2. bölüm · Dijital Detoks-2050
2.BÖLÜM-Sinyal Yok ve Gerçek Hava
Otobüsün paslı kapıları büyük bir gıcırtıyla kapandığında, Dolunay kalbinin kulaklarında attığını hissetti. Şehrin o devasa, neon ışıklı metal kapıları geride kalırken, 2050 yılının alışılmış gürültüsü—uçan araçların vınlaması, dijital reklam panolarının cızırtısı ve bitmek bilmeyen o uğultu—yavaş yavaş siliniyordu. Otobüs, asfaltın bittiği ve toprağın başladığı o tozlu yola saptığında, içerideki beş çocuk için zaman sanki yavaşlamıştı.
Venüs, yan koltukta sürekli çantasının fermuarını açıp kapatıyordu. Elleri titriyor, alışkanlıkla sağ elinin baş parmağıyla boş havada ekran kaydırma hareketi yapıyordu. "Sinyal... hâlâ bir çubuk var," diye fısıldadı kendi kendine. "Eğer şimdi bir fotoğraf paylaşırsam, şehre ulaşması on saniye sürer. Ama ya ulaşmazsa? Ya tamamen koparsak?"
Kaan, ceketinin geniş kolunu yukarı çekip gizlice akıllı saatine baktı. Ekrandaki kırmızı "Düşük Sinyal" uyarısı onu terletiyordu. Yanındaki Can’a dönüp, "Bak, eğer kamp alanında o büyük tepenin üzerine çıkarsak belki bir sinyal yakalarım. Oyun sıralamam düşmemeli Can, anlıyor musun? Bu bir ölüm kalım meselesi," dedi. Can ise hiçbir şey söylemiyordu; sadece ellerine bakıyordu. Yıllardır parmakları bir ekrana dokunmadan durmadığı için parmak uçlarında tuhaf bir uyuşma, bir eksiklik hissi vardı.
Selim Öğretmen, otobüsün en önünde, şoförün yanındaki demire tutunmuş, çocukları izliyordu. Gözlerinde, onların henüz anlayamadığı bir huzur vardı. Otobüs sert bir çukura girince hepsi bir ağızdan çığlık attı. Şehirde yollar pürüzsüz, manyetik raylar üzerindeydi; sarsıntı onlar için sadece eski filmlerde görülen bir olaydı.
"Hazırlanın çocuklar!" diye bağırdı Selim Öğretmen. "Beş dakika sonra 'Büyük Sessizlik' sınırını geçeceğiz. O andan itibaren, sadece yanınızdaki arkadaşınızın sesine güvenebilirsiniz."
Otobüs, asırlık çınar ağaçlarının tünel oluşturduğu karanlık bir yola girdi ve sonunda toz bulutları içinde durdu. Kapılar açıldığında içeriye hücum eden şey, hiçbirinin beklemediği bir şeydi: Koku. Şehirde hava, dev temizleyiciler tarafından filtrelenmiş, tatsız ve steril bir gazdı. Buradaki hava ise keskin, nemli, çam reçinesi ve ıslak toprak kokuyordu. Dolunay otobüsten ilk adımını attığında dizleri titredi. Ciğerlerine dolan bu gerçek hava, başını hafifçe döndürmüştü.
"Tamam ekip, masanın etrafına!" dedi Selim Öğretmen. Kamp alanının ortasında, ahşaptan yapılmış kaba bir masa duruyordu. Masanın üzerinde, üzerinde pas lekeleri olan büyük bir metal kutu vardı. Selim Bey, gözlüklerini burnunun ucuna indirip tek tek hepsinin gözlerinin içine baktı. "Şimdi, dijital olan her şeyi buraya bırakıyorsunuz. Şarj aletleri, kulaklıklar, akıllı saatler, lens kumandaları... Hiçbir şey dışarıda kalmayacak."
Venüs telefonunu bırakırken sanki bir parçasını kutuya gömüyor gibiydi. "Bu haksızlık," diye mırıldandı, gözleri dolarak. Can, tabletini bırakırken cihazın ekranını son bir kez sevdi. Sıra Kaan’a geldiğinde, Kaan telefonunu büyük bir gururla kutuya attı. Ancak o sırada Dolunay, Kaan'ın ceketinin kolunu biraz daha aşağı çektiğini fark etti. O pahalı, parlayan akıllı saat hâlâ oradaydı. Dolunay hiçbir şey söylemedi; içindeki korku, arkadaşını ihbar etme isteğinden daha baskındı.
Son olarak Yonca yaklaştı. O, diğerleri gibi üzgün değildi. Çantasından sadece küçük bir şarj edilebilir el feneri çıkardı ve kutuya bıraktı. "Benim ihtiyacım yok," dedi fısıltıyla. "Zaten her yer çok parlak değil mi?" Hepsi Yonca'ya "deliymiş" gibi baktılar çünkü gökyüzü bulutlanmış, hava iyice kararmıştı.
Selim Öğretmen kutunun kapağını büyük bir gürültüyle kapattı ve bir asma kilit vurdu. Tık. O ses, 2050 yılıyla olan son bağlarının kopuşuydu. "Şimdi," dedi öğretmen, "Evlerinizi kuralım."
Üç tane rulo haline getirilmiş çadır bezini yere fırlattı. Çocuklar, bezlerin etrafında sanki uzaylı bir cihazla karşılaşmış gibi dönüp duruyorlardı. Can, "Siri, çadır kurulum talimatlarını oynat!" diye bağırdı. Sessizlik. Bir kez daha denedi. "Siri? Orada mısın?"
Ormandan gelen tek yanıt, bir ağaçkakanın ağaca vurduğu tık tık sesiydi. Kaan, "Hah! Siri emekli oldu dostum, artık tek başınasın," diye dalga geçti ama kendisi de çadır çubuklarını nasıl birleştireceğini bilmiyordu. Bir saatin sonunda, ortaya çıkan şey bir çadırdan çok, rüzgarda yalpalayan dev bir mendile benziyordu.
Tam o sırada, Kaan’ın ceketinin altından o korkunç ses duyuldu: Bip-bip! Bip-bip! Dijital bir bildirim sesi, ormanın huzurunu bir bıçak gibi kesti. Selim Öğretmen, çadırların yanındaki kütüğe oturmuş onları izliyordu. Sadece kaşlarını kaldırdı.
Kaan’ın yüzü, o an batan güneşin renginden daha kırmızı oldu. Yavaşça ceketinin kolunu sıyırdı. Saatin ekranında "Bağlantı Kesildi" uyarısı yanıp sönüyordu. Kaan, saati çıkarıp Selim Öğretmen’e uzatırken ağlamak üzereydi. "Özür dilerim öğretmenim... Sadece... kendimi güvende hissetmek istemiştim."
"Güven, bir ekranın ışığında değil, yanındaki arkadaşının gözündedir Kaan," dedi Selim Bey yumuşak bir sesle. Saati aldı ve kutuya doğru yürüdü.
Güneş tamamen çekildiğinde, hava bıçak gibi keskin bir soğukla doldu. Dolunay, babasının verdiği boş defteri çantasından çıkardı. Parmakları donuyordu. Defterin ilk sayfasına, o an hissettiği en büyük korkuyu yazdı: "Sinyaller bitti, şimdi gerçek karanlık başlıyor."
Karanlığın içinden gelen ilk baykuş sesiyle hepsi birbirine sokuldu. Artık sadece beş çocuk, bir öğretmen ve milyonlarca ağaç kalmışlardı.
