Soğuk Evren, Sıcak Yalanlar

Vaveyla Yazarı: Sonbahr .

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 4Şu an: Soğuk Evren, Sıcak Yalanlar

Telefonu kapattığımda hepsi bana bakıyordu. Mutfaktaki uğultu bir anlığına kesilmiş, Deniz’in annesinin tezgâhta tıkırdayan tabak sesleri bile geri plana düşmüştü. Yusuf ağzındaki son lokmayı yutup hafifçe sırıttı; “Ne oldu, geldi mi senin şu aşılmaz koruma kalkanın?” dedi. Gülüyordu ama gözlerinin kıyısına yerleşen o “gitmeni hiç istemiyoruz” gölgesini yakalamak hiç de zor değildi.
Onların yanında zaman o kadar çabuk, o kadar gürültülü akıyordu ki ayrılma vakti geldiğinde hep bir şeyler yarım kalmış gibi hissettiriyordu.Uzay, hiçbir telaş göstermeden yerinden kalktı. Sandalyemin arkasına astığım kalın hırkayı alıp omuzlarıma bıraktı, kumaşın sıcaklığı tenime değerken hafifçe eğildi. “Bileğine dikkat et Gece,” dedi, sesi her zamanki gibi fısıltı ile tembih arasındaydı. “Eve gidince zorlama sakın, hemen dinlen.”O sırada Deniz’in annesi elinde sıcacık bir saklama kabıyla mutfaktan adeta fırladı. “Durun bir dakika, nereye öyle eli boş! Şunları da alın, Buğra oğlum bütün gün koşturuyor, açtır o şimdi, yazık günah!” diyerek elime alelacele paketlenmiş bir kap sıcak yemek tutuşturdu. Kabın sıcaklığı avuçlarıma geçerken Deniz de kapıya kadar benimle geldi. Ayakkabılarımı giyerken koluma usulca girdi, başını hafifçe omzuma doğru eğip, “Yarın çok daha iyi olacaksın, sakın dert etme hiçbir şeyi,” diye fısıldadı. Sanki sadece bileğimi değil, içimde sakladığım bütün o karmaşayı da iyileştirmek istiyormuş gibi bir şefkatle bakıyordu.Kapıyı açıp apartmandan dışarı adım attığımızda, arabanın farları sokağın koyu karanlığını ikiye bölmüştü. Buğra abim, arabanın kapısına yaslanmış, kollarını göğsünde kavuşturmuş bekliyordu. Soğuk havaya aldırmadan dik duruşu, sokağın tekinsiz sessizliğine karşı tek başına bir ordu gibiydi. Yanına vardığımda elimdeki paketi ona uzattım; Deniz’in annesinin onun için hazırladığını söyledim. Yüzü hafifçe yumuşadı, kapıda bizi izleyenlere doğru başıyla sıcak bir selam verdikten sonra kapımı açtı.Arabaya bindik.
Motorun boğuk uğultusu sokağı doldururken ikimiz de bir süre konuşmadık. Araba evin önünde durduğunda kontağı kapattı ama eli direksiyonda öylece kaldı, hemen inmedi. Sokak lambasının cılız, sarı ışığı arabanın içine doluyordu ve abimin bakışları kucağımda tülbentle sarılı duran bileğime kilitlenmişti. Tülbendin altındaki o bariz şişliği, derinin gerginliğini o da çok net fark etmişti.“Bileğin gerçekten kötü görünüyor Gece,” dedi; sesi yoldaki sessizliği bıçak gibi kesti, bu seferki tonunda şakaya yer yoktu. “Bu öyle basit bir burkulma ya da geçici bir sızı gibi durmuyor. Eve girelim, hemen o sargıyı açıp bir bakalım. Gerekirse yarın sabah erkenden bir doktora görünürüz, ihmale gelmez.”Arka koltuktaki yemek paketini alıp indi, ben de kapıyı açıp dikkatle dışarı adım attım.

Bileğimdeki buz artık tamamen erimiş, tülbent ılık ve yapışkan bir neme bürünmüştü. Anahtarı çevirip içeri girdiğimizde evin o alıştığımız, zaman zaman insanın üzerine çöken ağır sessizliği bizi karşıladı. Deniz’in evindeki o şen kahkahalar, Yusuf’un masadaki tabaklara uzanırken çıkardığı gürültü, o sıcacık kalabalık şimdi bana kilometrelerce uzaktaki soluk bir rüya gibi geliyordu.Buğra abim mutfağın sarı ışığını açıp paketi tezgâha bıraktı. Kollarını sıvarken bana döndü: “Gel bakalım buraya, şu meşhur ‘buzlu sargı’ operasyonunu bir inceleyelim. Kim sardı bunu, Uzay mı?” diye sordu, dudaklarının kenarında hafif, alaycı bir tebessüm belirmişti.Mutfak sandalyesini çekip oturdum. Abim önümde diz çöküp o nemli tülbenti büyük bir dikkatle, milim milim çözmeye başladı. Düğüm açılıp kumaş tenimden ayrıldıkça bileğimdeki morarmaya dönük kızarıklık ve o çirkin şişlik bütün çıplaklığıyla gözler önüne serildi. Canım fena hâlde yanıyordu; bileğimin içindeki lifler gerildikçe zonklama şakaklarıma kadar vuruyordu ama o sofradaki huzurlu anların hatırına dişlerimi sıktım, sesimi çıkarmadım.Fakat abimin gözlerinden hiçbir şey kaçmıyordu. Islak tülbenti masanın kenarına bırakıp parmak uçlarıyla bileğimin etrafındaki deriye çok hafifçe dokundu, eklemi milimetrik bir açıyla çevirdi. Dudaklarımın arasından gayriihtiyari dökülen o kesik, acı dolu nefesi duyunca durdu. Başını kaldırıp doğrudan gözlerimin içine baktı.

O bakışı ezbere biliyordum; “Sana bir şey olmasın, sen canının yandığını benden saklayamazsın” diyen, içimi ezen o tanıdık endişe vardı gözlerinde.“Uzay değil de Deniz sarmış gibi duruyor,” dedi, ortamdaki o boğucu gerginliği dağıtmak istercesine gülümseyerek. “Uzay sarsaydı muhtemelen peçete katlar gibi kusursuz bir simetri yakalar, bir mühendislik harikası yaratırdı.”İster istemez gülümsedim. Gerçekten de öyle yapmıştı; masadaki peçeteleri o kadar büyük bir ciddiyetle, milimetrik hesaplarla katlamıştı ki Yusuf onunla dakikalarca dalga geçene kadar etrafında dönen dünyadan tamamen kopmuştu. O anları, Yusuf’un peçeteyi alıp burnunu siler gibi yapışını ve Uzay’ın yüzündeki o dehşeti hatırlayınca bileğimin içindeki o keskin yangın sanki mutfağın tavanına doğru usulca buharlaşıp gitti.“Çok mu güldünüz?” diye sordu abim. Buzdolabını açıp buzluktan yeni bir torba buz çıkardı, çekmeceden aldığı temiz bir mutfak havlusuna özenle sardı.“Çok,” dedim sesimin titremesine engel olamayarak. “Profesör bugün derste evrenin soğuk, ıssız ve ölümlü bir yer olduğunu söylemişti. Yıldızların bile günün birinde yalnızlıktan donarak söneceğini anlattı. Ama o sofrada... Yusuf’un son köfte için Deniz’le tutuştuğu o saçma kavgayı izlerken, Deniz’in annesinin zorla tabağıma yemek dolduruşuna bakarken hocanın ne kadar yanıldığını düşündüm. Evren o kadar da soğuk bir yer değilmiş abi.”Abim havluya sarılı buzu yavaşça bileğimin üzerine yerleştirdi. Parmakları tenime değdiğinde sıcacıktı; sonra kendi koca elini buz torbasının ve benim elimin üzerine tamamen kapattı.“Profesörler teorilere, formüllere, sayılara bakar Gece,” dedi sesi göğsünden gelen tok bir tınıyla. “Biz ise birbirimizin gözlerine bakarız. Senin etrafındaki evren, o masadaki kahkahalar kadar, şu an burada hissettiğin kadar sıcak olduğu sürece, gökyüzündeki hiçbir teori seni üşütmeye yetmez.”Bileğimdeki o buzun yakıcı soğuğu bu sefer canımı hiç acıtmadı.

Abimin elinin o güvenli sıcaklığı, Deniz’in annesinin tezgâhta duran paketi, arkadaşlarımın kulaklarımda çınlayan uğultusu... Hepsi mutfağın bu ıssız sessizliğine dolmuş, beni koruyan görünmez bir çember oluşturmuştu. Dışarıdaki soğuk geceye, sokağın zifiri karanlığına rağmen içimdeki sığınağın hâlâ sağlam olduğunu hissederek başımı usulca abimin omzuna yasladım.Omzundaki o tanıdık koku—biraz rüzgâr, biraz temiz sabun ve sadece ona ait o huzur verici koku—zihnimdeki bütün endişeleri, fakültenin ağırlığını, yarının belirsizliğini bir anda susturmaya yetti. Bir süre hiç kıpırdamadan öylece kaldık. Mutfaktaki duvar saatinin o mekanik tıkırtısı ve dışarıda pencere pervazını döven rüzgâr dışında çıt çıkmıyordu. Sanki zaman tam o noktada durmuş, koca dünya bizim bu sığınağımızın kapısında beklemeye mecbur kalmıştı.“Hadi bakalım,” dedi abim saçlarımı okşayıp alnımdan hafifçe öperek. “Dinlen artık. Yarın sabah erkenden Üsküdar tarafında bir teslimat işim var, erken çıkacağım ama gitmeden bileğine tekrar bakarız.”Ona sadece başımı sallayarak cevap verebildim. Mutfaktan çıkıp sessiz adımlarla odama geçtim, kapıyı arkamdan yavaşça kilitledim. Odaya girdiğim an üstümdeki bütün güç çekilmiş gibiydi; kendimi yatağın üzerine öylece bıraktım. Bir süre tavandaki karanlığı izledim, ardından kalkıp hırkamı çıkardım, üzerimi rahat bir şeylerle değiştirdim.Tam o sırada yatağın köşesinde duran telefonun ekranı beyaz bir ışıkla aydınlandı.

Bildirime uzandım, Uzay’dandı:“Gece, nasıl oldu bileğin? Hâlâ çok acıyor mu? Eğer ağrın varsa yarın sabahki derse gelmek için kendini sakın zorlama; ben senin yerine gereken tüm notları eksiksiz tutar, akşam da getiririm.”

Ekrandaki mesaja bakarken sabahki ilk dersimin 08.40’ta olduğu aklıma geldi. O amfinin havasızlığı, hocanın tahtayı dolduracak formülleri ve günün yorgunluğu bir anda kurşun gibi omuzlarıma bindi. Telefonu yüzüstü yatağa fırlatıp kenara oturdum. İçimde durulmayan, göğsümü daraltan tuhaf bir sıkıntı vardı. Evin tamamen sessizliğe gömülmesini, abimin odasındaki son ışığın da sönmesini bekledim. Dakikalar geçmek bilmedi. Abimin derin bir uykuya daldığından emin olduğum an, çantamın en dibindeki gizli fermuarı açtım. Parmaklarımın ezbere bulduğu o paketi ve çakmağı çıkarıp parmak uçlarımda balkona süzüldüm.Buğra abim bunu bilmiyordu. Öğrense sadece öfkelenmezdi; bana duyduğu o tertemiz güvenin kırıldığını, gözlerindeki o korumacı şefkatin yerini derin bir hayal kırıklığına bıraktığını görmek beni mahvederdi. Ama sigara, günün bütün baskısından, içimdeki o adını koyamadığım boşluktan kaçabildiğim tek sığınaktı o anlarda. Gece rüzgârı yüzüme çarparken çakmağı çaktım. Ucundaki kor karanlıkta parladı, derin bir nefesi ciğerlerime çektim. Duman göğsümdeki o düğümü biraz olsun gevşetiyor gibiydi.Sokağın ıssızlığını izleyerek birkaç nefes daha çekmiştim ki arkamdan, evin koridorundan gelen o çıtırtıyı duydum. Parkelerin gıcırtısı... Ardından mutfak kapısının açılıp kapanma sesi. Abim uyanmıştı. Muhtemelen su içmeye kalkmıştı ama adım sesleri mutfakta durmadı, balkona doğru yaklaşmaya başladı.O an damarlarımdaki kanın çekildiğini hissettim. Kalbim delicesine çarpmaya başladı, boğazıma koca bir yumru oturdu. Abim beni burada, elimde dumanı tüten bir sigarayla görürse her şey biterdi. O akılalmaz panikle sigarayı demir parmaklıkta aceleyle bastırıp söndürmeye çalıştım ama ellerim zangır zangır titriyordu. İzmarit parmaklarımın arasından kaydı, kor kısmı doğrudan elimin ayasına, başparmağımın hemen altındaki yumuşak ete çarptı ve derime yapıştı.Korkunç, cızırdayan bir acı bütün koluma yayıldı. Çığlık atmamak için dudaklarımı kanatırcasına ısırdım, gözlerimden anında iki damla yaş süzüldü. Can havliyle o alev topuna dönen izmariti saksının toprağına gömüp balkondan içeri fırladım. Avucumun içi cayır cayır yanıyor, etim kavruluyordu. Paketi çantaya gelişiüzel tıkıp banyoya koştum. Musluğu sonuna kadar açıp yanan elimi o buz gibi suyun altına soktum. Dişlerimi birbirine öyle bir kenetlemiştim ki çenem ağrıyordu. “Lütfen kokuyu almasın, lütfen buraya gelmesin,” diye içimden deliler gibi yalvarıyordum. Tam o sırada koridorda abimin adımları duyuldu, ardından yatak odasının kapısının kapanma sesi geldi.Musluğun başında dizlerimin bağı çözüldü. Yavaşça yere çöktüm. Soğuk su avucumdaki o yangını dindirmiyordu bile. Elimi sudan çıkardığımda derimin büzüştüğünü, ortasının bembeyaz kabardığını gördüm. Birkaç fıs parfüm sıkıp odaya döndüm ama sabah olana kadar gözüme tek bir damla uyku girmedi.Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte çalan alarm, odadaki boğucu havayı yırtarcasına çaldı. Yataktan doğrulurken sağ bileğimdeki burkulmanın sızısı ile sol elimin ayasındaki o zonklama birbirine karışmıştı. Banyoya gidip aynaya baktım; gözlerimin altı çökmüştü. Avucumdaki o kabarmış, etrafı alev kırmızısına dönmüş yanık izi, gece yaptığım bütün hataların, söylediğim ve söyleyeceğim tüm yalanların somut bir kanıtı gibi bana bakıyordu. Çantamdaki ilk yardım kutusundan geniş bir yara bandı çıkarıp izin üzerine alelacele yapıştırdım. En azından kimse görmezdi, bir kılıf uydururdum.Evden çıkarken abimin çoktan gitmiş olduğunu fark ettim; mutfak tezgâhına bıraktığı “Bileğini zorlama, dikkat et” yazılı küçük not içimi daha da acıttı. Kendimi dışarı, sabahın serin havasına attım.

Sokağın köşesini döndüğümde Yusuf’u gördüm. Sırtını duvara yaslamış, elleri ceplerinde, sabırsız adımlarla yere küçük taşlar fırlatıyordu.Beni fark edince o alaycı sırıtışı yüzüne yayıldı. “Vay be! Gece Hanım nihayet o karanlık mağarasından çıkma lütfunda bulunmuşlar! Ağaç oldum kızım burada, az kalsın kök salıp dut verecektim, son anda vazgeçtim.”Gözlerimi devirdim ama Yusuf’un o hafif, tasasız enerjisi göğsümdeki ağırlığı bir nebze olsun hafifletti. “Hadi Yusuf, yürü, ilk derse geç kalacağız senin yüzünden,” dedim adımlarımı hızlandırarak.
Birlikte yürümeye başladık. Birkaç adım sonra Yusuf cebinden fıstıklı bir çikolata çıkardı. “Al şunu ye, suratın kireç gibi. Kesin yine sabah hiçbir şey yemeden çıktın evden, biliyorum ben seni.”Çikolatayı almak için sol elimi uzattım. O an avucumdaki bant tamamen aklımdan çıkmıştı. Yusuf çikolatayı verirken elindeki bandı ve kenarından hafifçe görünen kızarıklığı fark edince duraksadı. Çikolatayı tutan elini indirip hafifçe kaşlarını çattı.

“O ne be? Gece, bileğini sakatladığın yetmedi, şimdi de elini mi yaktın sen?”Elimi hızla geri çekip hırkamın cebine soktum. “Yok bir şey Yusuf, sabah çaydanlığa çarptım elimi dalgınlıkla. Önemli değil.”Yusuf gözlerini devirip alaycı bir nefes verdi ama sesinde o bildik korumacı tını vardı. “Aferin, gerçekten tebrik ederim. Bir günde iki uzvunu birden devre dışı bırakmayı nasıl becerdin acaba? Sakarlıkta çağ atladın resmen. Düz yolda yürürken kendi ayağına çelme takmandan korkuyorum artık.”“Abartma Yusuf, küçük bir su kabarcığı sadece, geçti bile,” dedim adımlarımı hızlandırarak.“Tabi canım, kesin geçmiştir,” dedi arkamdan yetişip. “Kızım azıcık dikkat etsene kendine. Çocuk musun sen? Sabah sabah çaydanlıkla güreşmek ne demek?”Otobüs durağına geldiğimizde sıra uzundu. Yusuf kafasını iki yana sallayarak homurdanmaya devam etti: “Baksana şuna, daha kendi çayını koyamıyor, bir de tek başına koca dünyayı dert ediyor. Neyse ki ben varım da arkandan toparlıyorum.”Cebinden bir parça peçete çıkarıp elime tutuşturdu. “Al şunu düzgün tut, mikrop kapmasın bari. Fakülteye varınca revirden düzgün bir krem alırız, o uyduruk bantla gezme bütün gün.”Yusuf’un bu yarım ağız azarlamaları, takılmaları ve her zamanki gibi beni bir küçük kardeş gibi kollamaya çalışması içimdeki o suçluluk düğümünü biraz daha sıkıştırdı. Otobüse bindiğimizde yan yana oturduk. Yusuf günün ders programından, Deniz’in dün geceki köfteleri nasıl mideye indirdiğinden bahsedip dururken ben avucumdaki sızıyı ve o yalanı gizlemenin ağırlığıyla sadece başımı sallayarak ona eşlik ettim. Kampüse varınca Yusuf " geç kaldım Gece umarım hoca derse alır " diyerek hızlıca fakülteye doğru yürümeye başlayınca ben de kendi dersliğime geçtim.

İçeri girdiğimde Uzay her zamanki yerinde, pencere kenarındaki sırada oturmuş, önündeki deftere bir şeyler çiziyordu. Beni görünce hemen toparlandı.“Günaydın Gece,” dedi, gözlerinde dünkü mesajındaki o sakin şefkat vardı. “Bileğin nasıl oldu? Gece uyuyabildin mi?”Bileğimi hırkamın cebine saklayıp yanan elimi de sıranın altına çektim. “Daha iyiyim Uzay, teşekkür ederim,” dedim ve aramızdaki o mesafeyi korumak istercesine yanındaki değil, bir arka sıradaki boşluğa oturdum. Uzay hafifçe kaşlarını kaldırdı, bendeki bu kaçışı fark etmişti ama üzerime gelmedi.Az sonra profesör amfiye girdi. Elindeki çantayı masaya bırakıp hiç vakit kaybetmeden tahtaya yöneldi.
"Geceleri gökyüzüne baktığınızda yıldızların bir uçtan bir uca kayıp gittiğini sanırsınız; oysa o gece şahit olduğunuz şey onların değil, Dünya’nın dönüşüdür. Yıldızlar da hareket eder elbet, kendi devasa yörüngelerinde sürüklenirler; ama bize öyle uzaktırlar ki, bir insan ömrü onların asıl yolculuğunu görmeye yetmez." dedi. Sonra tahtanın üzerine eksenler, açılar ve karmaşık koordinat hesapları yazdı. Bir yıldızın belirli bir enlemde tam olarak hangi saatte, hangi açıyla ufuktan doğacağını hesaplayan o devasa formülü bitirdiğinde sınıfa döndü: “Evet arkadaşlar, aranızda bu denklemi çözüp bize ufuk yüksekliğini verebilecek biri var mı?”Sınıfa mezar sessizliği çöktü. Kimse başını sıradan kaldırmaya cesaret edemiyordu. Profesör elindeki yoklama listesine göz gezdirdi. Kalbimin amfideki herkes tarafından duyulacak kadar sert çarptığını hissettim; tahtaya kalkıp o acıyan elimle tebeşir tutamazdım. “Uzay?” dedi hoca aniden. “Uzay Demir, tahtaya lütfen.”Uzay hiç tereddüt etmeden yerinden kalktı. Rahat, kendinden emin adımlarla tahtaya yürüdü. Tebeşiri aldı ve hocanın bıraktığı yerden denklemi açmaya başladı. Formülün ilk üç basamağını kusursuz bir matematiksel akışla, sanki bir şiir yazar gibi çözdü. Ama dördüncü adımda tebeşir durdu. Birkaç saniye tahtaya baktı, ardından hocaya dönüp o her zamanki sakin dürüstlüğüyle, “Hocam, trigonometrik dönüşümün bu kısmını tam hatırlayamıyorum, yanıltmak istemem,” dedi.Hoca hafifçe gülümsedi. “Gayet güzel getirdin Uzay, tebrik ederim, oturabilirsin.”Ders bittiğinde zihnim allak bullak olmuştu. Defterime hiçbir şey yazamamıştım. Amfi kapısından çıktığımızda Yusuf bizi koridorda bekliyordu.

Sabahkio alaycı tavrı yerini sessiz bir düşünceliliğe bırakmışı. Yanıma yaklaşıp cebinden çıkardığı küçük bir merhemi ve yeni bir yara bandını avucuma tutuşturdu. “Sürersin,” dedi kısık sesle.“Deniz nerede?” diye sordum konuyu dağıtmak için.Uzay araya girdi: “ konservatuvar da dersi varmış, öğleden sonraya kadar çıkamaz. Biz kafeye geçelim mi?”Kafeye yürüdük. Masaya oturduğumuzda Uzay çayları almaya gitti. Yusuf elindeki telefonla sınav takvimini açtı. “Sınavlara üç dört hafta var daha,” dedi, sabahki telaşı unutturmak ister gibi neşeli görünmeye çalışarak. “Şu teleskop işini aradan çıkaralım bence. Siz Uzay’la yer bakın, ben size uyarım.” Sonra saatine baktı, telaşla ayaklandı. “Benim ders başlıyor, kaçtım. Gece... o eline iyi bak.”Yusuf uzaklaşınca aniden kafama dank etti. Gözlerim fal taşı gibi açıldı. “Uzay!” dedim panikle. “Benim seçmeli dersim vardı! Tamamen unuttum, hoca on beş dakikadır derste, beni asla almaz içeri!”Uzay elinde iki ince belli çay bardağıyla masaya yaklaştı. Yüzünde en ufak bir telaş yoktu. Çayları masaya bıraktı, sandalyesini çekip karşıma oturdu. “Biliyorum,” dedi hafifçe gülümseyerek. “Benim de bugün başka dersim yok zaten. Kaçırdıysan kaçırdın Gece. Ne yapmak istersin şimdi?”O soru... O kadar yumuşak, o kadar yargılamadan uzatılmış bir soruydu ki masanın ortasında bir nefes gibi asılı kaldı. Seçmeli dersi kaçırmış olmanın o bürokratik ağırlığı, yerini bir anda hafif, çocuksu bir özgürlük hissine bıraktı. İstanbul’un o gün pırıl pırıl parlayan gökyüzü, sanki bize kampüsten kaçmamız için sessiz bir kapı aralıyordu.“Bilmiyorum Uzay,” dedim, avucumdaki sızlayan banda parmak ucumla hafifçe basarak. “Sadece... biraz sessizlik istiyorum.

Açık bir hava, rüzgâr... İyi gelebilir.”Uzay çantasını omzuna astı, gözlerinde anlayışlı bir ışıltı vardı. “O zaman sahile inelim. Hem sakin bir bankta otururuz hem de şu gözlemevi meselesini konuşuruz. İstanbul’un ışıklarından kaçabileceğimiz en karanlık tepeyi buluruz belki.”Kafeden çıkıp sahil yoluna doğru yürümeye başladık. Şehrin o gürültülü trafiği geride kalıyor, deniz kokusu sokak aralarına sızıyordu. Yan yana, adımlarımızı birbirine uydurarak yürürken Uzay Şile taraflarındaki açıklıklardan, Kandilli’nin eski sokaklarından bahsediyordu. Sesi o kadar dinginleştiriciydi ki içimdeki o zehirli telaş yavaş yavaş çekiliyordu.Ama işte o an, içimdeki o kötü alışkanlık yine yokladı beni. Parmaklarım istemsizce çantama gitti. Paketi ve çakmağı çıkardım. Uzay adımlarını yavaşlattı, sigarayı gördüğünde kaşları hafifçe havalandı. Bu huyumdan nefret ettiğini, sağlığımı mahvettiğimi düşündüğünü biliyordum ama tek kelime etmedi; beni kırmaktan ödü kopuyordu.Paketi hafifçe ona doğru uzattım, aramızdaki o suç ortaklığını genişletmek istercesine: “Bana eşlik eder misin?” diye sordum.Uzay derin bir nefes verdi, başını iki yana sallayarak hafifçe gülümsedi. “Normalde ağzıma sürmem biliyorsun ama... hadi bu seferlik senin hatırına olsun,” dedi ve paketten bir dal alıp dudaklarının arasına yerleştirdi. Çakmağı çaktım, önce onun sigarasını, sonra kendiminkini yaktım. İkimiz de dudaklarımızda dumanla, yan yana yürümeye devam ettik.

Sahile inen o dar, yokuş aşağı taş sokağın köşesine yaklaşmıştık. Denizden gelen sert ve tuzlu bir rüzgâr saçlarımı yüzüme savurdu. Ben dumanı gökyüzüne doğru üflerken, sokağın köşesini tam döndüğümüz o saniyede...Dünya sanki ekseninden çıktı. Ayaklarım kaldırım taşına çivilendi, ciğerlerimdeki duman boğazımda düğüm düğüm oldu.Buğra abim tam karşımdaydı.Arabasını bir dükkânın önüne çekmiş, kapıya yaslanmış vaziyette kulağında telefonla bir şeyler konuşuyordu. Bizi gördüğü an... O cümlenin ortasında abimin dudakları dondu. Telefonu tutan eli yavaşça, adeta felç olmuş gibi aşağı indi.Aramızda yalnızca beş altı adım vardı. Ne sigarayı arkama saklayacak vaktim vardı ne de avucumdaki o dumanı yok edecek bir mucize. Parmaklarımın ucundaki kor tütmeye devam ediyordu.Abimin gözleri önce Uzay’ın elindeki sigaraya, ardından doğrudan benim parmaklarımın arasındaki o dumana kilitlendi. O an abimin yüzündeki bütün kasların kaskatı kesildiğini gördüm. Sabah mutfakta saçlarımı okşayan, “Sana bir şey olmasın” diyen, o omzuna başımı yasladığım abim gitmişti. Yüzündeki o sıcacık şefkat, yerini öyle sarsıcı, öyle derin ve buz gibi bir hayal kırıklığına bıraktı ki... Sokaktaki rüzgâr dindi, sesler kesildi; sadece abimin o kırılan bakışlarının ağırlığı altında ezildiğimi hissettim.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

65okunma 5beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 136

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan AşkaaskerAskeriaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkbabaBerdelBilim KurgubilimkurgublBüyücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramDüşmandan Aşkaeğlenceenemies to loversFantastikGeçmişgenckurgugenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgücHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİş Yeri AşkıkaderKaosKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurtadamKüçük KasabaLanetliseLise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililiksavaşSeçilmiş KişiSenkul Hobi Yazar:MaviduslersokagimSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıTeodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18