1. bölüm / 4
Deniz Susar Yürek Susmaz1.BÖLÜM: ÇINARLIDERE’YE DÖNÜŞ
Bölümler 4Şu an: 1.BÖLÜM: ÇINARLIDERE’YE DÖNÜŞ
Minibüs, sahil yolunun son virajını döndüğünde Karadeniz bütün haşmetiyle Nehir Sancaktar’ın karşısına çıktı. Ekim ayının serinliği camlardan içeri sızıyor, gökyüzüne çöken koyu bulutlar denizin üzerinde ağır ağır ilerliyordu. Kıyıya vuran dalgaların beyaz köpükleri uzaktan bile seçilebiliyordu. Nehir, alnını pencereye yaslayıp çocukluğundan beri bildiği bu manzaraya baktı. Dokuz yıl önce ayrıldığı Çınarlıdere’ye dönüyordu. Elbette arada ailesini ziyaret etmişti ama hiçbir gelişinde bavulunu tamamen açmamış, burada kalacağına kendisini inandırmamıştı. Bu kez durum farklıydı. Artık Çınarlıdere İlkokulunda öğretmenlik yapacak, annesiyle babasının evinde yaşayacak ve yıllardır uzaktan takip ettiği hayatın yeniden bir parçası olacaktı.
Dizlerinin üzerindeki çantayı düzeltti. İçinde atama belgeleri, birkaç kitap ve yol boyunca açmaya fırsat bulamadığı defteri vardı. Parmakları istemsizce boynundaki ince zincire uzandı. Gümüş çapa kolyesini avucunun içine aldığında kalbi hafifçe sıkıştı. Yıllardır çıkarmaya niyetlenip bir türlü vazgeçemediği bu küçük kolyeyi ona Kuzey Karahan vermişti. Nehir artık yirmi dört yaşındaydı; üniversiteyi bitirmiş, kendi kararlarını verebilen bir kadın olmuştu. Buna rağmen on beş yaşındayken yaşadığı bazı duyguların hâlâ içinde aynı yerde durmasına kızıyordu.
Kolyeyi bluzunun yakasının içine sakladı. Çınarlıdere’ye Kuzey için dönmüyordu. Bunu kendisine yol boyunca defalarca hatırlatmıştı. Mesleği, ailesi ve özlediği memleketi için geliyordu. Kuzey’in de aynı köyde yaşaması, değiştiremeyeceği bir ayrıntıydı.
— Ula kızım, sen Cemal Sancaktar’ın Nehir’i değil misun?
Şoförün sesiyle başını kaldırdı. Dikiz aynasından kendisine bakan kır saçlı adamı tanıyınca gülümsedi.
— Dursun amca! Siz misiniz?
— He, benim. Ben de sabahtan beri diyirum, bu yüz bana yabancı değil. Ne ara büyüdün sen böyle?
— Siz beni hâlâ okul çantalı hâlimle hatırlıyorsunuz.
— Hatırlamam mı? Sabahları şu koltukta otururdun. Yanına da Elif’i alırdın. Kızcağız yol boyunca konuşur, sen de ona susmasını söylerdun.
Nehir güldü. Elif’in çocukluğundan beri değişmeyen konuşkanlığı gözünün önüne geldi.
— Şimdi hemşire oldu ama hâlâ aynı.
— Allah ikinizin de yolunu açık etsin. Öğretmen olmuşsun diye duydum.
— Evet. Pazartesi okula başlayacağım.
Arka sırada oturan yaşlı bir kadın öne eğildi. Başındaki çiçekli yazmanın altından meraklı gözlerle Nehir’e bakıyordu.
— Asiye’nin kızı mı bu?
— Benim teyzeciğim, dedi Nehir.
— Maşallah. Anan geçen pazarda anlattı, “Nehir’im gelecek, artık yanımızda kalacak,” dedi. Nasıl seviniydu bir görsen.
Nehir’in yüzüne sıcak bir gülümseme yayıldı. Annesi günlerdir telefon açıyor, odasını hazırladığını söylüyor, hangi yemekleri istediğini soruyordu. Babasıysa her konuşmada yalnızca yolculuk saatini, hava durumunu ve valizinin ağır olup olmadığını öğrenmekle yetinmişti. Nehir onun sevgisini böyle gösterdiğini bilirdi.
Yaşlı kadın bir süre sustuktan sonra iç çekti.
— Rahmetli Murat da görseydi bugünleri. Senin öğretmen olduğunu duysa bütün köyü ayağa kaldırırdı.
Nehir’in gülümsemesi yavaşça silindi. Minibüsün camından denize baktı. Murat amcasının adını duymak, yıllar geçse de hazırlıksız yakalanmasına neden oluyordu.
— Çok sevinirdi, dedi kısık sesle.
Murat Sancaktar, köyün Gülen Murat’ıydı. Babası Cemal’in küçük kardeşi, Nehir’in çocukluğundaki en güzel anıların değişmez kahramanıydı. Balıkçı teknelerini tamir eder, ahşaptan oyuncaklar yapar, çocukların kırılan eşyalarını büyük bir ciddiyetle onarırdı. Nehir’in bir gün öğretmen olacağını ilk söyleyen de oydu. Henüz ilkokuldayken mahalledeki küçük çocukları karşısına oturtup onlara masal okuduğunu görmüş, “Bizim küçük hanımın işi belli oldu,” diyerek gülmüştü.
Şimdi Nehir gerçekten öğretmen olmuştu. Ama Murat bunu göremeyecekti.
— Allah rahmet eylesin, diye mırıldandı Dursun.
— Âmin, dedi Nehir.
Konuşma kendiliğinden sona erdi. Minibüs taş duvarların arasından geçen dar yola saparken Nehir yeniden dışarı baktı. Yağmurla koyulaşmış toprak, çay bahçelerinin canlı yeşili ve bacalardan yükselen ince dumanlar ona yıllardır özlediği bir kokuyu hatırlatıyordu. Islak ahşap, odun ateşi ve deniz tuzu… Çınarlıdere’nin başka hiçbir yerde bulamadığı kokusu.
— Dere Mahallesi’nin başında mı inersin, eve kadar götüreyim mi? diye sordu Dursun.
— Mahallenin başında ineyim. Biraz yürümek istiyorum.
— Valizin ağırdır.
— Olsun amca. Yolu özledim.
Dursun başını salladı. Minibüs durduğunda bagajdan büyük valizi indirdi. Nehir teşekkür edip vedalaştı. Araç uzaklaşınca çevresini sessizlik kapladı. Yolun kenarındaki eski dut ağacı hâlâ yerindeydi. Taş merdivenlerin bir basamağı, çocukluğunda olduğu gibi kırıktı. Nehir o basamakta bir zamanlar dizini yaralamış, Kuzey onu kaldırmaya çalışırken kendisi ağlamıştı. Sonunda Murat amcası yetişip ikisini de eve götürmüştü.
Nehir başını hafifçe salladı. Daha köye adım atalı birkaç dakika olmuştu ve anılar peşini bırakmıyordu.
Valizini çekerek yokuştan aşağı indi. Sancaktarların iki katlı taş ve ahşap evi yolun sonunda göründüğünde adımları yavaşladı. Bahçe duvarını saran sarmaşıklar büyümüş, pencere çerçeveleri yeniden boyanmıştı. Mutfak penceresinin önünde annesinin sardunyaları sıralanıyordu. Fakat Nehir’in gözleri doğrudan verandadaki ahşap salıncağa kaydı.
Murat amcasının yaptığı salıncak hâlâ oradaydı. Zincirleri rüzgârda hafifçe sallanıyordu. Nehir çocukken orada saatler geçirir, Kuzey’den kendisini daha yükseğe itmesini isterdi. Kuzey her defasında fazla yükselmemesi gerektiğini söyler ama sonunda onun istediğini yapardı. Elif sıranın kendisine gelmesini beklerken sabırsızlanır, Rüzgâr da ikisini kızdıracak bir şaka bulurdu.
Bahçe kapısını açtığında menteşeler tanıdık bir sesle gıcırdadı. Nehir valizini verandaya bıraktı. Mutfaktan tabak sesleri ve annesinin mırıldandığı bir türkü geliyordu. Kapıyı aralayıp içeri seslendi.
— Anne?
Sesler kesildi.
— Nehir?
Asiye Sancaktar mutfak kapısında belirdi. Elinde bir kurulama bezi vardı. Kızını görünce birkaç saniye olduğu yerde kaldı, ardından bezi sandalyeye bırakıp ona doğru yürüdü.
— Benim kızım…
— Anneciğim!
Birbirlerine sarıldıklarında Nehir gözlerini kapattı. Annesinin sabun ve taze çay kokusu, çocukluğundaki bütün güvenli sabahları bir anda geri getirdi. Asiye kızının saçlarını okşuyor, bir yandan da onu daha sıkı tutuyordu.
— Hoş geldin evine, güzel kızım.
— Hoş buldum anne. Çok özledim seni.
— Ben de seni. Bir daha böyle uzun ayrılıklar istemiyorum.
Bir süre sonra Asiye geri çekilip kızının yüzünü inceledi.
— Zayıflamışsın sen!
Nehir gülmeye başladı.
— Daha yeni geldim anne.
— Yeni gelmen neyi değiştirir? Yanakların gitmiş. Orada doğru düzgün yemek yedin mi?
— Yedim. Hem de gayet güzel.
— Göreceğiz bakalım. Gel, sana kahvaltı hazırladım.
— Anne, yolda yedim.
— Olsun. Biraz da burada yersin.
Nehir itiraz etmeyi bırakıp valizini koridora çekti. Evin içi neredeyse hatırladığı gibiydi. Merdiven korkulukları, eski duvar saati, ayakkabılığın üzerindeki dantel örtü… Yalnızca duvarlardaki fotoğraflar çoğalmıştı. Elif’in hemşirelik mezuniyeti, Yaman’ın limanda çekilmiş bir fotoğrafı ve kendi üniversite mezuniyetinden bir kare yan yana duruyordu.
Koridorun sonunda asılı eski bir fotoğrafın önünde durdu. Bahçeye kurulmuş uzun bir sofranın etrafında iki aile birlikte oturuyordu. Cemal ile Tahir yan yanaydı. Asiye, Gülizar’ın omzuna kolunu atmıştı. Çocuklar önde toplanmış, Murat herkesin ortasında kocaman gülümsemişti. Kuzey de Nehir’in hemen arkasında duruyordu.
Asiye, kızının fotoğrafa baktığını görünce yanına geldi.
— Onu kaldırmadım, dedi sessizce.
— Neden kaldıracaksın ki?
— Baban bazen görünce üzülüyor.
Nehir fotoğraftaki gülümseyen yüzlere baktı. Bir zamanlar birbirlerinin evlerine kapı çalmadan giren insanlar, şimdi aynı sokakta karşılaşmamak için yollarını değiştiriyordu.
— Bırak kalsın anne, dedi. — Güzel günlerimiz de vardı.
Asiye cevap vermedi. Yalnızca kızının sırtını sıvazlayıp onu mutfağa götürdü.
Masada mısır ekmeği, peynir, tereyağı ve taze demlenmiş çay vardı. Nehir ilk lokmasını aldığında gözlerini kapatıp gülümsedi.
— Bunu gerçekten özlemişim.
— Daha neler yapacağım sana. Akşama kara lahana sarması var. Elif hamsili pilav istedi, Yaman da kuymak diye tutturdu.
— Anne, bütün köyü mü doyuracağız?
— Kızım eve gelmiş, iki kap yemek yapmayayım mı?
Nehir gülerek çayını aldı. Asiye karşısına oturduğunda yüzündeki sevinç biraz ciddileşti.
— Bu sefer kalacaksın, değil mi?
— Kalacağım anne. Görev yerim burada.
— Biliyorum ama insan bazen geçmişinden uzak durmak ister.
Nehir bardağını tabağına bıraktı. Annesinin neyi kastettiğini anlamıştı.
— Artık kaçmak istemiyorum.
Asiye kızına uzun uzun baktı. Sonra başını salladı.
— Öyleyse hoş geldin gerçekten.
Tam o sırada dış kapı açıldı. Koridorda ağır ayak sesleri duyuldu.
— Asiye! Çay var mı?
Nehir’in kalbi sevinçle hızlandı. Babasının sesiydi bu.
Asiye mutfak kapısına dönüp gülümsedi.
— Var Cemal, var. Ama önce gel de bak, kim gelmiş!
Cemal Sancaktar kapıda göründüğünde Nehir ayağa kalktı. Babasının saçlarına daha fazla ak düşmüş, yüzündeki çizgiler derinleşmişti. Üzerindeki koyu renk montun omuzları yağmurdan nemlenmişti. Kızını görünce bir an durdu.
— Nehir?
— Geldim baba.
Cemal boğazını temizledi.
— Yol nasıldı kızım?
— İyiydi.
— Yoruldun mu?
— Biraz.
Asiye dayanamadı.
— Cemal, kızın karşında duruyor. Bir sarılsana çocuğa!
Nehir gülerek babasına yaklaştı ve boynuna sarıldı. Cemal ilk anda şaşırdı, sonra güçlü kollarını kızının etrafına doladı.
— Hoş geldin, dedi alçak sesle.
Nehir babasının omzuna başını yasladı.
— Hoş buldum baba.
Cemal onu bıraktığında yüzüne dikkatle baktı.
— Zayıflamışsın.
Nehir kahkahayı patlattı.
— Siz annemle anlaşmışsınız!
Asiye de gülmeye başladı. Cemal ikisine bakıp belli belirsiz gülümsedi. Nehir, babasının yüzünde uzun zamandır görmediği bu ifadeyi özlediğini fark etti.
Üçü masaya oturdu. Asiye çay doldururken Cemal okulun ne zaman başlayacağını sordu. Nehir bugün müdürle görüşmeye gideceğini, sınıfını görmek istediğini anlattı. Babası yağmurda taş merdivenlere dikkat etmesini tembih etti. Asiye, kızının artık küçük olmadığını söyleyince Cemal ciddi bir ifadeyle, “Öğretmen olunca insan düşmüyor mu?” diye karşılık verdi. Nehir yeniden güldü.
Tam o sırada Cemal’in telefonu titredi. Ekrana baktığında yüzündeki gülümseme kayboldu.
— Yaman arıyor, dedi ve ayağa kalktı.
Koridora çıktığında sesini alçaltmıştı ama Nehir birkaç kelime duyabildi.
— Ben gelmeden kimse bir şeye dokunmayacak, dedim sana…
Asiye önündeki çay tabağını düzeltti. Nehir annesinin yüzüne baktı.
— Limanda bir sorun mu var?
— İşleri yoğun, kızım.
— Babamın sesi pek öyle demiyor.
Asiye cevap vermeden önce kapıya baktı.
— Daha bugün geldin Nehir. Bırak da ilk günümüzü güzel geçirelim.
Nehir üstelemedi. Fakat babasının koridordan gelen sert sesi, çocukluğunda tanıdığı o huzurlu evin içinde bile bazı şeylerin değiştiğini hatırlatıyordu.
Cemal birkaç dakika sonra mutfağa döndü. Montunu alırken kızına baktı.
— Limana inmem gerekiyor. Akşam hep birlikte yemek yeriz.
— Tamam baba.
— Okuldan geç kalma.
— Kalmam.
Cemal başını sallayıp dışarı çıktı. Nehir pencerenin önünden babasının bahçe kapısına doğru yürüyüşünü izledi. Yağmur yeniden başlamıştı. Cemal başını eğip adımlarını hızlandırırken Nehir, eve dönmenin yalnızca özlediği insanlara kavuşmak anlamına gelmediğini düşündü. Burada, yıllardır uzaktan duyduğu sorunların ve konuşulmayan meselelerin de içinde yaşayacaktı.
Asiye kızının omzuna dokundu.
— Hadi, odana çık. Eşyalarını yerleştir. Sonra okula gidersin.
Nehir annesine gülümsedi, valizini alıp merdivenlere yöneldi. Üst kata çıktığında koridorun sonunda odasının kapısını gördü. Kapının üzerinde Elif’in çocukken renkli kalemlerle hazırladığı kart hâlâ asılıydı: “NEHİR ABLANIN ODASI.”
Nehir parmaklarını kartın üzerinde gezdirdi ve kapıyı açtı. Odası onu bekliyordu. Pencerenin yanındaki çalışma masası, duvardaki kitaplık ve çocukluğundan kalma küçük hatıralar yerli yerindeydi. Yatağın üzerinde annesinin yeni serdiği örtü, masanın üzerinde de taze çiçekler vardı.
Valizini yere bırakıp pencereye yaklaştı. Bahçedeki salıncak yağmurun altında hafifçe sallanıyordu. Uzakta deniz görünüyordu. Nehir, uzun zamandır ilk kez bir yere gerçekten döndüğünü hissetti. Fakat bu hissin içinde huzur kadar korku da vardı. Çünkü Çınarlıdere’de onu bekleyen yalnızca ailesi ve yeni öğrencileri değildi.
Dokuz yıldır unutmaya çalıştığı bir isim de bu kıyıdaydı.
Nehir pencerenin önünden ayrılıp odasına yeniden göz gezdirdi. Annesi yıllar boyunca burayı neredeyse hiç değiştirmemişti. Çalışma masasının üzerindeki küçük çizikler bile yerindeydi. İlkokuldayken cetvelle düz çizgiler çizmeye çalışırken ahşabı çizmiş, annesi kızacak diye üzerini kitaplarla kapatmıştı. O gün Asiye hiçbir şey söylememiş, ertesi sabah masanın üzerine yeni bir defter bırakmıştı. Nehir şimdi o çiziklere bakarken gülümsedi. Bir evin insana ait olduğunu bazen en çok böyle küçük kusurlar hatırlatıyordu.
Valizini açıp kıyafetlerini dolaba yerleştirdi. Üniversiteden kalan not defterlerini masanın çekmecesine koydu, öğretmenlik için hazırladığı dosyaları ayırdı. Kitaplarını rafa dizerken arka sırada duran mavi kapaklı küçük kutuyu fark etti. Kutunun bir köşesi aşınmış, üzerindeki beyaz çiçeklerin rengi solmuştu. Nehir kapağını açınca içinde birkaç saç tokası, eski fotoğraflar ve kırmızı bir kurdeleye bağlanmış pürüzsüz bir taş buldu.
Taşı avucuna aldı. Üzerinde dalgaya benzeyen ince beyaz çizgiler vardı. Kuzey onu bir yaz günü denizin içinden çıkarıp Nehir’e vermişti. Nehir taşı önce sıradan bulduğunu söylemiş, Kuzey geri isteyince de vermemişti. İkisi bunun üzerine tartışmaya başlamış, Murat amcası yanlarına gelip meseleyi öğrenince kahkahalarla gülmüştü.
— Ula, bir taş için birbirinizi yiyeceksiniz. Deniz dolu taş, gidin ikinize de bulalım!
Ama Nehir başka bir taş istememişti. Kuzey’in bulduğunu saklamıştı. Şimdi yıllar sonra aynı taşı elinde tutarken çocukluğunun ne kadar uzakta kaldığını düşündü. O zamanlar kırgınlıklar birkaç saat sürer, akşam yemeğinden önce mutlaka unutulurdu. Büyüdüklerinde ise bazı kırgınlıkların yıllarca insanın içinde yaşayabileceğini öğrenmişlerdi.
Kutuyu kapatıp rafa koydu. Tam o sırada telefonu titredi. Ekranda Elif’in adı belirmişti.
“Abla! Geldin mi? Annem telefonuma bakmıyor!”
Nehir gülerek cevap yazdı.
“Geldim. Annem mutfakta. Akşam görüşürüz.”
Cevap birkaç saniye içinde geldi.
“Ben akşamı nasıl bekleyeceğim? Nöbet bitmiyor!”
Ardından ikinci bir mesaj düştü.
“Odama girip kıyafetlerimi karıştırma sakın.”
Nehir kahkaha attı.
“Sen önce benim dolabımdan aldıklarını geri koy.”
“İFTİRA!”
Kardeşinin değişmeyen neşesi içini ısıttı. Elif artık yirmi iki yaşında bir hemşireydi ama Nehir’in gözünde hâlâ evin içinde peşinden koşan, saçlarını örmesini isteyen küçük kızdı. Üniversite yıllarında en çok onunla konuşmuştu. Elif, ailede herkesin sustuğu konuları bile bir şekilde açmayı başarırdı. Yalnızca Murat amcalarının adı geçtiğinde sesi değişirdi. Çünkü Elif de o kaybın ardından çocukluğunun bir parçasını geride bırakmıştı.
Nehir telefonunu çantasına koyup aynanın karşısına geçti. Saçlarını topladı, boynundaki gümüş çapayı bluzunun içine yerleştirdi. Ardından dosyasını alıp aşağı indi. Annesi mutfakta akşam yemeği için kara lahana hazırlıyordu. Tezgâhın üzerinde ayıklanmış yapraklar, doğranmış soğanlar ve bir tencere mısır unu vardı.
— Ben okula gidiyorum anne.
Asiye ellerini kurulayıp kızına döndü.
— Şemsiye aldın mı?
— Aldım.
— Telefonun şarjı var mı?
— Var.
— Yolu biliyorsun ama okulun arkasındaki patikadan gitme. Yağmurda çamur olur.
Nehir gülümseyerek annesinin yanağından öptü.
— Merak etme. Akşama gelirim.
Asiye onu kapıya kadar geçirdi. Nehir ayakkabılarını giyerken annesi bir an tereddüt etti.
— Nehir, kızım…
— Efendim?
— Köyde herkes seni tanır. Birileri eski meselelerden söz açarsa her duyduğuna cevap vermek zorunda değilsin.
Nehir doğruldu. Annesinin gözlerinde sabah gördüğü o çekingen ifade yeniden belirmişti.
— Kim ne söylerse söylesin, kendi aklımla karar veririm anne.
— Biliyorum. Sadece üzülmeni istemiyorum.
— Üzülmemek için hayat boyu evde oturamam ki.
Asiye hafifçe gülümsedi.
— Seninle tartışmak da zor.
— Senden öğrendim.
Annesi bu kez içtenlikle güldü. Nehir şemsiyesini açıp bahçe kapısından çıktı. Yağmur hafiflemişti. Dar taş yol boyunca yürürken çay bahçelerinden yükselen ıslak toprak kokusunu içine çekti. Mahallenin alt kısmında birkaç çocuk okul çantalarıyla koşuşturuyor, yaşlı bir adam evinin önündeki odunları yağmurdan korumaya çalışıyordu. Nehir herkese selam vererek ilerledi.
Yokuşun sonunda bir kamyonetin motor sesi duyuldu. Koyu yeşil araç ağır ağır yaklaşırken sürücü camı açtı.
— Öğretmen Hanım! Yolcu alıyor muyuz?
Nehir başını çevirdiğinde yüzü aydınlandı.
— Yaman abi!
Kamyonet durur durmaz Yaman Sancaktar indi. Otuz bir yaşındaki ağabeyi uzun boylu, geniş omuzlu bir adamdı. Babasının sert bakışlarını almıştı ama Nehir’i görünce yüzündeki bütün ciddiyet dağıldı. Kardeşine doğru yürüyüp kollarını açtı.
— Gel bakalım buraya!
Nehir ona sarıldı. Yaman, çocukken yaptığı gibi kardeşini hafifçe yerden kaldırınca Nehir gülerek itiraz etti.
— Abi! İndir beni, herkes bakıyor!
— Baksınlar. Kardeşim gelmiş, sevinmeyeyim mi?
Onu yere bıraktığında yüzünü inceledi.
— Ne zaman geldin? Babam sabah seni almaya gidecekti ama limanda iş çıktı.
— Dursun amcanın minibüsüyle geldim. Hem yürümek istedim.
— Valizi kim taşıdı?
— Ben taşıdım.
Yaman kaşlarını çattı.
— Beni arasaydın.
— Abi, valiz taşıyabiliyorum.
— Biliyorum da arayabilirdin.
Nehir başını iki yana salladı.
— Babamla aynı cümleleri kurmaya başladın.
Yaman güldü. Sonra kardeşinin elindeki dosyaya baktı.
— Okula mı?
— Evet. Müdürle görüşeceğim.
— Bin, bırakayım.
Nehir önce yürümek istediğini söyleyecekti ama ağabeyinin ısrar edeceğini bildiğinden kamyonete bindi. Araç hareket ettiğinde Yaman radyonun sesini kıstı. Birkaç dakika boyunca Nehir’in yolculuğunu, yeni görevini ve İstanbul’dan ayrılırken arkadaşlarıyla nasıl vedalaştığını konuştular. Yaman her zamanki gibi çok soru soruyor, cevapları dikkatle dinliyordu.
— Peki, dedi sonunda, gerçekten burada mutlu olabilecek misin?
Nehir ona baktı.
— Neden olmayayım?
— Burası küçük yer. Herkes birbirinin hayatına karışır. Sen yıllardır başka şehirde yaşadın.
— Ben de burada büyüdüm abi.
— Biliyorum.
Yaman direksiyonu hafifçe kırıp dar yola girdi. Nehir onun yüzündeki yorgunluğu şimdi daha iyi görebiliyordu. Gözlerinin altında koyu halkalar vardı. Sabah babasıyla yaşanan telefon konuşması aklına geldi.
— Limanda bir sorun mu var?
Yaman’ın bakışları yoldan ayrılmadı.
— Her iş yerinde sorun olur.
— Babam da aynı şeyi söyledi.
— Demek doğru söylemişiz.
— İkiniz de benden bir şey saklıyormuşsunuz gibi davranıyorsunuz.
Yaman derin bir nefes aldı.
— Nehir, daha yeni geldin. Seni iş meseleleriyle uğraştırmak istemiyoruz.
— Ben çocuk değilim.
— Çocuk olmadığını biliyorum.
Bir süre sustu. Ardından daha yumuşak bir sesle ekledi:
— Ama bu köyde bazı şeyler değişmedi. İnsanlar eski hesapları kolay kolay unutmuyor.
Nehir ağabeyine baktı. Yaman’ın sözlerinin yalnızca limandaki işlerle ilgili olmadığını anlamıştı.
— Karahanlardan mı söz ediyorsun?
Yaman’ın çenesi gerildi.
— Ben kimsenin adını söylemedim.
— Söylemene gerek yok.
Yaman cevap vermedi. Kamyonetin camına yağmur damlaları vuruyordu. Nehir daha fazla üstelemedi. Ağabeyinin Kuzey’le bir zamanlar ne kadar yakın olduğunu hatırlıyordu. İkisi çocukluklarından beri birlikte balığa çıkar, teknelerde çalışır, Murat amcasının atölyesinde saatler geçirirdi. Murat’ın ölümünden sonra aralarındaki bağ kopmuştu. Nehir, Yaman’ın o yıllarda yaşadığı öfkeyi anlamaya çalışmış ama hiçbir zaman tam olarak öğrenememişti.
Kamyonet okulun önünde durdu. Yaman motoru kapatmadan kardeşine döndü.
— Akşam erken gel. Annem sabahtan beri mutfakta.
— Biliyorum. Beni aç bırakmayacak.
Yaman gülümsedi.
— Bir şeye ihtiyacın olursa ara.
— Ararım abi.
Nehir araçtan inip kapıyı kapattı. Yaman uzaklaşana kadar bekledi, ardından okulun bahçe kapısına yöneldi.
Çınarlıdere İlkokulu, denize bakan küçük bir tepenin üzerindeydi. İki katlı, açık sarı renkli binanın önünde geniş bir bahçe vardı. Yağmur yüzünden çocuklar dışarı çıkmamıştı ama içeriden yükselen sesler kapıya kadar ulaşıyordu. Nehir demir kapıyı açarken yıllar önce aynı bahçede öğrenci olarak koşuşturduğu günleri hatırladı. Şimdi öğretmen olarak dönüyordu. Bu düşünce, sabah boyunca hissettiği huzursuzluğun arasına tatlı bir heyecan kattı.
Girişteki panoda çocukların çizdiği sonbahar resimleri asılıydı. Renkli yapraklar, şemsiyeler, bulutlar ve gülümseyen güneşler… Nehir resimlere bakarak koridorda ilerledi. Müdür odasının kapısını bulduğunda içeriden iki kişinin konuştuğunu duydu. Hafifçe kapıyı tıklattı.
— Buyurun!
Kapıyı açtığında masanın arkasında oturan orta yaşlı adam ayağa kalktı.
— Nehir Sancaktar olmalısınız.
— Evet, merhaba. Rahatsız etmiyorum umarım.
— Ne rahatsızlığı? Hoş geldiniz. Ben okul müdürü Hasan Özdemir.
Nehir elini uzattı. Hasan Bey güler yüzlü, sakin konuşan bir adamdı. Masasının üzerinde düzenli dosyalar ve bir bardak çay duruyordu. Pencere kenarındaki rafta çocukların yaptığı küçük kâğıt tekneler sıralanmıştı.
— Yolculuğunuz iyi geçti mi? diye sordu müdür.
— Çok iyi geçti, teşekkür ederim.
— Çınarlıdereli olduğunuzu biliyorum. Köyümüzden bir öğretmenin yeniden burada görev yapması bizi sevindirdi.
Nehir gülümsedi.
— Benim için de çok özel bir durum.
Hasan Bey belgelerini kontrol ederken kapı yeniden tıklatıldı. İçeri elinde kitaplarla genç bir adam girdi.
— Hocam, dördüncü sınıfların kitaplarını getirdim.
Müdür başını kaldırdı.
— Tam zamanında geldin Oğuz. Yeni öğretmenimizle tanış.
Genç adam kitapları masaya bırakıp Nehir’e döndü. Kısa kahverengi saçları ve güler yüzü vardı.
— Oğuz Erdem. Memnun oldum.
— Nehir Sancaktar. Ben de memnun oldum.
— Hasan Hocam sizden söz etmişti. Hoş geldiniz.
— Teşekkür ederim.
Oğuz, Nehir’in elindeki dosyaya baktı.
— Sınıfınızı gördünüz mü?
— Henüz değil.
— İsterseniz ben gösterebilirim. Koridorun sonunda.
Hasan Bey belgeleri düzenleyip Nehir’e uzattı.
— Önce sınıfınızı görün. Sonra eksik malzemeleri konuşuruz. Okul küçük ama çocuklarımız çok hevesli.
Nehir teşekkür ederek Oğuz’la birlikte koridora çıktı. Ders saati olduğu için ortalık sakindi. Kapıların arkasından öğretmenlerin sesleri ve arada çocukların topluca verdiği cevaplar duyuluyordu.
— Buraya alışmanız kolay olur, dedi Oğuz. — İnsanlar birbirini tanıyor. Veliler de okulla yakından ilgileniyor.
— Ben zaten burada büyüdüm. Ama öğretmen olarak dönmek başka bir duygu.
— İlk görev yeriniz mi?
— Evet.
— O zaman heyecan normal. Ben de ilk geldiğimde ders başlamadan sınıfta yarım saat dolaşmıştım.
Nehir güldü.
— Ben de aynısını yapabilirim.
Koridorun sonundaki kapıyı açtıklarında güneşsiz havaya rağmen aydınlık bir sınıfla karşılaştılar. Büyük pencereler denize bakıyordu. Duvarlarda alfabe kartları, sayı tabloları ve çocukların yaptığı resimler vardı. Sıralar düzenli yerleştirilmişti. Tahtanın yanında küçük bir kitaplık duruyordu.
Nehir içeri girip sıraların arasından yürüdü. Parmaklarını bir masanın üzerine koydu. Burada oturacak çocukları, onlara öğreteceği ilk harfleri, okuyacakları hikâyeleri düşündü. Yıllardır istediği meslek artık yalnızca diplomasında yazan bir unvan değildi. Birkaç gün sonra bu sınıfta kendi öğrencileri olacaktı.
— Nasıl buldunuz? diye sordu Oğuz.
— Çok güzel. Pencerelerden deniz görünüyor.
— Çocukların da en sevdiği şey o. Bazen dersin ortasında balıkçı teknelerini saymaya başlıyorlar.
Nehir gülümsedi. Kitaplığın önüne eğilip raflardaki kitaplara baktı. Ahşabın alt köşesinde küçük bir oyma fark edince eli havada kaldı. Bir hilal biçiminde işlenmiş ince çizgi, yıllardır görmediği kadar tanıdıktı.
Murat amcası yaptığı ahşap eşyalara bazen böyle küçük bir işaret bırakırdı. “Bir gün bunları kimin yaptığını unutursanız bakıp hatırlarsınız,” derdi.
Nehir parmağını oymanın üzerinde gezdirdi.
— Bu kitaplık ne zamandır burada?
Oğuz bir an düşündü.
— Benden önce de vardı. Neden sordunuz?
Nehir gözlerini ahşaptan ayırmadı.
— Sanırım bunu amcam yapmış.
— Öyle mi?
— Murat Sancaktar. Köyde ahşap işleriyle uğraşırdı.
Oğuz’un yüzündeki ifade değişti.
— Adını duydum. Okul için çok şey yaptığını anlatmışlardı.
Nehir başını salladı. Boğazındaki düğümü yutmaya çalıştı.
— Çocukları çok severdi.
Oğuz, Nehir’in sesindeki değişimi fark etmiş olacak ki başka soru sormadı. Pencereye doğru yürüyüp sınıfın eksik perdelerinden söz etmeye başladı. Nehir bu inceliğine minnet duydu. Kitaplığa son kez baktıktan sonra ayağa kalktı.
— Buraya bir okuma köşesi hazırlamak istiyorum, dedi. — Minderler, birkaç raf ve çocukların kendi seçtikleri kitaplarla.
— Güzel fikir. Yardım gerekirse haber verin.
— Teşekkür ederim.
Bir süre daha sınıfı incelediler. Oğuz okulun işleyişini anlattı, Nehir notlar aldı. Ardından müdür odasına dönüp gerekli belgeleri tamamladı. Okuldan çıktığında yağmur durmuş, bulutların arasından solgun bir ışık süzülmeye başlamıştı.
Nehir bahçe kapısında durup derin bir nefes aldı. Sabah eve geldiğinde hissettiği ağırlık biraz hafiflemişti. Sınıfı görmek ona iyi gelmişti. Murat amcasının yaptığı kitaplığın orada bulunmasıysa beklenmedik bir armağan gibiydi. Sanki yıllar önce yarım kalan bir hayalin küçük bir parçası hâlâ yaşamaya devam ediyordu.
Telefonuna baktı. Annesinden bir mesaj gelmişti.
“Okul işin bitince haber ver. Akşama geç kalma.”
Nehir cevap yazdı.
“Bitti anne. Biraz dolaşıp geleceğim.”
Telefonu çantasına koyduktan sonra eve giden yola değil, sahile doğru uzanan dar sokağa yöneldi. Uzun zamandır görmediği eski iskeleye gitmek istiyordu. Çocukluğunda Murat amcasıyla balıkçı teknelerini seyrettiği, Elif ve Rüzgâr’la koşuşturduğu, Kuzey’le saatlerce konuştuğu yere…
Sahile yaklaştıkça rüzgâr sertleşti. Dalgaların sesi evlerin arasından duyulmaya başlamıştı. Nehir montunun yakasını kaldırıp yürümeyi sürdürdü. İskeleye giden yolun başında durduğunda denizin üzerinde birkaç balıkçı teknesi gördü. Kıyıdaki eski taş duvar yerindeydi. Yalnızca bazı tahtalar yenilenmiş, paslanan korkuluklar boyanmıştı.
Nehir ağır adımlarla iskeleye çıktı. Denize baktı. Yıllar önce burada kurduğu hayallerin ne kadarını gerçekleştirdiğini, ne kadarını geride bıraktığını düşündü.
Arkasından yaklaşan ayak seslerini önce rüzgâr yüzünden duymadı. Sonra taş zeminde belirginleşen adımlar dikkatini çekti. Birinin iskeleye çıktığını anlayınca başını hafifçe çevirdi.
Ve olduğu yerde kaldı.
Birkaç adım ötede, koyu renk montunun cepleri ellerinde, Kuzey Karahan duruyordu.
Nehir, dokuz yıl boyunca bu karşılaşmanın nasıl olacağını defalarca düşünmüştü. Bazen Kuzey’in karşısına çıkıp hiçbir şey söylemeden yürüyüp gideceğini hayal etmiş, bazen içinde biriken bütün soruları yüzüne sormak istemişti. Kimi geceler onu gördüğünde artık hiçbir şey hissetmeyeceğine inanmıştı. Oysa şimdi, eski iskelenin üzerinde yalnızca birkaç adım ötede duran adama bakarken bütün hazırlıklarının ne kadar anlamsız olduğunu anlıyordu.
Kuzey de yerinden kıpırdamıyordu. Rüzgâr koyu renk montunun yakasını hafifçe kaldırıyor, alnına düşen siyah saçlarını dağıtıyordu. Nehir onu en son gördüğünde on dokuz yaşında, yüzündeki gençlik çizgileri henüz kaybolmamış bir delikanlıydı. Şimdi omuzları genişlemiş, çenesi belirginleşmiş, bakışlarına eskiden olmayan bir sertlik yerleşmişti. Yine de gözleri aynıydı. Nehir’in çocukluğundan beri tanıdığı, bazen öfkeyle parlayan, bazen de kimsenin görmediği bir yumuşaklık taşıyan o koyu gözler.
İlk konuşan Kuzey oldu.
— Nehir.
Adını söyleyişindeki duraksama, Nehir’in göğsünde beklenmedik bir sızıya neden oldu. Sanki yıllar önce yarım kalan bir konuşmanın devamını getiriyordu.
— Kuzey.
Aralarına sessizlik yerleşti. Deniz, iskelenin taş ayaklarına çarpıyor; uzaktan martıların sesleri duyuluyordu. Nehir elindeki çantanın askısını düzeltti. Ne yapacağını bilmediğini belli etmek istemiyordu.
— Döndüğünü duydum, dedi Kuzey.
— Köy küçük. Haber çabuk yayılıyor.
Kuzey’in dudaklarının kenarı hafifçe kıpırdadı ama gülümsemedi.
— Öğretmen olmuşsun.
— Evet.
— Hayırlı olsun.
— Sağ ol.
Nehir, bu kadar sıradan cümlelerin kendisine bu kadar zor geleceğini düşünmemişti. Karşısındaki adamla bir zamanlar saatlerce konuşur, sustuklarında bile rahatsız olmazdı. Şimdi söyleyeceği her kelimeyi tartmak zorundaymış gibi hissediyordu.
Kuzey birkaç adım yaklaştı, fakat aralarındaki mesafeyi tamamen kapatmadı.
— Okuldan mı geliyorsun?
— Evet. Sınıfımı gördüm.
— Beğendin mi?
— Beğendim. Denize bakıyor.
— Sen zaten denizi görmeden duramazdın.
Nehir başını kaldırdı. Kuzey’in bunu hatırlaması, istemediği bir yakınlık hissi uyandırmıştı.
— İnsanların bazı alışkanlıkları değişmiyor, dedi.
Kuzey ona baktı.
— Bazıları değişiyor.
Bu sözün ne anlama geldiğini ikisi de biliyor gibiydi. Nehir bakışlarını denize çevirdi. Dalgalar koyu renk taşların üzerinde parçalanıyor, geri çekilirken ince bir köpük bırakıyordu.
— Buraya sık gelir misin? diye sordu Kuzey.
— Daha bugün geldim.
— Onu demedim. Eskiden geldiğinde…
— Hayır, diye sözünü kesti Nehir. — Pek gelmedim.
Kuzey başını salladı. Nehir onun yüzündeki ifadeyi okumaya çalıştı. Pişmanlık mıydı, üzüntü mü, yoksa yalnızca eski bir tanıdıkla karşılaşmanın şaşkınlığı mı? Bunu anlamak istemediğine karar verdi.
— Senin işlerin nasıl? diye sordu, sırf sessizliği dağıtmak için.
— Limandayım. Şirketin işleriyle uğraşıyorum.
— Duydum.
— Yaman’la karşılaştın mı?
Nehir’in yüzü ciddileşti.
— Ağabeyimle neden karşılaşmamı soruyorsun?
Kuzey sorusunun nasıl duyulduğunu fark etmiş gibiydi.
— Öylesine sordum. Eskiden hep birlikte dolaşırdık.
— Eskiden çok şey yapardık.
Kuzey cevap vermedi. Nehir de söylediklerini geri almak istemedi. Çünkü doğruydu. Eskiden Kuzey’le Yaman birbirinden ayrılmazdı. Murat amcasının atölyesinde birlikte çalışır, balığa çıkar, akşamları iki aileden hangisinin sofrası kalabalıksa orada yemek yerlerdi. Şimdi aynı limanda karşılaştıklarında birbirlerine selam bile vermediklerini duyuyordu.
Kuzey’in bakışları bir an Nehir’in boynuna kaydı. Montunun yakasından gümüş zincirin küçük bir bölümü görünüyordu. Nehir bunu fark edip istemsizce eliyle yakasını düzeltti. Fakat geç kalmıştı.
— Hâlâ sende, dedi Kuzey alçak sesle.
Nehir’in eli olduğu yerde kaldı.
— Ne?
Kuzey gözlerini yeniden onun yüzüne kaldırdı.
— Kolye.
Nehir bir an cevap veremedi. Sonra sesini olabildiğince sakin tutarak konuştu.
— Eski bir eşya. Atmaya gerek duymadım.
Kuzey’in yüzünde kısa süreli bir acı belirdi. Nehir bunu gördü ama görmemiş gibi yaptı.
— Güzel, dedi Kuzey.
— Ne güzel?
— Kaybetmemiş olman.
Nehir’in içindeki kırgınlık aniden canlandı. Dokuz yıl boyunca sakladığı soruların hepsi dilinin ucuna geldi. Neden gitmişti? Neden tek bir açıklama yapmamıştı? Neden arkasında bıraktığı insanları bir kez olsun düşünmemişti? Ama iskelede, rüzgârın ortasında, karşılaşmalarının ilk dakikalarında bunları sormak istemedi.
— Bazı şeyleri kaybetmek insanın elinde olmuyor, dedi.
Kuzey’in bakışları sertleşmedi; aksine, sanki söyleyecek bir söz arıyormuş gibi yüzüne dikkatle baktı.
— Nehir, ben…
— Geçmişi konuşmak istemiyorum.
Kuzey sustu.
Nehir çantasının askısını omzuna yerleştirdi.
— Eve dönmem gerekiyor. Annem bekliyor.
— Tabii.
Yanından geçmek için hareket ettiğinde Kuzey bir adım geri çekilip yol verdi. Nehir tam onu geride bırakacakken Kuzey’in sesi yeniden duyuldu.
— Murat amcanın atölyesine gittin mi?
Nehir durdu. Başını çevirdiğinde Kuzey’in yüzündeki ifade değişmişti. Az önceki gerginliğin yerini daha ağır, daha eski bir hüzün almıştı.
— Hayır. Ama gideceğim.
— Temel bazen uğruyor. Kapısı, çatısı sağlam kalsın diye bakıyor.
— Annem söyledi.
Kuzey başını eğdi.
— Murat abi orayı çok severdi.
Nehir’in gözleri dolacak gibi oldu. Kuzey’in amcasından söz ederken kullandığı ses, geçmişten tanıdığı bir sesti. Murat’ı yalnızca kendi ailesi kaybetmemişti. Kuzey de onu sevmişti. Bunu ne kadar kırgın olursa olsun inkâr edemezdi.
— Biliyorum, dedi.
Bir an birbirlerine baktılar. Nehir, Kuzey’in de o geceyi düşündüğünü hissetti. Murat’ın ölümünü, ardından yaşananları, iki ailenin bir daha aynı sofraya oturmamasını… Fakat hiçbiri bunlardan söz etmedi.
— Kendine dikkat et, dedi Kuzey.
Nehir başını hafifçe salladı.
— Sen de.
Arkasını dönüp iskeleden ayrıldı. Taş yol boyunca yürürken adımlarını yavaşlatmamaya çalıştı. Kuzey’in hâlâ arkasında durup durmadığını merak ediyordu ama dönüp bakmadı. Köşeyi geçip iskele gözden kaybolduğunda derin bir nefes aldı. Parmakları boynundaki kolyeye uzandı. Onu çıkarmadı; yalnızca zinciri avucunun içinde bir an tuttu, sonra bıraktı.
***
Kuzey, Nehir gözden kaybolduktan sonra da iskelenin üzerinde kaldı. Denizden gelen rüzgâr yüzünü üşütüyordu ama montunun yakasını kaldırmayı düşünmedi. Az önce duyduğu ses, yıllardır zihninde taşıdığı sesten hem farklı hem de aynıydı. Nehir büyümüştü. Bakışlarında çocukluğundaki açık neşenin yanında dikkatli bir mesafe vardı. Konuşurken kendisini korumaya çalıştığını anlamıştı.
Bunu hak ettiğini düşünmesi için pek çok sebep vardı. Fakat Nehir’in bilmediği şeyler de vardı.
Kuzey, yıllar önce İstanbul’daki küçük odasında yazdığı mektupları hatırladı. İlk mektubu gönderdiğinde günlerce cevap beklemişti. Sonra ikinciyi, üçüncüyü yazmıştı. Kimi zaman özür dilemiş, kimi zaman neden ayrılmak zorunda kaldığını anlatmaya çalışmış, kimi zaman da yalnızca Nehir’in iyi olup olmadığını sormuştu. On yedi mektup göndermişti. Hiçbirine cevap gelmemişti.
Bir süre sonra Nehir’in kendisiyle konuşmak istemediğine inanmıştı. Belki de inanmak zorunda kalmıştı; çünkü başka bir ihtimalin peşinden gitmek, o günlerde taşıyamayacağı kadar ağır gelmişti.
Şimdi Nehir’in yüzündeki kırgınlığı görünce yıllar önce verdiği bu kararın ne kadar yanlış olabileceğini düşünüyordu. Ama bir iskelenin üzerinde, ayaküstü karşılaştıkları ilk anda mektuplardan söz etmek de doğru gelmemişti.
Telefonu çaldığında cebinden çıkarıp ekrana baktı. Rüzgâr arıyordu.
— Ne var?
— Abi, neredesin? Babam seni arıyor.
— Limandan çıktım. Birazdan gelirim.
— Sesin niye öyle?
Kuzey gözlerini denize çevirdi.
— Nasıl?
— Bilmiyorum. Bir garip. Temel’le kavga mı ettin?
— Temel’le niye kavga edeyim?
— Siz ikiniz kavga etmek için sebep aramıyorsunuz ki.
Kuzey istemsizce gülümsedi.
— Rüzgâr, ne istiyorsun?
— Babam eski depodaki kasaları saydıracakmış. Sen olmadan açılmasın dedi. Ben de seni bulmaya çalışıyorum.
Kuzey’in yüzündeki gülümseme silindi.
— Hangi kasalar?
— Arka taraftaki ahşap olanlar. Üzerlerinde eski şirketin yazısı var ya.
Kuzey bir an düşündü. Karahan ve Sancaktar ailelerinin ortak olduğu yıllardan kalma malzemeler, limandaki depolardan birinde hâlâ duruyordu. Babası o depoya kimsenin gelişigüzel girmesini istemezdi. Kuzey bunu yıllardır sorgulamamıştı.
— Kimse dokunmasın, dedi. — Geliyorum.
— Tamam. Ama acele et. Babamın suratı yine fırtına öncesi deniz gibi.
— Sen de gidip kızdırma adamı.
— Ben mi? Ben evin huzur kaynağıyım.
Kuzey telefonu kapattı. İskeleden ayrılmadan önce son kez Nehir’in yürüdüğü sokağa baktı. Sonra limana doğru ilerledi.
***
Nehir eve döndüğünde akşamın ilk karanlığı bahçeye inmeye başlamıştı. Mutfak penceresinden sarı bir ışık sızıyor, evin içinden yemek kokuları yükseliyordu. Bahçe kapısını açarken Elif’in sesini duydu.
— Anne, ablam nerede? Ben geldim, o yok!
Nehir gülümseyerek verandaya çıktı.
— Buradayım!
Elif kapıda belirdiği anda yüzü aydınlandı. Üzerindeki açık renk montu çıkarmaya bile fırsat bulamadan merdivenleri indi.
— Abla!
Nehir çantasını bırakıp kollarını açtı. Elif ona öyle hızlı sarıldı ki ikisi neredeyse dengelerini kaybediyordu.
— Yavaş! Düşüreceksin beni!
— Düşürürsem birlikte düşeriz!
Nehir kahkahalarla güldü. Elif’in saçları yüzüne değiyor, kardeşi bir yandan konuşup bir yandan onu bırakmıyordu.
— İnanamıyorum, gerçekten geldin! Artık aynı evdeyiz! Sabah kalkınca mutfakta seni göreceğim!
— Önce bırak da nefes alayım.
Elif geri çekilip ablasını baştan aşağı süzdü.
— Çok güzelsin. Ama biraz zayıflamışsın.
Nehir ellerini iki yana açtı.
— Bu evde herkes aynı şeyi söylemek zorunda mı?
Elif güldü.
— Demek annem de söyledi.
— Annem söyledi, babam söyledi. Bir tek Yaman abi söylemedi.
— O da birazdan söyler.
Birlikte eve girdiler. Asiye mutfaktan seslendi.
— Kızlar, ellerinizi yıkayın. Yemek hazır olmak üzere!
Elif ablasının koluna girip onu merdivenlere doğru çekti.
— Önce odana bakalım. Annem perdelerini değiştirdi. Ben de masanın üzerindeki çiçekleri seçtim.
— Çiçekler çok güzel olmuş.
— Biliyorum. Zevkim iyidir.
Nehir kardeşine gülümseyerek baktı. Elif’in yüzündeki neşeyi özlemişti. Hastanede yorucu bir gün geçirdiği belliydi ama ablasının dönüşü bütün yorgunluğunu unutturmuş gibiydi.
Odalarına çıktıklarında Elif hemen Nehir’in yatağına oturdu. Nehir montunu çıkarıp dolaba astı.
— Anlat bakalım, dedi Elif. — Okul nasıl? Öğretmenlerle tanıştın mı? Çocukları gördün mü?
— Biraz yavaş sorarsan hepsini anlatabilirim.
— Tamam, sustum.
Nehir kardeşine bakıp gülümsedi.
— Okul güzel. Sınıfım denize bakıyor. Müdürle tanıştım, bir öğretmen de sınıfı gösterdi.
— Erkek öğretmen mi?
Nehir kaşlarını kaldırdı.
— Bunun ne önemi var?
— Sadece soruyorum.
— Adı Oğuz. Çok yardımcı oldu.
Elif’in yüzünde muzip bir ifade belirdi.
— Oğuz Hoca demek.
— Elif!
— Ne var? Daha bir şey söylemedim.
Nehir başını iki yana salladı. Elif’in onu kızdırmaktan zevk aldığını biliyordu. Fakat kardeşinin yüzündeki gülümseme bir süre sonra yerini meraka bıraktı.
— Bugün başka kimseyle karşılaştın mı?
Nehir dolabın kapağını kapatırken duraksadı.
— Köyden birkaç kişiyle konuştum.
— Başka?
Nehir kardeşine döndü.
— Ne öğrenmeye çalışıyorsun?
Elif omuz silkti.
— Hiç. Köy küçük, herkes birbirini görüyor ya.
Nehir onun bakışlarından neyi merak ettiğini anlamıştı. Elif, Kuzey’in adını söylemeye çekiniyordu. Belki de ablasının nasıl tepki vereceğini bilmiyordu.
— Kuzey’le karşılaştım, dedi Nehir.
Elif’in gözleri büyüdü.
— Gerçekten mi?
— Eski iskelede.
— Konuştunuz mu?
— Biraz.
Elif yatağın üzerinde doğruldu.
— Ne dedi?
— Hoş geldin dedi. Öğretmen olduğumu duymuş. Birkaç sıradan şey konuştuk.
— Hepsi bu mu?
Nehir kardeşine baktı.
— Başka ne olmasını bekliyordun?
Elif bir an sustu. Sonra daha dikkatli konuştu.
— Bilmiyorum abla. Sadece… Dokuz yıl sonra ilk kez karşılaştınız.
Nehir pencereye yöneldi. Dışarıda yağmur yeniden başlamıştı. Bahçedeki salıncağın zincirleri hafifçe sallanıyordu.
— Dokuz yıl geçti diye her şey kaldığı yerden devam etmiyor, Elif.
— Biliyorum.
Elif’in sesi yumuşamıştı. Nehir kardeşinin kendisini üzdüğünü düşündüğünü fark etti. Ona dönüp gülümsedi.
— Merak etme. İyiyim.
Elif ayağa kalkıp yanına geldi.
— Gerçekten mi?
Nehir cevap vermeden önce bir an düşündü.
— Alışmaya çalışıyorum.
Elif ablasının elini tuttu.
— Alışırsın. Hem ben buradayım. Bir şey olursa bana anlatırsın.
Nehir kardeşinin alnına hafifçe dokundu.
— Sen ne zaman böyle büyüdün?
— Ben hep büyüktüm. Siz fark etmediniz.
İkisi gülmeye başladı. Aşağıdan Asiye’nin sesi yükseldi.
— Elif! Nehir! Yemek soğuyacak!
— Geliyoruz anne! diye bağırdı Elif.
Merdivenlerden inerlerken Nehir evin içindeki sesleri dinledi. Mutfaktan tabakların birbirine değmesi, dış kapının açılması, Yaman’ın annesine seslenmesi duyuluyordu. Birazdan babası da gelecek, uzun zamandır ilk kez bütün aile aynı sofrada oturacaktı. Nehir bu düşünceyle gülümsedi.
Fakat yemek odasına girmeden önce koridorun duvarındaki eski fotoğraf yeniden gözüne ilişti. Murat amcası iki ailenin ortasında gülüyordu. Babasıyla Tahir Karahan yan yana oturuyor, Kuzey çocukların arasında duruyordu. Nehir bir an fotoğraftaki on beş yaşındaki hâline baktı. O kız, birkaç yıl sonra hayatının nasıl değişeceğini bilmiyordu. Sevdiği insanların birbirinden uzaklaşabileceğini, bazı soruların yıllarca cevapsız kalabileceğini, bir insanın gidişinin ardında koca bir sessizlik bırakabileceğini henüz öğrenmemişti.
— Abla, gelsene! diye seslendi Elif.
Nehir bakışlarını fotoğraftan ayırdı.
— Geliyorum.
Mutfaktan yükselen sıcak ışığa doğru yürüdü. Bu akşam geçmişi düşünmek istemiyordu. Annesinin hazırladığı yemekleri yemek, babasının işten dönmesini beklemek, Yaman’la Elif’in atışmalarını dinlemek istiyordu. Yıllar sonra ilk kez evdeki her sesin kendisine ait olduğunu hissetmek istiyordu.
Ama iskelede duyduğu tek bir kelime, bütün gün zihninin bir köşesinde kalmıştı.
Kuzey’in kendi adını söyleyişi.
Nehir, bu sesi unutmak için artık ne kadar uğraşması gerekeceğini bilmiyordu. Bildiği tek şey, Çınarlıdere’ye döndüğü ilk gün geçmişin de onunla birlikte eve gelmiş olduğuydu.
Bölüm etkileşimi
