5. bölüm · Ceylan Gözlüm
4. Bölüm
Saçlarım eden rüzgârla uçuştu. Bana doğru bir adım daha attı. Aramızda neredeyse hiçbir mesafe kalmamıştı. Göğsünün sıcaklığı üzerime vuruyor, nefesi doğrudan şakaklarıma değiyordu.
"Annen kapıya kilit de vursa, baban mahallede kıyamet de koparsa, ben bu çınarın gölgesinden ayrılmam," diye devam etti, serbest kalan elini kaldırıp başparmağıyla çenemi usulca yukarı kaldırdı. Gözlerimiz tekrar kenetlendi. "Abin o asker ocağından dönene kadar da, döndükten sonra da senin arkandaki dağ ben olacağım. Sen yeter ki korkma. Sen yeter ki benden gözlerini kaçırma."
İçimdeki o koca düğüm, Asaf’ın tek bir sözüyle çözülüverdi. Abim gittiğinden beri ilk defa kendimi bu kadar emniyette, bu kadar korunaklı hissediyordum. Evde bana hissettirilen o "fazlalık" olma duygusu, Asaf’ın bakışlarında tamamen yok oluyordu. Onun gözünde ben sadece ev işlerini yapan, köşede sessizce durması beklenen bir kız değildim; o bana bakarken kendimi bu dünyadaki en kıymetli insan sanıyordum.
"Korkmuyorum artık," dedim, sesimin bu kadar kendinden emin çıkmasına ben bile şaşırarak. Titreyen elimi kaldırıp göğsünün üzerindeki elinin üzerine koydum. "Sen böyle bakarken, kimseden korkamam ki..."
Dudaklarında o çok sevdiğim, içimi ısıtan hafif tebessüm belirdi. Yüzü yüzüme biraz daha yaklaştı, alnını tekrar alnıma dayadı. İkimiz de gözlerimizi kapattık; geceyi, mahalleyi, zamanı dışarıda bıraktık.
"Şimdi git hadi," diye fısıldadı tam dudaklarımın kıyısında. "Annem fark etmeden gir eve. Ama rüyanda da olsa beni gör, olur mu?"
"Senden başkasını gördüğüm mü var ki..." diye mırıldandım utanarak.
Hafifçe kıkırdadı, yanağıma tüy kadar hafif bir öpücük kondurup geri çekildi.
Tam patikaya doğru bir adım atacaktım ki bahçenin girişindeki o tanıdık, gıcırtılı tahta kapının sesiyle çivi gibi çakıldım kaldım.
"Ceylan! Kız nereye kayboldun yine? Bulaşıklar dağ gibi oldu, içeride çay demlenecek!"
Annemin o yüksek perdeden sesi mahallede yankılanınca gözlerim dehşetle açıldı. Asaf’ın yanında kalmak istiyordum ama yakalanıp annemin merdaneli gazabına uğramak planlarım arasında yoktu.
Asaf hemen kolumdan tutup beni çınarın en karanlık, en geniş gövdesinin arkasına doğru çekti. İkimiz de sırtımızı ağaca yaslayıp nefesimizi tuttuk. Aramızda sıfır mesafe vardı ama şu an romantizmden ziyade "hayatta kalma mücadelesi" veriyorduk.
"Gitti mi?" diye fısıldadım dehşet içinde.
Asaf başını ağacın arkasından hafifçe uzatıp baktı, sonra hemen geri çekildi. Yüzünde panikle karışık komik bir ifade vardı.
"Gitmedi," dedi fısıltıyla, gözleri kocaman açılmıştı. "Elinde fenerle bahçeyi tarıyor Ceylan. Resmen komando gibi etrafı gözlemliyor kadının gözü."
"Aşk olsun Asaf, annem hakkında düzgün konuş!" diye fısıldayarak kolunu çimdikledim.
"Yalan mı?" dedi acıyan kolunu tutup kıkırdayarak. "Görse ikimizi burada, abin askerden dönmeden beni merhum ilan eder! 'Asaf Duman: Çınar altında rahmetli oldu' diye yazarlar mezar taşıma."
Gülmemek için elimle ağzımı sıkıca kapattım. Şu an yakalanma korkusuyla titremem gerekiyordu ama Asaf’ın bu halleri yüzünden patlamaya hazır bir bomba gibi kıkırdıyordum.
Tam o sırada çalılıklardan hışırtı geldi. İkimiz de buz kestik. Annemin adımları iyice yaklaşmıştı.
"Buradaydı sanki..." diye mırıldandı annem, çınara sadece iki metre uzaklıktaydı. "Şu kızın dalgınlığı beni deli edecek..."
Asaf birden gözlerini tavana—daha doğrusu çınarın yapraklarına—dikti. Sonra ne yaptı dersiniz?
"Miyav..." dedi.
Ama öyle tatlı, minik bir kedi miyavlaması değildi bu; bildiğiniz 26 yaşında, sakallı bir adamın kalın sesiyle yaptığı, mahalle trafosuna çarpmış kedi taklidiydi.
Gözlerimi inanamayarak Asaf’a diktim. "Sen ne yapıyorsun?" der gibi baktım.
Annemin adımları durdu. "Tövbe bismillah..." dedi dışarıdan annemin sesi. "Bu mahallede kedilere de bir şeyler oldu, sesleri bozuldu iyice. Ceylan! Neredesin kızım?!"
Annem söylene söylene eve doğru yürümeye başlayınca Asaf nefesini dışarı verdi, yüzündeki o 'büyük bir felaketi atlattık' gururuyla bana döndü.
"Gördün mü?" dedi gururla fısıldayarak. "Aktörlüğüm sayesinde kurtulduk."
"Asaf," dedim gülmekten gözümden gelen yaşı silerek. "Annem hayatında hiç öyle miyavlayan bir kedi duymadığı için gitti, kurtulduğumuzdan değil! Bizi kedi sanmadı, mahallede cin var sandı büyük ihtimalle!"
"Olsun," dedi muzip bir gülüşle yakama yapışan yaprağı temizleyerek. "Sonuçta gitmedi mi? Gitti. Beş dakikamız bir beş dakika daha uzadı demektir bu."
"Asaf,"
"Ceylan Gözlüm,"
" Bir daha miyavlasana." masum masum sorup bir de göz kırpıştırmıştım.
"Ama karizmam çizilcek be yavrum."
" Hadi ya," istiyordum gülmek için değil hoşuma gitmişti işte...
" 5 dakikamız var zaten şurda, hem, " etrafına bakınıp yerde lale bulup kopardı ve bana uzattı." senin kadar güzel olmasa da." sıyrılmaya çalışıyordu yemezlerdi kaç yıldır tanıyordum. Harbi kaç yıl olmuştu?
Beş? Yok ya o kadar az değildir, on yok. Yirmi belki...yirmi dört evet evet tam tamına yirmi dört yıl boyunca birlikteydik. Bazen ağladık bazen güldük bazense... Ne diyorum ben?
" İyi Asaf deme." diye son noktamı koymuştum. Triplendim. Triplenmem filan demeyin insan her ağzından çıkanı kafasına göre diyor, ama yapamıyor.
Anlamıştı tribimi," Yavrum ama yani benimde bir karizmam var bea. Ya biri duyarsa." Trakyalı moduna geçmişti. Sonuçta annesi Trakyalı'ydı.
" Tamam yapma diyorum işte ne uzatıyosun? " elindeki laleyi aldım." Sağ ol. Evet 5 dakikamız var süremiz başladı ne konuşucaksak konuşalım gitcem. "
Bu adama triplenmem niye bu kadar zordu? Bi anda boynumun altında kıllar belimde kollar hissettim. Asaf bana kedi gibi sokulmuştu...
" Miyavv, miyav. " o kalın sesiyle miyavlaması, saçlarını boynuma sürtmesi, kokusu...
Gıdıklanıp gülmeye başladım. Asaf geri çekildi ve bana bakmaya başladı -tam olarak gülüşüme-.
"Sen imkansız bir adamsın Asaf," dedim, gülmekten yorulan karnımı tutarak. Çınarın gövdesine iyice sinmiş, hâlâ kısık sesle kıkırdıyordum.
"İmkansızı başaran bir adamım yalnız, hakkımı yeme," dedi Asaf, o kocaman, gururlu gülüşünü hiç bozmadan. Gömleğinin kollarını biraz daha yukarı katlarken gözleri hâlâ bahçe kapısındaydı. "Annen az önce 'Mahallenin Kedileri ve Doğanüstü Olaylar' başlıklı bir araştırma başlatmadıysa ben de Asaf değilim. Ama bak, hâlâ yanındayım. Yanımdasın."
Gülüşüm yavaşça dindi, ama yüzümdeki o yumuşak ifade yerini korudu. Gece rüzgarı çınarın yapraklarını hışırdatırken, az önceki komando taktiği ve felaket kedi miyavlaması aramızdaki bütün o gergin, korkulu havayı dağıtmıştı.
"Gidip bulaşıkları yıkamam gerekiyordu biliyorsun değil mi?" dedim, kaşlarımı sahte bir ciddiyetle çatarak. "Annem içeride söylene söylene çayı demler şimdi. 'Bu kız neredeydi' diye söylenirken çayın demi kaçacak."
"Bulaşıklar bekler Ceylan'ım," dedi Asaf, sesindeki o muzip tonu birden yumuşatarak. Bana doğru bir adım attı, eli tekrar hafifçe belimin kenarına kaydı ama beni sıkmadan, sadece varlığını hissettirmek istercesine durdu. "Ama ben sekiz yıldır bu çınarın altında seni böyle gülerken görmek için bekliyorum. Bırak çay kaçsın, bırak annun kızsın... Ben senin şu gülüşünü bir dakika daha izleyeyim, vallah de billah de dünyadaki bütün azarları çekmeye razıyım."
Cümlesinin sonundaki o içtenlik içimi yine sıcacık yaptı. Başımı öne eğip yanaklarımın tekrar ısındığını hissettim.
"Sen böyle konuşursan ben nasıl eve döneceğim?" diye fısıldadım, gözlerimi gözlerine dikerek.
"Dönme," dedi Asaf, hiç tereddüt etmeden. Sonra kendi dediğine gülüp başını iki yana salladı. "Yani... Şimdilik dönme. Abin gelene kadar sana 'Kaçak' muamelesi yapmayayım diyorum ama beni de çok zorluyorsun Ceylan gözlüm. Şu an seni kolundan tutup mahalleden çıkarasım, kimsenin seni bulamayacağı bir yere götüresim var."
"Asaf!" dedim hafifçe göğsüne vurarak. "Abim duysa vallah erik bahçesindeki gibi kovalamaz bu sefer, gerçekten yakalar!"
"Abin yakalarsa 'Kardeşini çok sevdim komutanım' der, asker selamı çekerim," dedi gülerek. "Hem bak, kedilik yeteneğimi de gösteririm, 'Kızınızı kedi taklidiyle komandolardan kaçırdım' derim, bence ikna olur."
İkimiz de çınarın gölgesinde, sabahın bu saatinde her an yakalanma tehlikesine rağmen yeniden alçak sesle gülüşmeye başladık. İçimdeki o ağır hüzün, Asaf'ın yanındayken adeta buharlaşıp gidiyordu.
Gülüşüm dudaklarımda asılı kalırken, bakışlarım Asaf’ın o fırtınalı ama bana bakarken dinginleşen gözlerine kaydı. Az önceki şakacı havası, yerini yavaş yavaş derin ve koyu bir sessizliğe bırakıyordu. Çınarın hışırdayan yaprakları arasından güneşin ışığı o güzel kahvelerine yansıyor ve yüzünün yarısını aydınlatıyordu.
İçimdeki o çaresiz, yalnız kız çocuğu, onun yanında ilk defa tamamen susmuştu.
"Kedi taklidine belki ikna olur," dedim, sesim neredeyse fısıltıdan bile kısıktı artık. "Ama benim sana nasıl baktığımı görürse... Hiçbir şeye gerek kalmaz Asaf. Anlar zaten."
Asaf’ın bakışlarındaki muziplik bir anda silindi. Yerini öyle ağır, öyle yakıcı bir duyguya bıraktı ki, göğsümün ortasında bir şeylerin yer değiştirdiğini hissettim. Titreyen elini yavaşça kaldırdı, parmak boğumlarını yanağımda usulca gezdirdi. Dokunuşu o kadar tüy gibi hafif ama bir o kadar da yakıcıydı ki gözlerimi kapatmamak için kendimle savaştım.
"Nasıl bakıyorsun ki bana?" dedi, sesi pürüzlü ve kısıktı. Yüzü yüzüme biraz daha yaklaştı.
"Sanki..." dedim, nefesim dudaklarına değecek kadar yakınlaşmışken yutkunarak. "Sanki bu mahalledeki tek sığınağım senmişsin gibi. Evdeki o buz gibi soğuktan kaçıp ısındığım tek yer burasıymış gibi..."
Asaf derin bir nefes aldı. Gözleri bir an için dudaklarıma kaysa da hemen tekrar gözlerime tırmandı. Beni incitecek, ürkütecek tek bir hareket yapmaktan korkar gibi, incelikle tutuyordu zamanı. Elini yanağımdan kaydırıp ensemdeki saçlarımın arasına geçirdi. Parmaklarının sıcaklığı saç köklerime kadar yayıldı.
"Sığınak değilim sadece Ceylan'ım," diye fısıldadı, alnını hafifçe alnıma yaslarken. İkimizin de nefesi birbirine karışıyordu artık. "Ben senin evin olmak istiyorum. Bir gün o kapıdan içeri girdiğinde, arkandan o ağır kapıyı kapatıp 'Geçti' diyebileceğin evin..."
Kirpiklerim ıslandı. Ailemin bana hissettirdiği o "fazlalıksın" hissi, Asaf'ın dudaklarından dökülen her kelimeyle biraz daha siliniyordu. Göğsündeki elimi hafifçe yukarı kaydırıp gömleğinin yakasını tuttum. İlk defa ben ona doğru bir adım attım, aramızdaki o son milimetrelik mesafeyi de ben kapattım.
"Benim evim çoktan sensin Asaf," dedim.
Sözlerim bittiği an Asaf’ın dudakları, şakağıma sıcak ve derin bir buse kondurdu. Ardından dudakları göz kapağıma, sonra da diğer yanağıma kaydı. Her bir dokunuşu, yıllardır kalbimde biriken o kimsesizlik hissini iyileştiren bir merhem gibiydi. Yüzümü avuçlarının arasına alıp beni kendine biraz daha çektiğinde, gecenin soğuğu da, eve döndüğümde beni bekleyen o azarlar da anlamını yitirdi.
O an, çınarın altında zaman durdu; dünya sadece ikimizden ibaret kaldı.
Asaf’ın elleri yüzümün iki yanında birer kalkan gibi dururken, başparmakları elmacık kemiklerimin üzerinde süzüldü. Şakağıma konan o sıcak öpücüğün izi hâlâ cildimde alev alev yanıyordu. Göğsü, hemen elimin altında fırtınalı bir deniz gibi hızla kalkıp iniyordu. Bana bu kadar yakınken, gözlerindeki o saklayamadığı tutkuyu ve üzerime titreyen o sonsuz şefkati aynı anda okuyabiliyordum.
"Evim..." diye tekrarladı Asaf, sesi gece rüzgarının içinden süzülen en güzel melodi gibi pürüzlü ve derindi. Yüzünü yüzüme biraz daha yaklaştırdı; nefesi doğrudan dudaklarımın kıyısına değiyordu artık. "Senin evin olmak... Yeryüzünde bana verilebilecek en güzel unvan bu Ceylan gözlüm. Söz veriyorum sana, o eve hiçbir soğuk girmeyecek. Hiçbir hüzün o kapıdan içeri adım atamayacak."
Göz kapaklarım kendiliğinden kapandı. Parmaklarım gömleğinin kumaşını biraz daha sıktı, onu kendime doğru çektim. Gece birden durdu sanki; ne uzaktan geçen bir arabanın sesi, ne bahçedeki cırcır böcekleri, ne de az önce yüreğimi ağzıma getiren annemin adımları... Hiçbiri yoktu. Sadece Asaf’ın göğsümün ortasına işleyen kokusu ve teninin yakıcı sıcaklığı vardı.
Asaf durmadı. Dudakları bu kez burnumun ucuna, ardından yanağımın en derin yerine, tam o kıkırdarken ortaya çıkan gamzemin üzerine kaydı. Her bir dokunuşu o kadar narin, o kadar kıymet bilir bir tavırla atılıyordu ki, kendimi yıllardır kilitli kaldığım o karanlık odadan çıkarılmış, pamuklara sarılmış gibi hissettim.
"Beni böyle sevmeyi nasıl öğrendin?" diye fısıldadım, gözlerimi yavaşça açarak. Gözlerimiz birbirine kenetlendiğinde ikimizin de bakışlarında alev alev yanan o teslimiyet vardı. "Herkesin beni bir yük saydığı bu mahallede, sen beni nasıl böyle başının tacı yaptın Asaf?"
Asaf derin bir nefes alıp başını hafifçe yana eğdi. Yüzümdeki ellerinden birini kaydırıp belime yerleştirdi; incitmekten korkar gibi son derece nazik ama kaçmama da izin vermeyen bir kararlılıkla beni göğsüne doğru çekti. Aramızdaki son boşluk da kapandığında, kalbinin atışları benim kalbimin ritmine karıştı.
"Ben seni öğrenmedim Ceylan," dedi, sesi göğsünün derinliklerinden yankılanarak çıktı. "Ben seninle büyüdüm. O küçük kızın gözlerindeki hüznü ilk gördüğüm gün, bu dünyada tek bir görevim olduğunu anladım. O hüzne sebep olan her şeyi silmek... Babanın görmediği O güzel gözlerini, annenin kıymetini bilmediği O narin ellerini ben her gece dualarıma kattım. Sen 'yüküm' dedin kendine, ben 'dünyam' dedim sana."
Sözleri kalbimin en kuytu, en yaralı köşelerine birer birer merhem oldu. Kirpiklerimin arasından süzülen bir damla yaş, Asaf’ın başparmağı tarafından daha yanağımdan aşağı inemeden yakalandı. Başparmağının yumuşak dokunuşuyla gözyaşımı silerken yüzünde içimi eriten bir acı belirdi.
"Ağlama sakın," diye fısıldadı, eğilip bu kez göz kapağımın üzerine uzun, derin bir buse kondurdu. "Senin tek bir damla yaşın için bu mahalleyi yakarım ben Ceylan. Ağlayacaksan da sadece mutluluktan ağla benim yanımda."
"Ağlamıyorum ki..." dedim, sesimdeki titreği gizleyemeden gülümsedim. "Sadece... Çok fazla bu Asaf. Hayatım boyunca kimseden görmediğim bu sevgiyi sende bulmak beni öyle sarhoş ediyor ki, rüyada olmaktan korkuyorum."
Asaf hafifçe gülümsedi. Eğildi ve alnını tekrar alnıma yasladı. Burnumuz birbirine değiyordu. Gözlerini kapatıp derin bir nefes çekerken, "Rüyada değilsin," dedi tutkulu bir fısıltıyla. "Bak, buradayım. Kanınla, canımla, varımla yokumla seninim. Abin o askerden dönene kadar bu ağacın altında, döndükten sonra kapının önünde olacağım. Ama asla, ama asla seni bu karanlıkta tek başına bırakmayacağım."
Dudakları dudaklarımın milim ötesindeydi. İkimiz de o son adımı atmanın, bu saklı romantizmin büyüsüne tamamen kapılmanın eşiğindeydik. Asaf’ın belimdeki eli beni biraz daha kendine çekerken, içimdeki tüm korkular yerini devasa bir güvene ve ateşli bir sevdaya bıraktı. Artık eve döndüğümde odam ne kadar soğuk olursa olsun biliyordum; Asaf’ın dokunuşları ve sözleri içimi sonsuza kadar ısıtmaya yeterdi.
Asaf’ın belimdeki tutuşu biraz daha sıkılaşırken, aramızdaki o son santimlik mesafe de gecenin karanlığında eriyip gitmek üzereydi. Şakağımdaki ve göz kapaklarımdaki sıcak buselerin izi hâlâ cildimi yakıyor, kalbim göğüs kafesimi yırtacakmış gibi çırpınıyordu. Yıllardır içimde büyüttüğüm o koca yalnızlık, o evde üzerime çöken "işe yaramazlık" duygusu, Asaf’ın parmak uçlarından ruhuma sızan bu derin sevdayla tamamen yok olup gitmişti. Artık ne babamın o insanı ezen buz gibi bakışları vardı zihnimde, ne de annemin bitmek bilmeyen azarları... Dünyada sadece ikimiz, bir de tepemizde hışırdayan o efsanevi dev çınar ağacı kalmıştı.
Dudakları dudaklarımın milim ötesinde durduğunda, Asaf’ın gözlerindeki o alev alev yanan tutkuyu ve üzerime titreyen korumacı şefkati tam ortasından okudum.
"Ceylan’ım..." diye fısıldadı, sesi pürüzlü, derin ve içimi ürperten bir gizemle doluydu. "Sana bakmaya doyamıyorum ben..."
Gözlerimi kapatıp kendimi onun bu sıcacık, güvenli kollarına tamamen bırakmak üzereydim ki...
"Siz ne yapıyorsunuz orada?"
Sokağın başından, çokta uzaktan ama çokta yakından olmayan bir yerden gelen cılız, ama oldukça meraklı ve tiz bir çocuk sesi gecenin bütün büyüsünü bir bıçak gibi kesip attı.
İkimiz de aynı anda adeta elektrik çarpmış gibi sıçradık. Asaf belimdeki elini bir anda çekip sanki çınarın kabuklarını inceliyormuş gibi arkasını döndü, bense panikle üzerimdeki hırkanın önünü iliklemeye çalışırken az kalsın kendi ayağıma takılıp düşüyordum. Yanaklarım zaten sıcaktı ama şu an alev alıp mahalleyi yakacak raddeye gelmişti.
Gölgenin içinden, elinde yarı yarıya yenmiş bir çilekli lolipop tutan, iki örgülü saçları omuzlarına düşmüş küçük bir kız çocuğu belirdi. Bizim mahallenin en küçük, ama dilinden en çok korkulan yumurcağıydı bu: Zeynep. Henüz altı-yedi yaşlarındaydı ama mahalledeki tüm sırları, kimin kime sevdalandığını, kimin bahçeden erik çaldığını dedektif gibi bilirdi.
Zeynep, elindeki lolipopu ağzından çıkarıp koca gözlerini açarak önce bana, sonra elleri cebinde yapmacık bir ıslık çalmaya çalışan Asaf’a baktı.
"Ceylan abla?" dedi, adımlarını ağır ağır bize doğru atarken. "Senin evde olman gerekmiyor muydu? Nermin teyze az önce bahçede seni arıyordu, 'Bu kız yine nereye kayboldu' diye söyleniyordu."
Dehşetle Asaf’a baktım. Asaf ise çaktırmamaya çalışarak boğazını temizledi, bir iki adım atıp Zeynep’in boyuna inmek için dizlerinin üzerine çöktü. Yüzüne mahalleden bir çocuğu kandırmaya çalışan o en sevimli, en masum gülüşünü yerleştirdi.
"Aferin benim güzel Zeynep kızımı," dedi Asaf, sesini olabildiğince yumuşatmaya çalışarak. "Biz de tam Ceylan ablanla... Şey yapıyorduk. Çınarın tepesindeki kediye bakıyorduk! Evet, evet! Kedi kaçmış da, onu arıyorduk."
Zeynep tek kaşını kaldırdı. O küçük yaşına rağmen Asaf’a öyle bir baktı ki, sanki karşısında 26 yaşında kocaman bir adam değil de, ödevini yapmamış bir ilkokul öğrencisi vardı.
"Kedi mi?" dedi Zeynep, lolipopunu Asaf’a doğru sallayarak. "Asaf abi, ben az önce çınarın arkasından bir miyavlama duydum ama o ses kediye hiç benzemiyordu. Hatta babamın traktörünün motoru bozulunca çıkardığı sese benziyordu."
Kendi kendime gülmemek için dudaklarımı öyle bir ısırdım ki canım yandı. Bakışlarımı başka tarafa çevirmek zorunda kaldım yoksa patlayacaktım. Asaf’ın o gururla övündüğü kedi taklidi, mahallenin yedi yaşındaki çocuğuna bile rezil olmuştu.
Asaf’ın yüzü bir an için dondu. Karizması fena sarsılmıştı ama çabuk toparlandı. "Öyle deme Zeynepciğim," dedi derin bir nefes alarak. "O... Şey kedisi. Dağ kedisi. Sesi biraz gür çıkar onların."
"Peki Ceylan abla neden kıpkırmızı olmuş o zaman?" diye sordu Zeynep bu kez gözlerini bana dikerek. "Ve neden Asaf abi sana bu kadar yakın duruyordu? Siz sarılıyor muydunuz yoksa?"
Kalbim yeniden boğazımda atmaya başladı. Mahallede bu çocuğun ağzından kaçıracağı tek bir kelime, annemin kulağına gitmesi demekti. Ve eğer annem duyarsa, abim askerden dönene kadar beni odadan dışarı çıkarmazdı.
Zeynep’in yanına diz çöktüm. Parmaklarımı titrememesi için bastırarak onun narin elini tuttum. "Zeynepciğim," dedim, sesimi olabildiğince tatlı tutmaya çalışarak. "Biz Asaf abinle sadece konuşuyorduk. Hani abim asker ya... Asaf abi de abimin en yakın arkadaşı olduğu için bana abimden haber getirmişti. Onu konuşuyorduk."
Zeynep gözlerini kırpıştırdı. Lolipopundan bir emik daha aldı. "Hımmm..." dedi düşünceli bir tavırla. "Ama abin gideli dört ay oldu Ceylan abla. Asaf abi sana her gece haber mi getiriyor? Çünkü ben sizi geçen hafta da bu ağacın arkasında görmüştüm."
Asaf’la göz göze geldik. İkimizin de gözlerinde aynı panik vardı: Bu küçük kız bizi resmen takibe almıştı!
"Zeynep," dedi Asaf, cebini karıştırmaya başlayarak. "Bak şimdi sen çok akıllı bir kızsın. Küçük hanımlar böyle sırları saklamayı çok iyi bilirler, değil mi?"
"Sır mı?" dedi Zeynep’in gözleri parlayarak. "Siz şimdi sevgili misiniz yani? Romanlardaki gibi mi?"
"Sır!" diye bastırdı Asaf panikle, cebinden çıkardığı döküntüleri eline alırken. "Aramızda çok büyük bir haberci görevi bu. Bak, cebimde ne var..." Asaf cebinden iki tane renkli boncuklu lolipop ve bir tane de küçük, kırmızı saç tokası çıkardı. Bu tokaları benim için yanında taşıdığını biliyordum; bazen buluştuğumuzda saçlarım dağılınca bana verirdi. "Eğer bu sırrı Nermin teyzeye de, mahalledeki diğer çocuklara da söylemezsen... Bu şekerler ve bu çok güzel toka senin olur."
Zeynep avucundaki şekerlere ve tokaya baktı. Şekerleri hemen kaptı ama tokaya bakarken hafifçe burun kıvırdı. "Toka güzelmiş ama..." dedi, gözlerini Asaf’a dikip. "Tek bir şartla kabul ederim."
"Ne şartı?" dedik Asaf’la aynı anda.
"Beni de aranıza alacaksınız!" dedi Zeynep gururla göğsünü kabartarak. "Ben de abinin habercisi olacağım. Nermin teyze bahçeye çıkınca size işaret vereceğim. Ama haftada bir gün de bana dondurma alacaksınız!"
Asaf başını arkaya atıp sessizce bir kahkaha attı. Yüzündeki o panik havası bir anda dağılmış, yerini yine o çok sevdiğim muzip tebessüme bırakmıştı. "Ufaktan mafya çıktı bizim Zeynep," dedi bana bakarak. Sonra Zeynep’in küçük burnunu usulca sıktı. "Tamam ulan küçük ajanın teki oldun çıktın başımıza. Anlaştık! Dondurmalar benden, haberler senden."
"Söz mü?" dedi Zeynep elini uzatarak.
"Asaf Duman sözü," dedi Asaf, onun minik eliyle tokalaşarak.
Zeynep tatmin olmuş bir edayla şekerleri cebine attı, tokasını saçına takmaya çalıştı. Sonra bana dönüp gülümsedi. "Ceylan abla, bence Asaf abi çok iyi bir adam. Abin gelse bile seni ona versin. Hem Asaf abi bana dondurma da alacak."
Bu masum ve çocukça laf karşısında yanaklarımın sıcaklığı tekrar katlandı ama bu kez utançtan değil, içimi kaplayan o tarif edilemez tatlı huzurdandı. "Hadi bakayım küçük ajan," dedim Zeynep’in saçlarını düzeltirken. "Koş eve artık, annen merak etmesin."
"Tamam!" dedi Zeynep ve arkasını dönüp neşeyle sokağın aşağısına doğru koşmaya başladı.
Onun arkasından bakakaldık. İkimiz de derin birer nefes verdik. Az önceki romantik ve tutkulu atmosfer, yerini tatlı bir tebessüme ve hafif bir yorgunluğa bırakmıştı.
Asaf ayağa kalkıp bana elini uzattı. Elini tutarak ayağa kalktım. Aramızdaki o koca gerilim kaybolmuş, yerini bizi birbirimize daha da bağlayan o sıcacık neşeye bırakmıştı.
"Gördün mü?" dedi Asaf, gözlerinin içi gülerek bana bakarken. "Mahallede şimdiden koruma ordumuz kuruldu. Zeynep hanımın liderliğinde gizli örgütümüz hazır."
"Sen imkansız bir adamsın Asaf," dedim başımı iki yana sallayarak, dudaklarımdaki tebessümü saklayamadan. "Kedi taklidiyle başlayıp küçük kız çocuğuna rüşvet vermeye kadar düşen bir romantik..."
"Senin için dünyayı karşıma alırım demiştim Ceylan," dedi Asaf, bana doğru bir adım atıp yüzümü ellerinin arasına alarak. Sesi tekrar o ilk baştaki derin, yakıcı ve sevdalı tonuna bürünmüştü. "Yedi yaşındaki ajana dondurma ısmarlamak bu sevdaya az bile kalır."
Gözlerimiz tekrar kenetlendi. Çınarın gölgesinde, gündüz vakti, bu küçük tatlı kazanın ardından birbirimize bakarken anladım ki; bu mahalle ne kadar karanlık olursa olsun, Asaf’ın yanında benim için hep gündüz olacaktı.
