2. bölüm / 2
DOKUNULMAZ2.bölüm
Bölümler 2Şu an: 2.bölüm
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
9.10.2018
Sabah uyandığımda gözlerimi zorla açtım. Perdenin arasından süzülen güneş ışığı odama doluyor, yüzüme vuruyordu. Yorganın altında bir süre kıvrılıp durdum, ama kalkmam gerekiyordu. Okul, hayat… ve tabii ki dün akşam kafamda dönüp duran o malikâne…
Yavaşça doğrulup pijamalarımı toparladım, banyoya gittim
. Duştan çıkınca aynaya baktım saçlarım darmadağınık, göz altlarım hafif mor… Ama kendime gülümsedim. “Selin,şu zamana kadar bir sürü zorluklara göğüs gerdin.Bundan sonrasınıda halledersin,” dedim kendi kendime.
Banyodan çıkıp odama geri döndüm ve üstümü giyindim,saçlarımı kurutma zahmetine bile girmemiştim.Evden çıkmak için hazırlanıp annemin yanına yani salona girdim ancak anneminin ellerindeki kağıda bakıp stresli halini görmemle kaşlarım çatıldı.
“Ne oldu?”diye sordum merakla,annem beni görünce ellerindeki kağıdı saklamaya çalıştı ancak ben ondan önce davranıp elindeki kağıdı çekip aldım.
Kağıdı elime alınca gözlerim fal taşı gibi açıldı. Evimizi boşaltmamız mı gerekiyordu? Bu nasıl bir saçmalıktı böyle?
“Ne demek boşaltmamız gerekiyor? Kim izin veriyor buna?” diye bağırdım, sesim hem şaşkın hem öfkeli çıktı.
Annem başını öne eğip nefes aldı, elleri hâlâ titriyordu.”Selin… Bizim… dur, sakin ol… Kira sözleşmesi bitmiş, ev sahibi yeni bir karar vermiş…”
“Yeni bir karar mı? Biz nereye gideceğiz anne? Sen ne yapıyorsun, ben ne yapıyorum burada?!”
Annem sessiz kaldı, gözleri nemlenmişti. İçimde bir öfke dalgası yükseldi. “Her şeyi ben mi halledeceğim?” dedim kendi kendime.
“Anne, bana yalan söyleme! Kağıdı saklamaya çalıştın ama ben senden önce gördüm. Bu işi halletmek zorundasın! Bizim burada ne işimiz var, kim karar veriyor?”
Annem derin bir nefes aldı, sonra ellerini omuzlarımın üzerine koydu“Selin… seni endişelendirmek istemedim… Ama korkma. Bir şekilde halledeceğiz, tamam mı?”
“Tamam mı? Tamam demiyorum anne! Bizim evimiz bizim güvenliğimiz! Kimse gelip bize ‘boşaltın’ diyemez. Anla!”
Annem gözlerimi dikkatle süzdü, sonra hafifçe gülümsedi “Haklısın kızım. Ama bazen bizden bağımsız işler de oluyor. Birlikte halledeceğiz, söz veriyorum.”
İçimden bir nefes aldım, hâlâ öfkeliydim ama annemin yüzündeki yorgunluğu görmek beni biraz yumuşattı.
“Peki… Ama biri gelir de karışırsa, ben dimdik duracağım, anladın mı anne?”
“Anladım Selin… Ben de yanındayım.”
Evden hışımla çıktım,ne yapacağımızı bilmeden aklımdaki karmaşa ile okula gidiyordum.
Okula doğru yürürken adımlarım ağırdı. İçimdeki karmaşa her nefesimde biraz daha büyüyordu. Annemin evle ilgili kaygısı, Aras’la yaşadığım kavga ve kendi içimdeki öfke… Hepsi üst üste binmişti.
Okulun demir kapısından içeri girdiğim anda her göz bana dönmüştü. Mahallenin gölgesi bu liseye de yansımıştı; koridorlarda fısıltılar, hızlı adımlar, gerilim dolu bakışlar… Ben ise olabildiğince kenarda durmaya çalışıyordum. Çantamı sıkıca tuttum, göz ucuyla bile kimseye bakmadan sınıfa doğru ilerledim.
Sınıfın yanından geçerken Aras’ı gördüm. O mavi gözler yine direkt bana kilitlenmişti. Kaşları çatık, dudak kenarında o tanıdık çarpık gülüş vardı. Yanındaki Boran ve Kutay hâlâ tetikteydi; Boran gözlerini benden ayırmıyor, Kutay sessiz ama dikkatliydi.Serap koyu gözlerini bana dikmiş rahatsız edici bir şekilde bana bakıyordu,bende ona karşılık vererek dik dik ona baktım en son gözlerini kaçırmıştı.Tunç ise her zamanki gibi Sessizliğini koruyordu
Masama oturduğumda Çisem yanımda hafif bir gülümsemeyle bana baktı.“Kızım ne bu surat?yoksa aras yine bir şey mi yaptı” dedi endişeli bir tonda.
“Boş ver, bugün kafam başka yerde,” dedim, sesim istemsizce titredi ama fark ettirmemeye çalıştım. “Evimizle ilgili bir şeyler var… Annem streste.”
Çisem kaşlarını kaldırdı. “Yine kira kavgası mı? Ay Selin, senin hayatında hiç huzur yok, anladım.”
Omuz silktim ve sessiz kaldım. Konu ev olsa da, kafam hâlâ Aras’taydı. Onun varlığı, bakışları, sözleri… Her ne kadar uzak durmaya çalışsam da istemsizce gözlerim onu arıyordu.
Dersler boyunca tahtaya bakıp not almaya çalıştım ama zihnim sürekli evin ve Aras’ın arasında gidip geliyordu. İçimde hem bir öfke hem bir merak hem de bir huzursuzluk vardı. Günün sonunda ise tek düşündüğüm şey, annemi Malikâne’ye bırakıp eve geri dönmeden önce o gizemli adamla tekrar karşılaşmaktı.
Öğlen arası çisemle bankımıza doğru gidiyorduk, güneş hafif yakıyor, okulun gürültüsü etrafı sarmıştı. Tam yanımızdan Serap geçti, bilerek omuz attı ve suratını çevirip laf soktu
“Selin,hâlâ burda mı takılıyosun? Yoksa burası senin küçük krallığın mı?”Omuzuma hafifçe dokunmuştu, ama gözlerindeki o alaycı ifade, hem küçümseyici hem de sinir bozucuydu.
“Serap, sen hâlâ çocuk mu sanıyosun beni? Omuz atmayı bırakmazsan bir daha omuz atabileceğin bir kol bırakmam sende,anladın mı?” diye çıkıştım, sesim biraz gergin, biraz da meydan okuyarak.
Serap kaşlarını çattı, dudaklarını büzüp sinsi bir şekilde “Bak bakalım, cesaretin var mı lan?” dedi.
Tam o sırada Aras belirdi, gözleri mavi, duruşu kararlı. Serap’ın omuz atmasını görünce hemen araya girdi
“Selin’e bir daha böyle bir hareket yaparsan… pişman olursun, anladın mı?”
Serap birkaç saniye sustu, sonra sinsice gülerek geri çekildi.
Ben Aras’a baktım, omuz silktim“Sağ ol Aras… Ama ben kendi işimi kendim hallederim. Gerektiğinde birinin beni korumasına ihtiyacım yok.”
Aras kaşlarını kaldırdı, hafifçe gülümsedi:“Tamam selin biliyorum dimdik duruyorsun. Sadece… gerekirse ben buradayım.”
İçimden bir kahkaha patladı, hem gururlu hem de alaycı “Boş ver, Aras… Kimseye boyun eğmem, hele Serap gibi…”
Çisem de gözlerini kocaman açıp gülümsedi “İşte bu Selin! Dimdik duruyorsun, maşallah sana!”deyip sözümü kesti,söyleyeceğim şeyi anlamıştı
Ben de göz kırptım ama içimde hâlâ Serap’a karşı bir öfke vardı. Mahallede büyümenin sertliği bir yana, bazen yanında birinin olduğunu hissetmek de gerekiyordu.
Birkaç saat sonra
Okuldan çıkmıştım ve annemin isteği üzerine tekrar bu koca malikaneye gelmiştim. Hava biraz kararmaya yüz tutmuştu, gökyüzü bulutlarla kaplıydı, içimde garip bir huzursuzluk vardı. Henüz bahçe kapısından içeri adım bile atmamıştım ki, malikanenin kapısı hızla açıldı ve dadı koşarak dışarı fırladı.
Gözleri kıpkırmızıydı, nefesi kesilmiş, elleri titriyordu. Panikle dört bir yana bakınıyor, bağıra bağıra Elif’in adını haykırıyordu.
“ELİF! ELİF NERDESİN!”
Bir an donup kaldım. Kalbim hızla çarpmaya başladı. Elif… Daha bir gün önce bahçede tanıştığım o küçük kız… İçimde kötü bir his dolaşmaya başlamıştı.
“Ne oldu?!” dedim dadıya doğru birkaç adım atarak.
Kadın bana dönüp gözlerime baktı, dudakları titriyordu. “Elif… kayboldu!” dedi hıçkırıklar arasında. “Bahçede oynuyordu… Bir anda yok oldu, her yeri aradım, yok!”
Başımda uğultular başladı. Bahçeye doğru gözlerim kaydı. Normalde neşeli ve huzurlu görünen o devasa çimenlik şimdi bana kasvetli, karanlık bir orman gibi geliyordu. Her köşe başı, her ağaç gölgesi bir tehlike gizliyormuş gibiydi.
Derin bir nefes aldım. “Polis arandı mı?” diye sordum ama kadın kafasını iki yana hızla salladı.
“Hayır… Hayır, efendiye haber veremem!” dedi, sesi titriyordu. “Bunu duyarsa… beni öldürür!”
Şaşkınlıkla kaşlarımı çattım. Efendi… Malikânenin sahibi. Demek ki o gizemli adamdı. İçimde bir merak kıvılcımı çaktı ama şu anın önemi bambaşkaydı. Küçük bir çocuk kayıptı.
Tam o sırada bahçeden gelen bir uğultu duydum. Fısıltılar, ayak sesleri, birilerinin panik halinde birbirine seslenişleri… Merakla birkaç adım ilerledim.Bahçenin içindeki süs havuzunun orada, birkaç hizmetçi telaşla etrafa bakınıyor, ağaçların altına eğiliyorlardı.
Kalbim sıkışıyordu. İçimde garip bir his vardı, kötü bir şey olmasından korkuyordum. Daha fazla dayanamayıp bahçeye doğru ilerledim. Ayağımın altındaki taşlar çıtırdayarak sessizliği bozuyordu.
Bahçenin diğer ucuna yaklaştığımda, birden yan taraftaki korulukta bir dal kırıldı. Sesle birlikte başımı o yöne çevirdim. Çalıların arasında biri vardı… gölgeler arasında belirsiz bir siluet.
“Kim var orada?!” diye bağırdım, sesim titriyordu.
Ama hiçbir yanıt gelmedi. Sadece hışırtılar, yaprakların hafifçe kıpırdaması…
Arkamdan dadının sesi yankılandı“SELİN! GELME ORAYA! ORASI TEHLİKELİ!”
Dönüp ona baktım ama adımlarımı durdurmadım.
İçimdeki merak ve endişe beni ileriye itiyordu. Elif’in orada olabileceğini hissediyordum.
Tam çalıların yanına yaklaşmıştım ki, bir anda arkamdan tok, derin bir ses duyuldu“Burada ne işin var?”
Ses tanıdıktı. Başımı yavaşça çevirince onu gördüm. O gizemli adam… Elif’in babası. Elinde kamerayı sıkıca tutuyor, yüzü asık, gözleri ise buz gibi bakıyordu.
Boğazım kurudu, konuşmakta zorlandım. “Elif… kaybolmuş,” diyebildim sadece.
Adamın yüzü bir anda gerildi, çenesi kasıldı. Birkaç saniye hiçbir şey söylemeden etrafı süzdü, sonra bana döndü. Gözlerindeki öfke ve korku birbirine karışmıştı.
“Kimseye güvenme,” dedi, alçak ama kararlı bir sesle. “Bu malikânede herkesin bir sırrı var… Ve bazıları, Elif’in kaybolmasından daha tehlikeli.”
Bahçedeki karmaşa iyice büyümüştü. Herkes bir şeyler söylüyor, bir yerlere bakıyor ama kimse doğru düzgün bir şey yapmıyordu. İçimde bir huzursuzluk vardı. Elif… O küçücük kız… O neşeli, tatlı sesi bir anda yok olmuştu sanki.
Bahçede yürürken birden süs havuzunun kenarında hareket eden bir şey dikkatimi çekti. Küçük, bembeyaz bir kedi… Tüyleri parlıyor, kuyruğu dik, bir şeyden heyecanlanmış gibiydi. Gözleriyle bir noktaya bakıyordu, sonra hızlıca koşmaya başladı.
İçimde bir his uyandı. Elif’in ona takık olduğunu biliyordum geçen gelişimde saatlerce o kediyle oynamıştı. Kalbim hızlandı, adımlarımı kedinin peşine doğru hızlandırdım.
“Selin! Dur nereye gidiyorsun?!” diye bağırdı dadı, ama duymadım.
Kedi bahçeyi geçti, ağaçlık bir bölgeye doğru ilerledi. Dallar yüzüme çarpıyor, çimenler ayaklarımın altında eziliyordu. Sonra küçük bir ağacın dibinde durdu, kuyruğunu sallayarak miyavladı. Kalbim yerinden çıkacak gibiydi.
Ağacın gölgesinde, yere kıvrılmış bir halde duran küçük bedeni gördüm.
“Elif…” dedim fısıltıyla, dizlerimin üzerine çökerek.
Kızın yüzü çimenlere yaslanmıştı, saçlarına birkaç yaprak takılmış, elinde sıkıca tuttuğu oyuncak bebeği vardı. Nefes alıyordu ama gözleri kapalıydı. Panikle ellerimi omuzlarına koyup hafifçe salladım.
“Elif! Beni duyuyor musun?”
Göz kapakları titredi, sonra yavaşça açıldı. Kahverengi gözleri korkuyla büyümüştü, dudakları titreyerek fısıldadı“Kedi… kaçtı… ben de onu yakalamak istedim…”
Sıkıca sarıldım ona. Küçücük bedeni titriyordu. “Tamam… buradayım, korkma artık.”
Tam o sırada arkamdan tok bir ses yankılandı“Elif!”
Başımı çevirince o gizemli adamı gördüm. Yüzünde ilk kez böylesine açık bir panik ifadesi vardı. Adımları hızlı, elleri titriyordu. Yanımıza koştu, Elif’i kollarıma sarmışken diz çöküp onu kucağına aldı.
“Elif… kızım… ne oldu sana?” dedi, sesi çatlamıştı.
“Bir şey yok, merak etmeyin,” dedim hızlıca. “Sadece kedinin peşine gitmiş.”
Adam bana bir an baktı… uzun, derin bir bakıştı. Gözlerinde hem teşekkür hem de başka bir şey… tam çözemediğim bir şey.
“Elif’i bulduğun için…” dedi kısık bir sesle, “…minnettarım.”
Sadece başımı salladım. İçimde garip bir his vardı hem huzurluydum hem de bu adamın bakışları beni rahatsız ediyordu.
Elif babasının göğsüne yaslanmış, sakinleşmeye çalışıyordu. Adam ayağa kalktı, beni yanına çağırır gibi bir bakış attı.
“Bu olaydan sonra… bazı şeyleri değiştirmemiz gerekecek,” dedi soğuk bir tonla.
“Ne demek istiyorsunuz?” dedim şaşkınlıkla.
“Dadı kovuldu,bundan sonra elifin bakıcısı olmanı rica ediyorum.Birde annenle konuştum bugün,evinizin durumdan bahsetti bende burada müştemilatta kalabileceğinizi söyledim ve annen artık bu evde söz sahibi biri olacak.”
Bir an ne diyeceğimi bilemedim. Dudaklarımı araladım ama sesim çıkmadı. Annem… yeni bir işe başlamıştı ve şimdi bir anda hayatımız tamamen değişiyordu.
Adamın yüzü ciddi, sesi buyurgandı:
“Bu sadece bir iş değil, Selin. Elif’e iyi gelen tek kişi sensin. Bu malikânede ona göz kulak olacak birine ihtiyacım var. Ve sana güveniyorum.”
Güven… O kelime beynimde yankılandı. Daha birkaç saat önce bana “buralarda dikkat et” diyen adam şimdi bize kapılarını açıyordu. Ama bu malikânede bir şeylerin normal olmadığını hissediyordum.
O gece annemle konuştuk. Başta çok şaşırdı, ama para iyi olacaktı, iş garantiydi. Sonunda kabul ettik. Ertesi gün eşyalarımızı topladık, birkaç çantadan ibaret bir hayatımızı bir arabaya sığdırdık.
Müştemilat… Malikânenin arkasında, sarmaşıklarla kaplanmış küçük bir taş bina. Pencereler dar, duvarlar kalındı. İçerisi sessizdi, ürpertici bir sessizlik. Buraya yerleştiğimizde içimde garip bir his vardı; sanki bu malikâne bizi içine çekmişti ve bir daha çıkamayacaktık.
Müştemilata taşındığımız günün akşamı, hâlâ yorgunluğumun etkisini atamamıştım. Çantalarımız açık, eşyalar yarı dağınık kalmıştı ama malikâneden gelen akşam yemeği davetini reddetmemiz mümkün değildi.
O yüzden kendimi bir anda o koca yemek salonunda, upuzun masanın tam ortasında buldum. Masanın bir ucunda Tamer oturuyordu yüzü ifadesiz, bakışları soğuk ama dikkatliydi. Onun hemen yanında, bu devasa malikanenin sahibi Rıfat Alaca vardı. İlk bakışta bile, bu adamın etrafında bir ağırlık olduğunu hissediyordum. Onun bakışları insanın içini delip geçiyordu, sanki aklındaki tüm sırları okuyordu.
Ben ise Elif’in yanındaydım. Küçük kız kaşığını eline almayı reddediyor, yüzünü buruşturuyordu. Kaşığı elime alıp nazikçe onu beslemeye çalışırken bir yandan da kendi tabağımdan birkaç lokma alıyordum.
O sırada Rıfat Bey’in tok sesi sessizliği yardı
“Senin adın Selin’di, değil mi?”
Başımı kaldırdım, dudaklarımı aralayıp hafifçe başımı salladım.
“Evet.”
O an gözlerini hiç kaçırmadan bana bakmaya devam etti. Yavaşça kaşığını tabağına bırakıp parmaklarını birbirine kenetledi.
“Kaç yaşındasın?”
“On yedi…” dedim, sesim kısık çıkmıştı.
Rıfat Bey başını yana eğdi, ince bir gülümsemeye benzeyen ama huzursuzluk veren bir ifade dudaklarına yayıldı.
“Gençsin… Çok gençsin. Burada ne işin var, Selin?”
Bir an ne diyeceğimi bilemedim. Elimdeki kaşık havada kalmıştı. Dudaklarımı ısırdım, sonra derin bir nefes alıp cevapladım
“Elif’e yardım etmek istiyorum. Onu seviyorum.”
O an Tamer’in gözleri hafifçe bana kaydı ama hiçbir şey söylemedi. Rıfat Bey ise sessizce sandalyesine yaslandı. Bakışlarını hâlâ üzerimden çekmiyordu.
“Elif zor bir çocuktur.” dedi tok bir sesle. “Ona bakmak… sorumluluk ister. Senin yaşındaki biri için ağır bir yük değil mi bu?”
Başımı eğdim, kaşığı tekrar Elif’in ağzına götürürken fısıldadım “Benim için sorun değil…”
Ama belli ki cevabım onu tatmin etmemişti. Sandalyeye biraz daha yaklaştı, masaya dirseklerini koydu, bakışlarını iyice sertleştirdi.
“Selin…” dedi alçak bir sesle, “…burası sıradan bir malikâne değil. Burada çalışmak, burada yaşamak… bazı şeyleri bilmeyi gerektirir. O yüzden soruyorum… Sana bu işi kim teklif etti?”
Kalbim hızlandı. Gözlerim istemsizce Tamer’e kaydı. Ama o, sanki ben hiç var olmamışım gibi önündeki tabağa bakıyordu.
“Annem…” dedim nihayet. “Annemin işi sayesinde buradayız.”
Rıfat Bey’in gözleri hafifçe kısıldı. Dudaklarının kenarında, tehdit mi yoksa uyarı mı olduğunu anlamadığım bir ifade belirdi.
“Hıh… Demek annen.”
Tam o sırada mutfaktan annemin sesi geldi
“Tatlınız hazır, getiriyorum.”
Rıfat Bey sandalyesine yaslandı, ağır ağır nefes alıp gözlerini kısmen benden çekti. Ama bana doğru eğildiğinde neredeyse fısıltı gibi çıkan o sesi kulaklarımda yankılandı
“Selin… burada fazla soru sorma. Ne kadar az bilirsen, o kadar güvende olursun.”
O anda boğazım düğümlendi, kaşığı elimden düşürmemek için sımsıkı tuttum. Elif yanımda sessizce oturuyor, küçük elleri eteğimi kavrıyordu.
Annem tatlıları getirirken yüzü yorgun ama gülümsemeye çalışıyordu. Ama o an ben, bu evde bir şeylerin yanlış olduğunu hissetmiştim.
Rıfat Bey’in bakışları… Tamer’in sessizliği… Ve o ağır, boğucu hava.
İçimde tuhaf bir his vardı. Sanki bu malikâne bizi sadece ağırlamıyor… bizi içine çekiyordu.
Akşam yemeğinden sonra müştemilata döndüğümüzde hâlâ Rıfat Alaca’nın bakışlarının ağırlığını omuzlarımda hissediyordum. Sanki gözleriyle beynimin içindeki sırları kurcalamış gibiydi. Elif çoktan uyuyakalmıştı, annem yorgunluktan gözlerini zar zor açık tutuyordu. Ama ben… uyuyamıyordum.
O gece boyunca tavana bakıp düşündüm.Bu malikâne, bu insanlar, Tamer Bey’in sessizliği, Rıfat Bey’in uyarısı… Burada bir şeyler normal değildi…
Bölüm etkileşimi
