3. bölüm · Çıkmaz Sokak "KARANLIĞINDA BOĞULMAK"

3. Bölüm "Paramparça."

Velouria Grey 🍁

3. Bölüm

"Paramparça"

"-Yağmur yağıyor Olric. Islanıyor
her taraf, ağlasak kimse anlamaz değil mi?
-Anlamaz efendimiz."
-Tutunamayanlar-

🥀

Koskoca bir yalandı umut. Gerisi düşünülmeyen, sonrasında ne olacağı bilinmeden ilerlenen çürük bir köprüydü aslında.

Köprünün altında sivri kayalıklar, üzerlerinde ise pek çok ceset bulunuyordu. Çok insan düşmüştü bu köprüden, çoğu kişi umut etmenin kaybını, hayata olan inancını kaybederek ödemişti.

Umut, başlı başına bir inanç meselesiydi.

Her şeyin iyi olacağına inanmak. Her şeyin düzeleceğine inanmak.

Sonra da o köprüden aşağıya uçup, dev, sivri kayalıklarla karşılaşmak.

Karşımda duran Savaş ve Funda Hisarlı'nın çehrelerine bakacak olursak bu tepkim onları bayağı bir çileden çıkarmış olmalıydı.

Oysa ben zerre pişman değildim.

Aynen biraz sonra yaşanacak şeylerden pişman olmadığım gibi.

Karşımdaki iki insan bana öyle bir bakıyorlardı ki, birazdan ortalığı karıştıracakları yüzlerinden okunuyordu. Çünkü onlar Hisarlı'ydı; istediklerini alacakları konusunda en ufak bir şüpheleri bile yoktu.

Sanırım onlar için bir ilk olacaktım.

Yüzümü İnci'ye çevirdim. "Canım, sen annem ve abimi çıkartabilir misin, bunlar taşkınlık yapacak gibi duruyor." Sesim normalden daha az çıkmıştı. Savaş'ın duymasını istemiyordum.

İnci itiraz etmek için dudaklarını araladı. "Hayır! Seni bu iki delinin arasında tek bırakamam Leyla. Ne yapacağı belli olmaz bunların!"

"Bana bir şey olmayacak," dedim inanmasını umut ederek. Onlara bir zarar gelmesini istemiyordum. "Eğer Savaş ters bir laf ederse abim kendini tutamaz İnci. Lütfen, sen ikisini de al ve dışarı çık."

İnci ilk başta kabul etmese de şimdi biraz ikna olmuş gibi görünüyordu. "Tamam," dedi sonunda onaylayarak. "Onları dışarı çıkartıp hemen geri döneceğim."

Geri dönmesini istemesem de beni dinlemeyeceğini adım gibi biliyordum. Bir şey demedim. İnci annem ve abimi dışarı çıkartırken Funda abla hala söylenmeye devam ediyordu.

Abla demem tamamen büyüklere olan saygımdandı.

Savaş üzeri ile ilgilenmeyi bırakıp yüzünü bana çevirdi. Gözlerinden adeta öfke pınarları akıyordu. "Zorunuza mı gitti yoksa? Birinin sonunda size karşı çıkması?" dedim ses tonumu normal tutmaya çalışarak. "İlkler insanı şok eder."

Dayanamıyordum.

İnsanların herşeyi itibar ve para ile elde edebileceğine inanmasına katlanamıyordum.

Savaş'ın sinirden çenesi seyirdi. "Senin seçim hakkın bile yok burada!" diye cırladı Funda abla. "Kararını soran oldu mu, Leyla?!" Saçlarını sıkıca topuz yapmış, boynuna bir fular bağlamıştı. "Birisi seni istemişken sen gül gibi fırsatı elinin tersiyle itiyorsun!"

Tiz sesi ile yüzümü buruşturdum. Kulaklarımı acıtmıştı. "Gerçekler, Funda abla. Senin bu aylık otundan hallice oğlunla evlenmem. Asla. Bu senin kurduğun hayallerde bile gerçekleşemeyecek kadar imkansız."

Funda abla bir şey söyleyeceği sırada Savaş konuşmaya başladı. "Annemin söylediği gibi. Senin seçiminin bir önemi yok." dedi dişlerinin arasından. "Ya güzellikle, ya da zorla o nikah masasına oturacaksın." Açık bahçe kapısına doğru döndü ve tüm gücüyle bağırdı. "Kenan!"

Kenan onun en sadık adamlarından birisiydi.

Kenan denen gencin peşinden dört adam daha içeri girdiğinde içimi hafif bir kaygı kapladı. "Sen," dedi Savaş hala içinde kocaman bir kibir barındıran sesiyle.

Nasıl bir lanetli kibir?

Nasıl doğruyu yanlışı görebilen gözleri boyayacak kadar güçlü bir duygu olabilmişti kibir?

"İstediğin kadar itiraz et, istediğin kadar karşı çık, Leyla." Acaba yüzüne kafamı geçirsem hapis cezası alır mıydım?

"Bilirsin, babası olmayan insanların bu hayatta pek söz hakkı olmaz."

Sesi zehirdi.

Hep olmuştu.

Savaş lanetti.

Öyle olmuştu.

O an içimde öyle bir patlama oldu ki buna ben bile engel olamadım.

Söylediği sözler zihnimin içi sanki yankı yapan içi boş bir odaymış gibi tekrarlandı.

Defalarca.

Bilirsin, babası olmayan insanların bu hayatta pek söz hakkı olmaz.

Babası olmayan insanların söz hakkı olmaz.

Babası olmayan insanların.

Kapıdan içeri girmek üzere olan adamlardan birinin belindeki silahı saniyeler içinde çekip aldım ve karşımdaki Savaş Hisarlı'ya doğrulttum.

Yüzümde nasıl bir ifade vardı bilmiyordum ama bakışım Funda ablanın birkaç adım gerilemesine yetmişti. Sanırım harbi delirmiştim. Savaş ise olduğu yerde hala aynı şekilde elimdeki silaha bakıyordu.

Ateşleyemeyeceğimi, kullanamayacağımı sanıyordu belki.

Ama benim babam emniyet amiriydi yalnız. Unutmuş olmalıydı.

Ben şiddet yanlısı bir insan değildim. Fakat içimdeki öfke körüklendiğinde önünü alamıyordum. Çağlayan bir Karadeniz misaliydi hislerim. Durduramıyordum.

Elimdeki silah bir milim bile titremiyordu. İçimde herhangi bir korku yoktu.

Babamın bana yıllar önce, her zaman söylediği sözleri fısıldadım kendime:

"Kendini koru, Leyla'm. Ne olursa olsun kimsenin karşısında eğilme. İstemediğin şeylere zorlanırsan ve ben engel olamayacak bir durumda olursam, yakmaktan çekinme güzel kızım. Tamam mı? Çünkü ateş senin içinde. Onu kendini korumak için kullan."

Bu sözleri bana on bir yaşındayken, doğum günümden birkaç hafta önce söylemişti. O küçük yaşımla neden silah kullanmayı bana öğrettiği hakkında hiçbir fikrim yoktu fakat şimdi tam olarak anlıyordum.

Dünya korkunçtu.

İnsanlar çok korkunçtu.

"Şaşırmış gibisin," Tetiği çektim. "Öyle kalmaya devam et. Sakın kıpırdama." Bunları söylememle elimdeki silahın iki kez ateşlenmesi bir oldu. Biri istediğim gibi Savaş'ın bacağına isabet etmişti.

Diğerini ise yolumu kapatan korumayı saf dışı bırakmak için kullanmıştım.

Yere yığılan adamın yanından koşarak geçtim ve ilk önce bahçeye, oradan da yola fırladım. Kullandığım silah hala elimdeydi. Savaş'ın arkamdan ismimi haykırmasını duymazdan gelerek yolun aşağı tarafına doğru koştum.

Kalbim bulunduğu yerden çıkmak istermiş gibi göğüs kafesimi dövüyordu. İnci'yi dinlemeyip topuklu ayakkabı yerine spor giydiğim için bir kez daha şükrettim.

Rize'ye karanlık çökmüştü. Karanlık, soğuk sokaklarda benim ve Hisarlı'ların adamlarının koşarken çıkarttığı adım sesleri duvarlara çarpıp etrafta yankılanıyordu. Her nefes alışımda ciğerlerime ulaşmıyormuş gibi hissediyordum.

Yumru nefesimi kesiyordu.

Bu halde ne kadar süre kaçma kovalama oynadığımızı bilmiyordum fakat ilçenin işlek yerlerine ulaşmıştık. Koşmaya alışıktım. Ayrıca bu ilçeyi avucumun içi gibi bilmem bana avantaj sağlıyordu.

Bu ilçe çocukluğumdu.

Nefesim gittikçe eksilirken içimdeki varolan korku kat be kat arttı. Saçlarımdan birazı alnıma yapışmışken kaçmak dışında hiçbir şey düşünemiyordum. Soluğum yetmedikçe istemsizce daha fazla oksijen almaya itiyordum kendimi fakat bu sadece daha çok tıkanmama yarıyordu.

Astım hastasıydım. Kendimi çok yormamam gerekiyorken dakikalardır koşuyordum ve bu da bir astım krizinin kapıma dayanmasına sebep olmuştu.

Hızım düşmüştü. Bu yüzden adamlarla aramızdaki mesafe yarıya inmişti. Durmalıydım. Durmazsam hastalığım beni daha büyük bir çıkmaza sokacaktı.

Önümdeki uzun yokuşu koşar adım indim. Fazla dik değildi. Eğer çok dik olsaydı koştuğum için düşmem çok olasıydı.

Yokuşun bitiminde arabaların vızır vızır geçtiği kalabalık bir cadde bulunuyordu. Son kez arkama baktım. Adamlar hala peşimdeydi.

Adrenalinin beraberinde alıp götürdüğü mantığım yerinde olmadığından duygularım bedenimi yönetiyordu. Duygularım ise tek bir komut veriyordu bedenime.

Kaç.

Hiç düşünmeden kendimi çift yönlü caddenin ortasına attım. Tam o sırada birbiri ardına korna sesleri etrafta yankılandı. Sol tarafıma baktığımda siyah bir otomobilin üzerime doğru hızla geldiğini gördüm.

Farlarının ışıkları gözlerimi alıyordu.

Kolumu içgüdüsel olarak başıma siper ettim ve gözlerimi kapattım. Arabanın bedenimi yolun kenarına savurmasınıyada peşinden sürüklemesini bekledim fakat darbe gelmedi. Arabanın tekerlekleri asfalt yolda çığlık benzeri bir ses çıkardı.

Saniyeler sonra birinin bana seslendiğini işittim. Tok bir erkek sesi. "Deli misin be kızım ne diye birden yola atlıyorsun?! Ölmek mi istiyorsun?!"

Duyduğum sözlerle gözlerimi zorlukla açtım. İrislerimdeki panik çok bariz olduğundan olsa gerek karşımdaki kişi de bir sorun olduğunu anlamıştı.

Görüşüm bulanıktı. Kim olduğunu anlayamıyordum. Hiçbir tepki veremedim.

İki güçlü el omuzlarımı tuttu ve sarstı. "Hey! Beni duyuyor musun?" diye sorduğunda dudaklarımı araladım fakat kelimeler sanki boğazıma çivilenmişti.

Bana dokunmasındı.

Çeksindi ellerini.

"Pe-peşimdeler." dedim zar zor. Fakat sesim dışarı ulaştı mı emin değildim. Şok bütün damarlarımda bir zehir edasıyla dolaşıyordu.

Karşımdaki adam anlamayarak yüzüme baktı. "Kim? Kim peşinde?" Sesi öfkeli çıkıyordu. Onu öfkelendirmiş miydim?

Derin bir nefes almaya çalıştım fakat başarılı olamadım. Ellerim otomatik olarak boğazıma gitti. "Ne-nefes... Nefes al-alamıyorum..." Gözümün önünde siyah benekler uçuşmaya başlamıştı.

Birden dizlerim boşaldı. Dünya ayaklarımın altından tam manasıyla kayarken kendimi karşımdaki tanımadığım adamın kollarına bıraktım istemsizce.

Görüşüm bir anda yok oldu. Karanlık zihnimi çepeçevre sardı saniyeler içinde. Bilincimin son kırıntıları sayesinde hissettiğim şey güçlü kollar arasında olduğum ve havalandığımdı.

Kolumu bile kaldıramıyordum.

Sadece uyumak istiyordum.

Ama dokunmasındı bana.

Başım geriye doğru düştü. Bu canımı yakıyordu fakat bedenim artık benim kontrolümde değildi.

Küçüklüğümde beş altı kere falan astım krizi geçirmiştim. Onlar da en az şu anki olduğu kadar sarsıcıydı. Yorulmayayım diye okul ve ev arasındaki yolu bile dinlene dinlene gelirdik İnci'yle.

Şimdi, İnci yoktu.

Abim, annem, kardeşim yoktu.

Hiç kimse yoktu.

Hayatım tanımadığım, yabancı bir adama bağlıydı.

🥀

Boğazım kurumuştu.

Gözlerimin üzerinde öyle bir ağırlık vardı ki açamıyordum. Tek bildiğim şey; yumuşak bir yatağın içinde yatıyor olduğumdu.

Bilincim hala tam olarak açılmamıştı. Bulunduğum yer her neresiyse de şuan bunu düşünecek halde değildim. Kulağıma çalınan konuşma seslerinin şiddeti yüzünden yüzümü buruşturdum.

Duyularım hassastı. Normalden azıcık fazla bir ses, ışık veya koku beni çok rahatsız ediyordu.

"Sus kız. Başını şişirdin kızın." dediğini duydum birisinin. Bu... Dün gece beni kurtaran kişinin sesiydi. O an zihnimde bölük pörçük olsa da sesini oldukça net anımsıyordum.

Gözlerimi az da olsa aralayabildiğimde beni karşılayan ilk şey parlak beyaz ışık olmuştu. Acıyla tekrar yumdum gözlerimi.

"Işık gözünü mü alıyor?" diye sordu yine aynı kişi. Başımı hafifçe aşağı yukarı salladım. Bir süre sonra gözlerime olan ışık baskısı kesildi. Sonunda yeniden gözkapaklarımı aralayabildim.

Bu sefer ışık canımı yakmamıştı. Odaya loş bir hava hakimdi.

Çünkü ışık kapatılmıştı.

Doğrulmak için hamle yaptığımda biri elini omzuma koydu. Yirmili yaşlarında olan, sarışın, mavi gözlü bir kızdı karşımdaki. Üzerinde doktor önlüğü vardı.

Ama hastanede değildik?

Kaşlarını çatarak konuştu. "Hey, kalkmamalısın. Astım krizi geçireli daha on iki saat bile olmadı!" Başıma ne geldiği hakkında çok bir fikrim yoktu açıkçası.

Doktor olduğunu düşündüğüm kız elini omzumdan çekti ve yatağın yanındaki bir düğmeye bastı. Yatak biraz yukarı kalktı ve arkama bir yastık koydu.

Elimde bir sızı hissettim. Serum takılıydı. Elimi yüzüme götürdüm ve yüzümdeki baskının sebeplisi olan oksijen maskesini usulca çıkardım.

Karşımdaki iki yüze baktım sessizce. İkisini de tanımıyordum. Çehreleri kimseyi anımsatmıyordu bana. Konuşmak için dudaklarımı araladım fakat girdiğim öksürük tufanı konuşmama engel oldu.

Yanımdaki kız ilerideki masadan bir bardak ve sürahi aldı. Bardağa su doldurduktan sonra bana uzattı. Suyu yavaş yudumlarla sonuna kadar içtim ve bardağı kıza geri verdim.

"Neredeyim ben?" Sesim fısıltı halinde çıkmıştı. Kendimi öyle yorgun hissediyordum ki konuşmak bile büyük bir işkenceydi.

Beni kurtaran adam bana taraf döndü. "Soru sorma sırası sende değil," Neden hep sinirliymiş gibi geliyordu ki? "Neden yola attın kendini?"

"Öyle gerekti." dedim. Amacım terslemek değildi. O an için tek çarem buydu. Pürüzlü sesimi düzeltmek adına öksürdüm. "Ölmeye falan çalışmıyordum yani."

"Dışarıdan öyle görünüyordu ama," Öyle olsaydı bile ona neydi ki? Bilerek bile o yola atlamamışken bir de üzerine sorguya çekiliyordum.

Yanımdaki kız ortamın gerildiğini anlamış olmalı ki elini bana uzattı ve tekrar konuştu. "Tanışamadık," dedi yüzünden eksik olmayan gülümsemesiyle. "Ben Hilal."

Uzattığı elini yavaşça sıktım. "Ben de Leyla." Sesim hala tam olarak düzelmemişti. Bu kız insana kötü bir enerji vermiyordu. Biraz ketum bir kişiliği var gibiydi sanki.

Hilal "Memnun oldum." dedi ve hala adını bilmediğim adama döndü. "Ateş abi, ben çıkayım, siz rahat rahat konuşun. Ama hastamı yormaman, sorguya çekmemen ve gereksiz yere öfkelenmemen şartıyla."

Hilal Ateş'ten baş onayı aldıktan sonra ufak bir tebessümle odadan çıktı. Fakat benim aklımda sadece tek bir soru vardı. Kız zihnimin içinde bir bomba atıp kaçmıştı sanki.

Ateş...

Ateş ismi aklıma sadece bir kişiyi getiriyordu. Şimdiye kadar yüzünü bir kez olsun görmemiş, konuşmamıştım. Fakat içimde o aileye dair büyük bir kin ve nefret beslemiştim. Elimde olmadan suçu olmayan insanların da üzerini çizmiştim.

Bir yandan da aynı kandan olduğu, babamın katilinin oğlu olduğu gerçeği vardı.

Aklımı dağıtmak adına odayı biraz daha inceledim. Duvarlar krem rengindeydi. Odada şu an yattığım tek kişilik yatak dışında bir masa, iki kişilik deri koltuk ve yatağın karşısındaki dolap dışında bir şey yoktu.

Yatağın sağındaki duvarda çok da büyük olmayan bir pencere vardı ve deri koltuk pencerenin hemen altındaydı. Koltukta ise Ateş oturuyordu.

"Odanın her santimini de inceledin," Ateş'in bıkkın sesini duyduğumda irkildim. Ani sesi beni korkutmuştu.

Bu adamın sesi hep böyle kontrolsüz mü çıkıyordu?

"Neredeyiz?" dedim, eski sorumu yineleyerek.

"Rize'de, Çamlıhemşin ilçesindesin. Evinden en fazla bir kilometre uzaktasın, deli kadın." Sıkıntılı bir nefes aldı. "Ne bu acelen?"

Kaşlarımı kaldırdım. "Deli?" dedim sorarcasına. Takıldığım kısım kesinlikle buydu.

Babam öldükten sonra uzun bir süre boyunca okulda İnci dışında kimse ile konuşmamış, muhatap olmamış, hayalet gibi dolaşmıştım. Bu sebeple o birkaç yılda zorbalık kaçınılmaz olmuş, duyduğum ilk hakarete pençe gösterir olmuştum.

"Değil misin? Dün bana tam da öyle gelmişti oysa ki." İçimden koca bir ya sabır çektim. Yüzünde bir tebessüm oluştu fakat bu bile öfke dolu mizacımı gizlemeye yetmemişti.

Burnumdan sert bir nefes verdim.

Ateş'in gözleri simsiyah bir gece gibiydi. Hafif buğday teni, sert yüz hatları ve gözleri gibi kömür karası saçları ile tamamlanmış bir yapboza benziyordu.

"Sen hep böyle misindir?" dedim hiç çekinmeden. Sivri dilim inci kadar olmasa da hatırı sayılır bir seviyedeydi.

"Nasıl?" diye sorduğunda dudaklarımı birbirine bastırdım.

"Sinirli."

"Aslında şuan çok sakinim."

"Bana hiç öyle gelmedi ama."

"Beni daha tanımadığındandır."

"Gerçi, banane ki bundan? Sanki seni mi tanıyacağım?"

"Geleceği göremeyiz."

Onun yüzünden benim de cinlerim tepeme çıkmıştı şimdi. Gözlerimi birkaç saniyeliğine yumdum, sonra tekrar açtım.

"Ben gideyim en iyisi." Üzerimdeki pikeyi kaldırdım ve ayaklarımı yataktan aşağıya salladım. Elimin üzerindeki serum iğnesine gözüm takıldı. Sağlam olan elimi iğneyi çıkarmak için hareketlendirdiğimde Ateş'in sözleri beni durdurdu.

"Sen gerçekten delisin ve kızım." Sesi kendi kendine konuşur gibi çıkmıştı. Koltuktan kalkıp masanın başına gitti. Görebildiğim kadarıyla eline ufak bir bant ve bir parça pamuk almıştı.

Önüme gelip gözleriyle izin istediğinde yatakta kenara doğru kaydım. Açtığım boşluğa oturdu serum takılı elimi kendi elinin içine aldı.

İçim bir kötü oldu. Şu ufacık temas bile tüylerimin diken diken olmasına yetti.

İçim kıyıldı.

Kalbim anılarla birlikte ağrıdı, ağladı fakat ben dışarıdan sadece sustum.

Sesi ve öfkesi fevriydi. Onu tanıdığım şu kısacık zamanda bile buna emin olmuştum. Fakat bunun tersine hareketleri yavaştı. Nazikçe serumun hortumunu çıkardı.

Ardından damar yolunu dikkatlice tenimden ayırdı. Elim sızlasa da yüzümde mimik oynatmadım. Damar yolunun çıktığı yerden kan sızmaya başladığında diğer elindeki pamuğu yaranın üzerine bastırdı.

Ara ara yüzümü kontrol ediyordu.

Belki de canımı yakıp yakmadığını anlamak istiyordu.

Merak etmesindi.

Hem fiziksel, hem de duygusal olarak acı katsayım oldukça yüksekti.

Bir dakika kadar bir süre sonra pamuğu çekti. Kanama durmuştu. Bandı yaranın üzerine yapıştırdı ve yatağın üzerine bıraktığı malzemeleri avucuna toplayıp ayaklandı. Elindekilerin hepsini masanın yanındaki çöp kutusuna attı.

Sırtı bana dönüktü. Öyle bir boyu vardı ki az daha olsa tavana değecekti. 1.95, 1.97 arası falandı herhalde. Deve lakabını hak ediyordu.

Peki bundan bana neydi ki?

Yavaşça yataktan kalktım. Başım hafifçe dönse de bana sıkıntı çıkartmazdı. Ellerimi iki yanıma bıraktım ve kapıya yöneldim. Başım dikti. Babama sözüm vardı benim. Bir kere eğmiş, sonra da abime de söz vermiştim. Bu saatten sonra ne olursa olsun başımı eğmeyecektim.

Kapının kolunu aşağı indirdim ve odadan dışarı çıktım. Evin içerisi koyu kahve, siyah tonlarla döşenmiş ve oldukça sade bir tarz kullanılmıştı.

Hızlı adımlarla evin çıkışına yöneldim. Burada daha fazla kalmak istemiyordum. Dışarıya pek yansıtmasam da tanımadığım yerlerde olmak beni içten içe geriyordu.

Kapıyı açtım ve arkama baktım. Ateş benim iki üç adım gerimden geliyordu. "Gideyim ben o zaman," dedim, sesim artık düzelmişti.

"Ferit bıraksın seni. Yürüme o kadar yolu." Başımı aşağı yukarı onaylarcasına salladım. Br kere kriz geçirdikten sonra zaten yorgun olduğundan biraz daha hırpalamak sadece bana zarar olurdu.

"Hoşçakal deli kadın." Kapıdan biraz uzaklaşmıştım ki dedikleri beni durdurdu. Yüzümü ona çevirdim.

"Hoşçakal, Ateş." Dün gece gördüğüm araba görüş açıma girdiğinde o tarafa yöneldim. Tanımıyordum, fakat kapıyı açmış beni bekleyen adamın o olduğunu düşünüyordum. Yorgun bedenimi yan koltuğa bıraktım ve başımı cama yasladım.

Hayatım bir ipti de, sanki kördüğüm olmuştu.

Çözemiyordum.

Çözmeye çalışırsam bu benim için sadece zaman kaybı olacaktı.

Tam ortadan ikiye kesersem de bazı uçlar birbirinden sonsuza dek ayrılacaktı.

🥀

Nasılsınız?
Bölüm nasıldı?
En sevdiğiniz sahne?
~Yorum + Oy~ lütfen
Hoşça kalın. Kitap okuyun;) 🦋