DÖNENCE kitap kapağı

1. bölüm / 5

DÖNENCE

KIRIKLARIN ARASINDA

Vaveyla Yazarı: Beyaz Kuzgun

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 5Şu an: KIRIKLARIN ARASINDA

Dönence; gökyüzünde belli belirsiz ama bir o kadar da keskin bir çizgide dönerken aynı zamanda büyük bir düzenin parçası olan yıldızların ve gezegenlerin dansıymış.
Bizim yaşadığımız hayatta buna benzemiyor mu?
Kendi karanlığımızda yada aydınlığımızda nefes aldığımız sürece dönüp duruyoruz. Doğru ve yanlışlarımızla, kazandıklarımız yada kaybettiklerimizle. Üstelik hiç bir hareket boşuna değil. Çünkü herdönüşte bir şey değişir. Sevgiyle, kırgınlıkla, umutla kurduğumuz bağlarımız değişir. Yaş aldıkça değilde yaşanmışlıklar çoğaldıkça bizler de değişiriz.
Ne kadar zamanımız olduğunu bilmeden kendi döngülerimizi kurmaya devam ederiz. Bazen tam ortasında durup derin bir nefes almaya ihtiyaç duyarsın. Kaybettiklerinin ardından geriye sadece boşluk ve sessizlik kalmış gibi hissedersin. Ama o boşluk seni bir şekilde ileriye iter; yürümeye, aramaya, anlamaya zorlar. Yalnızlık korkutucu olsa da her adımda biraz daha güçlendiğini bilirsin. Amaç seni cezalandırmak değil, seni iyileşmeye zorlamaktır. Çünkü insan ancak sınandığı yerden güçlenir.
Benim sınandığım yerler, kayıplarla örülü bir labirentti.
Annemi küçük yaşta kaybetmiş; babamı ise hiç tanımamıştım. Her kayıp bir dönüş daha ekledi iç dünyama. Her kayıp bana hem yalnızlığı hem de dayanmayı öğretti. Çocuk yaşta öğrendiğim en büyük gerçekse, kimsenin sonsuza kadar yanınızda kalmadığıydı.
Bu sabah içimde cevapsız sorular, yorgunluk ve endişe vardı. Benim peşinden sürüklendiğim kaybetme döngüsü devam ediyordu.
Telefonuma düşen arama, saatler sonra beni polislerle dolu bir ormana getirmişti. Bir aydır hiçbir haber alamadığımız Egemen’in terkedilmiş halde bulunan arabasına uzaktan bakıyordum. Günlerdir ne bir haber, ne bir iz vardı.
Yokluk bu kadar sessiz olabilir miydi?
İstanbul bu sabah griye çalan puslu bir örtünün altındaydı. Mayıs ayı bitmiş olmasına rağmen, şehir yaz mevsimini kabullenmekte inatçı davranıyordu. Ormanlık yolun kenarında birkaç polis aracı, ambulans ve sivil araçlar sıralanmıştı. Egemen’in siyah sedan arabası, sanki birazdan dönecekmiş gibi duruyordu. Ne kadar dışarıya ‘ iyiyim’ mesajı vermeye çalışsam da kendime yalan söylemeyecektim. İyi değildim ve içim sızlıyordu.
Polis ekiplerinin olduğu alana doğru yaklaşırken düşüncelerim Egemen ile olan anılarımıza kayıyordu. İlk tanıştığımız gün. Aynı üniversitede başlayan dostluk yolculuğumuz aynı hukuk şirketinde de devam etmişti. Okulda dersleri asmalarımız, staj günleri, gergin duruşma öncelerinde birbirimize yazdığımız saçma motivasyon notları...
Hayatımda bana yargılamadan eşlik eden nadir insanlardan biriydi. Zaten hayatımda kaybetmeyi göze alamayacağım kadar az insan vardı. Dayım, yengem, kuzenlerim Zeynep ve Mert, dostum Egemen. Koşulsuz sevgi ve desteklerini daima hissettiğim gerçek ailem olan insanlardı. Ama şimdi dostum dediğim adam arkasında hiçbir iz bırakmadan kaybolmuştu.
Aracın etrafındaki inceleme ekipleri dikkatli bir şekilde görevlerini yapıyorlardı. Gözlerim hiçbir detayı kaçırmak istemiyordu. Bu sessizliğe son verecek tek bir iz arıyordum. Aracın camlarında kırık yoktu. Şoför kapısı açıktı. Polisler mi açmıştı, yoksa Egemen’in kapatacak zamanı mı olmamıştı? Biraz ileride polis ile konuşan Egemen’in anne ve babası dikkatimi çekti. Annesi Derya teyzede beni fark ettiğinde göz göze geldik. Hızlıca yanlarına doğru varıp derya teyzeye sıkıca sarıldım. Egemen’le aynı mavi tonlara sahip gözlerinde yaşlar ve koyu halkalarvardı. Gözlerinde gördüğüm bakış, kalbinin en derin yerinde kopan fırtınayı açık ediyordu bana.
O bakış…Yıllar önce annemi kaybettiğimde, aynada kendimde gördüğüm bakışın aynısıydı.
Kaybeden bir kadın hep aynıdır. Hangi yaşta olursa olsun.
Derin bir nefes alıp üzerime çöken ağırlığı atıp polis memuruna döndüm. İçimdeki telaş dalgasını bastırmaya çalışarak konuşmaya başladım:
“Avukat Miray Karadağ. Egemen Demir’in arkadaşıyım. Bir şey bulabildiniz mi?”
Polis, elindeki not defterine birkaç şey karaladıktan sonra göz ucuyla bana baktı. Sesi, her gün onlarca olay gören insanların o alışılmış, mesafeli sakinliğindeydi:
“Şu ana kadar araçta kayda değer bir bulguya rastlamadık. Telefon, cüzdan ya da kişisel bir eşya yok.”
Kalbime anlık bir sızı saplansa da derin bir nefes alıp kendimi toparladım. Karşımda görevini yapmaya çalışan bir memur vardı ama ben de sıradan bir sivil gibi sadece bekleyemezdim. Sesimi olabildiğince sakin ve net tutarak tekrar sordum:
“Peki, çevre yollardaki kamera kayıtları incelenmeye başlandı mı? Aracın buraya ne zaman bırakıldığına dair bir zaman dilimi var mı elimizde?”
Sorularım peş peşe geliyordu; içimde dönüp duran onlarca cevapsız soruya yanıt arıyordum. Günlerdir ne polislerin ne de benim bulabildiğim somut bir ipucu yoktu. Tüm hastaneleri, otogarları, havalimanlarını araştırmıştım. Ama hiçbir sonuç çıkmamıştı. Sanki Egemen, arkasında tek bir iz bile bırakmadan kayıplara karışmıştı.
Polis kısa bir an sustu. Yüzünde belirsiz bir gerilim, sabırsız bir ifade belirdi. Derin bir nefes aldı ve resmi bir tonda tekrar konuştu:
“Araçta herhangi bir zorlama izine rastlamadık. Teknik inceleme devam ediyor. Ekiplerimiz çevre kameralarını zaten tarıyorlar. Araçtan aldığımız parmak izleri de var ancak laboratuvardan sonuçlar çıkmadan net bir şey söylememiz mümkün değil. Sürece uygun şekilde ilerliyoruz.”
İçimdeki avukat, prosedürlerin eksiksiz yürüdüğünden emin olmak için her detayda bir mantık ararken; içimdeki o çaresiz dost, sadece arkadaşının nerede olduğunu öğrenmek istiyordu. Kendimi dizginledim, burada duygularıma yenilemezdim.
“Resmi olarak dosyanın takipçisiyim. Laboratuvardan ya da kameralardan bir sonuç gelir gelmez beni de bilgilendirmenizi rica ediyorum.” dedim sesimi olabildiğince yumuşatarak ama kararlılığımı koruyarak.
“ Gelişmeler oldukça sizi bilgilendireceğiz. Şimdilik elimizden gelen bu maalesef.”
Polis son kez başıyla selam verip ekibine doğru yürüyerek yanımızdan uzaklaştı. Onu gözlerim ile takip ederken içimde ağır bir boşluk büyüyordu. Derya teyzenin titreyen bedeni bana tutunurken onun acısını kendi içimde de taşıyordum. Ağlamasını durduramıyordu. Günlerdir bu haldelerdi. Oğulları hakkında bir bilgiye ulaşamamak onlarında tüm umutlarını yıkıyordu.
“ Miray... “ dedi hıçkırıklarının arasından derya teyze. Sesi kör bir bıçak gibi yüreğimi kesmişti. “ Oğlum yok.Nerede benim oğlum?”
Bir adım ötemizde duran Adil amca ise karısına destek olmak için güçlü görünmeye çalışıyordu. Gözlerinde ki çaresizlikle dudaklarını sıktı, kararlı ve tok ses tonuyla konuştu:
“ Oğlumuzu bulacağız. Ne pahasına olursa olsun bulacağız.”
Ben ise ikisinin arasında, gözlerim boşluğa dikilmiş halde düşünüyordum:
Egemen’in başına ne gelmişti?
Birileri sessizce onu hayattan koparmış olabilir miydi?
Belki de en derin korkum gerçekti: Egemen artık bu dünyada değildi.!
Boğazımda düğümlenen sorular zihnimin duvarlarına çarpıp yankılanıyordu. Ve ben bir şekilde hiç bir şeyin göründüğü kadar basit olmadığını biliyordum.

💫

Sabahın ilk ışıkları İstanbul’u hâlâ puslu bir perdeyle sararken, ben şirketin modern camlı binasına doğru yürüyordum. Girişteki yüksek tavanlı lobi, soğuk metal detaylarla birleşen geniş mermer zeminle sessiz bir ihtişam yayıyordu. Rüzgârın getirdiği hafif serinlikle kapının elektronik kartıyla geçiş yaptım.
Asansöre yönelirken gözlerim aynadaki yansımama kaydı; kahverengi gözlerimin altında yorgunluk ve uykusuzluğun sebep olduğu koyu halkalar, alnımda gerginlik çizgileri vardı. Gözlerim ile aynı tona sahip uzun dalgalı saçlarım bile rengini kaybetmiş gibi cansız görünüyordu. Zihnimdeyse hâlâ büyük bir karmaşa taşıyordum.
Ortak alana adım attığımda, iş arkadaşlarımın masalarının arasında sessiz bir uğultu vardı. Herkesin yüzündeki endişe ve belirsizlik çizgileri fark ediliyordu. Egemen’in yokluğu, masalar arasındaki havaya ağır bir gölge gibi düşmüştü.
Toplantı odasının geniş camlarından süzülen puslu sabah ışığı, uzun masanın üzerindeki dosyalara solgun bir parlaklık veriyordu. Masanın etrafındaki sandalye gıcırtıları ve kâğıt hışırtıları, Egemen’in boş sandalyesinin bıraktığı sessizliği doldurmaya yetmiyordu. Kısa bir duraklama oldu. Gözler birbirine kaydı; fısıltılar yükseldi. Birkaç kişi Egemen’in son dosyalarındaki titizliğini, sabah kahvesini hep aynı saatte içmesini, ofisteki esprilerini anımsatarak kısa bir gülümseme denedi. O an, içimde sıcak bir sızı gezindi. Onun yerinde başka birinin oturabileceği fikri bile boğazımı düğümledi.
Bir süre sonra yeni dava dosyaları konuşulmaya başlandı. Kimin hangi dosyaya bakacağı, hangi müvekkilin öncelikli olduğu tartışıldı. Masanın üzerinde renk renk sekmelerle ayrılmış dosyalar birer birer açıldı, kalemler notlar aldı. Ben de defterime kayıtsız gibi görünen, ama zihnimde yankılanan notlar karalıyordum. Tam atmosfer biraz toparlanmış, iş ciddiyetine bürünmüş toplantının artık sonuna yaklaşırken kapı nazikçe tıklatıldı. Ünal beyin “Girin,” demesiyle oda birden sessizleşti.
Kapı ağır bir şekilde açıldığında, içeri adım atan adamın varlığı adeta havayı değiştirmişti. Sancar Işık… Koyu lacivert, üzerine tam oturan pahalı takım elbisesi omuzlarını kusursuz bir keskinlikte kavrıyordu. Kravatındaki koyu mavi ton, bakışlarındaki derinlikle uyum içindeydi. Koyu saçları kusursuz taranmış, elinde tuttuğu deri evrak çantası bile bir güç simgesi gibiydi. Odaya yalnızca yürümüyor, sanki sahip olduğu tüm ihtişamı beraberinde sürüklüyordu.
Avukatların bakışları, neredeyse görünmez bir hayranlıkla ona yöneldi. Bu adam, şirketin en prestijli müvekkillerinden biriydi; onunla çalışan herkesin kariyeri parlar, ismi güç kazanırdı. Masanın ucundaki kızıl saçlı kız, fısıltıyla yanındaki arkadaşına “Onunla çalışmak bir şanstır” diye mırıldandı.
Ünal bey yüzündeki samimi gülümsemesi ile yerinden kalkıp tokalaşırlarken “ Hoş geldiniz Sancar Bey” dedi.
Sancar, kararlı ve ölçülü adımlarla masaya yaklaştı. Büyük bir teknoloji şirketinin sahibi, başarılarıyla sık sık medyada yer alan, gücü her halinden okunan kırklı yaşlarının başında bir adamdı. Bir yıldır şirketteki işlerini Egemen yürütüyordu. Ben onu ancak Egemen’in odasına girip çıkarken, koridorda birkaç kez karşılaşmaktan ya da ayaküstü edilen o mesafeli, resmi birkaç cümleden tanıyordum. Çok yakın değildik ama Egemen her zaman onun ne kadar zeki ve detaycı bir müvekkil olduğundan bahsederdi.Ünal Bey onu boş sandalyelerden birine yönlendirirken Sancar, “Umarım toplantınızı bölmemişimdir. Çok az bir vaktim olduğu için hemen görüşmek istedim,” dedi. Sesi, odadaki tüm fısıltıları bıçak gibi kesen bir netlikteydi.
Ünal Bey, yüzündeki o hayranlık dolu ve samimi gülümsemeyle hemen araya girdi.
"Estağfurullah Sancar Bey, ne demek. Herkes buradayken görüşmemiz çok daha iyi olur elbette.” diyerek masanın etrafındakilere ciddiyetle göz gezdirdi. Kısa bir nefes aldıktan sonra, ses tonunu kurumsal bir profesyonelliğe büründürerek konuşmasına devam etti:
"Biliyorsunuz, Egemen Demir’in yokluğu nedeniyle çok üzgünüz ancak Işık Holding’e karşı olan hukuki sorumluluklarımızda en ufak bir aksama bile yaşanmaması gerekiyor. Kerem şu an holdingin bazı rutin dosyalarıyla ilgileniyor... Ancak yakında görülecek olan kritik dava için acilen bir avukata daha ihtiyacımız var."
O an, birkaç avukatın yüzü bir umut ışığıyla parladı. Hemen öneriler yükseldi:
“Ben müsaidim.”
“Ben de, programımı ayarlayabilirim.”
Bir diğeri, kendini duyurmak için aceleyle öne atıldı:
“Size en iyi desteği ben verebilirim.”
Ünal beyin yüzünde çalışanlarının ilgi ve alakalarından dolayı hoşnut bir gülümseme belirmişti. Ama Sancar, tekliflerin hiçbirine aldırmadan bakışlarını masanın diğer ucuna kaydırdı. Gözleri bana takıldığında, sanki o kısa an uzadı. Çok kısa bir an gerildiğimi hissettim. Soğukkanlı ifadesiyle herkesi tekrar süzdükten sonra sessiz bekleyişi bozan Sancar olmuştu.
“ Hepinize ilginizden dolayı çok teşekkür ederim arkadaşlar.” dedi sakin ama tartışmaya kapalı bir tonla. “Ben avukatımı seçtim. Kendisinin başarılarına yakından şahit olduğum Miray hanım ile yoluma devam etmek istiyorum.”
Sözleri havada yankılandı. Masadaki fısıltılar bir anda kesildi. Odayı garip bir karışım kapladı: hayal kırıklığı, şaşkınlık, kıskançlık…
Ben ise nefesimi tuttuğumu fark ettim. Sancar’ın bakışları bir an olsun üzerimden kaymadı; sanki kararını çoktan vermişti ve bu konuda geri adım atmayacaktı.
İçimde karmaşık duygular dolanıyordu. Prestiji, gücü ve etkisiyle, o anda masanın ortasındaki hava kadar somut bir baskı oluşturuyordu. Avukatların bakışları üstümdeydi. Bir kaç zorlu davada başarılı olmuştum evet ama benden daha deneyimli çalışma arkadaşlarım varken beni istemesi şaşırmama sebep olmuştu. Kendinden emin ve özgüvenli görünmeye çalışarak başımı hafifçe salladım.
“Memnuniyetle, Sancar Bey,” dedim sesimdeki şaşkınlığı gizlemeye çalışarak. Bu kadar kişinin önünde, onun isteğini geri çevirmek gibi bir ihtimal yoktu zaten. Ama kabul etmek bile omuzlarıma görünmez bir yük bindirmiş gibi hissediyordum.
Sancar, dudaklarının kenarında belli belirsiz bir gülümseme ile sandalyesinde sırtını dikleştirdi. Deri evrak çantasını dikkatlice masanın üzerine bıraktı. Bakışlarını masanın etrafındaki diğer avukatlara kaydırdı.
“Miray Hanım’la dava detaylarını hızlıca gözden geçirmek istiyorum. İzninizle…”dedi.
Ünal Bey anlayışla başını salladı. “Elbette, biz çıkalım,” dedi ve gülümseyerek kapıya yöneldi. Diğer avukatlar da kibar bir sessizlik içinde eşyalarını toplayıp odadan ayrıldılar. Kapı yavaşça kapanırken odada yalnızca ikimiz kalmıştık. Az önceki o kalabalık uğultunun yerini, insanı nefes almaya zorlayan ağır bir sessizlik almıştı. Sancar, pahalı evrak çantasını masaya bıraktı ve ardından bakışlarını doğrudan bana çevirdi. Gözlerinde, çözmesi imkânsız, kapkara bir derinlik vardı.
“Egemen için gerçekten çok üzgünüm, Miray Hanım.” dedi.
Sesi hüzünlü bir tonda kısılarak. “Genç, çalışkan ve fazlasıyla zeki bir avukattı. Benim en güvendiğim insanlardan biriydi. Böyle bir şey... Kimsenin aklına gelmezdi.”
Boğazımda bir düğüm oluştu. Karşımda Egemen’in kayboluşuna samimiyetle üzülen bir adam vardı ama onun bu mükemmel, tek bir pürüzü bile olmayan sakinliği içimde tuhaf bir huzursuzluk uyandırdı. Dostunu kaybetmiş bir kadının o çiğ, darmadağınık acısının yanında, Sancar’ın bu kontrollü üzüntüsü fazla yapay, fazla 'kitabına uygun' gelmişti.
“Evet,” dedim, sesimin titremesini engellemeye çalışarak. “Onu seven herkes çok üzgün ve şaşkın. Günlerdir onu arıyoruz ama sanki o bulunmak istemiyor gibi arkasında hiç iz bırakmamış.”
Sancar, gözlerini bir an bile gözlerimden ayırmadan beni inceledi. O bakışta, içimi ürperten, adeta beni tartan bir şeyler vardı. Başını yavaşça salladı.
“Belki de bazen insanlar, arkalarında iz bırakmak istemedikleri için kaybolurlar.”
Cümlesi o kadar sıradan bir tonla çıkmıştı ki ağzından, bir an ne demek istediğini algılayamadım. Şüphe dolu bir bakışla yüzüne baktığımda, hemen profesyonel maskesini geri taktı ve hafifçe iç çekti.
“Yani... Hayatta herkesin kaldıramayacağı yükler, gizli dünyaları olabilir. Egemen gibi hırslı bir gencin de belki bizim bilmediğimiz sorunları vardı. Polisin işini yapmasını beklemekten başka çaremiz yok.”
Bu sözler içimdeki o koru körükledi. Egemen’i suçlar gibi, sanki kendi isteğiyle arkasında ki işleri yarım bırakıp kaçmış gibi konuşması canımı yakmıştı. Ona, "Siz Egemen'i ne kadar tanıyorsunuz ki?" diye çıkışmak istedim. Ama karşımda şirketin en büyük müvekkili duruyordu; profesyonelliğimi korumak zorundaydım.
Yutkundum ve mesafeli bir tonla, “Egemen işine bağlı, sorumluluk sahibi biriydi Sancar Bey. Kendi isteğiyle arkasına bakmadan gidecek biri değil,” diyerek dostumu savundum.
Yüzünde belli belirsiz, neredeyse görünmez bir gülümseme gelip geçti.
“Umarım haklısındır ve güzel bir haber alırız,” ellerini masanın üzerinde kenetleyerek. “Ama ne yazık ki hayat devam ediyor. Ve şirketimin bekleyen işleri de öyle...”
Derin bir nefes alıp arkasına yaslandı. Gözlerindeki o tekinsiz, hesapçı ciddiyet geri dönmüştü.
“Miray Hanım, şirketimizin Ar-Ge birimi geçtiğimiz yıl büyük bir yazılım geliştirdi. Yapay zekâ tabanlı bir hasta takip yazılımı bu. Özellikle nörolojik hastalıkların teşhis sürecini hızlandıran, verileri anlık analiz eden bir sistem.”
Başımı sessizce salladım. Bu yazılımın haberlerini basında okumuştum. Sektörde gerçekten büyük ses getirmişti. Egemen de bu projenin hukuki altyapısı için aylarca gecesini gündüzüne katmıştı.
“Ancak,” dedi Sancar, dudaklarının kenarındaki o yapay gülümseme tamamen silinerek. “Rakip firmalardan biri, yazılımımızın kendi patentlerini ihlal ettiğini iddia ederek bir dava açtı. Ellerinde bazı eski patent başvuruları var. Bu iddialar tamamen asılsız, ancak dava süreci medyada büyürse şirketimizin imajı ciddi şekilde zarar görebilir. Ayrıca yazılımın kullanım lisansı tedbiren askıya alınırsa, milyonlarca liralık bir kayıpla karşı karşıya kalırız.”
Gözlerini doğrudan gözlerime dikti. Bakışlarındaki o buz gibi ciddiyet, adeta kemiklerime kadar işledi.
“Bu dava, bizim için hayati öneme sahip,” dedi, sesini biraz daha alçaltarak. “Kerem şu an teknik detayları inceliyor. Ama ben davanın yönetiminde sizin o detaycı ve agresif bakış açınızı da istiyorum.”
İçimdeki fırtınayı gizlemeye çalışarak, masanın üzerindeki boşluğa baktım. Egemen kayıpken, kafamı bu milyarlık davaya ne kadar verebilirdim bilmiyordum ama Sancar'ın gözlerindeki o ısrarcı bakış beni köşeye sıkıştırıyordu. Profesyonel kimliğime sığınarak,
“Dosyayı incelemem için öncelikle gerekli tüm belgeleri ve bahsettiğiniz o eski patent başvurularını görmem gerekir,” dedim.
Başını memnuniyetle salladı, yüzüne yine o çözülmesi zor hafif gülümseme yerleşti.
“Bunu bekliyordum. Kerem’in gerekli tüm dosyaları hemen sizinle paylaşmasını söyleyeceğim. Ne zaman başlayabilirsiniz?”
“Bugün çalışmaya başlarım,” dedim.
Sesim, içimdeki o darmadağınık kadından beklenmeyecek kadar güçlü ve net çıkmıştı. Son birkaç gündür yaşadıklarım beni fazlasıyla sarsmıştı ama böylesine ciddi ve büyük bir davaya hazırlanabilmek için, içimde kalan son gücü de bir zırh gibi kuşanmam gerekecekti.
Sancar yavaşça yerinden kalkarken bende aynısını yaptım. Ceketinin önünü ilikledi ve birkaç saniye boyunca sessizce beni süzdü. Sanki ne kadar dayanabileceğimi ölçüyor gibiydi.
“Teşekkür ederim Miray Hanım. Eminim çok iyi bir iş çıkaracaksınız.”
“Elimden geleni yapacağım.” dedim, sesimdeki tüm duyguları silen yapay gülümse ile. Kapıya yönelmeden önce, yüzünde o maskelediği nezaket gülümsemesi yeniden belirdi.
“Bir şeye ihtiyacınız olursa, doğrudan benimle iletişime geçin.”
Kapı Sancar’ın arkasından yavaşça kapandı. Birkaç saniye öylece kaldım, derin bir nefes alıp arkasından bende çıkıp odama döndüm. Kısa süreli şaşkınlık, yerini rutin iş temposuna bıraktı. Önümdeki dosyaları toparlayıp bilgisayarımı açtım. Saatler kahve fincanları ve not kâğıtları arasında ağır ağır eriyip gitti.Egemen’in yokluğunun yarattığı boşluk, işlerin yüküyle birleşince zamanın nasıl geçtiğini anlamadım bile.
Güneş batarken ofis yavaş yavaş sessizleşti. Koridorlarda yankılanan adımlar azaldı, telefonlar sustu. Çalışma masamı topladım, bilgisayarımı kapattım. Ceketimi alıp çantamı omzuma taktım ve asansöre yöneldim.
Otoparkın serin ve loş ışıkları beni karşıladı. Arabaların arasında yankılanan tek tük ayak sesleri ve uzaktan gelen motor sesi dışında hiçbir şey yoktu. Anahtarlarımı çantamda ararken, telefonum titredi. Ekranda beliren bildirim ile kalbim hızlandı.

Bilinmeyen numara: 1 Yeni mesaj

“Egemen’in kayboluşu bir rastlantı değil. Bıraktığı ipucu seni bekliyor. Onun odasındaki 213 numaralı dosyayı bul. Kimseye bahsetme, merak ağır sonuçlar doğurur!”

Parmaklarım ekrana kilitlendi. Otoparkın sessizliği, birden boğucu bir uğultuya dönüştü. Nefesimi düzene sokmaya çalışırken çevreme baktım. Hiç kimse yoktu… ama o an, görünmez bir bakışın üzerimde gezindiğine yemin edebilirdim. Serin ve rutubetli hava ciğerlerime yeterli gelmemeye başlarken mesajı birkaç kez daha okudum. Bu biri tarafından yapılan çirkin bir şaka olamazdı. Ne hissettiğimi anlayamıyordum. Öfke, korku, endişe, heyecan… hepsi birbirine karışıyordu.
“Egemen’in kayboluşu rastlantı değil.”
Başı belada mıydı? Neyle ilgili bir ipucu bu?
Bir anda içimde bir kıvılcım çaktı. Donup kalmış bedenimi harekete geçirerek gerisin geri şirkete yürüdüm. Loş aydınlatmalı mermer koridorlar, gecenin sessizliğinde mezarlık gibi hissediliyordu. Hızlı adımlarımla yankılanan topuk seslerim, sanki binanın duvarlarına çarpıp bana geri dönüyordu. Egemen’in odasının kapısına geldiğimde, elim bir anlığına tokmağın üzerinde duraksadı. İçimde tarif edemediğim bir ağırlık vardı. Sonra tereddüt etmedenkapıyı açtım. Karanlık oda, adeta bir sırra tanıklık etmiş gibi sessizdi. Masanın üzerindeki lambayı açtığımda loş ışık odayı doldurdu. Toz zerrecikleri ışığın etrafında ağır ağır dönüyordu.
Odanın köşesinde, duvar boyunca uzanan demir kitaplık gölgelerin içinde yükseliyordu. Raflar, sıralı hukuk kitapları ve farklı numaralarda dizilmiş klasörlerle doluydu.
“213 numaralı dosyayı bul…”
Beynimde yankılanan cümlenin ağırlığı, kalp atışlarımı hızlandırdı. Raflara göz gezdirdim. Özenle dizilmiş dosyalar muntazam görünüyordu. Ancak ne kadar dikkatli baksam da burada yoktu. Gözlerim rafları bir kez daha tararken, odadaki sessizlik daha da derinleşti; sanki duvarlar bile nefesini tutmuş, benim sırra yaklaşmamı izliyordu. Titreyen parmaklarımla dosyaları hızla taradım. 213 numarası yoktu. Boğazıma bir düğüm oturdu.
“Burada değil… Nereye saklamış olabilir?” diye mırıldandım kendi kendime.
Bakışlarım masaya kaydı. Ahşap yüzeyin üzerindeki kağıtları ve kalemleri dağıtarak kontrol ettim. Her şeyi karıştırdım ama hiçbir şey yoktu. Nefesim hızlandı, parmaklarım artık refleksle masanın çekmecelerini yokladı. Üst çekmece boştu, alt çekmecelerde ise önemsiz evraklar vardı. En alttaki çekmeceyi çekmek istediğimde sert bir direnç hissettim. Kilitliydi.
Bir an durdum ve Egemen’in alışkanlıklarını düşündüm. Onun masasını düzenlemeye yardım ettiğim eski bir günü hatırladım. O gün hafifçe gülümseyerek;
“Anahtar her zaman camın önündeki büyük saksının altında. Bir gün bana bir şey olursa o çekmecedekileri senden başkasının görmesine asla izin verme” demişti. Birlikte gülüp eğlendiğimiz o yakın zaman şimdi çok uzaktaymış gibi geliyordu. O anı hatırlamak boğazımdaki düğüm daha da sıkıştırdı. Günlerdir en yakınımda olan odasında ona dair bir ipucu bulacağımı hiç düşünmemiştim.
Hızla pencerenin önüne gidip iri yapraklı çiçeğin saksısını kenara kaydırdım. Altındaki küçük anahtar loş ışıkta parladı. Avuçlarımın içi terlediği için anahtar buz gibi gelmişti. Tekrar masaya dönerek kilidi çevirdim. Açılış sesi, odanın sessizliğinde yankılandı ve kalbimin ritmi bir anlığına daha da hızlandı. Çekmeceyi yavaşça çektiğimde içerisinde farklı metinler içeren kâğıtlar onun tarafından karalanmış çizimler ve bazı dosyalar önüme serilmişti. Çekmecedekileri hızla karıştırıp bulmam gereken dosyaya ulaşana kadar karıştırdım. Sonunda karşımda kırmızı renk etiketli dosya duruyordu.
Üzerinde 213 yazıyordu.
Titreyen ellerimle dosyayı çekmeceden aldım. Soluk renkli kapağı loş ışığın altında neredeyse parlıyordu. Kalbim öyle hızlı atıyordu ki, odanın sessizliğinde yankılanıyormuş gibi hissettim. Birkaç saniye boyunca elimdeki dosyaya bakakaldım; açmaya cesaret edemediğim her saniye kalbimdeki baskıyı arttırıyordu. Dizlerimdeki titremeyi bastırmak için sandalyeye oturdum. Metalin hafif gıcırtısı odaya yayıldı, bu küçük ses bile sinirlerimi daha da gerdi. Derin bir nefes alıp kapağı yavaşça kaldırdım. İçinden düzgün bir şekilde yerleştirilmiş klasörlerin arasında bir zarf gözüme çarptı. Üzerinde Egemen’in tanıdık el yazısıyla “Miray’a” yazıyordu.
Ellerim istemsizce zarfı aldığında kalbim sıkıştı. Bir an duraksadım, sonra derin bir nefes alıp açtım. İçinden çıkan kağıtta, Egemen’in kısa ama yoğun bir mesajı vardı:

Miray,
Eğer bu notu okuyorsan, işler beklediğim gibi gitmedi. Seni riske attığımın farkındayım, ama bırakacağım izleri ancak sen bulabilirsin.
Ortadan kaybolmamın nedeni, tehlikeli bir örgütle ilgili topladığım bilgiler. Bu bilgiler bazı kişiler için ölümcül önemde ve başkalarının eline geçmemesi gerekiyor.
Sana güveniyorum; başkasıyla paylaşamazsın, kimseye söyleyemezsin. Yalnız dayın Zafer'e güvenebilirsin. Dosyayı ona götür ve bu dosyanın içindekileri sadece onunla paylaş. Aklındaki soruları cevaplayıp seni koruyacağını biliyorum.
Benim güvenliğim ve hayatta kalabilmem sana bağlı. Ne yapacağın, neyi ne zaman göreceğin sadece benim kararım olacak. Beni değil bıraktığım ipuçlarını bulmaya odaklan.
Sabırlı ol, dikkatli ol ve her adımını düşünerek at.
E.

Parmaklarımın arasındaki kağıt titrerken, gözlerim cümlenin sonundaki o tek harfe, Egemen’in imza gibi kullandığı o eğik ‘E’ harfine takılı kaldı.
O an, göğsüme günlerdir oturan o devasa taşın hafifçe yerinden oynadığını hissettim. Ormandaki o terk edilmiş arabaya baktığımdan beri içimi kemiren, dudaklarımı ısırmama sebep olan o en berbat korku… Egemen’in bir yerlerde cansız bedeninin bulunacağı korkusu, yerini zayıf ama yakıcı bir umuda bıraktı. Yaşıyordu. En azından bu notu yazıp buraya saklayacak kadar hayattaydı. Gözlerimden süzülen bir damla yaş, önümde ki dosyanın üzerine düştü. Yaşadığına dair elime geçen bu ilk kanıt, ciğerlerime günler sonra ilk kez derin bir nefes üfledi. Ama o nefes, çok geçmeden boğazımda sıcak bir öfkeye dönüştü.
"Ne yaptın sen Egemen?"
Sesim boş odada bir fısıltı gibi yankılandı. Kalbimdeki o ilk rahatlama dalgası, yerini hızla keskin bir kızgınlığa bırakıyordu.
"Ne demek tehlikeli bir örgüt? Ne demek işler beklediğim gibi gitmedi?"
Kağıdı neredeyse yırtacak gibi sıktım. Biz hukuk okumuştuk, adliye koridorlarında, mahkeme salonlarında adalet aramıştık. Gizli örgütlerin, ölümcül bilgilerin, hayatımızda ne işi vardı? Üstelik beni... beni nasıl bu labirentin tam ortasına çekip atabiliyordu?
"Bırakacağım izleri ancak sen bulabilirsin" yazmış. Bu bir güven gösterisi değil, omuzlarıma yıkılan devasa bir haksızlıktı. Ona hem sarılmak hem de yakasından tutup "Bizi neyin içine sürükledin?" diye bağırmak istiyordum. Hissettiğim korku, endişe ve kızgınlık duygusu yerimde oturmama izin vermiyordu. Hızlıca ayağa kalkıp odada bir sağa bir sola doğru istemsizce yürümeye başladım. Kabullenmesi kolay şeyler değildi. Önümde seçmem gereken tek bir yol vardı. Ya kendimi tehlikeye atacaktım ya da Egemen’in hayatını. Ellerim öfkemi ve çaresizliğimi çıkarmak istercesine saçlarımı çekiştiriyordu.
İçimdeki mantıklı ses, bir avukatın soğukkanlılığıyla haykırdı:
Bu delilik, Miray. Hemen şimdi bu dosyayı bırakmalı ve polise gitmelisin. Bir sivil olarak bu oyunu oynayamazsın.
Gitmeliydim. Doğru olan, yasal olan buydu. Ama hemen altındaki satır zihnimin köşelerine tekrar çarptı: "Benim güvenliğim ve hayatta kalabilmem sana bağlı."
Polise gidersem ne olurdu? Egemen polise değil de dayıma gitmemi istemişti. Masanın üzerine bıraktığım kağıda tekrar baktım. Tüm bunlar onun planı mıydı?
Mesajı gönderen kişi yabancı gibi yazmış, beni buraya yönlendirmişti. Egemen’e yardım eden başka biri daha olabilirdi. Belki de beni bu tehlikeli oyuna çekmek isteyen biriydi.
Mantığım “Dur,” dedikçe, Egemen’le geçen yıllarımız, o zor günlerde birbirimize verdiğimiz sözler arkamdan itiyordu beni. Derin, sarsıcı bir nefes aldım. Öfkemi, korkumu ve o mantıklı kadını zihnimin bir köşesine hapsettim.
“Tamam,” dedim kendi kendime. “Tamam, neye bulaştıysan birlikte halledeceğiz.”
Sandalyeye oturdum. Ellerimdeki titremeyi bastırmaya çalışarak dosyayı önüme çektim. Birkaç saniye kapağına baktım. Sanki onu açtığım anda, geri dönüşü olmayan bir şey başlayacakmış gibi hissediyordum. Sonunda dosyanın ilk sayfasını çevirdim. Ortada tek bir kelime vardı.
Sansar.
Kaşlarım istemsizce çatıldı.
Bir isim miydi?
Bir örgüt? Yoksa Egemen’in özellikle sakladığı başka bir şey mi?
Sayfayı çevirdim. Bir başka belge. Sonra bir tane daha. Fotoğraflar ortaya çıkmaya başladıkça nefesimi tuttuğumu fark ettim. Depoların içi… üst üste dizilmiş kutular… paletler… Ve ardından silahlar. Parmaklarım sayfanın kenarında durdu. Bir sonraki fotoğrafa geçtim. Aynı depolardan biri, farklı bir açıdan çekilmişti. Her şey düzenliydi. Fazlasıyla düzenli. Kutuların yerleri, paletlerin sıralanışı, depo girişleri… Bunlar rastgele çekilmiş fotoğraflar değildi. Birileri burayı uzun zamandır takip etmişti. Dosyayı biraz daha kendime çektim. Egemen’in kendi el yazısıyla tuttuğu notlar vardı. Banka hesap dökümleri vardı. Çok sayıda hesap. Küçük miktarlarda girip çıkan paralar. Bir hesaptan diğerine, oradan başka bir hesaba…
Gözlerim satırlar arasında dolaştıkça mideme ağır bir şey oturdu. Bu sadece bir depo meselesi değildi.
Kara para aklama…
Silah kaçakçılığı…
Boğazım düğümlendi. Egemen bunların neresindeydi? Ve daha önemlisi, kimden kaçıyordu?
Ellerim yeniden titremeye başladı. Dosyadaki her sayfa, Egemen’in karşı karşıya olduğu tehlikenin düşündüğümden çok daha büyük olduğunu gösteriyordu. Egemen’in talimatları açıktı: Bu dosyayı sadece bir kişiye gösterecektim. Şimdi neden özellikle onu seçtiğini daha iyi anlıyordum. Dayımın Asker geçmişi, tehlikeli insanlarla ve örgütlerle karşılaşmış olması… Beni koruyabilecek biri varsa, o da dayımdı.
Fotoğraflara bir kez daha baktım. Egemen bunları gelişigüzel toplamamıştı. Her şeyin bir sırası, bir amacı vardı. Benden istediği tek şey ise geride bıraktığı ipuçlarını takip etmekti. Ne kadar süre boyunca orada oturduğumu bilmiyordum. Bir süre sonra dizlerimdeki titreme azaldı. Korkum geçmemişti ama artık korkunun ne yapacağıma karar vermesine izin vermiyordum.
Zarfın içindeki kağıda yeniden baktım. Egemen’in güveni omuzlarımda ağır bir yük gibi duruyordu. Ama bu yükten kaçma seçeneğim yoktu. Onun hayatını kurtarmak için taşımam gereken şey buydu.
“Tamam… dayıma götüreceğim,” dedim kendi kendime. “Ve her şeyi dikkatlice yapacağım. Adım adım…”
Dosyayı kapattım, zarfı yanına koydum ve ayağa kalktım. Masanın üzerindeki her şeyi eski haline getirdim. Dosyayı çantama yerleştirdim. Artık geri dönüş yoktu. Ofisten çıktığımda akşamın ılık havası yüzüme çarptı. İstanbul’un kalabalığı her zamanki gibi akıyordu ama ben ilk kez o kalabalığın içinde kendimi bu kadar yalnız hissediyordum. Her köşe başında beni izleyen bir çift göz olabileceğini düşünüyordum. Çantam omzumdaydı ama sanki içindeki dosyanın ağırlığı bütün bedenime çökmüştü.
Telefonla kimseyle iletişim kuramazdım. Plan yapmalıydım. Ama acele etmek de tehlikeliydi. Bir an durup kalabalığa baktım. Nereye gideceğimi biliyordum. Ve günler sonra, Egemen’i bulmanın sadece onu bulmaktan ibaret olmadığını anladım. Artık neyin içine girdiğimi de öğrenmek zorundaydım.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

44okunma 9beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 147

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanneanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan Aşkaaskeraskerîaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/ Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkbabaBerdelBilim KurgubilimkurguBiyografiblBüyübüyücücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramDuygusaldüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceenemies to loversFantastik#felsefeGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgüchayatHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİsFadİş Yeri AşkıKaderKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurtadamKüçük KasabaLanetliseLise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMahalle KurgusuMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililikSaraysavaşSeçilmiş KişiSenkul Hobi Yazar:MaviduslersokagimSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıteodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkyetimhaneZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18