Sıradan Hayata Karışan Sihir - Part 1

Vaveyla Yazarı: Sena Yeşil

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 3Şu an: Sıradan Hayata Karışan Sihir - Part 1

Sıradan hayata karışan sihir, Elieen'ın elleri arasında açığa çıkmaya başlamıştı. Genç kızın bedeninde dolaşan bu gücün anlatmak istediği büyük bir hikâyesi vardı. Dünyadaki kimse sihir ve büyüye inanmazdı bu yüzden Elieen da kendisine inanmamayı tercih eden tarafını dinleyen sıradan bir insandı. Sihir ve büyüye inanmayarak daha güvenli bir köşeye sığınmak istiyordu. İnsanlar arasında bir hayal kadar görünmez olmayı, fark edilmeden yaşamayı yeğliyordu. Ancak Elieen'ın avuçları arasındaki titreşim, sıradan uyandığı her sabahı farklı kılıyordu. Küçük, kontrolsüz bir kıvılcım, sanki sessiz bir fısıltıyla ona bir sır vermek ister gibiydi. Henüz kendisi bile fark etmemişken, elleri arasında şekillenen bu güç, dünyayı altüst edebilecek kadar eski ve derindi.

Bahar aylarıydı, doğa ürkütücü bir kıştan çıkmış, kendisini yeniden onarıyordu gelecek yaz mevsimi için. Şehrin keskin beton kokusuna karışan çiçek kokuları, kısa süreliğine bile olsa insanı büyülüyordu. Ağaç dallarındaki yapraklar, rüzgârın dokunuşuyla usulca dans ediyordu. Bu yolda yürümek Elieen'ı huzurlu hissettiriyordu çünkü son zamanlarda kendisini bir boşluğa çekiliyor gibi hissetmeye başlamıştı. Ama o da biliyordu, huzur bir yanılsamaydı; içinde büyüyen korkunun ağırlığını bir çiçeğin kokusuyla silemezdi. Yalnızca doğanın kucağında kıvrılıp uyumak zihninde oluşup avuçları arasında büyüyen korkunç güçten kendisini kurtarabilirdi ama aklındaki düşünceyi de yolla beraber adımları ile geride bırakıp okula girdi.

Her yer sessizdi, sessizlik ise son günlerde en çok korktuğu şeydi genç kızın. Sınıfa girip zayıf bedeni ile çiçeklere bakan camın önüne yaslandı. Çiçekleri görmek istiyordu, gözlerini kapattığı zaman kendisini içine çeken karanlığı değil. Ne yazık ki bir an kırptığı gözleri geri açmasına fırsat bırakmadan o karanlığa terk etti Elieen'ı. Bir anda karanlık her şeyi yuttu.

Kulaklarına dolan ince bir cızırtıyla dünya yavaş yavaş kendi sesini kısmaya başladı. Dışarıdan gelen insan gürültüleri, rüzgârın uğultusu ve arabaların tekerlek sesleri giderek azalıp tamamen yok oldu. Elieen gözlerini açtığında gördüğü renkler bulanıklaşarak dağıldı; her yeri maviyi andıran yoğun bir sis sardı. İşte o aynı an tekrar yaşanıyordu. Aynı sahne, aynı sis, aynı sessizlik... Ancak bu kez sessizlik uzun sürmedi. Yerini suyun altından geliyormuş gibi belli belirsiz, boğuk bir ses aldı. Birileri sesleniyordu, birkaç çocuk sesi.

"Elieen. Elieen... Elieen!"

Elieen gözlerini açtığı an derin bir nefes aldı, suyun altından boğulmadan hemen önce çıkmış gibi. Renkler tekrar yerine yerleşti ve dünyanın sesi yükselip normale döndü. Sınıfta yalnız olduğunu düşünüyordu. Gözlerini kapamadan önce tüm sıralar düzenliydi, ama şimdi her biri darmadağındı. Gerçekten tek başına mıydı, yoksa sadece öyle mi sanıyordu? Belki de her şeyden kötüsü, deliriyordu.

Sırtını duvardan ayırdı ve gözünden yaşlar yanaklarına süzülürken sıraları tek tek kaldırmaya başladı.

Son birkaç haftadır aynı şey yaşanıyordu. Kapattığı gözlerini geri açamıyor, o sırada sisler çevresini sarıyor, geri açtığında ise zihninde bomboş bir an kalıyordu. Ne gördüğü sahneleri tam hatırlayabiliyordu ne de yaşadıklarının anlamını çözebiliyordu. Ancak bir gerçek vardı: Her seferinde etrafındaki her şey darmadağınık oluyordu. Geçen geceyi yaşadığı karmaşaları düşünerek geçirmişti. Parmakları arasında hissettiği hava kendisine itaat ediyor gibiydi. Cisimler, elleriyle oynadığı rüzgârın etkisiyle hareket ediyordu. Belki de daha fazlasını yapabiliyordu ama o ana kadar bunu denememişti. Elieen tüm bu tuhaflıkların gerçek olmasından korkuyordu. İnce ve saf sesi hüzünle mırıldandı: "Rüya mı, gerçek mi olduğunu ayırt edemiyorum."

Tanrı'ya şükretmesi gereken bir andı belki de. Hâlâ sınıfta yalnızdı ve kimse bu sözlerini duymamıştı.

Bir süre sonra sınıf yavaş yavaş dolmaya başladı. Ancak Elieen, yerinde kıpırdamadan, soğuk terler dökerek oturuyordu. Onu korkutan şey evrenin gücü değil, kendisiydi. Bu korkunun içinde düşüncelerini toparlamaya fırsat bulamadan kendini dersin ortasında bulmuştu.

Kendi kendine sakinleşmeye çalıştı. Bir tutam kahverengi saçını kulağının arkasına yerleştirirken, içinden teselli edici sözler mırıldandı: "Hadi ama Elieen, bunlar gerçek olamaz. İşte, şu kalemleri kıpırdatmayı dene."

Önündeki iki kurşun kalem, önce hafifçe ileri geri sallandı, ardından masadan yuvarlanıp yere düştü. Elieen başını geriye yasladı, inanmak istemiyordu. Sesini alçaltarak kendi kendine konuşmaya devam etti: "Sadece rüzgâr... Cam açık. Sıraları kıpırdatmayı dene. Zemini salla ve her şey yer değiştirsin. Hepsi yalan, göreceksin."

Ama yalan mıydı, tartışılırdı. Öğretmenin panikle "Deprem oluyor!" diye bağırmasıyla Elieen tamamen paniğe kapıldı. Sarsıntı başladığında sınıfta bir çığlık yankılandı. Duvarlar inliyor, sıralar ileri geri savruluyordu. Elieen, elleriyle masayı tutmaya çalışırken tüm bunların kendi zihninin eseri olduğunu anladığında boğazına bir düğüm oturdu. Nefesi hızlandı, elleri titredi. "Dur!" diye fısıldadı kendine, ama evren onu dinlemiyordu. Bir süre sarsıntı devam etmişti, üstelik Elieen bunu sadece zihni ile yapmıştı. Okul hızla boşaltılırken genç kızın titreyen bacakları adım atmasına engel oluyordu. Buna ne zıtlıktır ki birkaç dakika sonra da okuldan dışarıya hızlı adımlarla çıkmıştı. Arkasından seslenen insanlar umurunda değildi, onları duymuyordu. Koştu, koştu ve koştu. Gözleri, iki yandan geçen ağaçların bulanık görüntüsünden başka bir şey görmüyordu. Yine suyla doluyordu dünyanın sesi, Mavi sis bir hayalet gibi peşindeydi. Sis vücuduna ulaştığında Elieen gözlerini kapadı. Gerisi, zihninde hızla akan bir zaman şeridiydi.

Elieen, karanlığın gözlerinin önünde aktığını görüyordu. Evet, karanlığı görebiliyordu. Birden aydınlandı etraf ve bir sahne belirdi gözlerinde.

Kucağında çıplak bir bebeği, yıpranmış ve kirli bir kumaş parçasıyla sarmış genç bir adam vardı. Bebeğin birkaç saat önce doğduğu belliydi; kanlar içindeydi ve ağlıyordu, sesi aciz ve çaresizce yankılanıyordu. Adam, köyün girişindeki ahşap bir evin kapısını çaldı. İçeriden genç bir kadın çıktı. Adam kadına bebeği uzatarak yardım istedi. Kadın bir an tereddüt etse de, bebeği kucağına aldı ve adamı içeri davet etti.

Bu görüntü bir saniyede kayboldu, karanlık bir kez daha zihnini ele geçirdi. Ancak hemen ardından yeni bir sahne belirdi.

Bebek büyümüş, cılız ve solgun hâlinden kurtulmuştu. Adam, bebeği emanet ettiği kadınla kalmaya devam etmişti. Bebeğin kendi çocuğu olmadığını, sadece yabancı bir kadının cansız bedeni üzerinde bulduğunu söylüyordu. Buna rağmen bakışları hâlâ şefkat doluydu; bebeği bir an bile gözleri önünden ayırmak istemiyordu. Bir gece, beşiğinde yatan bebeğin ellerinde aniden alevler belirdi. Odayı dolduran keskin bir yanık kokusu, muhtemelen genç kadının annesi olan ak saçlı kadın tarafından fark edildi. Yaşlı kadın bağırdı "Cadı! evimizde bir cadı var!" Tüm ev halkı bebeğin başına toplandı. Güçlerini kontrol etmeyi bilmeyen ufak cadı, daha beşikte bir bebekken alevler arasına atılmak istendi. Günahlarından ve cadılardan arınmak isteyen köy halkı, bebeği sabaha karşı ateşe atmaya karar verdi. Ancak bebeğin hayatını kurtarmak isteyen adam, gece karanlığında onu gizlice başka bir köye götürdü ve bir kapının önüne bırakıp arkasına bile bakmadan döndü.

Gözlerini açan Elieen yine dünyaya ait bir ışık görmeden zihnine saplanan acıyla üçüncü sahnede buldu kendini.

Bebeği bulan yeni aile, bir fırıncıydı. Onlar, bebeği büyütüp kendi işlerinde çalıştırdılar. Zamanla "Efendim" diye hitap ettiği insanlar arasında güzel ve genç bir kıza dönüştü ufak cadı. Ama yine farkında olmadan parmakları arasından alevler sızmaya başladı. Bu cadı bugüne kadar güçlerini yönetmeyi öğrenmediği gibi kendi türünün varlığından da haberdar olmamıştı. Genç kız ellerinden çıkan alevlerin ne anlama geldiğini anlamak için cesaretini toplayıp efendisine sordu. Ancak aldığı yanıt, yaşamını sonsuza kadar değiştirecek cinstendi: "Sen bir cadısın! Derhâl yakın şu kızı!"

Bu kez köy halkı sabahı ya da geceyi beklemeden dışarıda büyük bir ateş yaktı, genç kız ufacık bir odaya kilitlenmişti, odanın camı bile yoktu. Taş duvarların arasında yalnızca ağır bir demir kapı vardı. Korkuyla titreyen kız gözyaşları içinde çaresizce çığlık attı, çığlıkları odanın taş duvarlarını titretti. Beklenmedik bir şekilde duvarlar yıkıldı. Nihayet bir ışık görmüştü, Korkudan titreyerek kimse onu fark etmeden ormanın derinliklerine doğru koşmaya başladı. Tehlikeli olduğunu bildiği ormanın içine, derinlerine doğru saatlerce koştu. Ayakları, zemin boyunca dizlerini sızlatan dikenlere aldırmaksızın ilerliyordu. Gözleri yaşlı, nefesi düzensizdi.

Elieen, bu hikâyenin bir yabancıya ait olmadığını artık biliyordu. O küçük cadı kendisiydi. Karanlık yavaşça dağıldı ve bu kez gerçekten ışığı gördü. Koşuyordu, nefes nefese kalmış bir şekilde koşuyordu Elieen. Saçları dağılmış, beyaz elbisesinin uçları çamurla kirlenmişti. Okuldan çıktığı andan sonra nasıl bu ormana vardığını hatırlayamıyordu. Birdenbire kendisini bu ormanda bulmuştu. Göz kapakları ağır ağır kapandı ve yorgun bedeni daha fazla dayanamayıp yere yığıldı.

Gözlerini açtığında yabancı bir yerdeydi. Bu yer, yalnızca farklı bir sokak ya da başka bir şehir değildi. Elieen ters dönmüş bir dünyada, paralel evrenin içerisindeydi. Buraya nasıl geldiği ya da nasıl geri döneceği konusunda hiçbir fikri yoktu. Anlamsızca etrafına bakınıp sırtını bir ağaca yasladı. Kendisi ile konuşan ama nereden geldiği bile belli olmayan bir ses vardı. "Sakin ol." diyordu ses. Yalnızca "Sakin ol." Başını elleri arasına aldı genç kız. Gelen sesi susturmak istercesine bir çığlık attı ve sırtını ağaçtan kaydırarak yere oturdu. Korkuyordu.

İki erkek, bir kız. Hemen hemen kendi yaşlarında olan üç genç yaklaştı Elieen'ın titreyen bedenine. Çekik gözlü olan oğlanın belinde bir kılıç asılıydı, Elieen'ın gözleri bulanıklıktan bir an sıyrılarak kılıcı fark etmişti.

"Burada bir kız var." dedi genç adam. Diğer ikisi yanına yaklaşırken kız konuştu: "Ares bırak kızı, gitmemiz lazım buradan hemen. Geliyor!" Ares denen çekik gözlü çocuk başını iki yana sallarken huysuz olduğu her hâlinden belli olan kızı susturdu. "Kızı burada bırakıp gidemeyiz, değil mi Christopher?" Uzun boylu ve donuk bakışlı çocuk, Christopher sessizdi. Omzunu bir başka ağaca yaslamış sadece izliyordu.

Bedenlerinin arkasından bir ses yükseldi ve sis görünümlü, iri yarı bir yaratık belirdi. Elieen her şeyi kabul edebilirdi ama bu yaratığın varlığına inanmak gerçekten çok zordu. Şiddetli bir kükreme geldi sis görünümlü yaratıktan. Ares, belindeki kılıcı çekip hızla arkasına döndü ve yukarı doğru savurdu parlak ve keskin ucunu. Diğer kız elleri ile boynundaki kolyede asılı olan mavi taşı avuçları arasında kavradı ve geri geri adımlamaya başladı. Sakin olan çocuk, yani Christopher bedenini ağaçtan ayırıp Ares'in yanına yaklaşırken yaratık da onlara doğru yaklaşıyordu. Elieen oturduğu yerden kalktı. Sağ elini hafifçe kaldırıp gözlerini sıkıca kapatırken "Gelme!" diye bağırdı korkuyla. Yaratık göğsünün olduğu yerden delinip acıyla inlerken hızla etrafa dağılarak yok oldu. Üç yabancı genç de o an şaşkınlıkla Elieen'a doğru dönmüştü. Elieen kapalı gözlerini sonuna kadar açmış, dağılan sislere bakıyordu. Geri geri adımladı ve yere düştü. "Ben bir canavarım." diye fısıldadı kendi kendine. Dağılmış saçlarını avuçları arasına alıp gözlerinden süzülen yaşlarla baktı üzerine dikilmiş gözlere. Şimdi etrafındakilerden değil kendisinden korkuyordu.

"Bizi kurtardın." dedi Ares, küçük adımlarla kızın bedenine doğru yaklaşırken. Elieen başını kaldırdı, yüzü gözyaşları ile ıslanmış, perişan bir haldeydi. "Bana yaklaşma, ben bir canavarım." dedi ağlarken. Sesi korku doluydu. Çekik gözlü çocuk hayır dercesine başını salladı ve elini kıza doğru uzattı. "Hayır, sen bir canavar değilsin."

Aria kollarını önünde birleştirip kızın yüzünü inceledi. Hazırda birçok cevabı var gibiydi. "Canavar değil cadı diyoruz biz ona." dedi kibirli sesi. Ardından ekledi, "Hadi Ares, gidelim." Kısa sarı saçları rüzgâr estikçe dağılıyor ve kız bu durumdan rahatsız oluyordu. Hışırtılı yerde adımlar atarak yolu andıran ağaçlar arasındaki patikaya doğru ilerledi.

Ares arkadaşına dönüp seslendi: "Kızı burada bırakamayız." Aria duyduğu sözden pek memnun olmamış gibiydi. "Bir yabancıyı yanımızda mı götüreceğiz?" diye sordu. Sorunun cevabını sessiz çocuk, Christopher verdi. "Gidecek başka yeri yoksa, evet." dedi. Ares duyduğu yanıtla tebessüm etti ve Elieen'a uzattığı elini daha da yaklaştırdı. Gülümsediği zaman kısık gözleri neredeyse tamamen kapanıyor ve yalnızca dudaklarıyla sol gözünün altındaki dikiş izi insanın gözlerine çarpıyordu.

Elieen gidecek bir yeri olmadığını çok iyi biliyordu. Ne olduğuna dair bir fikri bile yoktu. Yalnızca birkaç saat önce gözleri önünden geçen bir zaman şeridi ve birkaç dakikalık geçmişi vardı. Titreyerek uzun ince parmakları ile Ares'in elini kavradı. "Gidecek bir yerim yok."

Ares, Elieen'ı yavaşça yerden kaldırıp Aria'nın ilerlediği yola doğru adımladı. Kızın narin bedeni dikenli yollarda yürümeyi bilmiyordu; her adımda tenine batan dikenlerin acısıyla hafif çığlıklar atıyor, yüzünü buruşturuyordu. Aria, geriye dönüp sabırsız bir ifadeyle Elieen'a baktı ve sinirli bir nefes üfleyerek, yanlarında götürdükleri yabancıya "Adın ne senin?" diye sordu. Elieen bir an için kendisini bir rüyanın içinde gibi hissetti. Sanki tüm hayatı bulanıklaşmıştı ve hiçbir şey net değildi. Kafasını vurmuş olmalıydı, adını hatırlamıyordu. Bir süre sessizce gözlerini yere dikti. O sırada daha önce sakin olması için kendine seslenen sesi tekrardan işitti. Ses bu kez "Elieen, senin adın Elieen." diyordu. Sesin nereden geldiğini anlamak için etrafına bakarken adının Elieen olduğunu hatırladı. Nasıl unutmuş olabileceğini düşündü ama bir anlam veremedi. Sanki hafızasının bir kısmı silinmiş gibiydi.

Hâlâ ondan bir cevap bekleyen Aria, kollarını göğsünde kavuşturmuş, sabırsızca bekliyordu. Elieen, yavaşça ona dönüp, hafif bir çekingenlikle, "Elieen." dedi. Aria kaşlarını çatarak, "Eileen mi?" diye düzeltti. Ama Elieen başını iki yana sallayarak bu kez daha net bir sesle, "Elieen," diye tekrarladı. Bu isim, onun için bir kimlikten çok daha fazlasıydı; yeniden hatırladığı bir parça, sahip olduğu tek gerçekti.

Aria ve diğerleri bu ismi ilk kez duyuyordu. Aria, dudağını bükerek ilgisiz bir şekilde önüne döndü. Christopher ise hâlâ sessizce onları izliyordu.

Ares, Elieen'in sessizliğini ve ürkekliğini fark ederek, onu rahatlatmak adına konuyu değiştirmek istedi. "Biz büyücüyüz," dedi sakin bir tonda. "Yani erkeklere büyücü, kızlara cadı deniyor. Sen de cadı olmalısın. Peki, hangi kasabadansın?" Elieen bu soruya yanıt vermek istedi ama nereden geldiğini bilmiyordu, hatta kim olduğunu bile tam anlamıyla çözebilmiş değildi. Hüzünlü bir ifadeyle, "Nereden geldiğimi bilmiyorum," diye mırıldandı. Sesi o kadar kırılgandı ki Ares, onun bu çaresizliği karşısında bir an ne diyeceğini bilemedi. Yine de tebessüm ederek, "Bu arada ben Ares, Elieen." diyerek konuyu değiştirmek için kendisini tanıttı. Aria o kadar çok Ares demişti ki Elieen çocuğun adını zaten biliyordu.

Bir köyden çok daha küçük, yalnızca on ailenin yaşayabileceği kadar az sayıda eve sahip, "kasaba" olarak adlandırdıkları küçük yerleşkenin girişinde durdular. Bu yer, ormanın derinliklerinde saklanmıştı. Çevresini yüksek ve sık ağaçlar sarmış, dallar gökyüzünü görünmez kılacak kadar iç içe geçmişti. Sessizliğin içinde yalnızca yaprakların hışırtısı ve arada bir duyulan kuş sesleri yankılanıyordu. Kasabanın girişinde bir tabela duruyordu. Üzerinde "The Courts" yazıyordu; boyası yer yer dökülmüş, tahtası zamanla solmuştu.

Aria, tabelaya göz ucuyla bakıp derin bir nefes aldıktan sonra Ares'e dönerek, "Bay Frey kızı getirdiğimiz için ne der sizce?" diye sordu. Sorusunun tonunda hafif bir merak ve endişe vardı. Ancak Ares, Aria'nın bu sorusuna biraz sert bir şekilde yanıt verdi, "Bir adı var, Aria," diyerek onu uyardı. Aria dudaklarını büzerek sustu. Christopher nihayet sessizliğini bozup soruyu yanıtladı. "Muhtemelen bir şey demeyecek." dedi. Aria, Christopher'ın bu sakin tavrına alışık olsa da verdiği cevaptan pek tatmin olmamıştı.

Kasabanın tam ortasında, diğerlerinden belirgin şekilde ayrılan iki büyük bina yükseliyordu. Bu binalar, kasabanın geri kalanını oluşturan ufak ahşap evlerden oldukça farklıydı. Ahşap evlerin kimisi yosunla kaplanmış, kimisi ise çatısı yamalarla güçlendirilmiş gibi görünüyordu. Ancak büyük binalar, sağlam taş işçiliğiyle yapılmış ve üzerlerine işlenmiş motiflerle dikkat çekiyordu. Çocuklar bu binalardan birine doğru yürümeye başladı. Binanın kapısının üzerinde, "Meclis" yazıyordu. Ares, ağır kapıyı iterek içeri giren ilk kişi oldu. Elieen, onun hemen arkasından, içindeki tedirginlikle küçük adımlarla onu takip etti. İçerisi onlarca masa ve sandalyeyle dolu geniş bir odaydı. Her masada farklı gruplar oturmuş, hararetle tartışıyor ya da sessizce çalışıyorlardı. Odanın tam karşısında, diğerlerinden oldukça farklı bir masa göze çarpıyordu. Üzeri kitaplar ve parşömenlerle doluydu. Bu masanın başında orta yaşlı bir adam oturuyordu. Gözlerinde yuvarlak çerçeveli gözlükler, elinde ise oldukça kalın bir kitap vardı. Adam, kapının açılmasıyla birlikte başını kaldırdı, gözlüklerini usulca çıkararak gelenlere baktı. Aralarında bir yabancı olduğunu hemen fark etmişti.

"Ares!" diye neşeyle seslenen bir kız, oturduğu masadan hızla kalkıp kapıya doğru koştu. Boyu biraz kısaydı ve kıvırcık saçları, koyu esmer teniyle dikkat çekiyordu. Sesindeki canlılık ve yüzündeki sevimli ifade, onun neşeli bir yapıya sahip olduğunu hemen belli ediyordu. Kapıya ulaştığında, bakışları Elieen'a kaydı. Kızı baştan aşağı süzdü ve sorgulayan gözlerle, "Merhaba." dedi. Merhabasının içinde bir soru işareti var gibiydi. Ares, kızın saçlarını karıştırarak hafifçe gülümsedi. "Bak, bu Elieen, Küçük Cadı," dedi. Kız neşeyle "Ben April, memnun oldum Elieen!" diye karşılık verdi. April'ın içten enerjisi ortamın tüm gerginliğini almıştı. Elieen, bu ani ilgi karşısında ne diyeceğini bilemeden hafifçe başını salladı.

Bu esnada, tam karşıda oturmakta olan orta yaşlı adam yerinden kalkıp çocukların yanına doğru ağır adımlarla ilerledi. Elieen'a kısa bir bakış atarak onu dikkatlice süzdü. Yabancı olmasına rağmen bakışları yargılayıcı değil, daha çok merak doluydu. Ardından başını diğer çocuklara çevirip konuşmalarını bekledi. Sessizliği bozan Christopher oldu. Sesi her zamanki gibi sakindi, "Bay Frey, Elieen'ı ormanda bulduk. Sis şeytanını yok ederek bizi kurtardı. Gidecek bir yeri olmadığı için buraya getirdik. Belki siz ailesini bulabilirsiniz." dedi. Bay Frey, bu açıklamayı başını hafifçe yukarı aşağı sallayarak dinledi. Gözleri tekrardan Elieen'a dokundu, sonra ifadesi yeniden düşünceli bir hâl aldı. Ardından, odanın bir köşesinde oturan genç bir kıza doğru bakarak, otoriter ama sakin bir sesle seslendi. "Lena, yeni arkadaşınızın bilgilerini yazıp masama bırak." dedi. Sesi, hem bir emir hem de bir ricayı aynı anda barındırıyordu. Lena, masasında çalışmayı bırakıp hafifçe başını eğerek işareti onayladı.

Lena, dikkat çekici bir güzelliğe sahipti; kızıl saçları, omuzlarından dalgalar halinde dökülüyor ve yüzüne çarpıcı bir ifade katıyordu. Masada iki oğlanla beraber oturuyordu. Oğlanlardan biri, sanki dünyadaki tüm renklerden mahrum bırakılmış gibi, bembeyaz saçlara ve aynı ölçüde soluk bir tene sahipti. Diğeri ise tamamen zıddıydı, sanki onun renklerini çalmış gibi simsiyah, kıvırcık saçları vardı. Yaşları birkaç yaş daha büyüktü, belliydi. Oturuşlarından ve duruşlarından olgun bir hava seziliyordu.

Lena, masadan kalkıp Elieen'a doğru adımladı. Çiğnediği sakızı ağzında sağdan sola çeviriyordu. Elieen'ın yanına geldiğinde bir an duraksadı, sonra elini Elieen'ın beline yerleştirdi. "Gel bakalım." dedi ve boş olan masaya doğru onunla ilerledi. Elieen biraz çekingen bir şekilde sandalyeye otururken Lena çantasından bir kağıt çıkardı ve masaya koydu.

Bay Frey, çocuklarla başka bir masaya geçerek hikâyenin tamamını dinledi. Her zaman olduğu gibi, yüzünde sakin ama otoriter bir ifade vardı. Kasabanın Usta Büyücüsü olarak sadece burada yaşayanların değil, çevredeki cadı ve büyücü topluluklarının da tanıdığı önemli bir isimdi. The Courts kasabasındaki bilge öğretmenlerden birisiydi. Ancak onun sorumluluğu yalnızca eğitimle sınırlı değildi; aynı zamanda kasabanın güvenliği ve düzeni de onun gözetimindeydi.

Bay Frey, Elieen'in hikayesini sessizce dinlerken yüz ifadesi değişmedi. Christopher'ın anlattıklarına kulak verirken ellerini masanın üzerinde birleştirdi ve başını hafifçe eğdi. Ormanda buldukları bu kızın geçmişi hakkında hiçbir şey bilmediğini söylediklerinde, içinde beliren bir farkındalıkla sessizce dinlemeye devam etti. Elieen'ın ailesine dair bir şey söylemedi; belki de söyleyemedi. Ama, bu ismin ona yabancı gelmediğini gözlerindeki seğirme açık ediyordu. Kendi kendine bir an durakladı sanki geçmişten bir şeyler hatırlıyormuş gibi. Elieen'a uzun bir süre baktı, sonra kaşlarını çatıp düşüncelerini dağıtır gibi başını iki yana salladı. "Burada kalacak," dedi nihayet, kesin bir tonda. "Kim olduğunu bulamazsak artık buralı olacak." Bu cümleyle noktayı koydu ve oturduğu yerden kalkarak ağır adımlarla kendi masasına doğru ilerledi.

O sırada Aria, hala memnuniyetsiz bir ifadeyle kollarını göğsünde kavuşturmuş, olan biteni sessizce izliyordu. Suratındaki hoşnutsuzluk, durumdan ne kadar rahatsız olduğunu açıkça belli ediyordu.

Elieen, Lena denen kıza kendisi hakkında pek bilgi verememişti. Yalnızca adını ve yaşını söyleyebilmiş, başka bir şey ekleyememişti. Lena, elindeki kağıdı Bay Frey'e teslim etmek için yerinden kalktığında, Elieen da oturduğu yerden kalktı. Güvenebileceği tek kişi gibi gördüğü Ares'e doğru, oturdukları masaya adımladı.

April, Elieen'ın yorgun ve üzeri çamurla kaplı hâlini fark ettiğinde, gözlerindeki sıcak bir ifadeyle hafifçe gülümsedi. "İstersen sana kıyafet verebilirim, banyo da yapabilirsin." dedi. Elieen, üzerine yapışan kir ve çamurun ağırlığını, geçmiş birkaç saatin gerginliğiyle birlikte sırtında taşır gibiydi. Bu yüzden April'ın teklifini hemen kabul etti. April, elini zarif bir şekilde Elieen'ın koluna yerleştirerek, "Gel benimle." dedi ve ona yol gösterdi. Beraberce, binanın içindeki tahta merdivenlere doğru yöneldiler. Merdivenler koyu renkli ahşap basamaklardan oluşuyordu. Her bir adımda, tahtaların hafifçe gıcırdadığı duyulabiliyordu. Bu ses, eski bir evin tanıdık bir melodisi gibiydi. Elieen merdivenleri çıkarken içinde bir tuhaflık hissetti.

Üst kata ulaştıklarında, April onu dar bir koridora yönlendirdi. Ahşap zemin buradaki sessizliğe uyumlu bir şekilde hafifçe esniyor, odaların kapılarının yanında küçük bir pencereden içeri giren ışık ince bir huzme şeklinde yere vuruyordu. April, koridorun sonundaki kapıyı açarak Elieen'a işaret etti. "Burası banyo," dedi ve ekledi, "Sana birkaç temiz kıyafet bulacağım. İhtiyacın olan her şey içeride var." Elieen, üzerindeki kirli elbiseye baktı ve başıyla hafifçe onaylayarak içeri girdi.

April, Elieen'ı yukarı çıkardığında Aria kaşlarını çatarak konuşmaya başladı, sesindeki endişe ve rahatsızlık açıkça hissediliyordu. "Üçümüzün zor yendiği sis şeytanını tek bir hamlede yok etti. Biz üç kişi olduğumuz hâlde bütün gücümüzü harcayıp zor öldürdük, üstelik adım atamayacak hâle geldik ama o, sanki hiçbir şey olmamış gibi kalkıp yürüdü. Kendisi hakkında bir şey bilmediğini söylüyor, varlığımızdan haberi bile yokmuş gibi korkuyor. Kız deli gibi güçlü ve biz onu alıp buraya getirdik. Eğer kara büyücü çıkarsa ve tüm kasabayı yok ederse, şaşırmam."

Ares'in sabrı tükenmiş gibiydi. Öfke ile ayağa kalktı, sesi de hareketleri gibi sinir doluydu. "Biraz olumlu düşünür müsün? Kız hayatımızı kurtardı ve yalnızdı." Dedi. Christopher sakin sesi ile iç çekip mırıldandı. "Kara büyücü olduğunu sanmıyorum, teni bembeyaz ve tek bir lanet bile yok." Parmaklarını boynundan koluna doğru inen dövmeyi andıran siyah desenlerde gezdirdi. Christopher bu izlere "Lanet" ismini vermişti.

Christopher'ın bedenindeki desenler, silinmesi gereken bir geçmişin asla silinemeyen izleriydi. Siyah mürekkep gibi, boynundan koluna kadar uzanan bu semboller, onun kimliğini ve kaderini taşıyordu. Kara büyücüler, doğan her çocuklarını bir ritüelle bu izlere mahkûm bırakırdı. Bu ritüel, hem bir mühür hem de bir aidiyet işaretiydi. Cadılar ve büyücüler tarih boyunca insanlar tarafından dışlanmış, eziyet görmüş ve çoğu kez ateşlerde yakılarak öldürülmüştü. Kara büyücüler bu acı mirası hatırlamak ve yeniden güç kazanmak için, doğan her bebeklerini ateşle mühürlerdi.

Ancak bu inancın doğruluğunu destekleyen hiçbir kanıt yoktu. Christopher, kara büyücülerin bu törenlerinin anlamsızlığını bizzat görmüştü. Annesini bir cadı katliamı saldırısında kaybetmişti; alevlerin onu ne fiziksel ne de ruhsal olarak koruyamadığını acı bir şekilde öğrenmişti. Bu izlerin gerçekte yaptığı tek şey, bir büyücünün ya da cadının türünü açıkça belli etmekti. Kara büyücüler, büyü toplulukları arasında ayrı bir yere sahipti. Genellikle tehlikeli ya da tehditkâr olarak görülürlerdi. Bir kara büyücü olmak, çoğu zaman bir damga yemekten farksızdı.

Büyücüler özünde ikiye ayrılırdı: kara büyücüler ve sadece büyücüler. İki türü birbirinden ayıran birçok özellik vardı. Kara büyücüler yasak büyüleri kullanmalarıyla ve insanlara karşı saldırgan tutumlarıyla tanınırdı. Öte yandan, büyücüler yaşayan her canlının yaşamına saygı duyar ve doğayı koruma ilkesine bağlı kalırlardı. Kara büyücüler, yasak büyülerin tehlikeli ve karanlık gücünü kullanarak türlerinin en güçlü bireyleri hâline gelirdi. Daha çocuk yaştayken bile olağanüstü bir güç seviyesine ulaşabiliyorlardı. Bunun aksine büyücüler, güçlerini daha çok şifa, koruma ve dengeyi sağlama amacıyla kullanırdı. Onların kutsal kitabında, canlılara veya doğaya zarar vermek en büyük suçlardan biriydi. Eğer canlılar haksız yere birbirini öldürüyorsa ölen kişilerin ruhları bir araya gelerek sis şeytanı denilen çok güçlü bir yaratığı ortaya çıkarırdı. Sis şeytanları ormanın derinlerinde yaşıyor olsa da büyücüler için büyük tehdit anlamına gelirdi çünkü bu yaratıklar büyü gücü sezdikleri tüm olağanüstü canlılara saldırır, o türün sonunu getirmek için çabalarlardı. Güçlü büyücüler bile bu yaratıkları zor yener, yendikleri zaman da günlerce yataktan kalkamayacak kadar bitkin olurlardı. Buna rağmen Elieen birkaç saat önce, bir sis şeytanını tek bir hamlede yok etmişti. Sadece yok etmekle kalmamış, ardından hiçbir şey olmamış gibi yürümeye devam edebilmişti.

⸻

Y.N.

Sonunda ilk bölüm! Umarım heyecanlandırdığıma değmiştir. ;)

Sizce Elieen'ın bu evrene düşmesinin bir nedeni var mı?

Christopher'ın tanıtım kartında "kara büyücü" yazıyordu, fark ettiniz mi? İlerleyen zamanlarda hikâyesini ve neden burada olduğunu öğreneceksiniz ama şimdilik sabır.

Lena, John ve Mest yardımcı karakterlerimiz ve sıkça onlara rastlayacaksınız.

Tanıtım bölümündeki yorumlarda çok eğlendim. Daha ortada olay yokken shipler yapmışsınız. 😂

Kimle kimi shipliyorsunuz? Erken ama olsun.

Ve de son olarak kutsal yazı geliyor, tüm bölümlerde bu yazıyı görüp "yeter" krizi geçirebilirsiniz. ^^

Kitap ve karakterler ile ilgili daha fazla içerik görmek isterseniz sizi @doganincocuklariofficial isimli instagram hesabımda görmeyi çok isterim.

Eğer benimle, bu kitabın yazarı ile tanışmak isterseniz @senaysl7 isimli instagram hesabımda sizleri bekliyorum.

Şimdilik hoşça kalın! Yorumlarda görüşürüz.

Teşekkürler öpüldünüz.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

16okunma 0beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 138

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan AşkaaskerAskeriaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkbabaBerdelBilim KurgubilimkurgublBüyücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramdüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceenemies to loversFantastikGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgücHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİş Yeri AşkıkaderKaosKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurtadamKüçük KasabaLanetliseLise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililiksavaşSeçilmiş KişiSenkul Hobi Yazar:MaviduslersokagimSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıTeodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18