2. bölüm / 4
Çizginin Ötesinde2.BÖLÜM
Bölümler 4Şu an: 2.BÖLÜM
- 1 1.BÖLÜM3.387 kelime
- 2 2.BÖLÜM4.696 kelime · Okuduğun bölüm
- 3 3. BÖLÜM4.413 kelime
- 4 4.Bölüm5.583 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
ARAS VARDAR
💙🏐🆚🏀💚
Selammm, yeni bölüm sonunda geldi! 🥹🤍
Evet, TikTok'ta cumartesi günü paylaşacağımı söylemiştim ama ailemde yaşanan büyük bir sağlık sorunu nedeniyle bölüm gecikti. Ölüme yakın bir durum yaşadık desem, sanırım neden geciktiğini daha iyi anlayabilirsiniz...
Bu bölüm diğerlerinden biraz daha uzun oldu. Sizin için ekstra eklemeler yaptım. 🫶🏻
Diğer bölümü de en kısa sürede, muhtemelen 2-3 gün içerisinde atmayı düşünüyorum. Çünkü bölümün yarısından fazlasını düzenledim, sadece küçük bir kısmı kaldı. Onu da düzenleyip hemen paylaşacağım.
Beni beklediğiniz ve anlayış gösterdiğiniz için çok teşekkür ederim. 🤍
Keyifli okumalar! Yorumlarınızı ve düşüncelerinizi mutlaka bekliyorum. 🥹
Öptüüümmm 💋🤍
4664 kelime... 👀
💙🏐🆚🏀💚
2. BÖLÜM
Cuma gününün o hafif, haftayı bitirmenin getirdiği nispeten rahat havası Altın Işık Koleji'nin koridorlarına yayılmıştı. Ama bizim 12-B sınıfındaki gerilim bunun tam aksine tırmanıştaydı.
Dördüncü dersimiz Tarih ve Sosyoloji'ydi. Sınıftaki uğultu sürerken sıramda hafifçe geriye kayıp başımı pencereye yasladım. Göz kapaklarım adeta üzerlerine kurşun dökülmüş gibi ağırlaşıyordu. Ben bünyesi gereği tam bir uyku bağımlısıydım.
Sabahları annemin zorlaması olmasa yataktan kalkmam imkânsızdı; hatta bugün bile uykum yüzünden az daha okula geç kalıyordum. Sarp, sabah beni yataktan kaldırmaya çalışmaktan bıkıp benden önce okula gelmişti, ben ise son dakika kendimi sınıfa zor atmıştım. Annem dün nöbette olduğu için sabah bizi bırakamamıştı. Sarp şanslıydı ki bir uyandı mı daha uyuyamadığı için sabah kalkabiliyordu. Okuldaki ilk bir haftamı geride bırakmış olmama rağmen zihnim hâlâ bu erken kalkma temposuna alışamamıştı. Hafta boyunca yaptığım gözlemler ise açıkça ortadaydı: Bu okulda herkes gruplaşmıştı, herkes birbirinin dış görünüşünü, kıyafetini ve statüsünü tartıyordu.
Öğretmenimiz sınıfa girdiği gibi kalkmamamız için elini salladığında pozisyonumu bozmadan durmaya devam ettim. Elindeki kalın ders notlarını masasının üzerine bıraktı. Gözlüklerinin üzerinden sınıfa bakıp "Tünaydın gençler," dediğinde sınıf ona karşılık "Tünaydın," dedi. Benim gözlerim ise açılıp kapanıyordu. Ne vardı da sırf bir film için gece yatmamıştım ki? Öğretmenim eline tebeşiri alarak tahtaya büyük harflerle bir şeyler yazdı: 'Toplumsal Yozlaşma, Güç ve İnsan Doğası'
"Evet gençler," dedi öğretmen derin bir nefes alarak. "Bugün tarihteki büyük liderlerin ve toplumların çöküş dönemlerindeki güç hırslarını konuşacağız. Gücü eline geçiren insanın nasıl dönüştüğünü inceleyeceğiz. Aras, sen bu konuda ne düşünüyorsun? Güç insanı değiştirir mi?"
Sınıftaki bakışlar arka sıraya, Aras'a, yani bizim olduğumuz sıraya döndü. Ben de başımı hafifçe Aras'a çevirdim. Aras oturduğu sırada arkasına rahatça yaslandı. Yüzünde her zamanki o mesafeli, sakin ifade belirdi.
"Bence güç insanı değiştirmez hocam," dedi Aras o rahat ama dikkat çeken sesiyle. "Güç sadece insanın içindeki bastırılmış hırslara bir alan açar. Zayıf bir insan güç kazandığında etrafındakileri ezmeye başlar. Yani sorun güçte değil, o gücü taşıyamayacak sığlıktaki insanlardadır."
Aras'ın bu tespiti sınıfta hafif bir fısıltıya sebep oldu. Sıramda doğrulup duruşumu düzelttim. Böyle mantıklı bir yorum duymak şaşırtıcıydı.
Öğretmen başını salladı. "Güzel bir bakış açısı. Peki genel olarak liderlik ve güç hırsı bir toplumu nasıl felakete sürükler?"
Ön sıradan Melis saçlarını arkaya atıp söz hakkı aldı. İlk başta gayet düzgün, akademik bir dille konuşmaya başladı: "Hocam bence güç, doğru yönetilmediğinde toplumu kontrolsüzlüğe sürükler.
Lider dediğin kişi vizyon sahibi olmalı. Vizyonsuz insanlar yetkili konuma geldiğinde krizleri yönetemez ve çöküş başlar."
Hoca tam başını sallayacakken Melis dudak kenarıyla hafifçe gülümseyerek tonunu değiştirdi: "Tabii bazen kalitesiz insanlar sırf tesadüfen kendilerine küçük bir alan bulduklarında hemen bir şey olduklarını sanıyorlar.
Yanlış yerlerde, içi boş bir özgüvenle dolaşan insanlardan bahsediyorum yani."
Oyun konuşması üzerine ben de soğukkanlılıkla el kaldırdım.
Önce kendi bakış açımı sakin bir şekilde sundum: "Liderlik ve güç hırsı konusunda Melis'in vizyon vurgusuna katılıyorum hocam. Gücü elinde tutan kişinin bunu bireysel değil, toplumsal bir faydaya dönüştürmesi gerekir. Fakat vizyon sadece bulunulan konumla veya hazır sunulan imkânlarla elde edilmez."
Ardından bakışlarımı doğrudan Melis'e çevirip tonumu hafifçe biledim: "Özellikle de bomboş bir özgüvenle, sırf ailelerinin sunduğu imkânlar veya geçmişteki hazır unvanlar yüzünden kendilerini lider sananlar çok tehlikeli. Asıl komik olan, gerçek bir duruşla karşılaştıklarında ellerindeki o yapmacık tahtın ne kadar çabuk sallandığını görmeleri. Asıl çöküş o zaman başlar."
Melis oturduğu yerde dikleşti, yüzündeki o yapmacık tebessüm bir anda kayboldu. Bana doğru hafifçe dönüp alaycı bir tonla devam etti: "Tabii bazıları da nereye ait olduklarını bilemedikleri için, geldikleri yeni ortamda sırf göze batmak ve var olduklarını kanıtlamak için her şeye muhalefet olmayı 'duruş' sanıyor. Ama vizyon dediğin şey sonradan taklit edilebilen bir şey değildir; kökte olur."
Gülümsememi bozmadan arkama yaslandım. "Çok doğru Melis, kökte olur," dedim sesimdeki iğneleyici tonu saklamayarak. "Ama kök dediğin şey sadece babanın yaptırdığı binalarla ya da cebindeki parayla ölçülmez. Bazıları o hazır imkânların arkasına sığınmaktan kendi karakterini inşa etmeyi unuttuğu için, karşısında kendi ayakları üzerinde durabilen birini görünce hemen 'muhalefet' ya da 'taklit' etiketi yapıştırır. Çöküş tam olarak bu çaresizlikle başlar işte."
Sınıfta 'Oooo' diye hafif bir fısıltı koptu. Melis'in gözlerinden adeta kıvılcımlar çaktı, çenesi hırsla kasıldı. Tam ağzını açıp sert bir karşılık daha verecekti ki öğretmenimiz araya girdi.
Öğretmenimiz gülümsedi. "İşte bu!" dedi ikimizi göstererek. "Bu zıt fikirler ve rekabet tam da aradığım şey. Bu yüzden ilk dönem puanınızın büyük kısmını oluşturacak olan dev proje ödevini bu konu üzerine yapacaksınız.
Dörder kişilik gruplar halinde."
Sınıftan şikâyet sesleri yükselirken, "Hocam ilk haftadan ne projesi?", "Bir de dört kişilik grup mu?", "Arkadaşlarımızla olabilir miyiz?" nidaları yükselirken öğretmen masaya vurup gürültüyü kesti.
"Kimse kendi arkadaşıyla grup kurmayacak. Grupları kura ile belirleyeceğim!" Ve hemen ekledi: "Bu dönem iki kere proje yapacağız. Birincisi bu proje; sözlü notunuzun yüzde ellisini etkileyecek. Diğer proje de dönem sonu olacak, o da aynı şekilde yüzde elli etkili olacak."
Öğretmen masaya oturup kâğıtları hazırladı, birkaç dakika sonra katlayıp avucunda salladı. "Başlayalım bakalım."
Sağ dirseğimi masaya yaslamış, çenemi elime oturtmuştum. Bir yandan gerginleşen ortam yüzünden stresliyken bir yandan da felaket uykum geliyordu. Gözüm yanımda oturan Aras'a kaydı. Arkasına yaslanmış, kollarını göğsünde bağlamış, kısık gözlerle hocayı izliyordu.
Onu incelediğimi anlamaması için bakışlarımı hızla çektim. İçimden Çisem ile aynı grupta olmak için dualar ederken hocamız ilk kâğıdı çekti: "Çisem..." Ardından üç kâğıt daha çekerek önce kendi baktı, ardından gülümseyerek isimleri art arda okudu: "Selin, Buse ve Ahmet. İlk grup sizsiniz."
Çisem yan masadan bana dönüp "Kura işte İzel, şansımıza bak..." diye fısıldadı.
"Sorun değil," dedim gülümsemeye çalışarak. "Sıra ikinci grubumuzda," diyen öğretmenimizle tekrar hocaya döndüm.
İlk ismi okudu: "İzel..." İsmimi duyunca dikleştim. Çalışkan biri sayılmazdım, annemin zorlamasıyla derslerim iyiydi ama o kadar. En azından çalışkan birileri veya benimle anlaşabilecek birileri çıksaydı da kolayca halletseydik. Hocanın ikinci kâğıdı çekmesiyle dikkat kesildim, hadi bismillah.
İkinci kâğıt açıldı: "Melis..."
Melis "Ne?!" diye bir tepki verdi. Ben ise gözlerimi devirmemek için kendimi tuttum. Az önce sınıfta birbirimizle laf dalaşına girdiğimiz kızla aynı gruptaydım.
Üçüncü kâğıt: "Doruk..."
Doruk oturduğu yerden alaycı bir şekilde sırıttı. Ve öğretmen son kâğıdı açtı: "Ve... Aras."
Ağzım neredeyse açık kalacaktı. Melis ve Doruk zaten okulun en çekilmez tipleriydi. Bir de üstüne Aras eklenmişti.
Aras konusunda kafam karışıktı. Aslında herkesle konuşabilen, okulda tanınan, rahat bir tipti ama Melis ve Doruk'la aynı gruba düştüğü için onun da yüzündeki o memnuniyetsiz ifadeyi net bir şekilde görebiliyordum. Yani o da bu durumdan hiç hoşnut değildi.
Doruk, Aras'a doğru bakıp alaycı bir ses tonuyla, "Ooo Aras, desenize hafta sonumuz harika geçecek," dedi.
Aras ise sadece belli belirsiz, zoraki bir tebessümle yetindi, istifini bozmadı.
Beşinci dersimizin Beden Eğitimi olması zihnimdeki ödev krizini dağıtmak için iyi bir fırsattı.
BEŞİNCİ DERS;
Çisem'le birlikte kızlar soyunma odasına geçip üzerimizi değiştirmeye başladık. Ders öncesi bir şeyler atıştırdığımız için biraz geç kalmıştık, içeride ikimizden başka kimse yoktu.
"Aklım hâlâ o kurada kaldı," dedi Çisem endişeyle. "Melis ve Doruk'la aynı gruba düşmek ne demek ya?"
"Görmezden geleceğim," dedim ayakkabımın bağcıklarını sıkarken. "Melis'in nazıyla uğraşamam, notumun düşmesine de izin veremem."
Çisem bankta yanıma oturdu. "Peki Aras? Onunla nasıl yapacaksınız?"
"Aras'ı tam çözebilmiş değilim," dedim iç çekerek. "Bu bir haftada gözlemlediğim kadarıyla herkesle konuşuyor, okuldaki herkes tanıyor onu ama çok kapalı bir kutu.
Kendini belli etmiyor. Bu da grupta işlerin nasıl yürüyeceğini kestirmemi zorlaştırıyor. Baksana, o da Melis'lerle aynı grupta olmaktan hiç memnun görünmüyordu zaten."
"Evet, Aras öyle çok samimi takılmaz kimseyle," dedi Çisem. "Neyse, sen yine de kendini çok sıkma."
"Sıkmıyorum ya," dedim tebessüm ederek. "Ben o filenin arkasına geçtiğim an her şeyi unutuyorum zaten. Eski okulumda kaptandım, saha benim rahatlama alanım."
Eşyalarımızı dolaba kilitledikten sonra aynanın karşısında çillerimin görünmediğinden emin olarak çıktık. Bugün beden dersi olduğu için sabah bol bol sabitleme spreyi sıkmıştım. Terden dolayı akma ihtimali vardı ve havalar sıcak olduğu için bu risk daha da çoğalıyordu.
Kollarımda da aslında çiller vardı ama dikkat çekecek kadar çok değildi; allahtan şanslıydım. Spor salonuna adım attığımızda yüksek tavanın yarattığı o hafif yankı ve burnuma gelen o tanıdık parke kokusu, içimdeki sporcuyu bir anda uyandırdı.
Sınıfça hizada yan yana sıraya girdik. Beden Eğitimi hocamız elinde klipsli tahtasıyla karşımızda durmuş yoklama alıyordu. Tam yoklama biterken spor salonunun çift kanatlı kapısı gürültüyle açıldı. İçeri, üzerlerinde okulun profesyonel antrenman formaları olan birkaç kız girdi.
Hoca elindeki tahtaya bir şeyler not edip kafasını kaldırdı. "Evet gençler, yoklama tamam," dedi gür sesiyle. "Bugün okul çıkışında ilçe genelinde önemli bir toplantım olduğu için voleybol takımının antrenmanını öne çekmek zorunda kaldık.
Kızlar voleybol takımı hariç herkese serbest çalışma! İsteyen tribüne geçip izleyebilir, takımdakiler filenin yanına hazırlansın."
Sınıf kenara doğru dağılmaya başlarken Melis ve Buse de kasıntı adımlarla hocanın yanına yürüdü. İçimdeki o bastırılamaz heyecan dalgasıyla adımlarımı doğrudan hocaya doğru yönlendirdim.
"Hocam, kolay gelsin, bölüyorum ama..." dedim nazik ve kendinden emin bir sesle.
Hoca başını tahtadan kaldırıp bana baktı, şaşırmış ama memnun bir ifadeyle gülümsedi. "Sağ ol kızım. Sen bu hafta nakil gelen öğrencisin, değil mi? İzel Efra?"
"Sadece İzel diyebilirsiniz hocam," dedim yüzüme oturan tatlı ama mesafeli bir tebessümle. "Okulun ilk haftası, henüz ortama uyum sağlamaya çalışıyorum ama spor salonunu ve fileyi görünce duramadım. Takımda herhangi bir eksik var mı acaba? Seçmeler ne zaman yapılacak?"
Hoca beni başımdan aşağı şöyle bir süzdü. "Takımda boşluğumuz var İzel ama burası okul takımı; herkesi doğrudan antrenmana alamıyorum. Önümüzdeki hafta içi seçme yapacaktım, oraya gel istersen."
"Anlıyorum hocam," dedim duruşumu biraz daha dikleştirerek. "Eski okulumda üç yıl boyunca takım kaptanlığı yaptım. Oyun kurma, saha içi disiplini ve hücum organizasyonlarında tecrübeliyimdir. Asıl pozisyonum köşe smaçör ama ihtiyaca göre pasör çaprazında da oynayabilirim."
'Kaptanlık' lafı ağzımdan çıktığı an hocanın gözlerindeki o sıradan ifade yerini meraklı bir ciddiyete bıraktı. Elindeki klipsli tahtayı hafifçe dizine vurdu. "Kaptanlık dedin... Bak bu ilgimi çekti işte.
Saha içi liderliği her oyuncuda olan bir şey değildir. Madem o kadar güveniyorsun tecrübene, haftaya kadar bekleyip boşuna vakit kaybetmeyelim. Ama bak, kadrodaki kızların hepsi uzun zamandır birlikte oynuyor, ritimleri yüksektir. Ayak uydurabileceğinden emin misin?"
"Hiç şüpheniz olmasın hocam," dedim gözlerimin içi parlayarak. "Sahada gösteririm."
Hoca tebessüm ederek başını salladı. "Pekala! Görelim bakalım kaptanlık kumaşını. Geç hemen kenardan kırmızı antrenman yeleğini giy, seni bugün doğrudan sahada göreyim."
"Çok teşekkür ederim hocam!" dedim içim kıpır kıpır olarak.
O sırada Melis'in göğsündeki 'C' harfi işlenmiş kaptanlık bandını gördüğümde taşlar yerine oturdu: Takım kaptanı Melis'ti. Bu durum antrenmanı benim için sıradan bir çalışmadan çıkarıp adeta bir yetenek ve gurur savaşına dönüştürecekti.
Saha kenarına geçtiğimde saçları açık olan kızları fark edip bileğimdeki siyah esnek saç lastiğini çıkardım. Saçlarımı tepemde sıkı bir atkuyruğu yapıp iyice topladım. Kırmızı antrenman yeleğini üzerime geçirdiğim sırada Melis salınarak yanıma kadar geldi. Yüzünde iddialı bir tebessüm vardı.
"Şans dilemeye geldim yeni kız," dedi süzerek. "Umarım ilk setten nefes nefese kalıp kenara kaçmazsın. Burası senin eski okulundaki antrenmanlara pek benzemez."
Lastikle topladığım saçlarımı hafifçe düzelttim ve gözlerinin içine bakarak soğukkanlılıkla gülümsedim. "Merak etme Melis. Asıl sen adımlarına dikkat et, blokta karşı karşıya geldiğimizde ritmin bozulmasın."
Melis dik bir duruşla arkasını döndü. O sırada tribünler dolmaya başlamıştı. Beden eğitimi dersindeki bizim sınıf, hatta antrenmanı duyan diğer sınıflardaki öğrenciler bile oturup bizi izlemeye başlamıştı. Aras, Doruk ve Çisem de tribünün ön sıralarındaydı.
Hoca elindeki düdüğü çaldı. "Çift kale maç yapıyoruz! Melis A takımı, İzel sen B takımının smaçörüsün!"
Fileye yaklaştığımda gerilim havada adeta elle tutulur hale gelmişti. Melis filenin tam diğer tarafında, karşımdaydı. Topu parmaklarının arasında hırsla döndürürken bana bakıyordu.
İlk servis atıldı. B takımının pasörü topu harika bir kavisle havaya dikti. Mükemmel bir zamanlamayla adımladım, yüksek bir sıçramayla vücudumu esnetip topa tüm gücümle vurdum! Top, Melis'in bloka çıkan ellerinin üzerinden sıyrılıp parlayarak tam çizgiye çarptı.
Güm!
Tribünlerden büyük bir "Ooo!" sesi ve alkış koptu. Melis şaşkınlıkla çizgiye bakarken kendini toparlamaya çalıştı. İkinci pozisyonda Melis hücuma kalktığında, ben çoktan filenin üzerinde blok için yerimi almıştım. Zamanlamam o kadar pürüzsüzdü ki, onun sertçe vurduğu top tam ellerime çarpıp doğrudan sahasına geri döndü. Sayı yine bizimdi!
"Harika blok! İşte böyle!" diye bağırdı hoca kenardan.
A ve B takımı arasındaki maç sıradan bir antrenman olmaktan çıkıp harika bir rekabete dönüştü. Tribündekiler nefeslerini tutmuş; bir tarafta Melis'in hırslı hücumlarını, diğer tarafta benim soğukkanlı smaçlarımı ve bloklarımı izliyordu. İki taraf da pes etmeden son ana kadar hırsla oynadı.
Düdük çaldığında salonda uzun bir alkış tufanı koptu. Hoca doğrudan bana doğru yürüdü: "İzel, tecrüben ve oyun taktiğin konuşuyor. Saha görüşün ve soğukkanlılığın mükemmel. Takımdaki boşluğu seninle dolduruyoruz. Tebrik ederim, takıma hoş geldin."
"Çok teşekkür ederim hocam!" dedim yüzümde kocaman bir tebessümle.
Hoca kenara geçerken, 12 kişilik takım kadrosundaki kızların hepsi etrafımda toplandı. Yüzlerinde son derece samimi ve sıcak ifadeler vardı.
İlk olarak elini uzatarak öne çıkan kız; altın sarısı saçları, ela gözleri ve kar gibi teniyle yüzündeki o sıcacık tebessümle bana baktı: "Harika oynadın İzel! Ben Güneş, 12-A Sayısal sınıfındayım. Takımın asil pasörüyüm. Attığın o smaçlardaki yükseliş zamanlamana bayıldım, bu sene seninle sahada harika paslaşacağız gibi duruyor."
Güneş'in o içten enerjisi bir anda içimi ısıttı. Elini sıkıp gülümsedim. "Memnun oldum Güneş, İzel Efra ben de. Eşit ağırlık sınıfındayım. Pasların gerçekten harikaydı."
Ardından diğer takım arkadaşları tek tek sırayla kendilerini tanıtmaya başladılar:
"Ben İlkim, 12-C sınıfından. Pasör çaprazıyım. Sol kanattan attığın smaçlar harikaydı, hücum hattımıza güç kattın!"
"Selam! Ben Ece, 11'deyim."
"Ben Defne, 11'lerdenim. Ece ile orta oyuncu pozisyonunu paylaşıyorum. Takıma hoş geldin."
"Ben Derin, takımın liberosuyum. Hoş geldin."
"Güneş'le aynı sınıftayım, ben Ceren. Arkada servis turuna girdiğimde senin hücumlarını izlemek keyifli olacak."
"Ben İrem. Pozisyondaşız ama senden öğreneceğim çok detay var gibi görünüyor!"
"Ben Damla, Güneş'in yedeğiyim. Pas dağıtımındaki soğukkanlılığına hayran kaldım."
"Sınıftan zaten göz aşinalığımız var ama resmi olarak hoş geldin İzel, ben Beste. Orta oyuncu yedeğiyim."
Kaptan Melis havlusunu omzuna atıp Buse ile yanımıza yaklaştı. Sahadaki duruşunu bozmadan, kibirle, "İyi oyundu yeni kız, takıma hoş geldin," dedi.
"Teşekkürler Melis, iyi oyundu," diye karşılık verdim sakin ve normal bir şekilde.
12 kişilik kadro tamamlanmış, sahada harika bir sinerji yakalanmıştı. Yüzümdeki gururlu tebessümle kızlarla vedalaşarak kenarda beni heyecanla bekleyen Çisem'e doğru yürüdüm. Çisem'in yanına vardığım gibi ellerimi birbirine vurarak yerimde küçük küçük zıpladım. Yüzümdeki geniş gülümseme ile "Takıma alındım!" dedim.
Çisem hemen ayağa kalkarak heyecanımı paylaştı: "Duydum kızım, harika bir haber! Hoca tekte aldı seni. Zaten harikaydın, almasaydı haksızlık yapmış olurdu. Ayrıca herkes sizi izliyordu. Sözde antrenman yapacaktınız, birbirinizi yediniz!"
Omuz silktim. "Ne yapayım, takıma alması için öyle oynadım. Ama Melis zorlayınca birden kontrolden çıktı her şey."
Çisem elini boş ver dercesine salladı. "Neyse hadi gidelim, bunu kutlayalım." Çisem'le kol kola girerek soyunma odasına adımladık. Zaten zil çalmıştı bile.
DERS ÇIKIŞI;
Cuma gününün son ders zili tüm okulda yankılandığında, üzerimdeki o yoğun haftanın ve voleybol antrenmanının tatlı yorgunluğuyla eşyalarımı topladım. Sarp ders biter bitmez kendi arkadaş grubuyla takılacağını, eve geç geleceğini söyleyerek çoktan çıkıp gitmişti. Çantamı tek omzuma asıp koridoru geçtim ve okul binasından dışarı çıktım.
Eylül ayının son demlerini yaşadığımız şu günlerde, ikindi güneşinin sıcaklığı okul bahçesindeki o ulu çınar ağacının geniş yaprakları arasından süzülüyordu. Kura sonucu aynı gruba düştüğümüz Melis, Doruk ve Aras ile proje ödevinin detaylarını konuşmak üzere ders çıkışında bahçede buluşmaya sözleşmiştik. Zaten ilk haftanın stresi üzerimdeydi; sırf ortalamamı yüksek tutmak istediğim için bu projeyi ciddiye alıyordum ama gruptakilerin rahatlığı göz önüne alınınca işimin hiç kolay olmayacağı açıktı. Sırtımı çınarın serin gövdesine yaslayıp beklemeye başladım.
Okul servisleri birer birer kalkıyor, öğrenciler neşeyle bağırışarak dağılıyordu. Dakikalar ilerledikçe bahçedeki gürültü yerini sakin bir sessizliğe bıraktı. Sırtımı ağaca yaslamış bir şekilde gözümü binanın çıkış kapısından ayırmıyordum. "İyi ki bir proje konuşacağız, hanımefendilerle beyefendilerin keyfini bekliyoruz," diye içimden geçirmeden edemedim.
Zaten bünyem gereği uykusuzluktan ve haftanın yorgunluğundan kırılıyordum, bir de burada dikilip bekletilmek canımı sıkmaya başlamıştı.
Sözleştiğimiz saatin üzerinden yirmi dakikaya yakın bir süre geçtikten sonra nihayet binanın merdivenlerinde göründüler.
Melis ve Doruk yan yana, sanki podyumda yürüyormuş gibi son derece aheste adımlarla geliyor, bir yandan da gülüşerek konuşuyorlardı. Hemen arkalarında ise Aras; tek elini cebine atmış, çantasını tek omzuna takmış bir şekilde son derece kaygısız ve mesafeli adımlarla geliyordu.
Ağacın altından doğrulup bahçenin ortasında, gölgeyle güneşin birleştiği çizgide durdum. Melis kollarını göğsünde birleştirip üstten bakan o malum tavrıyla tam karşıma dikildi. Yüzünde "Keşke şu an burada olmasaydım," ifadesi açıkça okunuyordu.
"Şu ödev işini hemen konuşup bitirelim," dedi Melis, sesindeki o soğuk ve sabırsız tonu hiç saklamayarak. Dördümüz bir yuvarlak oluşturacak şekilde durmuştuk. "Koca hafta sonumu, hele ki Cuma akşamımı bu işe gömecek değilim. Yarın akşam zaten önemli bir davetim var."
"Hafta sonunu gömmene gerek yok zaten Melis," dedim sakin ama son derece net bir sesle. "Pazartesi günü derste bu konuyu netleştirmemiz gerekiyor. Ben not ortalamamı düşürmeye hiç niyetli değilim. O yüzden görev dağılımını yapalım, herkes üstüne düşeni halletsin, uzatmayalım."
Doruk ellerini ceplerine sokup yüzüne o sinir bozucu alaycı tebessümünü yerleştirdi. "Kasma bu kadar ya. Sen çok istiyorsan yazarsın ana çatıyı, getirirsin önümüze. Biz de bakar bir iki slayt ekler geçeriz. Hoca zaten detaylı okumuyor."
Bakışlarımı doğrudan Doruk'a diktim, sesimdeki ciddiyeti koruyarak: "Hiç öyle bir dünya yok Doruk," dedim. "Beni etrafındaki o emir verdiğin insanlarla karıştırma. Kimsenin ödevini tek başıma sırtlanacak değilim. Bu gruptaysak herkes eşit çalışacak, notu da beraber alacağız. Ben sizin asistanınız değilim."
Doruk ters bir cevap verecek gibi oldu ama tavrımdaki netliği görünce gözlerini devirip arkasına doğru bir adım attı, üstelemedi.
Melis araya girip tırnaklarına baktı. "Aman iyi, amma büyüttünüz. Madem çalışasınız var, yarın bize gelin. Bizim evin arka bahçesi geniş, çayımızı kahvemizi içerken hallederiz işte. Dışarılarda sürünmenin alemi yok."
"Olmaz," dedim hiç tereddüt etmeden. "Sizin evde ders çalışılmayacağı, iki dakika sonra muhabbete ve laklak etmeye kayacağı çok açık. Sakin, kimsenin dikkatini dağıtmayacak bir yer olmak zorunda."
"Peki neresi olacak hanımefendi?" dedi Melis gözlerini devirerek. "Sizin o basık mahalle kütüphanelerine kapanacak halimiz yok herhalde? Ben öyle yerlerde iki dakika bile oturup fısıldaşamam."
"Senin lüks takıntıların yüzünden notumu riske atacak değilim Melis," diye karşılık verdim. "Maksat iş yapmaksa kütüphane en mantıklı yer."
"İmkânı yok, gelmem kütüphaneye falan!" dedi Melis sesini yükselterek. "Kendi evimi teklif ediyorum, beğenmiyorsun!"
İkimiz de geri adım atmayınca bahçenin ortasında buz gibi bir gerilim örüldü. Tam ben Melis'e sert bir cevap daha verecekken, o ana kadar sessizce bizi izleyen Aras bir adım öne çıktı. Yüzündeki o her zamanki mesafeli ama tuhaf bir şekilde sakinleştirici ifadeyle araya girdi.
"Tartışmayı kesin artık," dedi Aras, sesi ikimizin gerginliğini de kesecek kadar sakindi. "Ne Melis'lerin evi ne de kütüphane. Kordon'daki Mavi Kafe'ye gidelim. Arka bahçesi son derece sakindir, masaları geniş. Hem rahatça çalışırız hem de kimse sıkılmamış olur. İnterneti de hızlı, kaynak toplarken işimize yarar."
Melis, Aras'ın bu makul önerisi karşısında duraksadı. Aras'a ters yapamayacağını bildiğinden duruşunu yumuşattı. "Mavi Kafe olur bak. En azından ortamı nezih."
"Tamam," dedim ben de kabul ederek. "Yarın öğleden sonra 13.00 gibi Mavi Kafe'de buluşuruz o zaman."
Melis çantasının askısını düzeltip of çekti. "İyi de oraya nasıl gideceğiz? Cumartesi trafiğinde taksiyle mi uğraşacağız şimdi?"
Doruk da hemen kafasını salladı. "Harfiyen katılıyorum. O saatte Kordon trafiği tam felaket. Benim arabam tamirde, taksiyle gelmem saatlerimi alır."
Aras araya girdi. "Ulaşım işini büyütmeyin. En iyisi ben arabayla geçerim, hepinizi aynı anda toplar tek seferde gideriz. Bu sayede 'O geç kaldı, bu geç kaldı' olmaz."
Melis, "Harika olur," diyerek onayladı. Doruk da omzunu silkip "Bana uyar," dedi. İkisi de anlaşmanın verdiği rahatlıkla hiçbir şey demeden arkalarını dönüp çıkışa doğru adımlamaya başladılar.
Onlar uzaklaşırken ben de çantamı düzeltip okul kapısına doğru yürümeye başladım. Aras da hemen yanımda, adımlarını benimle eşitleyerek yürümeye başladı.
"Aras," dedim bakışlarımı ona çevirerek. "Beni dâhil etme, ben kendim gelirim. Taksiyle ya da annem falan bırakır, hallederim bir şekilde."
Aras duraksamadan, sakin bir sesle karşılık verdi: "Saçmalama Efra. Beraber gideceğiz diyorum. Melis'le Doruk'u alacağım gibi seni de alırım. Bir kişiyi daha eklemek zor bir şey değil."
"Kendimi boğacağım şimdi, bak sana bana Efra deme diyorum oğlum, anlamıyor musun sen? Ayrıca gerçekten gerek yok," diye üsteledim, minnet etmek istemeyerek. Tersçe ekledim: "Ben kendi başımın çaresine bakabilirim, yük olmaya gerek yok."
O beni pek takmadı isim kısmında. O da alışmıştı galiba benim bu halime; çünkü her Efra dediğinde karşı çıkıyordum.
"İnat etmenin âlemi yok, ayrıca ne yükü? Teklif benden geldi," dedi Aras. Bakışlarındaki netlik adım adım artıyordu. "Zaten hepinizi toplamak için çıkacağım. Seni o trafikte taksi köşelerinde süründürecek değilim."
Bu cümleler yüzümde belli olmasa da şaşırmama neden oluyordu; çünkü ilk hafta olmasına rağmen aramızda adamakıllı bir muhabbet olmamıştı.
"Ben sürünmem Aras, alışkınım. Kendim geleceğim diyorum," diyerek direndim.
Aras durup doğrudan gözlerimin içine baktı, sesi bu sefer tartışmaya kapalı, son derece kesin bir tona büründü: "Efra, konu kapandı. Yarın 12.30'da bana konum atıyorsun, seni de alıyorum. Nokta."
Kararlılığı karşısında söyleyecek laf bulamadım. Derin bir nefes verip omuzlarımı düşürdüm. "İyi, tamam," dedim pes ederek. "Atarım konumu."
Okul kapısına geldiğimizde vedalaştık. Aras bahçenin yan tarafındaki park alanına, siyah mat motorunun olduğu tarafa doğru yöneldi. Ben ise kapıdan çıkıp kaldırıma geçtim ve bir taksi durdurabilme umuduyla beklemeye başladım. Cuma akşamüstü trafiği yüzünden geçen taksilerin hepsi doluydu.
Tam bir taksiciye el sallayıp durduramadığım an, hemen önümde boğuk ve güçlü bir motor sesi yankılandı. Kaldırımın kenarında refleksle geriye doğru bir adım attım.
Siyah, koca bir motor tam önümde tok bir fren sesiyle durdu.
Sürücü kaskının camını yukarı kaldırdığında, o tanıdık yeşil gözlerle karşılaştım. Aras, hafifçe başını yana yatırmış, gözlerini kısmış bana bakıyordu.
"Atla, eve bırakayım," dedi. Sesi kaskın içinden boğuk ama son derece kendinden emin çıkmıştı.
"Yok, taksi bekleyeceğim ben," dedim hemen çantamın askısını omzumda dikleştirerek. Sesime olabildiğince umursamaz bir hava katmaya çalışıyordum.
Aras başını ağır ağır çevirip caddede tampon tampona ilerleyen, korna seslerinin yükseldiği yoğun trafiğe baktı. Ardından tekrar bana döndü. "Onu ben de fark ettim."
"Ee?" dedim tek kaşımı kaldırarak.
"Bu saatte Kordon çıkışında boş taksi bulman imkânsız," dedi, eldivenli eliyle motorun gidonunu ritmik bir şekilde tıklatırken. "Tüm okullar ve mesailer aynı anda bitiyor, trafik kilit."
"Beklerim, acelem yok," dedim çenemi hafifçe yukarı kaldırıp bakışlarımı caddeye çevirerek. Evim yürüme mesafesindeydi fakat hiç yürümek istemediğimden taksiyi tercih etmiştim.
"İnatçısın."
"Sen de fazla ısrarcısın."
Dudaklarının kenarı belli belirsiz yukarı kıvrıldı. Yeşil gözlerinde beliren o eğlenen ifadeyi saklama gereği bile duymuyordu. "İlk haftadan karakter analizimi de yaptın yani."
"Analiz falan yapmadım," dedim hızla ona dönüp. Elleri cebinde, motorun üzerinde o kadar rahat duruyordu ki sırf bu kendinden emin tavrı bile sinirlerimi bozmaya yetiyordu. "Sadece bir haftadır sınıftaki duruşunu gözlemliyorum."
"Demek beni gözlemliyorsun."
Bir an kaldırımın ortasında öylece kaldım. Kelimelerin ağzımdan çıkış şekli zihnimde yankılanınca tuzağa düştüğümü anladım. İçimden, 'Aferin İzel, harika toparladın,' diye geçirdim.
"Yanlış anlama," dedim. Sesimdeki o hafif panik dalgasını bastırmak için bakışlarımı kaçırıp çantamın fermuarıyla oynamaya başladım. "Yeni nakil geldiğim için sınıftaki herkesi gözlemliyorum, sana özel bir durum değil."
"Ben aksini söylemedim ki," dedi Aras. Sesi alçak, pürüzsüz ve tam damara basan cinstendi.
Bu sefer cevap veremedim. Yanaklarımın hafifçe ısındığını hissedince hırsla yutkundum. Daha düne kadar kelime kelime konuşan biz, bu çıkışta bu samimiyeti neye borçluyduk acaba? Galiba Aras'a bağlı bir durumdu bu. Aras'ın yüzündeki o kendinden emin gülümseme daha da belirginleşti. O koca siyah makineden ve üzerimdeki o dikkatli gözlerden kaçmak için bakışlarımı hızla yolun karşı tarafına diktim.
"Ben... Ben motora binmem Aras," dedim, sesimin titrememesine özen gösterip bakışlarımı motorun o yüksek, ürkütücü gövdesine indirmeden. "Taksi bekleyeceğim."
Aras gözlerini kısıp yüzümdeki o ani çekimserliği, kasmış olduğum omuzlarımı saniyesinde tarttı. Bakışları adeta zihnimi okuyordu.
"Korkuyor musun?"
"Ne? Saçmalama!"
Savunmaya geçmem o kadar hızlı ve tepkisel olmuştu ki, Aras'ın kaskın altından kısa bir kıkırdama kaçırması kaçınılmazdı. Kendimi bir anda fazla açık etmiş gibi hissettiğim için içten içe kendime kızıyordum.
"Ne korkacağım canım motordan?" dedim kollarımı göğsümde hırsla birleştirip bir adım daha atarak. "Sadece mantıklı bulmuyor, tercih etmiyorum. İki tekerlekli bir metal parçasına hayatımı emanet edecek kadar aklımı yitirmedim henüz. Risk analizi yapıyorum yani."
"Tamam," dedi sadece. Yüzündeki ifade milim değişmemişti.
"Tamam ne?" dedim kaşlarımı çatarak.
"Korkmuyorsun. Sadece risk analizi yapıyorsun."
"Tabii ki öyle!"
"Ben de zaten aksini iddia etmedim," dedi, eliyle hafifçe 'devam et' der gibi bir jest yaparak.
Sinirle gözlerimin içine oturan o meydan okuyan ifadeye baktım. "Az önce 'korkuyor musun' dedin ama!"
"Sen de hemen savunmaya geçtin."
"Çünkü konuyu bilmeden saçma bir çıkarım yaptın!"
Aras kaskın vizörünü parmağının ucuyla biraz daha yukarı kaldırdı. Yeşil gözleri doğrudan benimkilere kilitlendi. Yüzüne oturan o gıcık ama tuhaf bir şekilde karizmatik tebessümle öne doğru hafifçe eğildi.
"İzel, gerilince veya haksız çıkacağını hissedince çok fazla konuşuyorsun, anlamış oldum şimdi."
Dudaklarımı birbirine bastırdım. Göğsüm hırsla kalkıp inerken kaşlarımı olabildiğince çattım. "Ben gerilmiyorum."
"Tabii," dedi sakin bir sesle.
"Gerilmiyorum."
"Tamam."
"Şu 'tamam' deyişini de kes," dedim işaret parmağımı ona doğru hafifçe sallayarak. "Sanki çocuk kandırıyormuşsun gibi hissettiriyor."
"Niye?"
"Çünkü sinir bozucu."
Aras kısa, boğuk bir kahkaha attı. Sesi motorun rölantideki gürültüsüne karışıp doğrudan kulağıma ulaştı.
"İyi. Zaten amacım senin o mesafeli duvarını biraz zorlamaktı, demek işe yarıyor."
Sıkıntılı bir nefes verip kollarımı göğsümde daha da sıkılaştırdım, başımı hırsla başka tarafa çevirdim. 'Uyku bağımlısı bünyeme bir de bu çocuğun laf kalabalığı eklendi, harika,' diye geçirdim içimden.
"Sen gerçekten çekilmezsin."
"Bir haftadır tanıyorsun beni," dedi, başını hafifçe yana yatırıp beni izlemeye devam ederken. "Hemen teşhisi koydun."
"Yetiyor."
"Bu kadar hızlı karar vermen de ilginç."
"Çünkü bazı insanlar kendini tanıtmak için fazla uğraştırmıyor," dedim bakışlarımı tekrar ona dikip meydan okuyarak. "Tavırların gayet net."
Aras'ın sol kaşı yavaşça havaya kalktı. Yüzünde ilk defa gerçekten ilgisini çekmiş gibi bir ifade belirdi. "Bak, bunu sevdim."
"Neyi?"
"Suskun durup arkadan lafı gediğine oturtmanı."
"Sevme," dedim kestirip atarak.
"Geç kaldın," dedi alaycı bir tonla. "Çoktan sevdim bile," dedi ima ile.
Gözlerimi devirip başımı salladım. "Ben seninle konuşmuyor ve bu tartışmayı burada bitiriyorum."
"Beş dakika bile konuşmadan duramazsın," dedi, kaskın üzerinden parmaklarıyla hafifçe vurarak. "Damarına basılınca susamıyorsun çünkü. Dersteki atışmalarınla eş değer."
"Gayet de dayanırım."
"Bahse girelim mi?"
Tam ona ağzımın payını verecek sert bir cevap hazırlıyordum ki, şansıma caddenin yukarısından 'BOŞ' lambası yanan sarı bir taksi göründü. Trafiğin arasında şans eseri bir müşteri indirmiş olmalıydı. İçim büyük bir rahatlamayla doldu.
"Hah!"
Elimi hızla havaya kaldırdım. Taksi tam önümüzde, Aras'ın motorunun iki metre ilerisinde fren yapıp durdu.
Aras başını iki yana sallayarak bana baktı. Yüzünde yine o ukala tebessüm vardı. "Şanslısın. Trafik açıldı galiba."
"Şans değil. Doğru zamanlama ve mantık," dedim çantamı düzeltip taksiye doğru bir adım atarken.
"Tabii."
Taksiye doğru ilerlerken, az önce okul bahçesinde "Seni de arabayla alırım" dediği an aklıma geldi. Sırf motorla geziyor diye hava attığını düşünüp ona meydan okumak istedim. Son anda bir anlık dürtüyle durup ona doğru döndüm.
"Bak, yarın bizi kafeye götüreceksen kendi arabana binip geliyorsun. 'Arabayla alırım' deyip son dakika bu iki tekerlekli canavarla gelmek yok, haberin olsun. Gerçi o canavara dört kişi sığamayız."
Aras'ın yüzündeki o hafif, sinir bozucu gülümseme daha da derinleşti. Beni ve bu meydan okuyan tavrımı süzdü. "Emir mi veriyorsun?"
"Hayır," dedim tonumu biraz düşürerek. "Proje grubunun bir üyesi olarak güvenlik standartlarımı belirtiyorum."
"Rica ettiğini sanmıştım."
"Çünkü ilk defa mantıklı bir ulaşım planı sundun, ben de bozmak istemedim."
Aras alçak sesle güldü. Yüzünü bana doğru biraz daha yaklaştırdı. "Yarın görürüz."
"Neyi göreceğiz?" dedim gözlerimi kısıp duruşumu dikleştirerek.
"Araba konusundaki iddianı. Bakalım yarın o arabaya bindiğinde de böyle çok konuşabilecek misin?"
Şimdi ne demek istediği oturmuştu. Bahçedeki teklifini ciddiye almadığımı düşünüp yarın beni arabayla almaya geldiğinde yüzümdeki ifadeyi görmek istiyordu. Gözlerimi kısıp çene kaslarımı sıktım.
"Sen yine bir şey ima edip aklınca dalga geçiyorsun."
"Ben hiçbir şey ima etmedim," dedi masum bir tavır takınmaya çalışarak ama bakışları tamamen aksi bir şey söylüyordu. "Sadece yarınki yolculuğu iple çekiyorum."
"Dedim ya, çekilmezsin."
"Sen de bunu sürekli söylüyorsun ama hâlâ buradasın."
"Çünkü taksinin kapısını açmaya çalışıyorum Aras!"
Taksinin arka kapısını açıp içeri bindim. Kapıyı çekmeden hemen önce durup Aras'a son kez baktım. Hâlâ motorunun üzerinde oturmuş, eli gidonda bana bakıyordu.
"Ne bakıyorsun hâlâ?" dedim kapının aralığından.
"Hiç."
"Hiç öyle bakılmaz."
"Nasıl bakıyorum?"
Bir an duraksadım. Yüzündeki o kendinden emin ifade, kaskın vizöründen süzülen yeşil gözleri... İçimde anlam veremediğim tuhaf bir kışkırtıcılık yaratıyordu.
"Sinir bozucu ve zafer kazanmış gibi bakıyorsun."
Gülümsedi. Dudakları yavaşça yukarı kıvrıldı. "Çünkü öyle."
Kapıyı sertçe kapatıp camı yarıya kadar indirdim. Taksici amca dikiz aynasından bana bakıp, "Nereye ablam?" diye sordu.
Adresi hızlıca söyledikten sonra istemsizce bir kez daha kafamı camdan çıkarıp arkama baktım.
Aras hâlâ oradaydı. Motorunun yanında, kaskı elinde, rüzgârın hafifçe dağıttığı saçlarıyla yüzünde o aynı rahat ve çözülmesi zor ifadeyle arkamdan bakıyordu. İki parmağını şakaklarına götürüp bana muzip bir selam çaktı.
Taksi caddede hızlanıp hareket ettiğinde kendimi koltuğa bıraktım ve derin bir nefes verdim. Nedense aklıma tek bir şey takılmıştı:
"Yarın görürüz."
Yarın Melis, Doruk ve Aras'la aynı arabada Mavi Kafe'ye giderken neler yaşanacağını düşünmek bile istemiyordum.
Sonuçta Aras sadece sinir bozucu, ukala bir sınıf arkadaşımdı.
En azından şimdilik...
💙🏐🆚🏀💚
p
Yorumlarınızı, bekliyorum öptümmm...
Bölüm etkileşimi
