4. bölüm · Dikenli Güzellik
4. Bölüm
Teneffüs zili, okulun o gergin ve uğultulu havasını yırtarak çaldığında, sınıftaki boğucu meraklı bakışlardan kaçmak için en doğru anın geldiğini anladım. Herkes fısıldaşarak beni işaret ederken, başımı dik tutarak sınıftan çıktım. Adımlarım artık koridorun tozlu zemininde sürünmüyor, mermerleri dövercesine yankılanıyordu. Merdivenleri hızla tırmanıp en üst kata, o saklı sığınağım olan terasa yöneldim. Ağır demir kapıyı ittiğimde yüzüme çarpan soğuk kış rüzgarı, içimdeki yangını biraz olsun dindirdi. Teras, ıssız ve sessizdi. Korkuluklara yaslanıp gökyüzüne baktım. Sadece iki hafta önce burada, gözlüklerimin ardından dünyaya ağlayarak bakan o kızın küllerini rüzgara savurdum. Artık lenslerimin arkasındaki gözlerim daha keskin, dişlerimdeki tellerden kurtulan gülüşüm daha tehlikeliydi.
Burada, gökyüzüyle baş başayken kendimi ilk kez gerçekten "özgür" hissettim. Ama ders saatinin yaklaştığını hatırlatan o huzursuz edici sessizlikle toparlandım. Saçlarımı rüzgarın dağıttığı yerden omuzlarıma geri alıp, gitmek üzere arkamı döndüm. Dönmemle birlikte kalbimin ritmi bir anlığına tekledi. Kapının eşiğinde, sırtını duvara yaslamış, elleri ceketinin cebinde beni izleyen bir karaltı vardı.
Araz.
Siyah saçları alnına dökülmüş, o her zamanki mesafeli ve her şeyi analiz eden bakışlarıyla doğrudan ruhumun derinliklerine bakıyordu. Orada ne zamandır vardı? Beni bu yeni halimle, bu yeni zırhımla ne kadar süredir izliyordu? Aramızdaki o birkaç metrelik mesafe, sanki bir satranç tahtasının en kritik karesi gibiydi. Ediz’in aksine, onun bakışlarında alay yoktu; sadece korkutucu bir sakinlik vardı.
Sessizliği, o rüzgarla yarışan boğuk ve etkileyici sesiyle bozdu: "Değişmişsin..."
Bu tek kelime, terasın boşluğunda yankılanıp zihnimin duvarlarına çarptı. Sesi ne bir iltifat taşıyordu ne de bir eleştiri; sadece sarsılmaz bir gerçekliği dile getiriyordu. Gözlerimi onunkilerden kaçırmadım. Eskiden olsa yerin dibine girer, o kaba gözlüklerimin arkasına saklanırdım. Ama şimdi, omuzlarımı biraz daha dikleştirip bakışlarımı ona kilitledim.
"Herkes değişir, Araz," demek geçti içimden ama sustum. Onun bu tespiti sadece dış görünüşümle ilgili değildi, bunu biliyordum. O, tatil öncesi terasta karşılaştığı o "sahte rollerden kaçan" kızı arıyordu. Ama karşısında duran kişi, artık rollerden kaçan değil, sahneyi ele geçirmeye hazırlanan bir yabancıydı.
Dudaklarımın kenarına, sadece onun anlayabileceği kadar küçük bir zafer pırıltısı yerleştirdim. Araz, bir adım bile atmadan beni incelemeye devam ederken, bu karşılaşmanın tesadüf olmadığını, onun bu değişimi herkesten önce "gördüğünü" hissettim.
Araz, sırtını dayadığı duvardan yavaşça ayrıldı. Hareketleri bir yırtıcınınki kadar ölçülü ve sessizdi. Aramızdaki mesafeyi kapatmak yerine, kapının önünde durup beni bir sanat eserini inceler gibi süzmeye devam etti. Bakışları lenslerimin ardındaki o kararlı parıltıya, tellerden kurtulmuş pürüzsüz dudaklarıma ve rüzgarda savrulan siyah saçlarıma değdi. Ama asıl durakladığı yer, omuzlarımdaki o yeni, dik duruştu.
"Değişmek," dedi, sesindeki o derin ve boğuk tını rüzgarın uğultusuna karışırken. "Genelde bir kaçıştır. Ama sendeki... daha çok bir kuşatma gibi duruyor."
Başımı hafifçe yana eğdim. Artık kurban değildim, bu yüzden savunma yapma gereği de duymuyordum. "Kuşatılan kim? Ben mi, yoksa bu okulun sahte mükemmelliği mi?"
Dudaklarının kenarı, belirsiz, gizemli ifadeyle kıvrıldı. Bir adım attı. Artık rüzgarın taşıdığı o tanıdık, soğuk ve taze kokusunu alabiliyordum. Gözlerindeki analiz eden bakış, yerini garip bir takdire bırakmıştı.
"İnsanlar dışarıdaki kabuğu görür," dedi, gözlerini bir an bile ayırmadan. "Görünüşün değişmiş ama herkes sadece bunu görecek kadar sığ. Ama o gün, bu terasta ağlayan kızın içindeki o öfkeyi ben görmüştüm. O öfke gitmemiş. Sadece daha iyi bir zırh giymiş."
Sustum. Haklıydı. İçimdeki o kırgın çocuk hala oradaydı ama artık kontrol panelinde o oturmuyordu. Şimdi dümende, canı yanan değil, can yakmaya hazır olan Alya Kılıç vardı.
"Neden buradasın?" diye sordum, sesimi bir kılıç kadar keskin tutmaya çalışarak. "Beni gizlice izlemek için mi geldin, yoksa yine o 'yalnızlık lüksünü' mü arıyorsun?" Sesimdeki alaycı ton onu biraz sinirlendirir diye düşünmüştüm ama aksine yüzü daha umursamaz bir ifadeye büründü.
Araz, cebinden o siyah kapaklı defterini çıkardı ve parmaklarının arasında hafifçe çevirdi. "Seni izlemek, bu okuldaki herkesten daha ilgi çekici olmaya başladı."
Yanından geçip gitmek için bir hamle yaptığımda, tam kapı eşiğinde durdum. Aramızda sadece birkaç santim kalmıştı.
Gözlerimi onunkilere diktim; o buz gibi, derin bakışların içinde kendimi gördüm. Ama bu sefer bir gölge olarak değil, parlayan bir ışık olarak. "O zaman iyi izle, Araz Karahan," dedim, sesimdeki kararlılık rüzgarın uğultusunu bile bastıracak kadar keskindi. "Çünkü gördüğün tek şey o eski gölgenin külleri olacak."
Araz, bu sözlerim üzerine hafifçe kenara çekilerek yolu bana açtı ama bakışlarını bir saniye bile üzerimden çekmedi. Tam yanından geçerken, kolunun ucu koluma değdi; o an hissettiğim elektrik, sadece kış soğuğundan kaynaklanmıyordu. Kapı eşiğinden geçip karanlık merdiven boşluğuna adım attığımda, arkamdan fısıltı gibi bir ses yükseldi:
"Dikkat et. Küller bazen en çok sahibini yakar."
Dönüp cevap vermedim. Merdivenleri birer birer inerken her adımımda zırhımın daha da sertleştiğini hissediyordum. Koridorlara döndüğümde, okulun o alışıldık gürültüsü artık beni korkutmuyordu. Aksine, bu gürültü artık benim için bir fon müziği gibiydi.
Merdivenlerin son basamağına geldiğimde, koridorun o ağır ve boğucu havası yüzüme çarptı. Ama bu sefer ciğerlerime çektiğim hava beni daraltmıyor, aksine içimdeki o soğuk kararlılığı besliyordu. Adımlarımın mermer zeminde çıkardığı ritmik ses, koridorun gürültüsünü bıçak gibi kesiyordu. Köşeyi döndüğüm an, o tanıdık av sahasını gördüm: Kütüphaneye giden o dar geçit.
Ve orada, tam ortada, Selin ve tayfası bir barikat gibi dizilmişlerdi. Selin, kollarını göğsünde kavuşturmuş, yüzünde o zehirli, küçümseyici gülümsemesiyle doğrudan bana bakıyordu. Yanındaki kızlar, sanki komut bekleyen askerler gibi tetikteydi. Tam önlerinde durduğumda, koridordaki diğer öğrencilerin fısıltıları bir anda kesildi. Herkes bu yeni Alya'nın nasıl dize getirileceğini izlemek için nefesini tutmuştu.
"Vay canına, seni her gördüğümde daha çok şaşırıyorum." dedi Selin, sesini tüm koridora duyuracak kadar yükselterek. "Gözlüklerin gitmiş, teller sökülmüş... Ama unuttuğun bir şey var Alya. Boyalı bir karga, asla bir kuğu olamaz. Sadece daha parlak bir kargadır."
Yanındaki kızlardan biri, elindeki yarı yarıya dolu kahve bardağını hafifçe sallayarak kıkırdadı. "Acaba bu yeni yüzün altında hala o her şeye ağlayan, babasının arkasına saklanan aciz kız mı var? Yoksa müdür bey bu tatilde sana bir de omurga mı satın aldı?" Hiçbirine cevap vermedim. Sadece Selin’in gözlerinin içine baktım. Lenslerimin ardındaki o buz gibi, analiz eden bakışımı ondan bir saniye bile çekmedim.
Bu sessizliğim, bekledikleri o ürkek savunma ya da ağlamaklı yalvarış gelmeyince Selin’i daha da çileden çıkardı. Üzerime doğru bir adım attı, aramızdaki o güvenli mesafeyi tehditkar bir şekilde daralttı.
"Neden susuyorsun?" diye tısladı Selin. "Dilini mi yuttun ucube? Bak, şu kıyafetlerin, şu saçların... Hepsi birer maske. Senin genlerine işlemiş o ezikliği hiçbir estetik müdahale silemez. Sen bu okulun koridorlarında yürürken insanlar güzelliğini değil, o eski, iğrenç görüntünün gölgesini görecekler."
Tam o sırada Selin, elindeki ağır çantayı sanki yanlışlıkla olmuş gibi sertçe omzuma çarparak yanından geçmeye çalıştı. Amacı beni sarsmak, dengemi bozmak ve o "üstünlük" illüzyonunu yeniden kurmaktı. Ama yerimden bir milim bile kıpırdamadım. O sarsılan, omzuna çarptığı için dengesi bozulan kişi o oldu. Yavaşça ona doğru döndüm. Aramızdaki o mesafeyi bu sefer ben yok ettim. Selin’in gözlerindeki o sahte özgüvenin, benim sarsılmaz sakinliğim karşısında nasıl titrediğini, göz bebeklerinin nasıl büyüdüğünü gördüm. Sesim, koridordaki herkesin kemiklerini sızlatacak kadar alçak ama bir o kadar da otoriter çıktı:
"Selin," dedim, dudaklarımın kenarına o tehlikeli, milimetrik gülümsemeyi yerleştirerek. "Geçen hafta senin için kolay bir hedeftim, çünkü buna izin veriyordum. Ama bugün, senin için bir kâbusum. O çantanı ya da o zehirli dilini bir kez daha bana doğrultursan, babamın müdürlük yetkisinden önce, benim bu okulda bizzat yazacağım yeni kurallarla tanışırsın."
Selin bir an afalladı. Dudakları titredi, bir şey söylemek için ağzını açtı ama kelimeler boğazına dizildi. Yanındaki kızlar, Selin’in bu alışılmadık sessizliği karşısında ne yapacaklarını şaşırarak birbirlerine baktılar.
"Pardon," dedim, bakışlarımı tüm tayfanın üzerinde gezdirerek. "Yolumu kapatıyordunuz. Şimdi çekilin; çünkü bu koridorlarda artık sizin küçük oyunlarınızın süresi doldu." Omuzlarımı bir milim bile sarsmadan, onların arasından geçip gittim. Arkamda kalan o nefret dolu sessizlik, zaferimin ilk melodisiydi. Selin’in arkamdan "Bunun bedelini ödeyeceksin!" diye bağırdığını duydum ama sesi bu sefer o kadar cılız, o kadar korku doluydu ki, dönüp bakma gereği bile duymadım.
Merdivenlerin başında, Araz’ın hala orada olduğunu ve bu sahneyi baştan sona izlediğini fark ettim. Kollarını göğsünde kavuşturmuş, dudaklarında o meşhur, gizemli yarım gülümsemesiyle bana bakıyordu.
Artık sadece bir kurban değildim. Artık sadece okul müdürünün o görünmez kızı da değildim. Ben, kendi hikayesinin küllerinden doğan ve o küllerle herkesi yakmaya hazırlanan bir yabancıydım.
Okulun bitmesine son saatler kala tiyatro salonuna giden o ağır, gıcırdayan ahşap kapıyı ittiğimde, içerideki tozlu ve nostaljik hava yüzüme çarptı. Sahne, hayatımın en büyük sınav alanıydı. Seçmelerin yapılacağı sahneye doğru ilerlerken, Ediz ve İpek’in sahnenin tam ortasında durduğunu gördüm. İpek, Romeo ve Juliet’in o meşhur balkon sahnesini çalışıyordu. İpek’in sesi, titrek ama yapmacık bir nezaketle havada asılı kalmıştı:
"Ey Romeo, Romeo! Neden Romeo'sun sen? İnkâr et babanı, reddet adını..."
Ediz, karşısında durmuş, o meşhur, umursamaz tavrıyla repliklerini ezberlemeye çalışıyordu. İkisinin yanyana duruşu, kolejin vitrini gibiydi: Kusursuz, parlak ve tamamen sahte. İçeri girdiğimi fark ettiklerinde, salonun o görkemli sessizliği bir bıçak gibi kesildi. İpek, beni görünce kaşlarını çattı, elindeki metni sıktı. Ediz ise o meşhur, hafif alaycı gülümsemesiyle bana döndü.
"Kimler gelmiş! Bizim 'gölge', bugün sahne ışıklarının altına çıkmaya karar vermiş anlaşılan," dedi Ediz. Sesi salonda yankılanırken, İpek’in gözlerindeki o belirgin kıskançlığı ve öfkeyi izledim. "Geçen seneki gibi babanın torpiliyle seçileceğini sanıyorsan yanılıyorsun. Juliet rolü benim olacak." dedi sinirle.
"Kim hak ediyorsa rolü o alsın." dedim onu rahatsız edeceğini bildiğim bir rahatlıkla.
"Senden daha iyiyim tabiki beni seçecekler senin hiçbir şansın yok."
Ediz bakışlarını benden çekip İpek'e döndü. "Tabiki sen alırsın ama bırakta onu izleyip biraz eğlenelim."
Sahneye doğru yürüdüm, her adımımda biraz daha dikleştim. Sahnenin kenarına geldiğimde, rejisör masasında oturan hoca, şaşkınlıkla gözlüklerini düzeltti. "Alya? Geçen sene..." diye başlayan cümlesini, sahneye fırlattığım o delici bakışla kestim.
"Geçen sene," dedim, sesim salonun her köşesine ulaşacak kadar tok ve netti. "Juliet, aşkın acısıyla ölen bir kızdı. Ama bu sene, Juliet’in hikayesini değiştirmeye geldim."
Ediz, şaşkınlıkla güldü. "Değiştirmek mi? Bu bir trajedi. Romeo ve Juliet bir aşk hikayesi."
"Hayır." dedim, sahneye çıkarak tam karşısında durduğumda. Aramızdaki mesafe öylesine kısaydı ki, onun o tanıdık, hafif keskin kolonya kokusunu tekrar aldım. "Romeo ve Juliet, bir başkaldırıdır. Ailelerine, topluma ve onlara biçilen rollere." Derin bir nefes aldım. Gözlerimi kapattım. İçimdeki Alya'nın tüm o karanlık günlerini, aynadaki yansımamdan nefret ettiğim o sabahları, Selin’in zehirli sözlerini zihnimin bir köşesine hapsettim. Gözlerimi açtığımda, o artık Alya değildi. O, artık sahnenin hakimiydi.
Ediz’e bakarak, sanki o an gerçekten Romeo’ymuş gibi, o meşhur balkon repliğini hiç beklenmedik bir tonda, buz gibi bir ciddiyetle okumaya başladım:
"İnkâr et babanı, reddet adını! Ya da, istemiyorsan bunu, yemin et sevdiğine, ben vazgeçeyim Capulet olmaktan!"
Sesim, salonun duvarlarına çarparak geri döndü. Sadece bir replik değildi bu; babamın otoritesine, okulun bana biçtiği o "müdür kızı" etiketine karşı bir isyandı. İpek, sahnenin kenarında adeta donup kalmıştı. Ediz’in yüzündeki o alaycı ifade yavaş yavaş silindi, yerini derin bir hayret ve tanımlayamadığı bir çekime bıraktı.
Ediz, bir an duraksadı. Normalde İpek’in repliğiyle devam etmesi gerekiyordu ama o an, o da oyunun içine çekilmişti. Benim gözlerimin içine bakarak, o meşhur Romeo repliğiyle karşılık verdi:
"Kulaklarım daha yüz kelime etmedi seninle, ama sesini çoktan tanıdım."
O an, aramızdaki o elektrikli atmosfer, sahnedeki yapay ışıkları bile gölgede bıraktı. Ediz’in bakışları, benim üzerimdeki o yeni, tehlikeli aurayı keşfetmeye çalışıyordu. Artık onu etkilemeye çalışan bir hayran değil, onunla aynı sahnede, aynı seviyede dans eden bir rakip olduğumu anlamıştı. Rejisör hoca bile tek kelime edememişti ama sonra heyecanla bizi alkışladı. "Çok iyiydi ikinizide ikinci tura seçmek için yeterli!"
Ediz gözlerini benden ayıramıyordu çok şaşırmıştı benim bu kadar iyi Juliet rolünü canlandırdığıma.
Sahneden inerken attığım her adım, zemindeki tahtaların gıcırtısıyla değil, kendi zaferimin ritmiyle yankılanıyordu. İpek'in hışımla salondan çıkarken kapıyı çarpması, bu sessizliği bozabilecek tek gürültüydü; gerisi ise boğucu bir hayranlık ve şok dalgasıyla doluydu.
Ediz’in bakışları, sırtımda bir bıçak gibi hissediliyordu. Bir an duraksayıp ona dönmem gerektiğini düşündüm; belki bir meydan okuma, belki de sadece "gördün mü?" diye sormak için. Ama yapmadım. Zirveye ulaştığında aşağıya bakıp düşüşü izlemek, oraya tırmanırken bağırmaktan daha etkiliydi. Oyun artık başlamıştı. Ve bu oyunda, Juliet ölmeyecekti. Bu oyunda, Juliet, Romeo’yu da, o sahte dünyayı da yakacaktı.
🪷
yeni bölümü nasıl buldunuz?
oy vermeyi ve yorum yapmayı unutmayalım lütfen!
destek olan herkese teşekkürler..
