1. bölüm / 3
Duraksız1. Bölüm
Bölümler 3Şu an: 1. Bölüm
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Gözlerim yaş içindeydi ama bu sefer ağladığımdan değil, tamamen genetik bir salaklıktandı.
"Ulan," diye fısıldadım, sesim genzimden gelen o hırıltıyla acayip çirkin çıkmıştı. "Senin o tekir tüylerine tüküreyim emi? Bile bile yapıyorum bunu, harbi mazoşistim yemin ederim."
Kaldırımın kenarına, o betonun soğuğunu kıçıma kadar hissede hissede çökmüştüm. Önümde, çöplüğün hemen yanındaki kırık süt kasasının üstünde tek kulaklı, kuyruğunun yarısı olmayan simsiyah bir sokak kedisi duruyordu. Tipinde meymenet yoktu. Mahallenin tüm kavgalarından sağ çıkmış gibi bir havası vardı; tıpkı benim gibi.
"Gel lan buraya, arsız herif," diyerek elimi uzattım. Kedinin tüyleri parmaklarımın arasına değer değmez, burnumun direği öyle bir sızladı ki okkalı bir hapşırık sokakta yankılandı.
"Gitti... Gözler gitti yine," diye mırıldandım, sol elimle şişen sol gözümü ovuştururken. Kediye karşı ölümcül bir alerjim vardı. Doktor üstüne basa basa "Yazgı Hanım, uzak duracaksınız, nefes borunuz kapanır" demişti. Ama sokakta büyüyen bir kıza neyi yapamayacağını söylerseniz, gider ilk önce onu yapardı.
Bu sokakların tek kuralı buydu: Korktuğun şeyin üstüne yürüyeceksin.
Kedi olsa bile.
Kedi, bendeki bu hapşırık krizine zerre aldırış etmeden kafasını avucumun içine sürttü. Mırıltısı sanki eski bir araba motoru gibiydi.
"Aferin," dedim, ağzımın kenarıyla çarpık bir şekilde sırıtarak. "Böyle dik dur işte. Kimseye eyvallahın olmasın senin de. Tüyün var, alerjim var diye seni sevmeyecek değiliz herhalde anasını satayım."
Üzerimde kolları yıpranmış, rengi solmuş gri bir salaş hırka vardı. Sokaktaki rüzgar hırkanın deliklerinden içeri sızıp tenimi yalarken çenemi yukarı kaldırdım.
Hava kararmak üzereydi.
Turuncu, kirli bir gün batımı şehrin üzerine çöküyor, sokak lambaları birer birer cızırdayarak yanıyordu.
Ben bu kaldırımları ezbere bilirdim. Hangi taşın sallandığını, hangi köşe başında kimin uyuşturucu sattığını, hangi kuytuda kimin canının yandığını...
Ve en çok da kimin gittiğini.
Hava iyice soğumaya başlamıştı ama yerimden kıpırdamadım. Aslında sırtımı yaslayabileceğim, anahtarı cebimde duran, başımı sokacak bir evim vardı. Abim gitmeden önce kalayım diye bana o iki odalı yoksul evi bırakmıştı. Kirası ödenmiş, çatısı akmayan, sıcak suyu olan bir ev... Herkesin sahip olmak için canını dişine takacağı cinsten bir sığınak.
Ama ben o eve sığamıyordum.
Ne zaman o kapıyı açıp içeri girsem, duvarlar üstüme üstüme geliyordu. Evin içindeki o ölüm sessizliği, abimin yokluğunu yüzüme bir tokat gibi çarpıyordu. Koltukta otursam gözüm onun boş hırkasına kayıyordu, mutfağa geçsem iki kişilik çay bardağı bana bakıyordu.
Ev bana çok büyüktü, ev bana çok boştu.
Sokaklar ne kadar tehlikeli, ne kadar tekinsiz olursa olsun, bana o evin içindeki yalnızlıktan daha güvenli geliyordu.
Sokakta hiç değilse rüzgarın sesi vardı, kavga eden kedilerin gürültüsü vardı. Evde ise sadece geçmişin hayaletleri vardı.
İstemsizce ellerimi hırkamın ceplerinden çıkardım. Esen sert rüzgarla birlikte gri hırkamın kolları biraz yukarı doğru sıyrıldı. Sol kolumun iç tarafı, dirseğimin hemen altı göründü. Alacakaranlıkta bile kendini belli eden o çirkin, yan yana dizilmiş küçük noktalar...
İğne izleri.
Gözüm o izlere kaydığı an içimde bir şeylerin koptuğunu hissettim. Kalbime ani bir ağrı saplandı. Hızla ve panikle hırkamın kolunu aşağı doğru çektim, sanki etrafta beni izleyen bir ordusu varmış gibi o noktaları çılgınca gizledim.
Kimsenin görmesini istemiyordum.
Kimsenin bilmesini istemiyordum.
O izler benim en büyük utancımdı. Geçmişin, o cahilce ve çaresizce düştüğüm kötü yolların vücuduma bıraktığı kalıcı dövmeleriydi. Henüz çok gençken, abim ortadan ilk kaybolduğunda, o koca boşlukla ve acıyla nasıl baş edeceğimi bilememiştim.
Yanlış insanların arkasına takılmıştım. Sokakların o en pis, en karanlık dibine çökmüştüm. Kendimi unutmak, acımı uyuşturmak için o iğnelerin ucundaki yalancı huzura sığınmıştım.
Şimdi ne zaman o izlere baksam, kendimden nefret ediyordum. Utançtan yanaklarım yanıyordu. Neyse ki o bataklıktan kendi tırnaklarımla kazıyarak, canım çıka çıka kurtulmuştum.
Ama kurtulmak yetmiyordu; o izler geçmişin birer hatası olarak, ben ne kadar saklamaya çalışırsam çalışayım tenimde asılı kalmıştı.
Kimseye söyleyemiyordum, en yakınım olan Neşe'ye, Elfida'ya bile bu acıdan tek kelime bahsetmemiştim.
Onlar beni "hiç yıkılmaz, ayakları yere basan güçlü Yazgı" olarak biliyorlardı. Bilmeliydiler de. Eğer o zırhımı indirirsem, o izlerin arkasındaki çaresiz kız çocuğunu görürlerse, sokaklar beni çiğner yutardı.
Önümdeki tek kulaklı kedi, çekilen elimi geri getirmek ister gibi bacağıma süründü. Gözlerimden akan o alerji yaşını elimin tersiyle sertçe sildim.
Hayır! Ağlamıyordum! Sadece alerji!
Sokak kızı Yazgı asla ağlamazdı. Kaldırım taşları şahidimdi ki canım yanarken bile gözümden tek damla yaş düşmemişti benim. Ama bu lanet olası tüyler... Bu sefer beni gerçekten zorluyordu.
"Git lan," diye fısıldamaya çalıştım kediye doğru ama sesim boğazımdaki o daralmadan dolayı adeta bir hırıltıya dönüştü. "Git artık, öldüreceksin beni anasını satayım..."
İçimde ters giden bir şeyler vardı, hissediyordum. Ciğerlerime çekmeye çalıştığım o kirli sokak havası, sanki görünmez bir duvar dalgasına çarpıp geri dönüyordu. Göğsümün üzerine tonlarca ağırlıkta bir beton blok koymuşlar gibi bir baskı hissettim. Nefes alamıyordum. Hava boğazımdan aşağı inmiyor, tam gırtlağımda düğümlenip kalıyordu. Boğuluyordum.
Hem de denizde değil, kendi çöplüğümün tam ortasında, kuru kuruya boğuluyordu bedenim.
Panikle kaldırımdan destek alarak ayağa kalkmaya çalıştım. Dizlerim titredi, bacaklarım beni taşımak istemiyor gibi jöle gibi sallandı. Güç bela ayağa dikildiğimde ise tüm dünya etrafımda çılgın bir hızla dönmeye başladı. Sokak lambalarının ışıkları birbirine girdi, turuncu gün batımı simsiyah bir sis bulutunun arkasında kayboldu. Gözlerimin önünde uçuşan siyah noktalar çoğaldı.
"Yazgı, kendine gel lan," dedim kendi kendime. Adım atmaya çalıştım. Sadece birkaç adım... O sığamadığım, gitmek istemediğim evime ulaşıp çantamdaki fısfısı, o lanet alerji ilacını almam lazımdı. Ama ayaklarım birbirine dolandı. Başımdaki o korkunç dönme hissiyle birlikte dengemi tamamen kaybettim. Kaldırım taşları sanki altımdan kayıp gitti.
Bedenimin boşluğa doğru çekildiğini, sırtüstü o sert betona çakılacağımı hissettiğim an, gözlerim son bir gayretle aralandı. Tam bilincimi kaybetmek üzereyken, bulanık görüşümün açısına sert, haki yeşili bir kumaş girdi.
Betonun o soğuk ve acımasız sertliği tenime değmedi. Onun yerine beni sıkıca, adeta havada yakalayan koca iki kol hissettim. Burnuma sokakların o kirli kokusundan çok farklı bir koku doldu; barut, ter ve temiz çamaşır kokusunun karışımı olan o ağır askeri koku...
Bölüm etkileşimi
