Her gün çıktığı tepenin bugün eteklerinde savaşacaktı.
Petra “Çatışma başladığında yanımdan ayrılma.” dediğinde kafasını salladı.
Şeytanların ordusu ufukta görünmeye başladığında o dahil herkesin içine bir tedirginlik yayıldı. Ancak kızın bu ortama yabancı olduğu belli oluyordu çünkü o hariç herkes bu duygulara tümüyle hakimdi.
Kordian atını ona yaklaştırdı. “Geri dönmek için çok geç değil.”
“Geri dönmek istemiyorum.”
Kordian hem acı hem tatlı bir gülümseme yapıştırdı suratına. “O zaman cehenneme hoş geldiniz prenses.” ufuktaki düşman orduyu işaret etti. “Onlar bizi buyur etmek için gelmiş şeytanlar.”
Kalp atışları hızlandı. Kanına hücum eden adrenalini hissedebiliyordu. O çatışma için eğitilmemişti ancak kendisini hazırlamıştı. Buraya ait hissediyordu, kalbi ancak burada delicesine atıyordu.
“Benimle gel.” dedi Petra. “Ön saflardan kaçınacağız.”
Ona karşı çıkmadı. Sessizce onu takip etti ve kendisini konuşlandırmasına izin verdi.
İlk askerler çarpıştığında Ash bunun sesini duydu.
Kılıçlar birirleri ile buluştu ve metallerin tıngırtıları dağları titretti. Arkadan fırlatılan oklar et ile birleşerek birçok askeri yere serdiler. Havadaki mızraklar rüzgarı delerek ilerlediler. Şeytanlar ve meleklerin arasındak o belirgin çizgi eridi ve iki ordu birbirine girdi.
Ter ve kan kokusu her yere sinmişti. Ölü bedenlerin üstüne bedenler yığıldı. Acımadılar. Yere düşmüş yaralıların kafalarını çiğneyerek savaş naraları attılar. Toprak yüzünden göz gözü görmüyor, askerler mızraklarının isabet ettiği kişinin kendi türlerinden olmaması için dua ediyorlardı. Ash içindeki öğürme isteğini bastırdı. Kendisi bunu istemişti.
Petra onu girdiği trans halinden kurtardı. “Beni takip et.”
Ash dikkatini karmaşadan çekerek işine odaklandı. Kadının ona gösterdiği yere gitti. Önlerinde etten oluşma bir duvar vardı. Birçok asker etraflarını sarmıştı. Ona alan verebilmek için ondan dört beş adım önde duruyorlardı.
“Başla Ashael.”
Derin bir nefes aldı. Burada, savaş alanının ortasında alışkın olduğu sakin ortamı yaratamazdı ancak kendisine odaklanabilirdi. Kalbine ve atışlarına odaklandı. Nasıl bir dua mırıldanması gerektiğini bilmediğinden Dünya’ya bir özür mırıldandı.
“Parce mihi, o aeterne mundus” Bağışla beni ey ebedi dünya.
Görmezden gelmeyi bıraktı ve kendisine ilk defa sırtındaki mührü gerçekten hissetme fırsatı tanıdı. Yüreğine damgaladığı bu güce fazlasıyla yabancı olsa da onu içeri uyur etti. Karanlık yavaşça içine işledi. O da buna izin verdi. Zehrin tadı boğazını yaktı.
Uyuyan canavar etrafına dehşet verici puslu bir duman yayıyordu. Zihninin üstünü bir örtü ile örtüp algılarını kısıtlıyordu. Canavarın sırtını nazikçe okşadı, gücün kapasitesini ve sınırlarını öğrenmek için can attığı söylenemezdi. Sadece elindeki rahatça kullanabilmek istiyordu. Kara büyünün nasıl bir temele dayandığını bilmese bile o bir Luendi. Hiçbir sihir türü onlarca farklı olasılığı bir illüzyona bağlayıp bir yabancının zihnine yerleştirmekten zor olamazdı. O sihrin en güçlü formunu kontrol edebiliyordu. Kara büyü onun için çok ilkeldi. Bunun bir soruna dönüşebileceği aklının ucundan geçmemişti.
Mührün sakladığı güç damarlarındaki kana karışmaya başladığında en büyük uğraşı kendisine karşı verdi. İçgüdüleri karşı çıkması için yalvarıyordu. O ise içine hücum eden zehre boşluk tanıyordu ki geri çekilemesin.
Gücün varlığını yeterince hissettiğinde onu dürtmeye başladı. Onun ne yapacağını sökmek için varlığını bir köşeden ötekine sürükledi. Onu tümüyle benimsedi ve onu bir hayvan gibi eyerledi. Kontrolü eline almak için güce karşı onu kullanarak diretti. İpleri eline aldı. Daha önce yaptığından çok daha sıkıca çekiştirdi.
İçini karanlığa açtı ve onu hapsetti. Beraberinde getirdiği büyüyü de zevkle kucakladı.
Gözleri karardığında kendi öz renklerini yitirmişlerdi. O noktada onları kahverengi olarak betimlemek yanlış ve fazla sade kalırdı. Hayır, o gözler kahverengi değildi. Salt siyah, obsidyeni andıran irisleri vardı. Gözünün akı onun içine çekilmiş, eriyip bitmişti. Geceyi mühürlenip kullanan bir tanrıçaya benziyordu bu hali
Petra gözlerine ilk bakışında göğsünü kabarttı. Gururlu ve soğukkanlı bir tavır takınarak elini ona uzattı. “Bu onuru bana bahşeder misin?”
Kadının elini kavradı. Bıraktı ki güç onun bedeninden savaş alanına aksın.
Petra onun elindeki gücü çekiştirdiğinde bocaladı. Gözlerini açıp kadına baktığında onun özgüvenle öne çıktığınu gördü. Kadın onun tereddütlü bakışlarını yakaladığında “Bana güven.” dedi. O da gözlerini kapattı. Bıraktı ki kontrolü o alsın.
İçindeki karanlık onun yüreğinden yanındaki kadının kalbine doğru kaydı. Elleri aralarında bir bağlantı kurdu. Ash gözleri kapalı, kulakları farklı bir yere kulak vermi olsa da savaş alanının meleklerin lehine tekrar şekillendiğini hissedebiliyordu. Kadın güce uzandıkça Ash hevesle ipleri çözerek eline uzattı. Bıraktı ki acısı halkının kazancına dönüşsün.
İkisi de bir süre sonra durmanın ne anlama geldiğini unuttular. Kadın aldıkça alıyor, hırsına yenik düşerek öfkesini elindeki karanlık güçle şiddete çeviriyordu. Hırsını haklı bulsa da altında ezilmeye başladığında onu sakinleştirmeye çalıştı. Kadının ağzından çıkan her bir kelime ile içindeki karanlık kalbini çürütüyordu.
Çığlıklar her geçen saniye daha da kuvvetlendi. İnlemeler feryatlara dönüştüğünde Ash kendisini gözkapaklarını birbirine sertçe bastırmış halde buldu. Gözkapaklarını kaldırmaktan dehşetle kaçınıyordu. Karanlığı ruhunda hissettikten sonra onun savaş alanındaki yansımasını görmek istemiyordu.
Kadın çabaladıkça o derine batıyordu. Dipsiz bir uçurumun kıyısındayken düşmek istemediğini fark etti. “Geri çekilmen lazım.”
“Bu yetmez.” dedi Petra. Gözleri kararmıştı. Ancak bir şekilde hala öz rengini koruyorlardı. Bu gölgeyi ancak kız görebilirdi. Çünkü bu gölge tanıdığı ruha zıttı.
“Ama-”
“Biraz daha dayan.”
Öyle yaptı ancak hayali acı hissinden ibaret olan bir varlığın karşısında durması imkansızdı. Petra istediklerini bir bir alırken karanlığın yolunu açıyor, o da zihninin en derinlerine iniyordu. Kalbi ve aklının sınırlarını test ediyor, onları elinden geldiğince parçalıyordu. Bir parazit gibi içinde yayılırken Ash’in çektiği acıya göğüs germekten başka hiçbir seçeneği yoktu. “Durman gerek.”
Petra ona dönmedi bile. “Yapamam.”
Dipsiz uçurumun dibine doğru düşüyordu. Aşağıda bütün bu güce tezat olan bir ışık vardı, onu asıl korkutan da buydu. Yaklaştıkça onu yakan ışıktan korkuyordu. Dişlerini gıcırdattı, soğuk terler döküyordu. Bir daha dönemeyeceği kadar derine gitmeden geri çekilmek istemişti. Ancak yapamadı. Kadının elini geri çekmedi. Hatta daha da sıkı kavradı. Gözyaşları yüzüne doğru hücum ederken bir kez daha şifacıların tanrısı önünde belirdi.
Zayan gelip yanağından dökülen gözyaşını sildi. “Ağlama. Ben düşmanın değilim.” Yüzünü ellerinin arasında tuttu. “Ama dostun da sayılmam.”
Bir tanrının ellerinde dağıldığını hissetti. Benliği karanlığın altında onlarca parçaya ayrılırken ellerinden çıkan gölgelerin akıttığı kanı saymadı. Bu onun değildi, bu o değildi. Kalbinin ortasındaki çatlaktan yayılan çirkin zehir ona ait değildi. Onun kanı saf ve temizdi.
“Bu acıyı dindirebilir misin?”
“Hayır.”
“Hani sen bir tanrıydın?”
“Hani bana inanmıyordun?”
Ash sustu. Kendi dünyasına sırtını dönmüşken başka tanrılardan gelecek tesellinin peşinden koşmaya niyeti yoktu. Kanının yavaş yavaş kaynadığını ve derisini yaktığını hissettiğinde bu onun için bir doruk noktasıydı. Zihni de aynı şekilde düşünüyor olmalıydı çünkü hissettiği son şey yakıcı sıcaklıktı.
Cehennem gerçekten çok sıcaktı.
