DENİZİN ALEVİ kitap kapağı

4. bölüm / 4

DENİZİN ALEVİ

3. Bölüm

Yazar: Derin Deniz

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 4Şu an: 3. Bölüm

Hayalet, ruhu emilen, canlı ama bir o kadarda ölü bir bedendir.

•••••••••••••••••••••••

Hayat bazen zifiri bir karanlıktan ibaretken, bazen hiç ummadığımız kadar aydınlıktı. Görmediği bir aydınlığa kavuşunca insan olduğu yeri yadırgıyor, ürperiyordu.

Çünkü bildiği tek yer zifiri bir karanlığın ortasında hiç durma bilmeden savaştığı yerdi.

Karşım da bir ceset varken hâlâ yere çökmüş sessizce ağlıyordum.

Annemle babamın ölümünden sonra hiç sesli ağlamamıştım.

Ablama ulaşamıyordum. Onun oyunuydu ama onu bulmak için ne yapmam gerektiğini de bilmiyordum. Nereye götürdü ablamı? Öldürmez ama onu ben yanında değilken öldürmez. Gözümün önünde ölsün ister çünkü. İki kardeş birbirine bakarak ölsün ister.

Yavaşça arkamdan adım sesleri duymaya başladığımda belki ablamdır diye hızla arkamı döndüm. Ama ablam değildi. Karşımda iri bir adam vardı. Siyah saçları, kahve gözleri ve yüz hatları dikkat çeken biri gibiydi. Hızla ayağa kalkıp ona doğru yürümeye başlayınca başına gelecekleri biliyormuş gibi iki elini önüne siper ederek, arkaya doğru adımlar atmaya başladı.

“Dinle, Özkan Karakan’ın adamı değilim. Sana yardım etmek için buradayım.” Dedi. Dinlemeden üzerine doğru yürüdüm. Nereden bilebilirdim olmadığını yada onun ablama bir şey yapmadığını?

“Ablam nerede?” Dedim üzerine yürümeye devam ederken.

“Bunun için geldim. Bu konuda sana yardım edeceğim. Ama önce beni dinlemelisin.” Dedi. Artık geri gitmiyor, tam karşımda duruyordu.

“Kimsin sen?”

“Önce bana güvenip, benimle gelmen lazım. Zaten gittiğimiz yerde sana gerekli açıklamalar yapılacak.”

“Sana güvenmiyorum.”

“Biliyorum. Ama ablanın ölümünü göze alamayacağını da biliyorum. O yüzden ya şimdi benimle gelirsin ya da burada ablanın ölüsünü beklersin. Seçim senin.”

Onunla gitmekten başka çarem yoktu. Ablamı bulma konusunda ne kadar doğru söylüyor bilmiyorum ama bir şekilde bir yerden ablama ulaşmam gerekti.

“Nereye gideceğiz?”

“Çok uzak değil. Önden geç.”

Elini kapıya doğru uzatıp, geçme sırasını bana verdi. Ama ona güvenmiyordum. Niye geçeyim önce o geçsin.

“Sen geç önce güvenmiyorum ben sana. Arkamdan bir şey yaparsın.”

“Bende sana güvenmiyorum bende geçemem. Ya arkamdan kafama bıçak falan atarsan?”

“Ya aynısını sen bana yaparsan?”

“Ben sana yardım ediyorum ben niye yapayım?”

“Bende yardımını kabul ediyorum. Bende yapmam ablamı bulmam lazım.”

“E geç o zaman?”

“Geçmeyeceğim?”

“Aynı anda?”

“Tamam.”

Bu saçma sohbetten kurtulup yan yana geldik.

“Üç deyince.” Dedi onaylar gibi başımı salladım.

“Üç.” Deyince afallayarak ona baktım. Ben şaşırdığım için yürümemiştim ama o yürümüştü. Yanında olmadığımı fark edince durdu ve yavaş yavaş bana dönmeye başladı.

“Beni öldürmeye kalkıştın!”

Boş boş gözümü kırpıştırarak ona bakıyordum.

Onu öldürmeye mi çalıştım?

“Ne diyorsun be?”

“Arkamdan gelmedin. Bana ihanet edip, beni öldürmeye çalıştın!”

“Kafadan kontak mısın oğlum sen! Ben seni niye öldürmeye çalışayım? Sen bir anda üç deyince bende şaşırdım. Ne var bunda?”

“Sana üç deyince demiştim ama!”

“Bunun bir ve ikisi nerede! Ne bileyim ben bir anda üç diyeceğini?”

“Beni öldürmeye kalkıştığın için şimdi cezalısın. Önümden yürü.”

“Ne ağlak çıktın ya. İyi yürürüz önünden ablama götür beni artık.”

Yandan ters bir bakış atıp önüne geçmem için kenara çekildi. Binadan çıktığımızda arabaya doğru ilerlerken arkamdan seslendiğinde durdum.

“Bekle, önlem için bir şey yapmam lazım.”

“Ne yapacaksın?”

Arabaya doğru ilerleyip kapısını açtı. Kapının ceplerinden bir tane ip ve bir bez aldı.

“Onları bana bağlamayı düşünmüyorsundur umarım?”

“Tam olarak bunları düşünüyorum. Gittiğimiz yeri görmemen gerek. Uzun sürmez zaten. Israr etmezsen işimiz kolaylaşır.”

“Ellerimi bağlayacak olmanın sebebi nedir?”

“Dövüş sanatlarında şampiyonlukların olduğunu biliyorum. Amaç kendimi korumak.”

“Psikolojik bir rahatsızlığın var mı?”

“Ne gibi?”

“Narsistlik gibi?”

“Olabilir.”

“Psikiyatriye git bence.”

“Öyle mi diyorsun?” Diye ciddi gözlerle bana bakmaya başladı. Bu ne garip bir adamdı böyle!

“Aynen aynen. Hadi ablama gitmek istiyorum artık.”

Bana doğru yaklaştığında önce ellerimi bağlamaya başladı. Gerçekten de garip bir adamdı!

“Manyak herifin tekisin.”

“Sağol.”

“İltifat etmedim?”

“Ettin demedim?”

“Teşekkür ettin?”

“Teşekkür etmedim?”

“Sağol dedin?”

Sırıttı,

“Evet, dedim.”

Neyin içine düştüğümü bilmiyorum ama bu adamda işin içindeyse sonumuz hayır olsun. Yoksa bir çay kaşığında bile bu narsist herifi boğabilirdim!

Arabaya bindiğimizde artık gözlerim de kapalı olduğu için karanlıktan başka bir şey görmüyordum. Tek istediğim ablamdı şuan. Onu görmek istiyordum, ona sığınmak ve özür dilemek istiyordum.

Ben ablamsız nasıl yaşayacaktım?

Nare’siz bir yaşam bana yaşam gibi gelmiyordu. Elimde avucumda bir tek ablam kalmışken onsuzluk derin bi acıya sinen ağrı gibiydi. Hatta daha da kötüsü.

Ne ablam bensiz dururdu,

Ne ben ablamsız bu hayata tutunurdum.

••••••••••••••••••••••••••

Gözlerini hafifçe aralamaya başladı Nare başındaki keskin ağrı her bir solukta daha da şiddetleniyordu.

Neredeydi?

Son olanları hatırlamaya başlayınca ağrı daha da şiddetlenmişti.

Kaçırılmıştı.

Özkan Karakan tarafından.

Gözleriyle hızlıca etrafı taramaya başladı simsiyah bir odadaydı içireyi kesik bir florasan bir lamba aydınlatıyordu. Büyük hatta çok büyük bir odaydı. Duvarın üzerinde boylu boyunca bir tablo vardı. Tabloda bir kadın ve bir adamın birbirine sarılı cesetleri ve onların etrafını saran iki kız çocuğu vardı.

Gördükleriyle buz kesti Nare.

Bu resim onları anlatıyordu.

Korcan ailesini.

Ve bu oda da onlara yapılmıştı.

Korcan ailesine.

Gözlerini tablodan zorlukla ayırdı Nare. Biraz daha etrafa bakmaya çalıştı. Arkada yere serilmiş tek kişilik bir yatak ve üzerinde bir yastık vardı. Yan tarafına baktığında duvarlarda borular vardı. Ama ne işe yaradığına anlam verememişti Nare bu boruların. O odayı incelerken karşısında onların ailesinin resmedildiği tabloda hareketlenmeler vardı. Tablonun olduğu duvar biraz öne doğru geldikten sonra sağa doğru gitmeye başladı.

Bu tablo boş yere oraya asılmamıştı.

Gizli bir kapı görevi görüyordu.

Tablo kenara çekildiğinde içeriye iki tane adam girdi. Sadece gözleri açık olan bu adamlar Nare’ye doğru yürümeye başlamıştı.

“Patron seni görmek istiyor. Bizimle geleceksin.”

Duyduğu bu ses adamın kendi sesi değildi. Metalik daha doğrusu robotik bir sesi gibiydi. Diğer adam Nare’yi çözmeye başlamıştı. Bir bir kolundan, diğeri de diğer kolundan tuttular ve Nare’yi yerde sürüklemeye başladılar. Ağzı hâlâ kapalıydı Nare’nin. Çıkardığı boğuk sesler kulağı anlamsız geliyordu. Uzun bir koridordan geçtikten sonra uzun ve büyük bir kapının önünde durdular. Kapının önünde bir şifre vardı. Şifrenin önünde ise kendi alfabelerini oluşturmuşlar gibi simgeler vardı. Garip şekillerdi. Kendilerine yeni bir alfabe kurmuşlar, krallıklarını bu alfabeyle yönetiyor gibilerdi. Nare şifreye baksa dahi ne anlama geldiğini çözemediği için başını omuzuna doğru eğdi. Baş ağrısı şiddetli bir hâl alıyordu. Kapılar açılmaya başladı. Nare’yi yine sürükleyerek içeriye doğru götürdüler.

Nare, içeri girdiğinde yine hızla etrafa göz gezindirdi. Aynı simsiyah bir odaydı burası ama bu sefer oda beyaz bir ışıkla aydınlatılmıyordu.

Neon mavi ve kırmızı bir ışık bir yanıp bir sönüyordu.

Odanın bir köşesinde büyük bir şömine vardı. Yanlarında ise

Bir kaç tane demirden çubuklar vardı.

Şöminenin karşısında masa, masanın arkasında ise o vardı.

Bir aileyi bitiren,

Bir masalı yok eden,

Küçücük çocukları evsiz, yurtsuz bırakan, ailesizliği öğreten o adam vardı.

Özkan Karakan.

Simsiyah saçları ve simsiyah gözleri vardı. Saçlarının arasında çıkan aklar sanki tüm günahlarını örtmeye çalışıyordu. Baştan aşağı siyahtı.

Çünkü Özkan Karakan’ın hayatında siyahtan başka bir renk yoktu.

Bakışları acımasız, sert ve alaycıydı. Sanki hiç bir şeyin sorumlusu o değilmiş gibi rahattı. Elinde tuttuğu yılan başlıklı bastonuyla oturduğu yerden ağır adımlarla kalkmaya başladı. Nare korkusuzca onun gözlerinin içine bakıyor, gözlerini asla kırpmıyordu. Karşısındaki adam da ona aynı şekilde karşılık veriyordu.

“Sonunda daha yakından tanışabildik Korcan.”

Yüzündeki alaycı ifade asla silinmiyor, karanlık gözlerinin içine işliyordu.

“Şimdi oyun vakti.”

•••••••••••••••••••••

Gözümdeki bez çekildiğinde çarpan ışıkla acıyan gözlerimi kıstım.

Geldiğimiz yer eski izbe bir yerdi. Yerde ki beton parçalanmış, duvarlar çatlamaya başlamıştı. Dışarda bekleyen iki adam vardı. Adının ne olduğunu bilmediğim adam ise yanımda benimle birlikte yürüyordu.

Ve ellerim hâlâ bağlıydı!

Yıkık bir merdivenden yukarı doğru çıkmaya başlamıştık. Öyleki her bastığımız adımda birer parça aşağı dökülen taşlar vardı.

“Buranın başımıza yıkılmayacağına dair bana söz verebilir misin?” Dedim etrafıma tuhaf bakışlar atarken.

“Hayır.”

“Ee niye getirdin beni buraya?”

“Keyfimden.”

“Keyfine tüküreyim!” Diye yükseldim. Bu adam insanı delirtir, tımarhaneye sokardı.

“Ayıp.”

Sessizce yürümeye devam ettik. Merdiveni çıktıktan sonra karşımızda bir oda belirdi.

“Bekle burada birazdan geleceğim.” Dedi ve kapıyı çalarak içeri girdi.

Yaklaşık yarım dakika sonra tekrar yanıma geldi ve beni içeriye doğru yürütmeye başladı.

İçeri girdiğimizde burası dışarıdan görünenin aksine daha temiz bir odaydı. Duvarları daha düzgün yerleri daha düzdü. Bir masa ve arkasında bir adam vardı yüzü arkaya dönük olduğu için sırtından başka bir şey göremiyordum.

“Kız bu abi.”

Adam sonunda arkasını dönmeye karar vermişti. Sonunda yüzünü gördüğümde bakışları ilk beni bulmuştu.

Siyah saçları hafif uzun ve dalgalıydı. Ela gözleri bana bakarken yavaşça kısılmış dikkatli ve ciddi bir şekilde beni izliyordu. Baya geniş bir vücudu vardı.

Baya genişti.

Gözleri beni baştan aşağı hızlıca taradı. Ardından yanımdaki adama dönerek, başıyla küçük bir işaret verdi. Yanımdaki adam onaylar gibi başını eğdi ve kapıdan çıkıp gitti.

Bu adamın konuşucağı yok gibiydi. O yüzden başlangıcı ben yaptım.

“Kimsin sen?”

“Hayalet.”

“Hayalet derken?”

“Çok soru soruyorsun sanki?”

“Gerekli cevapları almak istiyorum.”

“Peki.” Dedi alaycı bir biçimde ve karşıma gelip kalçasını masaya yasladı. Kollarını göğsünde birleştirirken. Bakışları alaycıydı.

“Tuna Ateş Özkan.” Dedi.

Bir an kaskatı kesildim. Nefes dahi alamadım.

Ne diyordu bu adam?

Daha doğrusu,

Kimdi bu adam?

••••••••••••••••••••••••••••

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

12okunma 2beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kategoriler ve temalar yükleniyor…