3. bölüm / 4
Deliliğin Eşiğinde2- Yanlış Vaka
Bölümler 4Şu an: 2- Yanlış Vaka
- 1 Giriş45 kelime
- 2 1-Baba383 kelime
- 3 2- Yanlış Vaka1.335 kelime · Okuduğun bölüm
- 4 3-Sorgu1.031 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Odama zar zor gelmiştim masamda biriken evraklara baktıkça içim kararıyordu. İlk defa bir hapisane psikiyatristi olmuştum genelde tıranva bölümlerinde çalışırdım.
Evraklara bir kez daha göz atıp masaya oturdum anladım ki bu işten kaçış yoktu. Çoğu hastayı eledim çünkü sapıklar ile ilgilenmiyorum yada platonik hastalar ile onların aşk hayatı ile ilgilenemezdim bana daha psikopat vakalar lazımdı. Kriterlerimi seçince geriye sadece 2 dava kalmıştı Danile Crow veya Arden Vale biraz düşündükten sonra Crow'u almayı seçtim.
İmzalarım attım ve evrakları teslim ettim.
Ardından odama bir gardiyan geldi müdür göndermiş di. "Bayan Corvin Arden davasını seçmekle tuhaf bir hamle yaptınız ilk sansınız bu gün olucak yarım saat sonra sizi çağırmaya geliriz." Ne nasıl yani? Ben Bay Crow'u seçmiştim gardiana bunu söylediğimde bana bir hata olmadığını değiştirmek istesem bile evrakların çoktan üst konseye ulaştığını söylemişti. Yanlış vakayı almıştım
Pişmanlığın luzümü yoktu hemen toparlandım ve Arden beyle tanışma vaktim gelmişti. Odaya geçtim orada karşımda oturuyordu.
"Merhaba Vale"
“Bana sorular sormadan önce, sizden bir şey isteyebilir miyim, doktor? Gerçek adınızı söyler misiniz? Çünkü dosyadaki biri gibi durmuyorsunuz.”
Meraklı rolünü oynamak istiyordu ama yemem. Gerçekten yoldan geçen birisi gelip bana bu adamın yirmi yedi kişiyi öldürdüğünü söyleseydi inanmazdım. Şu anda karşımdaki adam bir caniye benzemiyordu. Sanırım yıllar boyunca aklı yerinde birisini görecek kadar hazırlanmıştı. Simsiyah bir takım elbise giymişti ama takım eskiydi; yakasında lekeler vardı — büyük ihtimalle kan lekesi. Umursamadım; sonuçta karşımdaki bir psikopattı.
Daha fazla bekletmeden sorusunu cevapladım.
“Sende deliye benzemiyorsun. Adım Lina. Lina Corvin. Sana bir sır vereyim: karşımda olan kişiyle empati kurmayı severim. Yani eğer deli rolü yapacaksan, seni gerçekten delirtirim.”
Sırıtmaya başladı. Ben de karşılık verdim.
“İyi anlaşacağız, Arden. İyi anlaşacağız.”
“Bende eminim, doktor. Burada en fazla iki ay kalabilirsiniz. Fazla masumsunuz demek isterdim ama yalnız yaşarım ve ölümün ne olduğunu tatmışsınız, anlaşılan.”
Zekiydi, ama düşünmediği bir şey vardı: Ben onu tercih etmemiştim. Yanlış evrak gitmişti. Ona göre ben psikopatlarla ilgilenmek için can atan biriydim; gerçeği anladığında yüzündeki ifadeyi merak ediyordum.
Ardından düşüncelerimi ve sakinliğimi bölen o soru geldi.
“Bir insanın ölümünü izlediniz mi hiç?”
Durdu. Dünya durdu. Saat durdu. O soru bir tekrar gibi perçinlendi içimde.
“Doğru tahmin etmişim galiba. Seans süremiz bitti. Bir sonraki seansta görüşürüz, doktor.”
Ukala piç. Kendini bir şey sanıyordu. Ben de onun yarasına basacaktım.
“Öldürdüğün insanların aileleri vardı, senin aksine, Arden.”
Birden ayağa kalktı; kelepçeli elindeki damarlar belirginleşti.
“S-sen nasıl ayağa kalktın? K-kelepçe nerede?” diye gıcırdattı sesi. Ardından sağ elini kaldırdı—kelepçenin zinciri kırılmıştı ve kolu serbestçe sallanıyordu.
“Korkma doktor. Aileme sataşma bende sana sataşmayım,” dedi, sırıtıp arkasını döndü ve kapıya doğru yürüdü.
Gitmeden önce, korkumu iki katına çıkaracak o cümleyi fısıldadı:
“Bir dahaki görüşmemizde, babanızın neden hâlâ kabuslarınıza girdiğini konuşalım, olur mu?”
Arden kapıdan çıktıktan sonra birkaç saniye yerimden kıpırdayamadım. Ellerim titriyordu, ama bunu fark etmemek için kalemimi sıkıca tuttum. İçimde bir şeyin çatladığını hissettim. Bu sadece korku değildi; daha derin, eski bir yankı gibiydi. Babamın o markette yere düşüşü gözümün önüne geldi — o anın çaresizliği.
Ve şimdi, yıllar sonra, bir yabancının ağzından aynı korkuyu duymuştum.
Gardiyanın kapıyı açtığını bile fark etmemişim.
“Dr. Corvin?”
Başımı kaldırdım. Sesim zor çıktı.
“Evet... seans bitti.”
Koridorda yürürken her adımda dizlerimin hafifçe titrediğini hissettim. Parmak uçlarımda kalmış metal kokusu burnuma çarpıyordu. Sanki o kelepçenin soğukluğu hâlâ odamdaydı.
Odama vardığımda kapıyı arkadan kapattım. Derin bir nefes aldım ama hava boğazımda takılı kaldı. Masama oturdum. Arden’in dosyasını önüme koydum. Kağıtların üzerinde parmaklarım gezinirken fark ettim — sayfalar titriyordu, ama bu kez dosya değil, bendim.
Kendime itiraf etmek istemesem de… o adam bana dokunmuştu.
Zihnime, geçmişime, savunmalarıma.
Sanki beni yıllardır tanıyormuş gibi konuşmuştu.
Ve en kötüsü, gözlerinde yalan yoktu.
Kapı yeniden çalındı. İçeri müdür girdi. Sert bir yüz ifadesi vardı.
“Dr. Corvin,” dedi, “Arden Vale ile olan seansınız… normal geçmemiş sanırım.”
Kaşlarımı çattım. “Kiminle normal geçebilir ki?”
Müdür dosyayı masamdan aldı, kabaca sayfaları karıştırdı. “Gardiyan, onun kelepçesini gevşek bulduğunu söyledi. Bu kabul edilemez bir güvenlik hatası. Bir daha olursa seanslarınız iptal edilir.”
Yüzüme baktı, gözlerinde tedirginlikle birlikte bir şey daha vardı — merak.
“Peki siz nasılsınız, doktor? İlk gün için... sert bir başlangıç olmuş olmalı.”
“Gayet iyiyim.”
Yalan söyledim.
O çıktıktan sonra duvarın dibindeki aynaya baktım.
Yüzümdeki solgunluk, gözlerimin altındaki morluk… yıllardır kimse beni bu kadar sarsmamıştı.
Elimi saçlarıma götürdüm, ardından kendi sesimi duydum, fısıltı gibi:
“İki ay dayanamayacağımı söylemişti…”
Gülümsedim, ironiyle, öfkeyle.
“İki ay mı? Göreceğiz, Bay Vale.”Müdürün ardından odada yeniden sessizlik çöktü. Saatin tik takları bile rahatsız edici geliyordu. Kalemimi masaya bıraktım, metalin çıkardığı ses o kadar keskin geldi ki tüylerim diken diken oldu.
Bir an için, onun sesi hâlâ kulaklarımda yankılandı:
“Babanızın neden hâlâ kabuslarınıza girdiğini konuşalım, olur mu?”
Kabuslar… o kelime midemi sıkıştırdı. Gözlerimi kapadım ama işe yaramadı. O marketin zemini, babamın cansız bedeni, kalabalığın sesi… hepsi yeniden geldi. Yıllarca terapilere, okumaya, anlamaya çalıştım ama bir cümleyle her şeyi geri getirebilmişti.
Kafamı kaldırdım.
Arden, bunu bilmemeliydi.
Bilmemesi gerekiyordu.
Ama biliyordu.
Birinin dosyamı okumuş olması mümkündü, ama o sözleri söylerken yüzündeki o ifade… bu yalnızca tahmin değildi. O, hissediyordu.
Bir psikopatın hissetmemesi gerekirdi. Ama o, sanki zihnimin duvarlarında geziniyor gibiydi.
Sandalyemi ittim, ayağa kalktım. Odayı bir baştan bir başa dolaşmaya başladım. Soğuk duvarlara dokundum, parmak uçlarımda metalin sertliği… Gerçekti. Buradaydım. Ama hissettiklerim tamamen kontrol dışıydı.
“Delirtmeye çalışıyor,” dedim kendi kendime. “Bu onun oyunu.”
Sesim titrese de inatla devam ettim.
“Ben Lina Corvin’im. Ben onun zihnine gireceğim, o benimkine değil.”
Bir süre aynada kendime baktım. Gözlerimin altındaki morluklar, yüzümdeki gergin ifade… Arden haklıydı. Masum görünüyordum.
Ama ben masum değildim.
Sadece iyi oynamayı öğrenmiştim.
Dosyayı yeniden açtım, birkaç not karaladım. Parmaklarımın arasında kalem titriyordu. Yazdıklarımın çoğu dağınıktı ama tek bir cümle netti:
“Arden Vale: tehlikeli, manipülatif, empatik görünümlü psikopat. Fakat ilginçtir, içgüdüsel okuma gücü olağanüstü.”
Kalemi bıraktım. Derin bir nefes aldım.
Bu seans bir savaşın başlangıcıydı, bunu hissediyordum.
Birden dışarıdan gelen bir sesle irkildim — metal bir tıkırtı.
Kapının altından bir şey kaymıştı.
Eğilip baktım: küçük bir kâğıt parçası. Üzerinde kalemle yazılmış birkaç kelime vardı.
“Uyuyabildin mi, Doktor?”
Donakaldım.
Arden’in odası bu koridordan birkaç kapı ötedeydi.
Kimse dışarı çıkamazdı, kimse bana yazı ulaştıramazdı.
Kâğıdı avucumda buruşturdum. Kalbim deli gibi atıyordu ama gözlerimde bir kıvılcım yandı.
O an fark ettim… ben korkmuyordum.
Merak ediyordum.
Ve işte tam o noktada, kendimden korkmaya başladım.
✨
Yemek almaya çıktığımda odada bir not vardı. Saat gece üçe geliyordu. Ofisteki hava ağırdı, nefes almak bile zordu. Bilgisayar ekranındaki beyaz sayfa gözlerimi yakıyordu, ama kapatmaya cesaret edemedim. Karanlıkta kalmak istemiyordum.
Arden’in bıraktığı o not hâlâ masamdaydı:
“Uyuyabildin mi, Doktor?”
O kâğıt parçasına her baktığımda içimde bir şeyler geriliyordu. Parmaklarım titredi. Onu yırtmak istedim ama yapamadım. Sanki yırtarsam, bir şekilde beni duyar gibiydi.
Koridordan ayak sesleri geldi.
Düzenli, yavaş, emin.
Gardiyan nöbet değiştiriyor olmalıydı. Ya da ben öyle umuyordum.
Ses yaklaştı.
Kapımın önünde durdu.
Kalbim göğsümde çarpmıyordu artık — sanki oradan kaçmaya çalışıyordu.
Bir “tık” sesi. Kapı kolu oynadı.
“Geç oldu,” demek istedim ama sesim çıkmadı.
Kapı yavaşça aralandı.
Işık kapı eşiğinden sızdı. Gardiyan üniforması giyen biri içeri girdi. Başını kaldırmadı.
Ama o duruş... o sessizlik... o yürüyüş.
Bir an her şey dondu.
Kıyafetin içinde kim olduğunu anladım.
Arden.
Dilim damağıma yapıştı. “Nasıl—” dedim, ama devam edemedim.
O, sessizce kapıyı kapattı, sürgüyü çekti.
Artık dışarıdan kimse duyamazdı.
Adımlarını attı. Yavaş, neredeyse zarif.
Her bir adımıyla içimdeki korku büyüdü.
Masayla aramızda yalnızca bir adımlık mesafe kaldı.
“Gardiyan olmak,” dedi kısık bir sesle, “zihne girmek gibidir. Kapıları açmayı bilmen yeterli.”
Sesi o kadar sakindi ki, çıldıracak gibi oldum.
Bir adım daha attı.
Refleks.
Sadece refleks.
Çekmecemi açtım. Parmaklarım aradığını buldu — bir iğne.
O an bilincim, sezgim, mantığım birbirine karıştı.
Bir gölge hareket etti, bir fısıltı duydum, sonra —
Sessizlik.
Işık gözlerime vurduğunda, elimde hâlâ titreyen o iğne vardı.
Oda darmadağındı. Sandalyem devrilmişti.
Ve yerde biri yatıyordu.
Gardiyan üniforması paramparça olmuştu.
Yüzü yarı gölgede kalmıştı ama onu tanımamam mümkün değildi.
Arden.
Bir an nefes alamadım. Kalbim ağzımdaydı.
Yavaşça geri çekildim, sırtım duvara çarptı.
Ne kadar süre öyle kaldım bilmiyorum.
Dakikalar, belki saatler geçti.
Sonra aniden kapı gürültüyle açıldı.
Gerçek gardiyanlar içeri daldı.
Işığın altında Arden hâlâ yerdeydi.
Birinin “nabız zayıf ama var!” dediğini duydum.
Ama kimse bana bakmıyordu.
Sanki odaya ben ait değildim.
Ben sadece duvardaki gölgeme baktım.
Ve gölgenin elinde hâlâ iğneyi tutuyor olduğunu fark ettim.
Bölüm etkileşimi
