1. bölüm · Dijital Detoks-2050
1.Bölüm-Metalik Sabahlar ve Büyük Karar
2050 yılının nisan ayı, şehre her zamanki gibi gri bir pelerin giydirmişti. Dolunay, gözlerini açtığında odasının tavanında asılı duran "Asistan-7"nin mekanik sesini duydu. "Günaydın Dolunay. Bugün 12 Nisan 2050. Hava kalitesi %42, dışarı çıkarken oksijen maskeni yanına almayı unutma."
Dolunay yataktan kalkmadı. Elini alışkanlıkla havada boşluğa doğru savurdu ve anında karşısında dev bir hologram ekran belirdi. Parmaklarını havada kaydırarak gece boyunca gelen "beğeni" bildirimlerine, üç boyutlu oyun davetlerine ve arkadaşlarının gönderdiği avatarlara baktı. Onun dünyasında her şey parlak bir camın arkasındaydı. On üç yaşındaydı ama gerçek bir ağacın yaprağına dokunmamış, toprağın o ıslak kokusunu hiç içine çekmemişti. Hatta isminin anlamı olan o büyük, parlak beyaz yuvarlağı bile sadece yüksek çözünürlüklü videolardan tanıyordu.
Mutfağa geçtiğinde, evi her zamanki gibi sessizlik kaplamıştı. Annesi Bahar ve babası Oğuz, kahvaltı masasında oturuyorlardı ancak birbirlerine bakmak yerine gözlerindeki akıllı lenslerin içine yansıyan haberleri okuyorlardı. Annesi Bahar, mutfak yazıcısından yeni çıkmış, sentetik ama taze görünen omleti Dolunay’ın tabağına bıraktı.
"Dolunay," dedi annesi aniden, lenslerini kapatıp doğrudan kızının gözlerine bakarak. Bu nadir görülen bir durumdu; genelde herkes kendi dijital dünyasındaydı. "Babanla dün gece uzun uzun konuştuk. Artık bu duruma bir son vermemiz gerekiyor."
Dolunay çatalını havada tuttu. "Neye son veriyoruz anne? Yeni oyun paketimi mi iptal ettiniz yoksa?"
Babası Oğuz araya girdi. Sesi hem ciddi hem de heyecanlıydı: "Hayır, çok daha büyük bir şey. Seni ve okuldan dört arkadaşını 'Fişten Çekilme' kampına gönderiyoruz. Şehrin kilometrelerce uzağında, sinyal kulelerinin ulaşamadığı, elektriğin olmadığı gerçek bir ormana."
Dolunay’ın kulakları çınladı. "Orman mı? Elektrik yok mu? Şaka yapıyor olmalısınız! İnternet olmadan nasıl yaşarım? Arkadaşlarım ne der?"
"Arkadaşların da seninle geliyor," dedi Bahar Hanım kararlılıkla. "Öğretmenin Selim Bey ile görüştük. Bu, okulun özel bir projesi. Yarın sabah hazırlıklı ol, çünkü o valize tek bir kablo bile girmeyecek."
Okula gittiğinde koridorlardaki uğultu her zamankinden farklıydı. Sınıfa girdiğinde Selim Öğretmen’i akıllı tahtayı kapatmış, elinde çok eski görünen, kenarları sararmış gerçek bir kağıt tutarken buldu. Selim Bey, gözlüklerinin üzerinden sınıfa baktı ve gülümsedi.
"Evet çocuklar," dedi gür bir sesle. "Teknolojinin bizi kölesi yaptığı bu dünyada, unuttuğumuz bir şeyi hatırlamaya gidiyoruz: Kendimizi ve doğayı. Dolunay, Venüs, Kaan, Can ve Yonca... Sizler bu büyük serüvenin ilk yolcularısınız."
Venüs hemen parmağını kaldırdı, sesi panik içindeydi: "Öğretmenim, saç kurutma makinem olmadan bir hafta mı? Bu bir kabus olmalı!"
Kaan ve Can ise arka sırada gizli bir plan yapar gibi fısıldaşıyorlardı. Kaan, kolundaki son model akıllı saati ceketinin koluyla örtmeye çalışıyordu; belli ki onu kampa kaçırmayı düşünüyordu. Sınıfın en sessiz kızı olan Yonca ise sadece pencereden dışarıya bakıyordu. Pencerenin ötesindeki o gri gökyüzüne bakarken yüzünde garip bir huzur vardı, sanki ormanda onu bekleyen bir şey olduğunu biliyor gibiydi.
Dolunay o akşam eve döndüğünde valizini hazırlamaya başladı. Ama bu sefer valizine şarj cihazları, taşınabilir bataryalar veya oyun konsolları değil; annesinin sandıktan çıkardığı kalın yün çoraplar, bir matara ve bir adet boş defter koydu. Odasının penceresinden dışarıdaki dev reklam panolarının ışıklarına baktı. "Gerçekten orada mısın?" diye fısıldadı gökyüzüne doğru. "Eğer varsan, yarın beni bul olur mu?"
Ertesi sabah kamp otobüsü okulun önünde durduğunda, Dolunay’ın içinde hem büyük bir korku hem de tarif edemediği bir merak vardı. Cihazları kapatma vakti gelmişti. Gerçek dünya, birazdan kapılarını onlara açacaktı.
