12. bölüm · Dikenli Güzellik
12. Bölüm
Araz'ın sesi, bahçedeki havayı aniden donduran bir esinti gibi yayıldı. Bakışları elindeki telefona odaklanmıştı ama zihninin çok daha karanlık bir yerde olduğu belliydi. Cihazın ekranından yansıyan soluk ışık, elmacık kemiklerini daha belirgin kılıyor, gözlerindeki o dipsiz ifadeyi derinleştiriyordu.
"İpek'in o tuvaletteki performansı sana büyük bir darbe gibi gelmiş olabilir Alya," dedi, sesi bir bıçak kadar keskin ve duygusuzdu. "Ama o kızın sicilindeki tek 'kaza' sen değilsin. O, bu oyunu çok önceden, daha profesyonelce oynamayı öğrendi."
Kaşlarımı çattım, içimdeki öfke yerini soğuk bir merak dalgasına bırakmıştı. Boğazımdaki o yumru genleşiyor, midemde belirsiz bir sızı başlıyordu. "Ne demek istiyorsun? O belleğin içinde ne var?"
Araz cevap vermek yerine cebinden küçük bir dönüştürücü aparat çıkardı, belleği telefonuna bağladı. Hareketleri o kadar mekanik ve soğukkanlıydı ki, bir an nefesimi tuttuğumu fark ettim. Ekranı bana doğru çevirdiğinde, görüntü karıncalı, siyah-beyaz ve düşük çözünürlüklüydü; eski bir okulun tozlu arşivlerinden sökülüp alınmış bir sır gibiydi.
Görüntüde bir merdiven boşluğu vardı. İpek, üzerindeki eski okul formasıyla bile o bildiğim kibirli duruşundan hiçbir şey kaybetmemişti. Yanında, duvara sinmiş, ürkek duran sarışın bir kızla tartışıyordu. Kızın omuzları çökük, elleri titrer gibiydi. İpek'in yüzündeki o tanıdık, habis gülümseme karıncalı ekrandan bile seçilebiliyordu; avını köşeye sıkıştırmış bir avcının vahşi parıltısı vardı gözlerinde.
Sonra her şey bir saniye içinde oldu.
İpek, kızın omzuna öyle ani ve sert bir hamle yaptı ki, küçük kızın dengesini toparlamaya vakti bile kalmadı. Kızın boşluğa yuvarlanışını izlerken zaman yavaşladı. Merdivenlerden aşağı, kontrolsüz bir şekilde, bir bez bebek gibi savruluşunu, basamaklara her çarpışında vücudunun aldığı o doğal olmayan şekilleri izlemek midemi bulandırdı. Ses yoktu ama zihnimde kemiklerin kırılma sesini duyabiliyordum.
"Kızın adı Yağmur'du." dedi Araz, parmağıyla ekranı dondurarak. Görüntüde Yağmur, merdivenlerin sonunda hareketsiz bir yığın halinde yatıyordu. "Bacağını üç yerinden kırdı. Kalıcı bir fiziksel hasar... Ama asıl hasar ruhundaydı. İpek ne yaptı biliyor musun?"
Araz ekranı tekrar oynattı. Görüntüdeki İpek, kız aşağı düştüğü an bir saniye bile duraksamadı. Hemen kendi gömleğinin düğmelerini kopardı, yakasını yırttı, saçlarını darmadağın etti. Yüzüne saniyeler içinde o bildiğim 'kurban' maskesini geçirdi. Videoda ağzının açık olduğu, yardım çığlıkları attığı belliydi.
"Tıpkı sana yaptığı gibi bağırmaya başladı," diye devam etti Araz, sesi şimdi daha da boğuklaşmıştı. "Yağmur'un onu ittiğini, kendisini korumaya çalışırken kızın düştüğünü söyledi. O kadar inandırıcıydı ki, Yağmur daha hastaneye bile varmadan suçlu ilan edilmişti."
Gözlerim ekrana çivilenmişti, bakışlarımı o hareketsiz yığından ayıramıyordum. "Peki bu görüntüler? Neden kimse bir şey yapmadı?"
Araz acı bir kahkaha attı; bu ses rüzgarda dağılan bir cam kırığı gibi kulaklarımda çınladı. "Babası... O 'saygın' iş adamı dedikleri adam anında devreye girdi. Okul müdürünün hesabına yatan yüklü bir miktar, Yağmur'un ailesine teklif edilen ve reddedilemeyecek kadar büyük bir 'sus payı'... Görüntüler o gece sistemden silindi, her şey bir kaza süsü verilerek örtbas edildi. Yağmur okuldan atıldı, hayatı karardı. İpek ise bir 'mağdur' olarak tertemiz bir sayfa açmak için yeni okuluna, yani buraya geldi."
Sessiz kaldım. Şakaklarımdaki ağrı şimdi yerini saf bir titremeye bırakmıştı. İpek sadece kıskanç bir kız ya da basit bir yalancı değildi; o, başkalarının yıkıntıları üzerinde yükselen bir profesyoneldi.
"Bu görüntüler..." dedim fısıltıyla, telefona dokunmak ister gibi elimi uzatarak ama parmaklarım havada asılı kaldı. "Bunlar nasıl senin elinde olabilir? Silinmiş olması gerekmiyor muydu?"
Araz'ın dudaklarında zafer dolu, karanlık bir kıvrılma belirdi. "İpek o kadar narsist ve o kadar hasta ki, kendi 'başarılarını' saklamadan duramıyor. Bu görüntüyü bir şekilde kendi telefonuna yedeklemiş. Belki de kazandığı o ilk büyük zaferin hatırasını her an yanında taşımak istedi. Bende hacker arkadaşım sayesinde onun telefonunu hackledim. Sakladığı bir şeyler olduğunu düşünüyordum ve haksız çıkmadım."
Bakışlarımı telefondan çekip Araz'ın o karanlık, dipsiz gözlerine diktim. İçimdeki intikam duygusu şimdi devasa bir yangına dönüşmüştü. İpek'in o tuvaletteki zafer dolu bakışı zihnimde canlandı. Kendi canını yakan, düğmesini koparan o sahtekar... Başkasının kemiklerini kırıp hayatını mahvetmişti.
"Bunu babama gösterirsek..." dedim ama Araz sözümü kesti.
"Hayır," dedi, o sarsılmaz ve buzdan soğuk otoritesiyle. "Babana bu görüntüleri versen bile İpek'e bir şey yapacağını sanmıyorum. Okul sahibinin kızını bu suçlamayı yapmaya cesaret bile edemez. Biz İpek'i sadece ifşa etmeyeceğiz Alya, onu yok edeceğiz. Onu kendi silahıyla, herkesin gözü önünde vuracağız. Babasının parası bile bu kez onu kurtaramayacak."
Gözlerimi telefonun ekranındaki o karıncalı görüntüden, Yağmur'un merdiven boşluğundaki o cansız düşüşünden ayıramıyordum. İçimdeki o saf, yakıcı öfke artık sadece kendimi aklama isteği değildi; bu, çok daha büyük, çok daha karanlık bir şeye evrilmişti. Babamın makam odasında yüzüme bir tokat gibi çarpan o cümle... "Annen senden utanırdı." O kelimeler her saniye kulaklarımda yankılanıyor, ruhumu bir kor gibi yakıyordu. Annemin hatırasını, İpek'in sahte gözyaşlarına kurban etmişti. "Bu akşam Pelin'in evinde bir parti olacak," dedi, sesi rüzgarın arasında bir fısıltı gibi ama netti. "Herkes orada olacak. İpek, zafer sarhoşluğuyla kadeh kaldırırken, biz onun cenaze törenini başlatacağız. O görüntüler, gecenin en hit parçası olacak."
Gülümsedim, bugün İpek'in o bembeyaz, masumiyet süsü verilmiş sahte dünyasını kendi ellerimle yakacaktım. Kibritler hazırdı ve geriye sadece fitili ateşlemek kalmıştı. Bu yangından sadece ben sağ çıkacaktım; İpek ise kurduğu o yalanlar kulesinin altında can verecekti.
Eve nasıl geldiğimi, odaya kendimi nasıl attığımı hatırlamıyordum. Tek bildiğim, aynadaki o "mağdur müdür kızı" görüntüsünden kurtulmam gerektiğiydi. Gardırobumun kapaklarını hırsla açtım. Bu gece Pelin'in evindeki parti bir eğlence değil, bir infaz alanıydı. Askıların arasından siyah, vücudumu bir yılan gibi saran, iddialı ama asil bir elbise çıkardım. Elbiseyi üzerime geçirdiğim an, kumaşın tenimle buluşan o soğuk dokusu zihnimi berraklaştırdı.
Aynadaki yansımama baktım. Göz altlarımdaki uykusuzluk gölgeleri gitmiş, yerini kutup gecesi kadar soğuk bir kararlılık almıştı. Saçlarımı omuzlarımdan aşağı serbest bıraktım; her bir tel, rüzgârda dalgalanacak siyah birer savaş bayrağı gibiydi. Makyaj masasına oturduğumda ellerim bir cerrah titizliğiyle hareket etti. Gözlerime çektiğim o keskin hatlar, bakışlarımdaki karanlığı daha da derinleştirdi. Ve son dokunuş... Dudaklarıma kan kırmızısı bir ruj sürdüm. Bu ruj, İpek'in sahte masumiyetine karşı benim gerçek ve durdurulamaz öfkemdi. "Hazırım," diye fısıldadım aynadaki o yabancıya.
Taksiye bindiğimde ellerimin zerre titremediğini fark ettim. Pelin'in villasının önüne geldiğimizde bas sesleri sokağın taşlarını titretiyordu. Kapıdan indiğim an, o gürültülü müzik ve insanların anlamsız kahkahaları yüzüme çarptı. Bahçeye adım attığım an, atmosferdeki o ani değişim elle tutulur cinstendi. Fısıltılar birer yılan gibi ayaklarımın dibinde dolanıyor, bakışlar birer ok gibi üzerime dikiliyordu. "Bak, gelmiş," diye mırıldanıyordu birileri. "Hala buraya gelebilecek yüzü var mı?"
Gürültülü müziğin ve uğultulu konuşmaların arasında, adımlarım yere her zamankinden daha sağlam basıyordu. Kalabalık, önümde görünmez bir el tarafından itiliyormuşçasına ikiye ayrılırken bakışlarım tek bir noktaya kilitlendi: Havuz başındaki o parıltılı, sahte dünyaya.
Ediz, grubun tam merkezinde, bir heykel kadar kusursuz ve bir o kadar ulaşılmaz duruyordu. Üzerindeki siyah gömleğin kollarını hafifçe yukarı katlamış, elindeki kadehi düşünceli bir tavırla sallayarak yanındakilere bir şeyler anlatıyordu. Ahu, her zamanki gibi onun dibinde bitmiş, attığı yapmacık kahkahalarla etrafa bakınıyordu. Ediz'in gözleri bir anlığına konuşanların üzerinden kayıp kalabalığa doğru yöneldi; o an duraksadı, birini arar gibi kısıldı bakışları. Huzursuzdu, bunu görebiliyordum. Ama ben bir gölge olmayı seçtim; geniş yapraklı bir süs bitkisinin ve mermer sütunun sağladığı o dar, karanlık koridora sığındım. Aramızdaki mesafeyi kapatıp konuşmalarını net bir şekilde duyabileceğim kadar yaklaştım.
Pelin, elini hafifçe Ediz'in koluna koyarak o tiz sesiyle konuya girdi:
"Eee Ediz, bu sessizlik ne kadar sürecek? İpek her yerde senden bahsediyor. Yakında yine o eski 'ayrılmaz ikili' moduna dönersiniz herhalde, değil mi? Barışma yakın mı?"
Ediz, kolundaki eli fark etmemiş gibi yaparak kadehinden sert bir yudum aldı. Bakışlarını havuzun ışıklandırılmış suyuna dikti. Sesi buz gibi, ama bir o kadar da netti:
"İpek benim için çoktan kapattığım bir sayfa, Pelin. Barışmak mı? Bir daha onun ismini benimle aynı cümlede kurmazsanız sevinirim. Bu konu tartışmaya açık bile değil."
Gruptan biri, elindeki bardağı havaya kaldırarak araya girdi, sesinde alaycı bir merak vardı:
"Hadi ama Ediz, kız seni gerçekten seviyor gibiydi. Hatta geçen gün kulüpte o kızın... hani şu müdürün kızının ona saldırdığını, onu darp ettiğini anlatıyordu herkese. Gözyaşları içinde kaldı kızcağız. O kız gerçekten o kadar kontrolden mi çıktı? İpek'in dediklerine bakılırsa resmen üzerine atlamış."
Ediz'in yüz hatları aniden gerildi. Az önceki mesafeli tavrı gitmiş, yerini keskin bir öfkeye bırakmıştı. Kadehini yanındaki masaya sertçe bıraktı, o ses havuz başındaki tüm kahkahaları bir anlığına kesti.
"Bence.." dedi Ediz, sesini alçaltarak ama her kelimenin üzerine basarak. "O kız birine saldıracak türden birisi değil. İpek fazla abartmış sadece."
Pelin ve yanındakiler buz kesmişti. Ediz'in beni savunması, ortamdaki havayı bir anda dağıtmıştı. Gölgelerin arasından onları izlerken, içimdeki o düğümün biraz gevşediğini hissettim. Ediz hala kalabalığı tarıyordu, sanki bu söylediklerini duymam için bana yalvarır gibiydi. Ama ben istifimi bozmadım; bir hayalet gibi, arkamda hiçbir iz bırakmadan oradan uzaklaştım.
Gözlerim kalabalığın içinde sadece tek bir kişiyi arıyordu: Bu kaosun mimarını. Araz'ı.
Onu parıltılı ışıkların altında, kahkahaların arasında bulamayacağımı biliyordum. O, bu sahnenin yönetmeni olarak karanlıkta, herkesin görüş alanının tam sınırında bir yerlerde olmalıydı. Kalbim, intikamın yaklaştığını haber veren o ritmik davul sesiyle çarpmaya başladı.
Hava barut kokuyordu. Birazdan Pelin'in o lüks bahçesi, İpek'in yalanlarıyla birlikte havaya uçacaktı ve ben o yangını en ön sıradan izleyecektim.
Tam içecek bir şeyler almak için bar kısmına yönelmişken, önümde İpek belirdi.
İpek'in o bembeyaz elbisesi içinde yarattığı sahte melek imajı, barın üzerindeki loş ışıklar altında iyice göze batıyordu. Boynundaki o küçük, trajik bandajı düzeltirken yüzünde öyle bir kibir vardı ki, sanki tüm dünya onun ayaklarının altına serilmişti. Etraftaki birkaç kişi bize doğru bakmaya başladığında, sesini bir tık daha yükselterek o zehirli kelimelerini kusmaya başladı.
"Babandan yediğin o fırçadan sonra odana kapanıp ağlarsın sanıyordum ezik. Ama sende ne ar damarı kalmış ne de onur. Seni okuldan attırana kadar durmayacağım. Herkes senin ne kadar tehlikeli bir canavar olduğunu biliyor artık. Yazık... Müdür kızı olman seni kurtaramayacak."
Dudaklarımda asılı kalan o buz gibi gülümsemeyi yavaşça genişlettim. Elimdeki kadehi barın mermer tezgahına yavaşça, sanki bir piyanoya dokunur gibi bıraktım. Ona doğru bir adım attım. Aramızdaki mesafe o kadar kısaldı ki, sürdüğü o ağır parfümün kokusu genzimi yaktı. Gözlerimi doğrudan onun korkuyla karışık öfke saçan gözlerine diktim.
"Canavar mı?" dedim, sesimdeki sakinlik etraftaki gürültüyü bıçak gibi kesti. Eğilip sesimi sadece onun, o titreyen kulaklarının duyabileceği bir tona indirdim. "Biliyor musun İpek, canavarlar ikiye ayrılır. Seninkiler gibi sahte mağduriyet yaratan iki yüzlüler ve benim gibi gerçeği sabırla bekleyenler. Hani şu sessizce pusuda bekleyip doğru anı kollayanlar..."
İpek, "Sen neyden bahsediyorsun?" der gibi kaşlarını çattı ama gözlerindeki o sinsi parıltı sönmeye başlamıştı.
"Hatta dur! Bir ipucu vereyim sana," dedim, sesimdeki alaycı tonu iyice keskinleştirerek. "Merdiven boşluğu... Sana ne hatırlatıyor İpek? O tozlu basamaklar, karanlık köşeler ve bir anda boşlukta sallanan savunmasız bedenler... Tanıdık geldi mi?"
İpek'in yüzündeki o zafer dolu, kaskatı ifade bir anlığına dondu. O an, sanki biri yüzündeki tüm kanı bir vakumla çekmiş gibi kireç gibi bembeyaz oldu. Göz bebekleri korkuyla öyle bir büyüdü ki, irisi neredeyse kayboldu. Dudakları titredi, bir şeyler söylemek istedi ama boğazından sadece boğuk bir hırıltı çıktı.
"Ne... Ne saçmalıyorsun sen?" diye kekeledi, bir adım geri kaçmaya çalışarak. Ama izin vermedim. Onu bakışlarımla olduğu yere mıhladım.
"Diyorum ki," dedim, az önce bıraktığım kadehi tekrar elime alıp ona doğru hafifçe havada sallayarak. "Kraliçelik tacın bu akşam biraz fazla ağır gelmeye başlayacak. Belki de o kadar ağır ki, boynunu kıracak kadar... Dik dur İpek. Omuzlarını dikleştir. Çünkü birazdan herkes senin o 'merhametli' kalbinin, o simsiyah ve çürümüş derinliklerini görecek."
İpek'in eli istemsizce boynundaki bandaja gitti. Sanki o bandaj onu koruyabilecekmiş gibi parmaklarıyla sıktı. "Sen hiçbir şey kanıtlayamazsın," diye tısladı, sesi bir yılanın son çırpınışları gibi çatlak çıkıyordu. "Kimse sana inanmaz!"
Müzik, sanki bir giyotin keskinliğiyle aniden sustu. O yüksek ritimli bas seslerinin yerini alan mutlak sessizlik, bahçedeki herkesin kulaklarında uğuldamaya başladı. Pelin'in malikânesinin devasa bahçesinde saniyeler içinde sadece havuzun fışkıran su sesi ve insanların şaşkın solukları duyulur oldu. Herkes başını refleks olarak bahçenin ortasındaki dev LED ekrana çevirdi.
Ekran önce karlı, parazitli bir griye büründü. Ardından, o simsiyah geceyi aydınlatan ve tarihin en kirli sırrını gün yüzüne çıkaran o siyah-beyaz güvenlik kamerası kaydı oynamaya başladı.
Görüntüde merdiven başındaki İpek, her zamanki mağdur maskesinden çok uzaktaydı. Yanındaki kıza, Yağmur'a doğru savurduğu o nefret dolu kelimeleri duyamasak da, yüzündeki o vahşi ifade her şeyi anlatıyordu. Ve sonra... O korkunç an. İpek'in elleri Yağmur'un omuzlarına öyle bir hırsla çarptı ki, kızın geriye doğru boşluğa yuvarlanışı ağır çekimde bir kabus gibi ekrana yansıdı. Kızın basamaklara çarpan bedeni, o sarsıcı düşüş... Bahçedeki kalabalıktan kolektif bir dehşet nidası yükseldi.
Ama asıl şok edici olan, İpek'in düşüşün hemen ardından sergilediği o kan dondurucu performanstı. Yağmur aşağıda acı içinde kıvranırken, İpek yukarıda saniyeler içinde kendi gömleğini çekiştirip yırttı, saçlarını kendi elleriyle darmadağın etti ve yüzüne sahte bir korku ifadesi yerleştirip bağırmaya başladı. Videonun tam sonunda, kamera açısına giren o saniyelik detay her şeyi mühürledi: İpek, okul görevlileri aşağıdan ona doğru koşarken arkasını dönmüş ve kameranın kör noktası sandığı o yere, tam lensin içine bakarak o habis, muzaffer ve sinsi gülüşünü fırlatmıştı.
Ekran o gülüşle dondu kaldı. Dev ekrandaki o devasa surat, İpek'in gerçek kimliğinin bir anıtı gibi tepemizde asılıydı.
Bahçeye çöken o mezar sessizliğini, Ediz'in elindeki kristal bardağın taş zemine düşüp tuzla buz olan sesi bozdu. Ediz, sanki gördüğü şeye inanmak istemiyormuş gibi gözlerini ekrandan ayıramıyordu; yüzündeki o hayal kırıklığı ve tiksinti karışımı ifade, İpek için ölüm fermanından farksızdı. Hemen yanında duran kardeşi Ahu, eliyle ağzını kapatmış, şaşkın gözlerle o canavara bakıyordu.
Fısıltılar birer zehirli ok gibi İpek'in etrafında dönmeye başladı:
"Aman Tanrım, bu gerçekten o mu?"
"Kızı resmen ölüme itmiş..."
"Bir de her yerde melek gibi geziyordu, bildiğin şeytanmış bu kız!"
"Alya'ya da aynısını yaptı, kızı bitirmeye çalıştı!"
İpek olduğu yerde kireç gibi bembeyaz, heykelleşmiş bir halde duruyordu. Az önceki o mağrur duruşu, o 'kraliçe' edası rüzgârda dağılan bir kül yığınına dönüşmüştü. Gözleri boşlukta, elleri kontrolsüzce titreyerek yanlarına sarkmıştı. Kaçacak bir santimetrelik gölgesi bile kalmamıştı; tüm spot ışıkları onun karanlığının üzerine tutulmuştu.
Yavaş adımlarla, o donmuş kütlenin yanına yaklaştım. Kalabalığın arasından geçerken insanların bana yol açışındaki o ürkek saygıyı hissettim. İpek'in hemen yanında durdum. O melek beyazı elbisesi artık üzerine yapışmış kirli bir kefen gibi duruyordu. Eğildim, dudaklarımı kulağına yaklaştırdım. Sesim, bahçedeki o uğultulu sessizliği yırtan son bir darbe gibiydi:
"Bak İpek," dedim, sesimdeki her bir harf buzdan birer iğne gibiydi. "Senin o çok güvendiğin tacın düşüp paramparça oldu. Babana söyle, bu kez susturacak kadar parası yok; çünkü artık herkes gerçeği izledi. Sahne senin 'kurban', ama seyirci artık gerçeği biliyor."
İpek'in gözlerinden süzülen o ilk yaş, sahte değil; saf bir mağlubiyetin ve korkunun yaşıydı. Boğazından hıçkırıkla karışık boğuk bir ses çıktı ama artık kimsenin umurunda değildi. Herkes ondan iğrenerek uzaklaşmaya, onu o sahte dünyasının enkazı altında yalnız bırakmaya başlamıştı.
Arkamı döndüm. Başım dik, saçlarım rüzgarda birer zafer bayrağı gibi dalgalanırken kalabalığın içinden yürüyüp geçtim. İleride, bahçenin en karanlık, en izole köşesinde Araz'ı gördüm. Sırtını bir sütuna yaslamış, kucağındaki dizüstü bilgisayarı kapatmıştı. Beni gördüğünde o tehlikeli, yarım gülümsemesi dudaklarında belirdi. Cebinden o meşhur çakmağını çıkardı; metalik bir 'çıt' sesiyle küçük bir alev parladı, yüzünü bir anlığına aydınlattı ve sonra tekrar karanlığa gömüldü. Bu, görev tamamlandı demekti.
Gecenin karanlığında sadece benim ayak seslerim ve İpek'in hıçkırıklara boğulan o gerçek mağlubiyetinin sesi kalmıştı. Oyun, benim istediğim gibi bitmişti.
🪷
yeni bölümü nasıl buldunuz?
oy vermeyi ve yorum yapmayı unutmayalım lütfen!
destek olan herkese teşekkürler..
