1. bölüm / 4
Dumanı Göğe HapsedelerÇÖKEN YILDIZLAR
Bölümler 4Şu an: ÇÖKEN YILDIZLAR
- 1 ÇÖKEN YILDIZLAR1.432 kelime · Okuduğun bölüm
- 2 Soğuk Evren, Sıcak Yalanlar2.757 kelime
- 3 NEFES ALMAYI ÖĞRENMEK2.599 kelime
- 4 KIRILAN YÖRÜNGE1.546 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Astrofizik dersinde profesörün büyük yıldızların ölümünden bahsetmesi bizim de derse odaklanmamızı sağlamıştı. Mükemmel bir yıldızken ölümün gerçekleştikten sonra bir karadeliğe dönüşmek , tıpkı iyi birinin her şeyi sineye çektikten sonra dayanamayıp sonunda patlaması ve artık hiçbir şeyin aynı olmaması gibi gelmişti bana. Profesör tahtaya karmaşık formüller karalarken ,yanımda oturan Uzay'ın bakışlarını üzerimde hissettim. O , evrenin genişlemesini izlemeyi severdi ; bense her şeyin kendi içine çöküşünü. Defterimin kenarına minik, karanlık bir daire çizdim.Uzay , sanki zihnimin içindeki düşünceleri hissetmiş gibi eğilip fısıldadı: " Her yıldız karadeliğe dönüşmez Gece! Bazıları tozudumana katarak ölür ki , onlardan yeni dünyalar doğabilsin."
Kalemimin ucunu defterdeki o karanlık daireye daha sert bastırdım. " Ama o yeni dünyaların içinde de bir gün bir şeyler ölecek Uzay " diye söylendikten sonra Profesörün duyamayacağı bir sesle mırıldandım: "Sonsuz bir döngüdeyiz; ya tozu dumana katıp başkalarını yeşerteceğiz ya da dumanı içimize hapsedip kendi karanlığımızda kaybolacağız." Uzay cevap vermedi. Gözlerini defterimdeki simsiyah daireye çevirdi. "O karanlıkta hapsolmak yerine hâlâ parlayan bir yıldız olmalısın Gece," dedi. "Karadelikler sadece yutar ama yıldızlar rehberlik eder. Senin dumanın ışığını kapatmasın, ona eşlik etsin." Uzay’ın söylediği her kelime zihnimin en köşesinde bir yer ediniyordu. Profesörün "Bugünlük bu kadar, haftaya görüşürüz," demesiyle sınıftaki sessizlik de bozulmuştu. Kitaplarımı çantama koyup Uzay’la kapıya yöneldik. Yusuf, elinde bilgisayarı kapıda bizi bekliyordu. Bizi görünce, "Hızlı olun gençler, akşama kadar sizi bekleyemem burada," dedi. Bilgisayarını koltuğunun altına sıkıştırarak ayağını sabırsızca yere vurdu. "Yine mi evrenin sonunu getirdiniz? Şu astronomi derslerinden ne zaman çıksanız sanki tüm galaksiyi sırtınızda taşıyormuş gibi yürüyorsunuz! Hadi hareketlenin biraz, aerodinamik bu kadar yavaşlığı kaldırmaz." Uzay hafifçe gülümsedi. "Hız her şey değildir Yusuf, bazen yörüngeyi korumak gerekir," dedi. Yusuf, Uzay’ın omzuna yavaşça vurup gülerek, "Ben yörünge bilmem, hadi hızlı olun Deniz bizi bekliyor, kurt gibi açım," dedi. Hızlı adımlarla yürürken cebimdeki sigara paketini çıkarıp bir tane sigara yaktım. Deniz’in yanında içemediğimiz için yanına gitmeden içecektim. Uzay bir an yavaşlayıp bana baktı, uzunca iç çekip tekrar hızlandı. Deniz’in yanına geldiğimizde sigaram çoktan bitmişti. Yeşil çimlerin üzerine küçük bir örtü sermiş, hemen yanı başında da çizdiği birkaç resim duruyordu. Deniz bizi fark ettiğinde elindeki fırçayı havaya kaldırıp neşeyle salladı. Yüzündeki birkaç boya lekesi, güneşin altında parlayan çilleriyle birleşince sanki kendisi de bir tablonun parçasıymış gibi görünüyordu. "Geldiniz mi sonunda!" diye seslendi, sesindeki o çocuksu heyecanla. "Uzay, bak bu sabah gökyüzünü senin anlattığın gibi boyamaya çalıştım ama sanki griyi biraz fazla kaçırdım."
Uzay örtünün kenarına diz çökerken Deniz’in kağıdına yansıyan o karmaşık gri bulutlara baktı. Bakışları bir an bana kaydı dudaklarını ince bir tebessüm belirdi. ‘"Tam kıvamında olmuş Deniz" dedi yumuşak bir sesle. " Bazı gökyüzleri dumanı sevmez ama bu tam Gece’nin sevdiği cinsten." Yusuf çoktan örtünün üzerine bağdaş kurmuş bilgisayarını bir kenara itip Deniz’in hazırladığı sandviç paketlerine uzanmıştı. "Sanat karın doyurmaz küçük ressam" dedi ağzına bir lokma atarken. "Aerodinamik dedik hız dedik ama benim yakıtım bitti" Deniz elindeki fırçayı havaya sallayarak " senin hızının bittiği yerde benim renklerim başlıyor. Uzay , Gece sizde alın sandviçlerden yoksa aç kurt Yusuf hepsini bitirecek . Gece sen özellikle ye biraz renk gelsin yüzüne" dedi. Uzay önce bana bakıp ardından astrofizik dersinde profesörün yıldız ölümlerinden bahsettiğini benim de karadelik olmakta ısrarcı olduğumu dile getirdi. Deniz elini omzuma koyarak " karadelik olmak sana göre değil , sen bizim gökyüzümüzdeki en parlak yıldızsın " diyerek gülümsedi. Yusufa ağzına koca bir lokma tıkıştırırken bile bu anın ciddiyetini bozmadan kafasını salladı. " Valla Gece, Deniz haklı. Sen karadelik olursan hepimizi yutarsın ,ben daha uçağımı uçuracağım, Uzay daha yeni galaksiler keşfedecek... Bize parlak bir yıldız lazım ki yolumuzu bulalım." Bakışlarımı onlardan kaçırıp Deniz’in hazırladığı sandviçlerden birine uzandım. Boğazımdaki düğüm yavaşça çözülürken " siz böyle konuşunca" dedim kısık bir sesle " kendimi karadelik değil de her an patlayacak bir süpernova gibi hissediyorum." Hepimiz güldük, Yusuf’un neşeli kahkahası , Deniz’in kıkırtısı ve Uzay’ın gülümsemesi... O an , üzerimizdeki gökyüzü profesörün anlattığı o soğuk ve ölümlü yer olmaktan çıkıp , bizim sığınağımız haline geldi.Hava yavaştan kararmaya yüz tutmuştu. Sandviçlerimizi alelacele midemize indirdikten sonra o huzurlu sığınağımızı arkamızda bırakıp eve dönmek üzere otobüs durağına yöneldik. Gelen otobüs tam bir curcunaydı; tıklım tıklım, nefes almanın bile zor olduğu o kalabalığın arasına bir şekilde kendimizi attık. Az önceki sakinliğimizden eser kalmamıştı; bir yerlere yetişmeye çalışan, işten ya da okuldan çıkmış gergin ve yorgun insanların arasında sıkışıp kalmıştık.Herkes yine kendi dünyasındaydı. Uzay bir yolunu bulup her zamanki gibi cam kenarına geçmiş, dışarıdaki akıp giden şehri seyrediyordu; Deniz bir eliyle tutunup dengesini korumaya çalışırken diğer eliyle telefon ekranına gömülmüştü;Yusuf ise o uzun boyunun avantajıyla en tepedeki demirlere rahatça asılmıştı. Ben de kısa boyumla onların arasında, insanların oluşturduğu duvarların içinde kaybolmuştum.Ortamın gerginliği havada asılı dururken şoför aniden öyle sert bir fren yaptı ki içerideki herkes domino taşları gibi birbirinin üzerine savruldu. Bende tam dengemi kaybedip birinin üstüne kapaklanacakken Yusuf’un çevik refleksi imdadıma yetişti; kolumdan sıkıca kavrayıp beni kendine doğru çekti ve yere serilmekten son anda kurtuldum. Otobüsün içi bir anda şoföre söylenen,homurdanan insanların öfkeli uğultusuyla doldu. Zaten evlerimize az bir mesafe kalmıştı; bu sinir harbine daha fazla katlanmak istemeyip kendimizi dışarıya,serin havaya attık. Dışarı çıktığımızda Uzay’ın o dikkatli gözleri hemen üzerime dikildi; "İyi misin?" diye sordu. İşte tam o anda, otobüsteki sarsıntı ve telaş esnasında hiç fark etmediğim o keskin sancı kendini belli etti. Bileğim zonkluyor, fena halde sızlıyordu. Yine de onlara yük olmak, gecelerini mahvetmek istemediğim için elimi hemen hırkamın cebine saklayıp "İyiyim,önemli bir şey değil," diye geçiştirmeye çalıştım. Ama Uzay’ı kandırmak imkânsızdı; o bilindik sakin, kendinden emin sesiyle "Yalan söylemeG Gece," diyerek yalanımı yüzüme vurdu. Durumu anlayan Deniz hemen olaya el koydu: "Aaa durun! Bizim evde buz torbası vardı, hemen bize geçelim.Geldik sayılır zaten, hiçbirinizden itiraz istemiyorum!" dedi. O az önceki kalabalığın
tahammülsüzlüğünden sonra bu üçlünün sadece benim için böyle telaşlanması,içimi öyle bir ısıttı ki bileğimin sızısı bile bir anda hafifler gibi oldu.Denizlerin kapısına vardığımızda niyetimiz sadece buzu alıp hemen ayrılmaktı ama kapıyı açan annesi buna kesinlikle izin vermedi. Yeni hazırladığı akşam yemeğinin kokusu burnumuza kadar gelirken, "Yemek yemeden şuradan şuraya adım atamazsınız," diyerek bizi içeri buyur etti.Yusuf zaten boğazına düşkün olduğu için dünden razıydı, gözleri parlayarak içeri süzüldü. Ben de Buğra abimi telefonla arayıp haber verdikten sonra onların peşinden salona geçtim. Bileğimin ağrısı yüzünden beni koltuğa oturtup istirahate çektiler; benim yerime mutfakta Deniz’in annesine Yusuf ve Uzay yardım etmeye başladı. Deniz’in annesi tabakları dizerken, Yusuf çoktan bardakları kapmış, sanki kırk yıllık kendi eviymiş gibi rahat tavırlarla masaya yerleştiriyordu. Uzay ise o her zamanki sessiz zarafetiyle bir yandan peçeteleri özenle üçgen katlıyor, bir yandan da başını hafifçe çevirip koltukta oturan beni göz hapsinde tutarak iyi olup olmadığımı kontrol ediyordu.
Buzun o keskin soğuğu ilk başta canımı yaksa da zonklama yavaş yavaş yerini uyuşuk bir huzura bırakıyordu. Buğra abim telefonda “Geç kalma, dikkatli ol,” demişti ama sesindeki o rahatlamayı hissetmiştim. O da biliyordu; Deniz’in annesinin sofrası, bu dünyadaki en güvenli kalelerden biriydi. Mutfaktan gelen kahkaha sesleri, tencere kapaklarının tıkırtısı ve Yusuf’un Deniz’e takılmaları... Az önce otobüste birbirini ezen o sinirli insanların varlığına inanmak güçtü.
Deniz yanıma gelip elindeki temiz bir tülbenti buz torbasının etrafına sardı. “Bakma öyle mahzun mahzun,” dedi göz kırparak. “Annem bir kere o mutfağa giren erkeği köle gibi çalıştırmadan bırakmaz. Keyfini çıkar, bak koskoca Uzay bile peçete katlıyor!” Gerçekten de öyleydi. Uzay, sanki dünyanın en önemli işini yapıyormuş gibi büyük bir ciddiyetle peçeteleri üçgen yapıyordu. Yusuf, Uzay’ın yanına gelip “Altı üstü iki peçete katlayacaksın kardeşim, ne bu ciddiyet? ” diyerek gülünce Uzay da bir an evren değiştirmiş gibi oldu. Peçeteleri hızlıca bitirip ekmek dilimlemeye başladı. Yusuf ise o sırada masanın baş köşesine çoktan geçip yemek beklemeye başlamıştı bile. Deniz’in annesi, elinde dumanı tüten son tabağı da masanın tam ortasına koyup ellerini önlüğüne sildi. “Hadi bakalım, herkes sofraya! Soğutmadan yiyin,” dedi. Yusuf zaten çoktan ilk lokmasını yutmuş, ikinciye uzanıyordu. Deniz, elindeki son sürahiyi masaya bırakıp Yusuf’un kafasına hafifçe vurdu. “Ayı mısın Yusuf, herkesi beklesene!” Yusuf hiç istifini bozmadan, ağzı dolu bir şekilde cevap verdi: “Bekleyince tadı mı kalıyor Deniz? Hem baksana Uzay daha yeni ekmekleri bitirdi, o gelene kadar ben doyarım. "Uzay, dilimlediği ekmek sepetini masanın ortasına bırakıp o kendine has sakinliğiyle benim yanıma oturdu. Bileğime baktı, buz torbasının üzerinden tülbenti hafifçe düzeltti. “Hâlâ çok sızlıyor mu?” diye sordu fısıltıyla. Sesindeki o ahenk masadaki şamatadan çok farklı bir frekanstaydı. Ben tam cevap verecekken, Deniz’in annesi tabağıma koca bir kepçe yemek koydu. “Ye kızım ye, can boğazdan gelir. O bileğin de anca böyle güçlenir,” dedi. Yusuf tabağındaki son köfteyi de ağzına atmış, Deniz’le yeni bir tartışmaya başlamak üzereyken masanın üzerinde duran telefonum titremeye başladı. Ekranda “Buğra Abim” yazısını görünce masadaki o şen şakrak hava benim için bir anlığına duruldu. “Efendim abi?” diyerek açtım telefonu. “Kapının önündeyim Gece, hazırsan çık!” dedi Buğra abimin o tok ve her zamanki gibi güven veren sesi bu defa dışarının serinliğini eve taşımış gibiydi.
Bölüm etkileşimi
