DÖNENCE kitap kapağı

4. bölüm / 5

DÖNENCE

GERİDE KALANLAR

Vaveyla Yazarı: Beyaz Kuzgun

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 5Şu an: GERİDE KALANLAR

“Bazen birinin yokluğu, varlığından çok daha fazla şey anlatır.”

Sabah gözlerimi açtığımda, dün olanları hatırlamak ya da kabullenebilmek için birkaç saniyeye ihtiyacım vardı. İstanbul’a dönecektim. Ama yalnız değil. Bir süreliğine tanımadığım dört kişiyle evimi paylaşacaktım. Toplantı odasında bu karar alınırken bu konu üzerinde düşünmeye fazla zamanım olmamıştı. İşin komik tarafı, bir anlığına bunun dünyanın en normal kararı olduğuna ikna olmuş olmamdı. Çünkü odadaki ciddiyet ve konuşulanların ağırlığı her şeyin önüne geçmişti. Kimin nerede kalacağı, sabah kahvaltıda ne yiyeceği, banyoyu kimin ne kadar süre işgal edeceği gibi şeyler birden dünyanın en önemsiz meseleleri gibi görünmüştü. Ama şimdi… Yatağımda sağa sola kıvranırken durum biraz farklı görünüyordu.
Ben bu insanlarla aynı evde nasıl yaşayacaktım?
Yataktan hızlıca doğrulurken saçlarımı yüzümden geriye atıp bir süre oturdum. Bulmam gereken dosyalar vardı ve Sansar benim peşimdeydi. Dayım ve diğerleri hem beni koruyacak hem de dosyaları bulmama yardım edeceklerdi. Kulağa mantıklı geliyordu. Hatta fazlasıyla mantıklı. Yine de bu düşünce kafamda tekrar ettikçe tuhaf geliyordu. Kendi kendime oturmuş gülerken hayatımın en büyük karmaşasının ortasında düşündüğüm şeylere bak. Belki de insan zihni böyle çalışıyordu. Büyük şeyleri kabullenemediğinde küçük sorunlara tutunuyordu. Çünkü dört yabancıyla aynı evde yaşamak, hayatımın son birkaç saatinde yaşadıklarımdan daha kolaymış gibi geliyordu. Keşke gerçekten öyle olsaydı.
Mutfaktan gelen güzel kokuları takip ettiğimde harika görünen kahvaltı masası beni karşılamıştı. Yengem her şeyi hazırlamış, dayım ve Mert çoktan yerini almıştı. Her şey fazlasıyla normal görünüyordu. Gördüğüm manzaranın sıcaklığı içimi ısıtırken buna uzun zamandır ihtiyacım olduğunu fark ettim. Çayları hızlıca koyup masadaki yerime geçtiğimde kapının zili çaldı. Yengem telaşla kapıya doğru ilerledi. Birkaç saniye sonra kapının açıldığını duydum. Ardından yengemin neşeli sesi geldi.
“Hoş geldin Aras’cığım.”
Elimdeki çay bardağı havada kaldı. Aras mı? Başımı kapıya çevirdim. Üzerinde dün geceki kıyafetlerinden eser yoktu. Koyu renk bir pantolon, sade bir tişört ve üzerine geçirdiği gömlek vardı. Saçları dağınık sayılabilecek kadar rahattı. Asıl garip olan ise dayımın ayağa kalkıp onu sevgiyle karşılamasıydı.
“Hoş geldin oğlum.”
Kaşlarım istemsizce havaya kalktı. Dayımın yüzünde belli belirsiz bir hoşnutluk vardı. Dün gece aynı odada, Sansar’ı ve benim güvenliğimi konuşurken gördüğüm adam şimdi dayımın evinde “oğlum” diye karşılanıyordu.
“Hoş buldum Albayım.” Sesi sakin ve ölçülüydü.
Mert sandalyesinden hızlıca kalkarak ona sarıldı. İçimde bir şok dalgası daha yükselirken Aras’ın yüzünde gerçek bir gülümseme gördüm.
“Sonunda abi ya, özlettin kendini.”
“Biliyorsun, iş güç. Görmeyeli büyümüşsün.”
“Sen de yaşlanmışsın.”
Bir süre gülüştükten sonra Mert eski yerine dönerken bakışları bana kaydı. Yüzümdeki şaşkınlığı fark etmiş olacak ki sırıtıp Aras’ı işaret etti:
“Bu arada, Miray abla, Aras abi. Babamın sağ kolu, bizim de aile kontenjanından askerimiz.”
Mert’in rahat tavrıyla söylediği bu sözler, kafamdaki soruların yalnızca bir kısmına cevap vermişti. Demek Aras da askerdi. Üstelik dayımla aralarındaki yakınlık, sıradan bir iş ilişkisinden çok daha fazlasına benziyordu. Aras’ın bakışları benimkilerle buluştuğunda birkaç saniye öylece baktık. Sonunda hiçbir şey düşünmeden, olabilecek en düz ses tonuyla konuştum.
“Hoş geldin.”
Aras’ın dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı.
“Hoş buldum.”
Aras masaya doğru geldi. Boş sandalyeye oturmadan önce sofraya baktı.
“Zehra ablam, yine çok güzel bir masa hazırlamışsın.”
“Afiyet olsun oğlum. Sen seviyorsun diye börek de yaptım.”
Aras’ın bakışları böreğe kayarken yengem tabağı onun önüne bıraktı. Onun bu evde ne işi olduğunu anlamaya çalışırken bir de onlarla böyle samimi konuştuğunu görmek, beynimin zaten zar zor çalışan kısmını iyice karıştırmıştı. Sanki onun farklı bir versiyonunu izliyordum.
Bir süre ne yediğimin bile farkında olmadan çatalımla tabağın içinde oyalanıp durdum. Masadaki konuşmalar kulağıma geliyor ama söyledikleri kelimeler zihnimde pek bir yere oturmuyordu. Mert bir şey anlatıyor, yengem arada ona cevap veriyor, dayım sessizce dinliyordu. Aras ise bütün bu konuşmaların içinde oldukça rahat görünüyordu. Onu izlerken aslında hakkında hiçbir şey bilmediğimi düşündüm. Bu masadaki insanlarla ilişkisi dışında hayatının nasıl olduğunu bilmiyordum. Bir ailesi var mı veya onlarla arası böyle iyi mi, bilmiyordum.
Ben ne zamandan beri onun hayatını merak ediyordum?
Hiç merak etmiyordum. Sadece… gözlemliyordum. Kesinlikle. Mesleki deformasyon.
Mert’in sesi lüzumsuz düşüncelerimi bölerken minnettarlıkla başımı ona çevirdim.
“Abi, sen ne kadar daha buradasın?”
Aras elindeki çay bardağını bırakıp cevap verdi.
“Çok kalmayacağım. Bugün İstanbul’a gidiyorum.”
Aldığı cevaptan sonra Mert’in yüzü düştü.
“Ama daha yeni geldin. Biraz takılırız diye düşünmüştüm.”
Yengem gülerek aralarına girdi.
“Rahat bırak çocuğu oğlum, işleri var.”
Aras başını sallayarak yengemin sözlerini onayladı. Sonra elini Mert’in omzuna koyarak sakince tekrar konuştu.
“Bir dahaki geldiğimde söz, takılırız.”
Yengemin aklına bir şey gelmiş gibi telaşlı bakışları bir anda bana kaydı.
“Miray da bugün İstanbul’a dönüyor.” Kısa bir duraksamanın ardından yavaşça devam etti. “Beraber gitseniz ya, ne iyi olur. Hem benim de aklım onda kalmaz.”
Önümdeki çay bardağına uzanmak üzereyken hareketim yarıda kaldı. Masada bir anda sessizlik oldu.
“Evet. Birlikte gidin siz.”
Dayım bunu o kadar doğal söylemişti ki “Ne kadar masum bir cümle,” diye düşündüm. Dün gece alınan kararla bunun hiçbir ilgisi yokmuş gibiydi. Yengem için aynı yöne giden iki insandık. Dolayısıyla birlikte gitmemizde hiçbir gariplik yoktu. Ne gizli bir toplantı vardı ne de dün gece alınan bir karar. Sadece iki insan aynı şehre gidiyordu. Hayat ne kadar da basitti. En azından yengemlerin bildiği kadarıyla. Ve bu masada onların bilmesi gereken hikâye de bundan ibaretti.
Aras’a baktım. O da aynı anda bana dönmüştü. Birkaç saniye boyunca birbirimize baktık. İkimiz de neyin konuşulmadığını biliyorduk. Sonunda Aras hafifçe başını yana eğdi.
“Senin için uygun mu?”
Sesinde en ufak bir tereddüt yoktu. Ben de aynı sakinlikle başımı salladım.
“Olur.”
Yengem rahatlamış gibi gülümsedi. Ben de ona karşılık vermek için gülümsedim. Son yirmi dört saat içinde bu adamla ilgili yaşadığım tesadüfleri düşününce durum biraz daha garip görünüyordu. Önce arabama çarpmıştı. Sonra gizli bir üstte karşıma çıkmıştı. Şimdi ise dayımın evinde kahvaltı ediyordu. Ve asıl güzel kısmı… Aynı evde yaşayacaktık! Hayatım son zamanlarda tesadüf konusunda biraz fazla cömert davranıyordu. Belki de artık şaşırmamayı öğrenmem gerekiyordu.

💫💫💫💫💫💫💫💫

Öğleden sonra lojmandan ayrılırken etrafta durgun bir yolculuk sessizliği hâkimdi. Bana huzur ve sıcaklık veren insanlardan bir kez daha ayrılıyordum. Her şeyi bırakıp çocukluğuma koşup sarılmayı o kadar çok isterdim ki. Ama hayat, geriye doğru koşulacak kadar merhametli değildi. Özlem, boğazımda küçük bir düğüm gibi otursa da onu çabucak yuttum. Rolüme, maskeme ve en çok da şu anki gerçekliğime dönmem gerekiyordu.
Küçük valizimi bagaja yerleştirdikten sonra Aras hiç sormadan sürücü koltuğuna geçti. Ben de yanındaki koltukta yerimi aldım. Kendi arabamın direksiyonunda, dün bana çarpan adamın oturuyor olması tuhaf bir histi. Yine de içimdeki o hüzünlü dalgayı kıran, beni ana döndüren şey tam da bu tuhaflıktı. Gözlerimi, lojmanın dikiz aynasında küçülen pencerelerinden çekip derin bir nefes aldım. Arabanın içindeki sessizlik gergin değildi belki ama mesafe doluydu. Birbirini neredeyse hiç tanımayan, zorunlu bir kurgunun parçası olarak aynı araca sıkışmış iki yabancıydık sonuçta.
Bir süre dışarıyı seyrettim. Sonra gözlerim istemsizce direksiyona, oradan da Aras’ın ellerine kaydı.
“Ne oldu?” diye sordu.
Başımı ona çevirdim.
“Ne?”
“Bana bakıyorsun.”
Yakalandığımı belli etmemek için omuz silktim.
“Bu defa fizik kurallarına meydan okuyabilecek misin, onu gözlemliyorum.”
Aras’ın dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı.
“Sonuçları değerlendirmek için biraz erken değil mi?”
“Şüpheci davranmak için yeterince sebebim oldu.”
“Gayet haklısın.”
Cevabının bu kadar kolay gelmesini beklemiyordum. Ona kısa bir bakış attım.
“Bu kadar çabuk kabul edeceğini düşünmemiştim.”
“Her konuda tartışacak değilim.”
“Sanırım dün gününde değildin.”
Bu kez bana baktı. Bakışları kısa sürdü ama yüzündeki ifadeden ne demek istediğimi anladığını çıkarmak zor değildi.
“Dün yaşananları unutacak kadar hafızamı kaybetmedim.”
“İyi. Çünkü tamponum da unutmuş gibi görünmüyor.”
Aras hafifçe güldü. Kahvaltı masasında gördüğüm o rahat gülümsemeydi bu; kısa ve gösterişsiz.
“Hâlâ hasarı karşılama konusunda ısrar ediyorum.”
“Şimdilik senden istediğim tek şey bizi sağ salim İstanbul’a ulaştırman.”
“Merak etme,” dedi, sesi ciddileşse de aradaki o hafif, takılan tonu koruyarak. “Arabana da can güvenliğine de gereken özeni göstereceğim.”
“Bunu duymak içimi rahatlattı.”
Ses tonum söylediklerimin tam tersini anlatıyordu. Aras cevap vermedi. Gözlerini yoldan ayırmadan sürmeye devam etti. Ben ise aklımdaki diğer soruyu dile getirdim.
“Dayımlarla samimiyetinize bakılırsa uzun zamandır tanışıyorsunuz.”
Aras gözlerini yoldan ayırmadan sakin bir ses tonuyla cevap verdi.
“Öyle sayılır. Birlikte geçirdiğimiz epey zaman oldu.”
“Birlikte çalıştığınız dönemlerden mi?”
Bu kez yeşil gözlerini bana çevirerek kısaca baktı.
“Evet. Farklı görevlerde uzun zaman birlikte çalıştık.”
Düşünüyormuş gibi kısa bir anlığına duraksadı.
“İnsan kendi ailesinden uzakta olduğunda o sıcaklığa ihtiyaç duyuyor. Zehra abla da sağ olsun, o sıcaklığı hiç esirgemedi.”
Başımı ona çevirdim. Cevabı, zihnimde birkaç şeyi yerine oturtmuştu. Dayımın ona duyduğu güven, aralarındaki rahatlık… Belki de hepsinin ardında birlikte geçirdikleri yıllar vardı. Belli ki kendilerine ait hikâyeleri vardı.
“Kaç yaşındasın?”
Soruyu sorar sormaz bunun biraz kişisel kaçıp kaçmadığını düşündüm. Ama onun yüzünde rahatsız olmuş bir ifade belirmedi.
“Otuz iki.”
“Çok yaş farkımız yokmuş.”
“Sen kaç yaşındasın?”
“Yirmi sekiz.”
“Demek çok yokmuş,” dedi, sözlerimi bana geri vererek.
Sesindeki hafif alayı duyunca gülümsediğimi fark ettim. Bakışlarımı tekrar yola çevirdim. Çok zaman geçmesine izin vermeden aklıma başka bir soru geldi.
“Nerelisin?”
Aras bu kez başını hızlıca bana çevirip tekrar yola baktı. Gülümsediğini görmek zor değildi.
“Bir dakika, sorguya mı çekiliyorum?”
Sesi sakindi. Bir an afalladım. Sorularımın bu şekilde hissettirmiş olabileceğini ben de yeni fark ediyordum.
“Sanırım biraz gerginim,” dedim dürüstçe. “Bir anda kendimi hiç tanımadığım insanlarla tehlikeli bir işin içinde buldum. Aklımı başka şeylerle oyalarsam biraz rahatlarım diye düşündüm. Kusura bakma.”
Söylediklerimin ardından kısa bir pişmanlık hissettim. Kendimi hiç tanımadığım birine gereğinden fazla açmıştım. Bakışlarımı sağ taraftaki cama çevirip dışarıyı izlemeye başladım. Bu şekilde görünmez olup yersiz çıkışımı geçiştirebilmeyi umdum.
“Gergin olman normal,” dedi sonunda. “Kimse böyle bir durumun ortasında kalmaya hazırlıklı olmaz.”
Yüzüne baktığımda ifadesi ciddiydi. Sesinde alay yoktu.
“Ne hissettiğini tam olarak bilemem ama içinde bulunduğun durumun kolay olmadığını görebiliyorum. Seni korumak için elimizden geleni yapacağız.”
Bir cevap vermedim. Sözleri endişemi bir anda ortadan kaldırmamıştı. Birkaç cümleyle bir yabancıya güvenmeye başlayacak biri değildim. Yine de beni geçiştirmemiş, korkularımı küçümsememişti. Şimdilik bununla yetinebilirdim.
“Rizeliyim,” dedi ardından.
Bir an ona baktım. Sorduğum soruyu unutmadığını fark etmek hoşuma gitmişti. Bu kez gülümsememi saklamadım. Sonra bakışlarımı yeniden dışarı çevirdim. Yolun geri kalanında konuşmadık. Ama en azından sessizlik artık ilk baştaki kadar yabancı gelmiyordu.
Kalabalık sokaklar geride kalırken üsse giden dağ yoluna saptık. Kısa süre sonra camdan dışarı baktığımda yolun kenarında bekleyen Ayda ve Cem’i gördüm. Aras arabayı onların önünde durdurdu. İkisi de bagajı açmak için arabanın arkasına yöneldi. Ben de araçtan inip kapının yanında bekledim. Cem, çantasını bagaja yerleştirmek üzere eğildiği sırada birden durdu. Bakışları tamponun üzerindeki belirgin hasara takılmıştı.
“Buraya ne olmuş böyle?”
Sorusu doğrudan bana gelmişti. Derin bir iç çektim.
“Sorma Cem,” dedim. “Trafikte yolunu, önünü göremeyen küçük bir öküzcük dokundu.”
Cem başını kaldırıp bana baktı. Sonra yeniden eğilip tampona döndü.
“Öküzcük mü?”
“Evet.”
Birkaç saniye daha hasarı inceledi.
“Bence bu biraz büyük bir öküzmüş!”
Ayda çantasını bagaja bırakırken gülümsemesini gizlemeye çalıştı.
“Umarım en azından özür dileyip hatasını kabullenebilen biridir.”
Cem onun söylediğini onaylamak ister gibi başını salladı. Birkaç adım gerimizde duran Aras’a baktım. Sessizce bizi dinliyordu. Çenesi hafifçe gerilmişti. Yüzündeki ifadesizliğin altında bu konuşmadan hiç hoşlanmadığı fazlasıyla belliydi. İtiraf etmeliydim ki bu görüntü hoşuma gitmişti.
Yüzümdeki gülümsemeyi gizlemeden, “Bazılarının özgüvenleri hatalarından büyük oluyor maalesef,” dedim.
Aras doğrudan bana baktı. Bakışlarımız birkaç saniye boyunca birbirinden ayrılmadı. Sonunda başını hafifçe iki yana salladı.
“Hadi, fazla oyalanmayalım. Daha yolumuz var.”
Konunun daha fazla uzamasını istemediği belliydi. Bagaj kapağını kapattı ve arabaya doğru yöneldi.
“Binelim.”
Cem ve Ayda arka koltuğa geçerken ben de ön koltuğa oturdum. Aras arabayı yeniden yola çıkardığında gözlerimi camın ardındaki manzaraya çevirdim. Yol geriye doğru uzanırken aklımda birbirine dolanan düşünceleri sıraya koymaya çalıştım. Bazı yollar insanı yalnızca bir yerden başka bir yere götürmezdi; bazen hiç tanımadığın insanların hayatına, cevabını bilmediğin soruların tam ortasına bırakırdı. Benimki de öyle bir yolculuğa benziyordu. İstanbul’da beni neyin beklediğini bilmiyordum. Yanımda oturan adam hakkında bilmediklerimse öğrenmeye cesaret edemediklerimden daha az değildi.
Tam düşüncelerimin içinde kaybolmuşken arka koltuktan bir hareketlilik yükseldi.
“Bir dakika, ben burada nasıl oturacağım?”
Başımı hafifçe çevirip arkaya baktım. Cem, uzun bacaklarını nereye sığdıracağını bulmaya çalışıyordu. Koltuğa yerleşiyor, birkaç saniye sonra yeniden doğruluyor, ardından dizlerini başka bir açıya getiriyordu. Uzun boyu ve geniş omuzlarıyla arka koltuğa sığmakta zorlandığı açıktı. Yanındaki Ayda ise çoktan yerleşmişti. Koyu kahverengi saçlarını ensesinde gelişigüzel bir topuzla toplamış, yüzünün iki yanına birkaç tutam bırakmıştı. İnce yüz hatları, belirgin elmacık kemikleri ve siyah, ince çerçeveli gözlüklerinin ardındaki dikkatli bakışları ona mesafeli bir ifade veriyordu. Gözlüğünü burnunun üzerinde düzeltti ve Cem’e baktı.
“Az önce bütün çantaları taşırken bu kadar şikâyet etmiyordun.”
“Çanta taşımakla burada oturmak aynı şey mi, Ayda?”
“Keşke seni bagaja koyup çantaları yanımıza alsaydık. En azından onlar konuşamıyor.”
Gülümsememi gizlemek için başımı yeniden ön tarafa çevirdim. Cem’in birkaç saniye sustuğunu düşünmüştüm ki yanılmışım.
“Şimdi bak, bu çok ağır bir itham. Ben konuşmasam bu ekipte kimse kimsenin ne düşündüğünü öğrenemez. İletişim dediğin şey önemli. Hem insanın kendini ifade edebilmesi de bir yetenek.”
“Senin kendini ifade etme sorunun yok zaten.”
“Gördün mü? Beni ne kadar iyi tanıyorsun.”
Ayda gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı.
“Bazen seni hiç tanımamış olmayı diliyorum.”
“Bunu da sevginden söylüyorsun.”
Arka koltuktaki ikilinin birbirine alışık olduğu belliydi. Cem lafı uzatıp duruyor, Ayda ise onun her cümlesine karşılık vermek zorunda hissetmeden gerektiği yerde tek bir sözle noktayı koyuyordu. Yine de aralarındaki atışmada gerçek bir gerginlik yoktu. Birbirlerinin sınırlarını ezbere biliyor gibiydiler.
Aras’ın dudaklarının kenarında belli belirsiz bir gülümseme belirdi. Dikiz aynasından arka koltuğa kısa bir bakış attı ama konuşmaya katılmadı. Ben ise artık gülümsememi saklama gereği duymuyordum. Cem bunu fark etmiş olacak ki başını bana çevirdi.
“Bu arada Miray, asıl önemli bir konuyu henüz konuşmadık.”
Kaşlarımı hafifçe kaldırdım.
“Öyle mi?”
“Evet. Şimdi biz bir süre senin evinde kalacağız ya, ev sahibi olarak nasıl birisin?”
Soruyu öyle ciddi bir ifadeyle sormuştu ki bir an ne cevap vereceğimi bilemedim.
“Nasıl yani?”
“İnsan yeni bir eve yerleşmeden önce bazı ayrıntıları öğrenmek ister. Mesela evde kurallar var mı? Yemek saatleri belli mi? Gece geç saatte mutfağa girersek sorun olur mu?”
“Cem, görev için orada kalacağız. Tatile gitmiyoruz.”
Aras’ın sesi sakindi. Söylediği cümle ise Cem’in bütün hayallerini tek hamlede ortadan kaldırmıştı. Cem bir an sustu. Sonra elini göğsüne götürüp yapmacık bir gösteri sundu.
“Bunun farkındayım. Ama çalışma koşullarımızı iyileştirmek de benim görev tanımımın bir parçası sayılır.”
Söyledikleri yüzümde küçük bir tebessüme dönüştü. Gerginliğin üzerimden biraz olsun akıp gittiğini hissettim.
“Doğrusunu söylemek gerekirse evde özel bir kuralım yok. Zaten pek misafir ağırlamadığım için nasıl bir ev sahibi olacağımı ben de bilmiyorum.”
Cem memnuniyetle başını salladı.
“Güzel. Esnek bir yönetim anlayışın var o hâlde.”
“Henüz kesin bir şey söyleyemem. Yalnızca herkesin birbirinin alanına saygı göstermesini beklerim.”
“Harika. Bu konuda anlaşabiliriz.”
Cem’in rahat tavrı hoşuma gitmişti. İnsanlarla arama mesafe koymak için özel bir çaba harcamazdım; yalnızca herkesin o mesafeyi aşmasına da izin vermezdim. Cem ise sınırları zorlamadan iletişim kurabilen, ortamdaki gerginliği gereksiz yere büyütmeyen birine benziyordu. Birkaç dakikalık sohbetten karakter tahlili çıkarmak için erkendi elbette ama ilk izlenimim olumluydu.
“Peki, siz tam olarak ne iş yapıyorsunuz?”
Ayda’nın yüzündeki ifade değişmedi ama bakışları yüzümde bir an duraksadı. Ne söyleyeceğini değil, ne kadarını söylemesinin uygun olacağını tartıyor gibiydi.
“İstihbarat,” dedi sakince. “Bilgi toplar, bağlantıları inceler, henüz olmamış olanı biliriz.”
“Yani işiniz, başkalarının saklamaya çalıştığı şeyleri ortaya çıkarmak.”
“Bazen.” Kısa bir an durup bakışlarını benden ayırmadan ekledi: “Ama asıl mesele, gerçeği bulmak değil. Bunun nelere mal olacağını bilmektir.”
Cevabını zihnimde tarttım. Söylediği şey, işinin yalnızca bilgi toplamaktan ibaret olmadığını anlamama yetmişti. Bazı gerçekler yalnızca bir sırrı açığa çıkarmaz, dengeleri de değiştirirdi. Cem vakit kaybetmeden söze girdi.
“Yalnız, işin öğrenmek kısmıyla sınırlı olmadığını da belirtmek isterim. Bazen bir sürü verinin içinden herkesin gözden kaçırdığı ayrıntıyı bulman gerekir. Bazen de birilerinin saatlerce uğraştığı işi çok daha kısa sürede çözersin.”
Ayda başını ona çevirdi.
“Ve bazen de çözümün ne kadar uzun sürdüğünü anlatmak için çözümün kendisinden daha fazla konuşursun.”
Bu kez Aras’ın da kısa bir kahkaha çıkardığını duydum. Cem hiç alınmış görünmüyordu. Aksine, kendisine yöneltilen eleştiriyi yeni bir konuşma fırsatı olarak değerlendirmişti.
“Şimdi, ben yaptığım işte iyi olduğumu biliyorum. Bunu saklayacak değilim. Herkesin güçlü olduğu bir alan var.”
“Bunu biraz daha mütevazı anlatmanın bir yolu olmalı,” dedim.
Cem bana dönüp ciddi bir ifadeyle baktı.
“Var elbette. Ama o zaman kendimden bahsetmiş olmamın ne anlamı kalır?”
Onunla konuşmak beni gerçekten keyiflendirmişti. Değişik bir enerjiye sahipti. Yaptığı işe güveniyordu. Belki de kendini övmesinin sebebi, başarısını başkalarının dile getirmesini beklemeye ihtiyaç duymamasıydı. Cem’le aynı evde yaşamanın nasıl olacağını hâlâ bilmiyordum ama sessiz geçmeyeceğine dair güçlü bir tahminim vardı.
Evimin olduğu sokaklara yaklaştıkça trafik yoğunlaşmaya başladı. Yol boyunca hiç susmayan Cem bile bir süre sonra koltuğuna yaslanıp camdan dışarıyı izlemeye koyuldu. Araba apartmanın önündeki otoparkta durduğunda bagajdan valizleri çıkarmak için hepimiz indik. Cem, çantasını omzuna atıp binaya şöyle bir göz gezdirdi. Aras ve Ayda ise dikkat çekmeden çevreyi inceliyorlardı. Sitenin giriş çıkışlarını, güvenlik noktalarını ve kameraların konumlarını gözden geçirdiklerini fark ettim.
Dairemin bulunduğu üçüncü kata geldiğimizde kapıyı açıp içeri girdim ve diğerlerinin de peşimden gelmesini bekledim. Girişin karşısında bizi hemen salon karşılamıştı. Evim, dışarıdaki karmaşadan uzaklaştığım, günün sonunda kendime ait hissettiğim tek yerdi. Salondaki koltuklar, pencerenin önündeki çiçek sehpam ve duvarın kenarına yerleştirdiğim kitaplık, yıllar içinde alıştığım düzenin parçalarıydı. Her şey yerli yerindeydi; ne eksik ne de fazlaydı.
Koridorun iki yanına açılan odalardan biri benim yatak odam, diğeri ise uzun zamandır pek kullanmadığım boş odaydı. Tam ortalarındaki kapının arkasında ise banyo vardı. Evin düzenini düşünmeden, alışkanlıkla hareket ediyordum. Ta ki arkamdaki ayak sesinin farkına varana kadar. Bir anda evim, yalnızca bana ait bir yer olmaktan çıkmıştı.
Hızlıca evi tanımaları için düzeninden kısaca bahsettim. Cem, gösterdiğim yönlere bakarak başını salladı. Ardından odamın hemen karşısındaki kapıyı açtım. Zeynep evden ayrıldığından beri pek kullanmamıştım. Açık yeşil duvarları ve sade mobilyalarıyla evin geri kalanından farklı görünüyordu. Pencerenin yanında duran beyaz bir dolap ve küçük bir çalışma masası vardı. Cem kapı eşiğinde durup önce odaya, sonra koridora baktı. Ardından yüzündeki ifade yavaşça değişti.
“Bir dakika.”
Kaşlarımı kaldırdım.
“Ne oldu?”
“Yanlış saymadım, değil mi? İki oda var.”
“Matematiğine güveniyorum, Cem.”
“Şaka yapıyorsun sandım. Dört kişiyiz biz!”
“Farkındayım.”
Cem bir kez daha odaya baktı. Sanki biraz daha dikkatli incelerse üçüncü bir oda ortaya çıkacakmış gibi kapının arkasına bile göz attı.
“Güzel. Çünkü bir an hepimizin aynı odada yatacağına dair korkunç bir senaryo canlandı gözümde.”
“Ayda benimle kalabilir,” dedim. “Sizin de bu odayı kullanabilmeniz için gerekli düzenlemeleri yaparım.”
Cem bana cevap vermek yerine bakışlarıyla evdeki oda sayısını hâlâ zihninde kabul etmeye çalışıyordu. Aras ise sanki konu kendisini hiç ilgilendirmiyormuş gibi valizini yatağın yanına bıraktı ve sakince konuştu.
“Ben salonda kalırım.”
Cem’in kaşları havalandı.
“Salonda mı?”
“Evet.”
“Bunu bu kadar kolay kabul etmen beni hem etkiledi hem de kendi adıma biraz üzdü.”
Aras ona ters ters baktı.
“İstersen yer değiştirebiliriz.”
Cem bir an duraksadı. Ardından çantasını boş odanın kapısına doğru çekti.
“Yok, yok. Sen salona çoktan alışmış gibisin.”
Aras’ın dudaklarında belli belirsiz bir gülümseme belirdi.
“Senin rahatını düşünüyordum.”
“Ne kadar ince düşüncelisin.”
Cem’in sesindeki yapay duygusallık yüzünden gülmemek için kendimi zor tuttum. Aras ise hiç istifini bozmadan salona geçti. Bu sırada Ayda bana döndü.
“Bu arada, en kısa zamanda yakında bir ev bulmaya çalışacağım. Böylece senin de düzenin bozulmaz, herkes daha rahat eder.”
“Ben de bu fikri destekliyorum,” diye araya girdi Cem. “Özellikle yatak sayısı konusunda daha cömert bir ev olursa…”
“Senin için ayrıcalıklı bir oda temin edersek sessizlik garantisi verebilir misin?” dedi Ayda, tek kaşını kaldırarak.
Cem ilk defa cevap vermeyip sadece yüz mimikleriyle geçiştirdi onu. Onların birbirleriyle atışmalarını izlemek tuhaf biçimde hoşuma gidiyordu. Ayda’nın sabırlı görünmeye çalışan tavrının altında, Cem’in ne zaman ne söyleyeceğini ezbere bilen birinin rahatlığı vardı. Cem de onun itirazlarını gerçekten ciddiye almıyor, sanki bu atışmalar aralarındaki sıradan bir alışkanlıkmış gibi devam ediyordu.
Herkesin yerleşmesi biraz zaman alacaktı ama en azından ilk mesele çözülmüştü. Ancak herkes yol yorgunluğunu üzerinden atıp bir köşeye çekilmişken Cem tüm sükûneti bozmayı başardı.
“Yemek meselesi ne olacak? Çünkü ben şu an ciddi bir karar verme aşamasındayım ve açken pek güvenilir kararlar alamıyorum.”
“Ben de acıktım. Sipariş verelim.”
Cem hemen telefonunu çıkardı.
“Hamburger mi söylesek, pizza mı?”
“İkisi de güzel seçenekler.”
“Bence ikisinden de söyleyelim.”
“Bence de.”
Karşılıklı gülümseyerek telefonlarımızdan sipariş seçeneklerine bakmaya başladık. Birkaç saniye sonra başımı kaldırdığımda Ayda’yla Aras’ın bize baktığını fark ettim. İkisinin de yüzünde belli belirsiz bir şaşkınlık vardı.
“Ne oldu?” diye sordum.
Ayda gözlerini Cem’den bana çevirdi.
“Hiç,” dedi. “Sadece birbirinize alışmanızın bu kadar kısa süreceğini düşünmemiştim.”
“Bu senin anlayacağın bir yetenek değil, Aydacığım,” dedi Cem bilmişlikle.
Ayda gözlerini devirdi. Aras ise başını hafifçe iki yana sallayıp gülümsedi. Ben de gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırdım ama pek başarılı olamadım.
Siparişlerimizi verdikten sonra salona geçtik. Cem oturur oturmaz yemekler gelene kadar açlıktan öleceğine dair yeni bir açıklamaya başladı. Ayda onu dinlemiyormuş gibi telefonuna bakıyordu; Aras ise camdan dışarıya bakıyordu. Ben de hepsini izlerken kendimi, günün başında hissettiğimden çok daha hafif hissettiğimi fark ettim.
Yalnızlığı sevdiğimi sanırdım. Kendi evimde, kendi düzenimde, kimseye hesap vermeden yaşamanın bana yettiğini düşünürdüm. Sessiz akşamları, tek başıma içtiğim kahveyi, günün sonunda kapımı kapatıp dünyadan uzaklaşabilmeyi severdim. Bunların hepsi hâlâ benim için değerliydi. Ama galiba yalnız olmakla kendini yalnız hissetmek arasındaki farkı gözden kaçırmıştım.
Bir aydır Egemen’in yokluğuyla, cevaplanmamış sorularla ve içimde giderek büyüyen endişeyle baş başaydım. Her şeyi tek başıma çözmeye çalışmış, kimseye ihtiyaç duymamayı güçlü olmakla karıştırmıştım. Oysa şimdi evimde, birkaç saat önce neredeyse hiç tanımadığım insanlar vardı. Biri açlığından şikâyet ediyor, diğeri onu susturmaya çalışıyor, bir başkası da bütün bu karmaşayı sakinlikle izliyordu. Ve ben, uzun zamandır ilk kez, sessizlik geri gelsin istemiyordum.
Ne olacağını bilmiyordum. Birlikte geçireceğimiz günlerin kolay olmayacağı da açıktı. Önümüzde çözmemiz gereken ciddi meseleler, bulmamız gereken cevaplar vardı. Belki zamanla birbirimize alışacak, belki de aynı çatı altında yaşamanın zorluklarını görecektik. Ama bu akşam bunların hiçbirini düşünmek istemedim. Belki de evimi dolduran yalnızca birkaç insanın sesi değildi.

Belki de uzun zamandır ilk kez, bütün yükü tek başıma taşımak zorunda olmadığımı hissediyordum.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

33okunma 4beğeni 1yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 154

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileAile SırlarıajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanneanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan Aşkaaskeraskerîaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/ Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkb×bbabaBerdelBilim KurgubilimkurguBiyografiblBüyübüyücücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk AşkıDark RomancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramDuygusaldüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceejderhaenemies to loversFantastik#felsefefutbolGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgüchayatHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİsFadİş Yeri AşkıKaderKaosKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurgukurtadamKüçük KasabaLanetliselise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMahalle KurgusuMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanplatonikpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililikSaraysavaşSeçilmiş KişiSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıteodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYarı TextingYasak AşkyetimhaneZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18