5. bölüm / 7
Çıkmaz Sokak "KARANLIĞINDA BOĞULMAK"5. Bölüm "Çıkmaz kabulü."
Bölümler 7Şu an: 5. Bölüm "Çıkmaz kabulü."
- 1 1. Bölüm "Yarımlık hayal."2.252 kelime
- 2 2. Bölüm "Darağacı."2.281 kelime
- 3 3. Bölüm "Paramparça."2.468 kelime
- 4 4. Bölüm "Düğüm."2.848 kelime
- 5 5. Bölüm "Çıkmaz kabulü."2.674 kelime · Okuduğun bölüm
- 6 6. Bölüm "Anlaşma."2.090 kelime
- 7 7. Bölüm "Yalan masumu."2.363 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
5. Bölüm
"Çıkmaz kabulü"
"Siyah kadar yalnız,
mavi kadar sonsuz."
-Cahit Zarifoğlu-
🥀
Duygularımızda prangalar var.
Evet, duygularımız prangalara vurulmuş. Hapsolmuş, yitmiş, kırılmış, parçalanmış.
Ve geriye sadece; kocaman bir boşluk, öne itilmiş bir mantık, buz tutmuş bir kalp ve mutluluğa inançsız bir insan kalmış.
Ateş bana daha demin evlenme teklifi falan mı etmişti? Yok canım, ben yanlış duymuştum herhalde.
Sinirlerim zıplamaya başlamıştı. Ne sanıyordu bu adam kendini?
"Ne?" dedim anlamayarak. Sesimin kısık çıkması için elimden geleni yapıyordum, çünkü bedenimin ipleri öfkenin ellerine geçince karşımda dağ olsa bile yıkıp geçebilirdim.
Siyah hareleri daha da koyulaşmıştı sanki. Gözlerini koyu mavi gözlerimden çekmiyordu.
"Anlaşmalı bir evlilikten bahsediyorum. Fakat eğer bu konuyu tam olarak burada konuşmak istiyorsan," dedi lavaboda olduğumuzu hatırlatarak. "Diğerlerini de çağıralım, kahve içerek konuşuruz."
Gözlerinden ateş saçılıyordu sanki.
Adı gibi.
Ellerimi belime koyarken yüzüne dik dik bakmaya devam ediyordum.
O da sinirliydi.
Hem de çok.
Her zamanki gibi.
Fakat bende de abimin tabiriyle bir keçi inadı vardı ki geri adım atmak benim fıtratıma tersti. "Bu saçmalığı daha sonra konuşacağımızı sana düşündüren nedir?" Sesim öfkeme tezat sakin çıkmıştı.
Ateş başını bana doğru eğdi. "Mecbursun," dedi sanki hakkımda herşeyi biliyormuş gibi. "Çaresizsin. Aileni kaybetmek istemiyorsun."
Sanırım istediğim çıkış yolu gelmişti fakat pek doğru an ve kişi değildi sanki.
Gözlerimi kısarak baktım yüzüne. "Sen, sen neden istiyorsun?"
Çenesi seğirdi. Bu nasıl bir öfkeydi böyle? "Ne kadar kabul etmek istemesem de, soyadım peşimi bırakmıyor." dedi, ellerini yumruk yaptığını görmüştüm.
Eğer soyadını taşımayı seven bir adam olsaydı, onu tam olarak burada öldürmem gerekirdi.
Ama hayır, ben ne olursa olsun birinin canına kıyamazdım.
Ama canına okurdum o ayrı.
"Evlenmem hakkında sürekli baskı yapıp duruyorlar." dedi yeniden konuşurken. Konu biraz daha açıklığa çıkmış gibiydi.
"Sen de diyorsun ki," Başımı sağ omzuma yatırdım. "Ailemi seninle susturacağım?" Ellerimle alkışladım onu. Yavaşça, birkaç kez. "Vay be. Tebrikler. On numara plan."
"Ben de senin aileni koruyacağım." dedi. Hisarlı'ları biliyordu demek ki. Doğruydu. Korunmaya ihtiyacımız vardı. Bunu fark etmemle omuzlarım düştü.
Abim daha bugün vurulmuştu.
Orta taraftan bakmaya çalıştım "Sana nasıl güveneceğim?" dedim, bir nevi kabul ediyorum diyerek. Gardımı indirmemeye çalışıyordum.
Şartlar da önemliydi tabii.
Elini kaldırıp koluma dokundu. Bedenim elinin altında titredi. Saniyesinde kendime geldim ve geriye doğru iki adım atarak aramızdaki mesafeyi üç adıma çıkarttım. Omuzlarımı tekrar dikleştirdim.
Yüz ifadesi bu hareketimle ayrı bir gerilmişti. Sormak istese de sustu. "Sözleşme imzalayacağız." Derin bir nefes aldım.
"Sende duracak olan ve senin hazırladığın bir kağıt parçasına nasıl güveneceğim?" Gözlerimde yine aynı o duygusuz bakış vardı.
"Ula niye güvenmiyisun bana, ne yaptum da? Bilmeden ne fışki yemişum da ökelisun bağa?" dedi sesi sert çıkarken. Sesi sonlara doğru çoğalmıştı. O da yükselince şiveye kayıyordu demek ki.
Gülümsedim. Ama bu donuk bir gülümsemeydi. "Karaalp'sin." dedim bariz bir alayla.
Elleri saçlarına gitti. Özenle taranmış saçlarını sinirle karıştırdı. "Hep yüzüme vuracaksın bunu değil mi?"
"Senin bir suçun yok, ama Karaalp kanından olan herkese ister istemez büyük bir nefret besledim." dedim çenemi dikleştirirken. "Yani maalesef, evet."
Sinirle güldü. Gülmesiyle sağ yanağında ufak bir çukur oluştu. Gamzesi vardı. "Hilal'e öyle davranmadın ama."
"Hemcinsim o benim." Göz devirdim. "Nefretim erkeklere." Bana bir kötülükleri olmadığı sürece hep hemcinsim tarafındaydım ben.
Hem erkeklerin yeterince destekleyicisi vardı değil mi?
"Ateş abi!" diye seslenen Ferit'i duymamla hızla lavabonun aralık kapısından çıktım. Ateş de peşimden geliyordu. Bunu biliyordum çünkü o bana baktığında bedenim istemsizce kasılıyordu.
Sinir sistemim bile "Kaç, yakacak seni." diye bağırıyordu adeta.
İki ateş birbirini yakar mıydı?
Salona tabiri caizse adeta daldığımda yüzümde bariz bir telaş vardı. Abime bir şey mi olmuştu? Ne olmuştu? Ateş de benim peşimden içeri girdi. Kapının yanındaki duvara yaslandı.
Korku bedenimi çepeçevre sararken koltukta uyuya kalmış olan abimin yanına diz çöktüm. Elini iki elimin arasına aldım ve eşyalarını toplayan Hilal'e döndüm.
"İyi mi?" diye sordum tedirgince.
Hilal ise gülümsedi fakat bu öfkeli bir gülümseyişti. Karaalp'lerde öfke genetikti galiba.
Peki bundan bana neydi?
"İyi," dedi Hilal her zamanli soğukluğuyla. "Kalkıp yanıma gelmek istediğinde sakinleştiriciyi saplayıverdim gitti."
"Nasıl?" dedim ağzım açık kalırken. Hilal'in ise umrunda değildi. Sakin sakin eşyalarını topluyordu.
Ya da birine ne neşter saplamamak için kendini çok zor tutuyordu.
O sırada duvarın önünde ellerini arkada birleştirmiş, adeta dosta güven düşmana korku salan Ferit konuşmaya başladı. Gülümsediğinde onun da yüzünde gamze olduğunu fark ettim. Fakat onunkisi iki yanağındaydı ve Ateş'inkinden daha derindi.
Bana ne Ateş'ten de gamzesinden de!
Ferit konuşmaya başladı. "Sakin ol Leyla'cım. Klasik Hilal işte." Sonra dudaklarını büzdü. "Ama abin de hak etti. İki defa uyardım ama dinlemedi beni."
"Leyla'cım ne lan!?" Ateş sinirle kükrediğinde kaşlarımı çatıp sorarcasına ona baktım. Ses beynimde yankılandı.
Ne yaşıyordu bu adam? "Bağırma ve! Kulağım ağrıdı!" dedim onun kadar abartmadan seslice konuşarak.
O sırada Ferit ellerini teslim olurcasına havaya kaldırdı fakat yüz ifadesi alaycıydı. "Abi valla Leyla'cım söyledi. Benim suçum yok."
Ateş yumruklarını sıkmaya devam ediyordu. Yüzünü bana çevirdi öyle mi dercesine. "Evet," dedim bende hiç sakınmadan. Kaşları daha da çatıldı. Sinirle burnundan soluyarak önce salondan sonra da evden çıktı.
Onun arkasından bakakalmıştım ki omzunda bir el hissettim. Başımı hızla o tarafa çevirdiğimde Hilal'in masum ve nadiren öfkesiz baktığı gözleri ile buluştu gözlerim. Gülümsedi.
"Abin gayet iyi, merak etme. Hareket etmesi canını yakar diye yaptım sakinleştiriciyi."
Ben de gülümsedim. "Teşekkür ederim," dedim gözlerimde maske yokken. Ona sahte duygular sunmaya gerek duymuyordum.
Elini omzumdan çekti. "Ne teşekkürü? Fırıncı işini yapıyor diye ona teşekkür etmiyoruz. Hayat kurtarmak da benim mesleğim." Ayaklandı ve elinde tuttuğu kırmızı çantayı omzuna geçirdi. "Arada yasadışı da oluyor ama, olsun." dedi omuz silkerek.
Tekrar tebessüm edip salondan çıktığında Ferit'te peşinden ilerledi. Fakat gitmeden önce bana dönüp el sallamayı da unutmamıştı.
Hepsi çıktıktan sonra kulaklarıma kapının kapanma sesi duyuldu. Dakikalar sonra ise arabanın sokaktan uzaklaşan lastik sesleri.
İçimdeki sebepsiz yalnızlık ile başbaşa kaldığımı hissettim yeniden. Derin bir iç çektim. Fakat bu sadece içimdeki düğümün daha da karışmasına sebep oldu. Gözlerimi kapattım ve alnımı koltuğun üzerinde duran abimin eline yasladım.
Gözlerimi kapatır kapatmaz zihnimde Ateş'in sözleri canlandı. Düşündüm. Bu sözler üzerine çok ama çok düşündüm.
Ne yalan söyleyeyim bu teklif bir yerde mantıklı geliyordu. Normal evlilikler gibi aşk yoktu. Herhangi bir temas olmayacaktı.
O benim ailemi koruyacaktı, ben de onu bu baskıdan kurtarmış olacaktım.
Üç beş ay sonra da boşanırdık zaten.
Kendimi hiç bu kadar boş hissetmemiştim. Doğru söylüyordu; çaresizdim, mecburdum. Ailemi korumalıydım. Onlar için herşeyi yapardım fakat anlaşmalı evlilik aklımın ucundan bile geçmemişti.
Büyük resme bakınca birazcık yağmurdan kaçıp da doluya tutulmaya benziyordu sanki.
Ateş'in söyledikleri usul usul canımı yakmaya başlamıştı. Bunları ben de biliyordum evet ama onun ağzından duymak bambaşka bir yıkımdı.
Yıkmıştı beni.
Sözleriyle cayır cayır yakmıştı beni.
Adı gibi...
🥀
Omzumun hafifçe dürtülmesiyle gözlerimi araladım. Karşımda gördüğüm kişi ise abim gibi babamın kopyası olan küçük kardeşim Bora'ydı.
Gözlerimi birkaç kez kırpıştırdım ve başımı kaldırdım. Abimin yanındayken uyuya kalmıştım. Yüzümü abime çevirdiğimde benim saçımın bir tutamıyla oynadığını gördüm. Hala aynı yerde yatıyordu ve omzu boydan boya sargıdaydı.
Gözlerimi kısıp abime baktığımda gülümsedi ve saçımı bıraktı. "Tamam tamam. Bıraktım." dedi bakışları kederle harmanlanırken.
Saçlarıma dokunanı öldürürdüm.
Hem de hiç çekinmeden.
Benim dışımda en son babam dokunmuştu onlara...
Sıkıntılı bir nefes verdim. "Canın acıyor mu?" dedim yerimde doğrulup tutulmuş boynumu ovalarken. "İyi misin abim? Nasıl oldu kolun?"
"Sen varken nasıl iyi olmayalım cimcime?" dedi tebessümle. "Yine paçamızı kurtardın be kızım."
Yorgunca gülümsedim. "Hilal kurtardı seni." Asıl kahraman oydu. Hakkını vermeliydim.
Yİğit abim onun adını duyunca saatler öncesini yeni hatırlıyormuş gibi kaşlarını çattı. "O manyak doktor mi ya! Senun yanuna gelmek isteyince pat diye boynuma iğneyi saplayiverdu ha!" diye sitem etti abim. "Sanirsun organ mafyasi."
Abim tasalanırken Bora dizlerinin üzerine çöktü ve sürünerek bize doğru geldi. Bu onun çoğu zaman yaptığı bir hareketti. Kardeşimin gözlerine baktığımda hafif dolu olduklarını gördüm. "Abi çok mu canın yanıyor?" diye sordu. Dudaklarımı büzdü ve sesi titrerken sordu. "Çok mu acıyor?"
O daha bir çocuktu. Fakat babasızlık onu da olgunlaştırmıştı.
Biz de çok yakınıyorduk belki fakat en çok canı yanan da Bora'ydı. Biz babamla vakit geçirebilmiştik fakat o babasını hiç tanımamıştı.
Kolumu onun omzuna attım ve kendime çekip başını göğsüme yasladım. Onu, abimi, İnci'yi ve annemi göğüs kafesime sokup saklamak istiyordum.
Tüm acılara ben katlanmak istiyordum.
Bora'nın gözyaşları elbisemi ıslatırken sızlayan burnumu çektim ve abime baktım. O da benden farklı değildi.
Parmaklarımı dalgalı kumral saçlarına koydum ve elimle taramaya başladım. Bir yandan da sırtını sıvazlıyordum. "Olmadı bir şey abicim. Acımıyor ki hem." dedi abim. Ama sesinde yine keder vardı.
Abim bizim için kendini paralıyor, hep yanımızda olmaya çalışıyordu. Hayatına aşkı bile almamıştı bu yaşına kadar. Hayatını bize adamıştı ve bu onu içten içe tüketiyordu.
"Öyle. Hem ben de oradaydım biliyor musun Bora'cık. Abim o an dağ gibiydi." dedim. Sesimin titrememesi için tüm irademi kullanıyor, gözlerim dolmasın diye tavana bakıyordum.
"Yarası çok mu küçük yani? Ufacık mı?" dedi başını göğsümden kaldırırken.
Abim ise ona baktı ve gülümsedi. "Ufacık," dedi gözleri dolarken.
Saniyeler sonra "Çok gün sonra basketbol oynayabilir miyiz peki abi?" diye sordu tatlı bir hevesle. Bu hali beni gülümsetti. "Gider miyiz yine?"
Abim hınzır bir çocukmuşçasına sırıtarak bana baktı. "Cimcime gelirse oynarız." dedi topu bana atarak.
Dudaklarımı büzdüm. "İki ateş arasında kaldım şimdi..." Sözlerimle aklıma yine Ateş ve bana ayak üstü ettiği teklif geldi. Gözlerimi sıkıca yumdum ve açtım.
Bora için ise yara konusu kapanmış, bizim sözlerimiz yeterli olmuştu. Kendi konusuna geçmişti bile. "Ablacık, lütfen lütfen!" dedi gözlerime istekle bakarken. Gözlerindeki yaşları kaşla göz arasında silmişti.
"Abi iyileşsin, gideriz." dedim burukça gülümseyerek. Onlar mutlu olursa her yere giderdim.
"Söz mü?" diye sordu abim ve Bora aynı anda. Onlar basketbolu ne kadar çok seviyorsa ben de o spora bir o kadar uzaktım. Bu yüzden söz almak istiyorlardı benden.
"Hem abla, hem de kardeş sözü." dediğimde güldüler. Çok mutlu olmuşlardı. Onların bu hali için bir çok şeyi feda edebilirdim.
Bora kollarımın arasından yavaşça ayrıldığında ayağa kalktım. Eve geldiğimiz anda telefonumu diğer koltuğa fırlattığım için oraya gittim ve telefonumu alıp bizimkilere döndüm.
"Ben bir üzerimi değiştireyim." dedim abimlere ithafen. Abim başıyla beni onayladı. Sağlam olan koluyla Bora ile bilek güreşine tutuşmuştu.
Salondan çıkarken de bana sesleniyordu abim. "Yeni arkadaşlarını da anlatacaksın bana he! Kaçtım sanma sakın!"
"Tamam tamam!" dedim zorunda olduğumu bilerek, kabullenmiş çıkan sesimle.
İlk hedefim ufak koridorun sonundaki odam değildi. Saat çoktan akşam yediyi geçmişti. Mevsim sonbahar olduğundan hava çoktan kararmıştı bile.
Annemin odasının ışığı açıktı. Kapının önünde durdum ve aralık kapıdan içeri baktım. Annem kıble tarafına dönmüş Allah'a dua ediyordu.
Sessizce odaya girdim. Onun arkasında durdum ve kollarımı yavaşça beline dolayıp çenemi omzuna koydum. Ona varlığımı hissettirmek istiyordum.
O ise dua etmeye devam etti. Onu bölmek istemiyordum. Yanağını yavaşça öptüm ve kalkmadan hemen önce kulağına doğru sessizce konuştum.
Abimi öyle gördüğünde çok korkmuş olmalıydı. Abim onu sakinleştirmişe benziyor olsa da bizim ailecek içine atma huyumuz vardı.
"Ben her şeyi halledeceğim Deva sultan. Tamam mı? Her şeyi. Kızın bu düğümü de çözecek."
Söylediklerimden sonra ayağa kalktım ve odadan girdiğim gibi aynı sesszlikle çıktım. Kendi odama yöneldim ve içeri girdim. Kapıyı kapattım. Durgun bakışlarım ve yavaş adımlarımla birlikte, bir zamanlar abim ve babamın benim için yaptığı minik kütüphanenin önünde durdum.
Babam ruhu geniş bir adamdı. Asıl mesleği polislikti fakat gençken kendi çıkardığı bir şiir kitabı vardı. Kütüphanenin en özenli kısmındaki kitabı elime aldım ve rastgele bir sayfayı açtım.
Bu paramparçayken yaptığım bir şeydi. Çıkan dört mısralık kısa şiiri okumaya başladım. Sayfaları sararmıştı. Hatıraları da babamla birlikte ölmüştü sanki.
"Yapraklar dökülmüş ağaçların dallarından sessizce.
Yeşil olan sarı olmuş, turuncu olmuş bu mevsimde.
Ben nasıl mutlu olayım, ben nasıl güleyim ha sevgili?
Doğa bile matem günüyken, ağaçlar bile dökülen yaprakları için yas tutarken..."
Sessizce iç çektim ve kitabı kapatıp geri yerine koydum. Odamdan geri çıkıp kısa bir duş aldım ve odama geri döndüm. Yüzümde hala bariz bir ifadesizlik hakimdi.
Üzerimde hala bornoz varken dolabının önüne geldim ve kapaklarını açtım. İçinden kot, dizlerimin altında biten, kolları dirseklerimin biraz üzerinde olan bir elbiseyi aldım. Yakaları biraz büyüktü; belinde bir kemer vardı ve başından sonuna kadar olan bej rengi minik düğmeleri göze çarpıyordu.
Elbiseyi üzerime geçirdikten sonra saçlarımı taramaya başladım. Kendime bir kural koymuştum; işim bitene kadar düşünmeyecektim. Yıllardır hiç ağlamıyordum. Duygu barajımın önündeki set delinmişti ve ben her an ağlayabilirmiş gibi hissediyordum, bu yüzden düşünmek barajı bilerek yıkmaya Denktaş.
Baraj tekrar düzeltene kadar bu tehlike devam edecekti.
Saçlarımı taramayı bitirdim ve kurutmaya başladım. Dakikalar sonra telefonumun birkaç kez titreme sesini duyduğumda kurutma işim de bitmişti.
Masamdan bir toka aldım ve kızıl saçlarımı başımın tepesinde bir at kuyruğu yaptım. Küçük tel tokalarla kenardan çıkan minik saç tellerini sabitledim.
Üzgün olduğumda kendine özenen bir insandım.
İşim bittiğinde yatağın üzerinden telefonumu aldım ve şifresini girdim. Kayıtlı olmayan bir numaradan mesaj geldiğini görmemle elimdeki telefonu istemsizce sıkmam aynı anda olmuştu.
Mesajları okumadan önce Ateş'in telefon numarasını "Dağ Ayısı" diye kaydettim. Sonra mesaj kutusuna girdim. Yakınlardaki bir restoranın konumunu atmıştı.
A: Seni bekliyorum.
A: Konuşalım şu anlaşma işini.
Sinirle ofladım ve ekranı kapattım. Bana emir veremezdi. Bana iş buyuramazdı. Bu öfkemi daha da harlıyordu.
Hiçbir makyaj yapma gereği duymadım. İnsanların düşüncelerini takan bir kadın değildim. Herkes hakkımda istediğini düşünebilirdi.
Telefonumu ve cüzdanımı çantama attım ve odamdan çıktım. Saat çoktan sekiz olmuştu bile.
Abimlerin mutfaktan gelen seslerini duyduğumda usulca gülümsedim. Nelerle cebelleştiğimi bilmeseler de olurdu. Mutfağa girdim ve canım aileme döndüm.
"Ben çıkıyorum." dedim elimden geldiğince sesimi mutlu çıkarmaya çalışırken. Ses tonundan anlardı abim duygularımı.
"Nereye böyle cimcime?" diye sordu abim de haklı olarak. Ona cevap vermeden önce yemek masasına baktım. Annem abimin en çok sevdiği yemekleri yapmıştı.
Hamsi tava ve Kara lahana çorbası.
Ben nasıl Karadeniz'liydim bilmiyordum. Tüm deniz ürünlerine alerjim vardı ve hiçbir et ürünü de sevmediğimden vejetaryenliği tercih ediyordum.
"Dışarıda biraz işim var. Bir saate dönerim." Abimin bakışları üzerimden çekilmezken tekrar konuştum. "Tamam, abim aradığında açacağım. Ve merak etme ilçeden çıkmıyorum."
Abimin endişesi haklıydı. Kendi başına gelenin bana da olmasından korkuyordu. Geçmişimin bir daha tekrarlanması benden sonra onun en büyük korkusuydu. Gözlerimi sorun yok dercesine açıp kapattım. Hepsine son kez bakıp gülümsedim ve evden çıktım.
Bahçeden de çıktığımda çağırdığım taksi kapıda beni bekliyordu. Arka koltuğa bindim ve adresi şoföre verdim. Başımı cama yasladım.
Yol boyunca birinden çıkıp diğer düşünceye dalmış ama yine bir çıkış bulamamıştım. Ama bir şey fark etmiştim.
Bu bir düğüm değildi.
Bu bir yol da değildi.
Bu bir çıkmaz sokaktı.
Ben bir çıkmaz sokağa sıkışmış, ileride yol olmamasına rağmen kurtulmaya çalışan çaresiz bir kadındım.
Hayatımda ikinci defa çıkmaz sokakta kalmıştım.
Yol bittiğinde ve taksi lüks bir restoranın önünde durduğunda çantamdan taksinin ücretini çıkardım. Şoföre verdim ve taksiden inip restorana doğru yöneldim.
İçeri girdiğimde bir çalışan yanıma geldi ve beni arka taraflardaki özel masalardan birine yönlendirdi. Masa dışarıdaydı ve bu tarafta başka kimse yoktu. Restoran denizi gören bir yere konumlandırılmıştı.
Ateş ise dirseklerini tırabzanlara yaslamış sigara içiyordu.
Yanına hızlı adımlarla gittim ve ellerimi korkuluklara yasladım. "İçme şu zıkkımı." dedim sinirle, elimde olmadan dişlerimin arasından.
"Düşünceleri bastırıyor." dedi biten sigarayı dudaklarının arasından alıp, izmariti yere atıp ayağının altında söndürürken.
"O zaman benim şimdiye kadar tiryaki olmam gerekirdi. Ama ağzıma bile sürmedim." Gözlerimi denize dikmiştim.
Ah be Karadeniz, ah...
Kollarına al beni; hırçın sularında boğ beni, ah...
Dudağımı hafifçe büzdüm. "Karakter meselesi." dedim kendi sözlerime ekleme yaparak.
Yüzünü bana çevirdi. "Bana karaktersiz mi diyorsun?" dedi. Sesinde öfke yoktu. Bariz bir merak vardı.
"Değil misin?" Sahte bir panikle gözlerim büyüdü. "Ay pardon, Karaalp'sin diye demiştim." Aslında bilerek söylemiştim. Laflarımı ne olursa olsun kimseden sakınmıyordum.
Burada amacım bana çaresizliğimi yüzüme vurmasının intikamını almaktı.
Kasılan çenesi başardığımın işaretiydi.
Her şeye öfkelendiğinden intikamım da kolay oluyordu..
"Her neyse." dedi Ateş elini havada geç bunları dercesine sallarken. "Teklifimi kabul ediyor musun?" Yeniden aynı konuya dönmüştük demek ki.
Yüzümü ona çevirdim ve yüzünü bir kez daha inceledim. Derin bir nefes aldım. Kararım çoktan belliydi. Ben ailemi koruyamıyordum. Abimin başına neler gelmişti. Bir ölümü daha kaldıramazdım.
Yine aynı şeyi yaptım.
İlk anda aldığım kararı uyguladım.
"Ediyorum." dedim gözlerim anında dolarken. Ateş ise gözlerini kıstı ve dolu gözlerime baktı.
Neden dolmuştu ki gözlerim?
"Yarın avukat sözleşmeyi getirecek. Sözleşmenin birer kopyası hem sende hem de bende bulunacak. Asıl olan ise avukatta kalacak." Nefesini verdi. "Genel maddeler ve benim şartlarım eklendi, eğer sende bir şart koymak istersen sözleşmeye ekleyeceğiz."
Başımı tamam anlamında salladım. "Yarın detayları avukatın yanında konuşuruz." Yine başımla onayladım onu. Yüzüne bakmıyordum.
Gitmek için arkamı dönmüştüm ki Ateş yeniden konuştu. "Hep böyle sulugöz müsündür sen?"
Dolu gözlerimle omzumun üzerinden ona baktım ve burukça gülümsedim.
"Kaç yıldır ağlamıyorum, bu sadece bir açık benim için. Merak etme Ateş Karaalp. Uzun zaman boyunca benim ağladığımı görmeyeceksin."
🥀
Nasılsınız?
Bölüm nasıldı?
En sevdiğiniz sahne?
~Yorum + Oy~ lütfen
Hoşça kalın. Kitap okuyun;) 🦋
Bölüm etkileşimi
