2. bölüm · Ceylan Gözlüm
1. Bölüm
Annem hep "Sen bu mahallenin dert çiçeğisin Ceylan," derdi. Haklıydı da. Şehrin o lüks, parıltılı gökdelenlerinin gölgesinde unutulmuş; teneke çatılı, rutubet kokan ama her sokağından bir klarnet feryadı, bir darbuka neşesi yükselen bu Roman mahallesinde doğmuştum. Bizim buralarda fakirlik gizlenecek bir şey değildi, herkesin ortak yazgısıydı. Ama içimizde hep fıkır fıkır kaynayan, kadere inat gülen, şarkılarla coşan deli bir neşe vardı. Aynaya baktığımda gördüğüm o uzun, gece karası saçlar ve gözlerimin içindeki o ele avuca sığmaz ışık, henüz hayatın ne kadar acımasız olabileceğinden habersiz bir kızın saf aynasıydı.
Tabii bir de Asaf vardı. Kalbimin ritmini tek bir gülüşüyle altüst eden, mahallenin o fiyakalı, yanık yüzlü klarnetçisi...
Asaf’la çocukluğumuz aynı çamurlu sokaklarda, patlak futbol toplarının peşinde koşarak geçmişti. Ama son bir yıldır birbirimize bakışımız, yan yana gelirken adımlarımızın tekleyişi çok değişmişti. Artık o eski çocukluk arkadaşı değildik; aramızda adı konulmamış, sadece ikimizin bildiği gizli bir dil vardı. Asaf ne zaman eline klarnetini alsa, kendimi hemen kapının önünde bulurdum. Üzerimde her zamanki çiçekli, rengarenk fistanım, kulağımın arkasında ise ninnemin bahçesinden gizce kopardığım bir parça fesleğen olurdu. Sırf o kokuyu alsın, yanıma bir adım daha yaklaşsın diye...
Dün gibi aklımda, mahalle bakkalının önündeki o karşılaşmamız... Hava ikindi vaktiydi, sokaktan taze pişmiş ekmek kokuları yükseliyordu. Asaf, kolunun altında siyah klarnet kutusuyla dükkandan çıkıyordu. Beni görünce adımları birden yavaşladı, o her zaman hafifçe yukarı kıvrılan, insana kendini dünyanın en özel kızıymış gibi hissettiren muzip dudaklarıyla gülümsedi.
"Ooo, Ceylan gözlüm," dedi. Sesindeki o hafif sigara pürüzü her seferinde içimi titretirdi. "Yine buraları yakıyorsun çiçekli fistanınla. Mahalleye fazla bu güzellik, buraların tozu toprağı kaldırmıyor seni."
Gözlerimi hemen kaçırıp sokağın taşlarına baktım, kalbimin göğüs kafesimi zorladığını hissediyordum ama bilerek naz yapıyordum. "Hadi oradan Asaf, işine bak sen. Bu akşam Kamberlerin düğününde çalacaksın herhalde, yine paraları toplayıp ortadan kaybolursun, mahallenin kızlarını peşine takarsın."
Adımını bana doğru attı. Aramızdaki o güvenli mesafe kapandığında, nefesimin daraldığını, tenimin ısındığını hissettim. Eğildi, gözlerimin ta içine, en derinine baktı. "Parada pulda, elin kızında gözüm olsa pavyon pavyon gezerdim be Ceylan. Benim klarnetim bir tek sana üfler, içindeki nefes bir tek senin adını fısıldar, hâlâ anlamıyor musun?"
Cebinden küçük, parlak kırmızı bir kurdeleamadı. Elime tutuştururken parmaklarının ayası parmaklarıma değdi; sanki ruhumdan bir elektrik akımı geçti. "Akşam düğüne gel," diye fısıldadı. "Saçına bunu tak, en önde dur. Ben de sana mahallenin en kıvrak, en sevdalı Roman havasını çalayım, gözlerimi kırpmadan sadece sana bakarak..."
Ninnemin akşamüstü bastıran hafif kırgınlığı ilaçlarını verince geçmiş, erkenden uykuya dalmıştı. İçim içime sığmıyordu, kalbim yerinden çıkacak gibi çırpınıyordu. Hemen odamdaki o küçük aynanın karşısına geçtim. Dolabımdaki en güzel, kırmızı güllü fistanımı üzerime geçirdim. Asaf’ın verdiği o kırmızı kurdeleyi, saçımın sol tarafına, tam da kalbimin hizasına denk gelecek şekilde özenle, parmaklarım titreyerek bağladım. Aynadaki kıza baktım; yanaklarım heyecandan ve mutluluktan al al olmuştu.
Düğün alanına vardığımda mahalle adeta yıkılıyordu. Renkli, irili ufaklı ampuller sokak boyunca gerilmiş, darbukaların coşkulu ritmi toprağı titretiyordu. Kadınlar en parlak elbiseleriyle oynuyor, çocuklar masaların arasında koşturuyordu. Ama benim gözüm sadece sahnede, tek bir kişideydi.
Asaf sahnedeydi. Üzerinde bembeyaz, jilet gibi bir gömlek vardı; elinde gümüş gibi parıldayan klarnetiyle o kadar fiyakalı, o kadar yakışıklı duruyordu ki... Beni kalabalığın arasında, o parlak kırmızı güllü fistanımla görür görmez gözlerinin içi güldü. Başını hafifçe sallayıp o hayran olduğum gülüşünü kondurdu yüzüne. Sırf ben geldim diye, gözlerini bir an bile benden ayırmadan klarnetine sert, derin ve can yakıcı güzellikte bir nefes üfledi.
O an sanki bütün mahalle, bütün o gürültü sustu; sadece Asaf’ın klarneti bizim için konuşmaya başladı. Çaldığı melodi o kadar kıvrak, o kadar içten ve sevdalıydı ki, ayaklarım beni dinlemedi, kendimi pistin tam ortasında buldum. Ben ritme ayak uydurup döndükçe fistanımın gülleri havada savruluyor, saçımın arasındaki kırmızı kurdele rüzgarda uçuşuyordu.
Asaf sahnede duramadı. Klarnetini çala çala basamaklardan indi, kalabalığı yara yara tam karşıma geldi. Şimdi tam önümde, gözlerimin içine baka baka üflüyordu o şifalı nefesini. O çalıyor, ben onun müziğinin büyüsüyle adeta yere basmıyor, gökyüzünde uçuyordum. Mahalleli etrafımızda çember olmuş, alkışlar kıyamet gibi kopuyor, başımızdan aşağı paralar saçılıyordu. Ama bizim için o an dünyada kimse yoktu.
Asaf ritmi biraz yavaşlattı, klarnetini hafifçe aşağı indirip bana doğru eğildi. Müziğin ve alkışların arasında sadece benim duyabileceğim, içimi eriten o fısıltıyla konuştu:
"Dünyanın en güzel kızı, saçında benim kurdelemla karşımda oynuyor ya... Artık tüm dünya dönmeyi bıraksa da gam yemem Ceylan. Benim hatunum olacaksın değil mi? Bu gece düğünden sonra kaçalım mı buralardan, kuralım mı yuvamızı?"
Duyduğum sözlerle mutluluktan başım döndü. Dans etmeyi bıraktım, gözlerimin içine umutla bakan o kara gözlerine baktım. Göğsüm hızla inip kalkarken, cesaretimi toplayıp başımı "Evet" anlamında salladım. Dudaklarımdan "Kaçalım Asaf, seninle her yere gelirim," sözleri döküldü.
Asaf hayatında hiç gülmediği kadar büyük bir sevinçle güldü, klarnetini havaya kaldırıp mahalleyi coşturacak en neşelihavayı patlattı. Gece boyunca yan yana oturduk, gizlice masanın altından ellerimiz birleşti. Geleceğe dair hayaller kurduk; küçük bir evimiz olacaktı, o klarnet çalacaktı, ben ona en sevdiği yemekleri yapacaktım. Dünyanın en mutlu, en korunan, en şanslı kızıydım. Asaf’ın sıcak eli elimin içindeydi ve önümüzde upuzun, aşk dolu bir hayat vardı.
Düğün alanındaki o son neşeli şarkı da bittiğinde, herkes evlerine doğru dağılmaya başlamıştı. Ama ne benim ayaklarım eve gitmek istiyordu ne de Asaf’ın gözleri beni bırakmaya niyetliydi. Mahallenin kadınları derme çatma masaları toplarken, Asaf klarnetini yavaşça kutusuna koydu, ceketini omuzuna attı ve kalabalığın arkasından bana gizli bir işaret yaptı. Mahallenin çıkışındaki, o kimsenin uğramadığı eski ahşap köprüye doğru yürüdü.
Kalbim göğüs kafesimi yırtacak gibi çarparken ninnemi kontrol etmek bahkesiyle kalabalıktan sıyrıldım. Eve uğrayıp uyuyan ninnemin üzerine bir battaniye örttükten sonra, parmak uçlarımda dışarı süzüldüm. Sokaklar serinlemişti, rüzgar kırmızı güllü fistanımı tir tir titretiyordu ama içimdeki yangın beni ısıtmaya yetiyordu.
Ahşap köprüye vardığımda, Asaf’ı korkuluklara yaslanmış, sigarasının dumanını gökyüzüne üflerken buldum. Beni görünce sigarasını hemen toprağa atıp ezdi. Yüzünde, sadece bana sakladığı o dünyanın en yumuşak, en sığındığım gülüşü belirdi.
"Geldin Ceylan gözlüm," dedi, sesindeki o yanık tonla.
"Geldim ya Asaf..." dedim yanına vararak. "Düğünde o söylediklerin... Sahi miydi? Gerçekten kaçıracak mısın beni buralardan?"
Ceketini omuzlarından indirip benim titreyen omuzlarıma bıraktı. Asaf'ın kokusu, tütünün ve teninin o sıcak kokusu bir anda bütün bedenimi sardı. Ellerimi tuttu; parmakları parmaklarımın arasına kenetlenirken dünyadaki tüm yoksulluğumuzu, o teneke çatılı evleri unuttum.
"Sahi ya Ceylanım, hem de nasıl sahi," dedi, gözlerimin ta içine bakarak. "Benim bu mahallenin tozunda, çamurunda senin gibi bir çiçeği çürütmeye hiç niyetim yok. Şehrin öteki ucunda, deniz kokan, küçük şirin bir ev buldum. Bahçesinde senin o çok sevdiğin mor leylaklar var. Yarın akşam pavyondaki son işime çıkacağım, şefkatli reislerden birinden yüklüce bir para alacağım. Gece tam üçte, mahallenin çıkışındaki o eski tren makasında buluşacağız."
Gözlerim mutluluktan buğulandı, saçımdaki kırmızı kurdeleye dokundu narin parmaklarıyla. "Sadece bu fistanınla gel Ceylan, hiçbir şey alma yanına. Ben senin elini bir tutayım, bir daha ne bu yoksulluk uğrayacak semtimize ne de o pavyonların leş dumanı. Kendi yuvamızda, sadece birbirimizin nefesiyle yaşayacağız."
"Seninle dünyanın öbür ucuna gelirim Asaf," diye fısıldadım. "Sen klarnetini üfle, ben senin o namelerinin peşinden nereye istersen akar gelirim."
O gece köprünün üzerinde, şafağın ilk ışıkları sökene kadar geleceğimizi boyadık durduk. Kuracağımız o küçük evin mutfağını hangi renge boyayacağımızı, doğacak çocuklarımızın isimlerini, sabahlara nasıl uyanacağımızı konuştuk. Asaf bana öyle güzel, öyle derin sarıldı ki, sanki beni dünyadaki tüm kötülüklerden koruyabilecek tek kalkan o göğüstü. Kendimi hiç bu kadar güvende, hiç bu kadar şanslı hissetmemiştim.
Ayrılırken alnımdan uzunca öptü. "Yarın gece yarısı Ceylan... Yarın gece yarısı bu makus talihimiz tamamen değişecek," dedi.
Eve dönüp yatağıma uzandığımda, saçımdaki kırmızı kurdeleyi çıkarıp yastığımın altına sakladım. İçimde en ufak bir korku yoktu, sadece Asaf’a kavuşmanın, onun kadını olmanın verdiği o sonsuz, tatlı huzurla gözlerimi kapattım.
Bir süre uyuyamadım heyecandan.
Tam uyumak üzereyken camıma çakıl taşı atıldı ve sıçrayarak yattığım yerden kalkıp perdeyi araladım. Aşağıda onu gördüm. Asaf. Aşağı çağırıyordu. Heyecandan elim ayağım titredi ve birbirine dolandı.
Zar zor pijamalarımla Asaf'ın yanına gittiğimde o kadar kızarmıştım ki yüzümden alev çıkıyor zannettim.
"Ceylan gözlüm olmuşun domates." dedi Asaf alayla." Off yapma şöyle be Asaf utanıyorum işte." mırıldandım ama tabii ki duymuştu.
" Hem bir gece yarısı ne yapıyorsun sen?"
Asaf, sırtını bizim evin eski taş duvarına yaslayıp ellerini pelerin gibi dökülen ceketinin ceplerine soktu. Gözlerini kısmış, gecenin karanlığında bile parlayan o muzip bakışlarıyla beni tepeden tırnağa süzüyordu. "Ne yapayım Ceylan gözlüm," dedi sesini iyice alçaltarak. "Yatağa yattım, gözümü kapattım, her yer kırmızı güllerle doldu. Dedim bu işte bir iş var. Meğer aklım da fikrim de o kırmızı fistanın içinde kalmış. Duramadım yerimde."
"Laf cambazı," diye mırıldandım, kalbimin göğüs kafesimi zorlayan sesini duymasın diye bir adım geri çekilerek. Pijamamın kollarını çekiştirip ellerimi gizlemeye çalışıyordum. "Gören de kırk yıldır birbirimizi görmüyoruz sanacak. Birkaç saat önce köprüde ayrılmadık mı biz?"
"O köprünün üstündeki Asaf’tı," dedi adımı bana doğru atarak. Aramızdaki o güvenli mesafeyi yine tek hamlede yok etmişti. Eğilip yüzünü yüzüme yaklaştırdı; tenime çarpan nefesinde hafif bir tütün ve onu her gördüğümde burnuma çalınan o erkeksi koku vardı. "Bu karşındaki ise uykusu kaçan, aklı başından giden Asaf. Hem sen de hiç fena olmamışsın hani. Bu domates halin, o kırmızı fistandan daha fiyakalı duruyor."
"Asaf!" diyerek göğsüne hafifçe vurdum ama elim göğsünde asılı kaldı. Avcumun altında atan kalbinin ritmi, en az benimki kadar hızlı ve düzensizdi. Bunu fark etmek içimdeki o utangaç yangını anında harladı.
Elimi yavaşça kavrayıp parmaklarını parmaklarımın arasına geçirdi. Gitgide ciddileşen ama içindeki o flörtöz tınıyı hiç kaybetmeyen bir sesle sordu: "Yarın gece gerçekten geliyor musun benimle? Bak, o tren makasına adım attığın an, bir daha bu mahalleye, bu çamurlu sokaklara dönüşün yok Ceylan. Korkmuyor musun benden?"
Gözlerinin ta içine, o en derinindeki kara aydınlığa baktım. Elim elinin içinde sıcacıkken korku lügatımda bile yoktu. "Senden korkan senin gibi olsun Asaf," dedim meydan okuyan bir tavırla, çenemi hafifçe yukarı kaldırarak. "Sen klarnetini iyi üfle yeter. Ben senin o namelerinin peşinden nereye istersen akar gelirim demiştim, sözüm söz."
Gülüşü yüzüne öyle bir yayıldı ki, sanki karanlık sokak aniden aydınlanıverdi. Boştaki eliyle saçımın önündeki tek bir tutamı kulağımın arkasına yerleştirdi. Parmak uçları yanağıma değdiğinde duraksadı, tenimi okşar gibi hafifçe gezdirdi parmaklarını.
"Deli kız," diye fısıldadı, sesi bir gece bestesi gibiydi. "Yarın geceye kadar bana uyku haram, orası kesinleşti. "
"Şimdi git hadi, gir yatağına. Yoksa seni şurada, bu pijama halinle kolumun altına alıp kaçıracağım, plana sadık kalamayacağız."
"Aman ne korktum," dedim, sesime yapmacık bir cesaret katmaya çalışarak ama elini hala bırakmamıştım. "Kaçır da görelim Asaf Efendi. Annemin elindeki o meşhur tahta kaşığı hesaba katmıyorsun galiba. Valla klarnetini kırar kafanda."
Asaf sessiz bir kahkaha attı, omuzları sarsıldı. "Desene dert çiçeğinin anası, dert ağacıymış aslında," diyerek gözlerini kırptı. "Ama feda olsun be Ceylan. Senin için o kaşığı kafaya yemeye de razıyım, pavyonun kahrını çekmeye de."
"Bak hele bak, laflara bak," diye mırıldandım, kalbimin ritmini düzene sokmaya çalışarak. "Pavyon demişken... Sahiden son kez mi çıkacaksın yarın sahneye? Yani... O pis adamların parasıyla mı kuracağız evimizi?"
Asaf'ın yüzündeki o muzip ifade anlık olarak dağıldı, yerini daha korumacı, daha sahiplenici bir bakış aldı. Boştaki eliyle çenemi hafifçe kavrayıp yüzümü kendine doğru kaldırdı. "O parayı o reislerin yüzüne çarpıp alacağım Ceylan. Alnımın teriyle, klarnetimin hakkıyla... Sonra da arkama bile bakmayacağım. Sen o narin kafanı böyle şeylerle yorma. Benim tek derdim, yarın gece o tren makasında seni o fistanın içinde sağ salim görebilmek."
Parmakları çenemde ince bir sızı gibi iz bırakırken, bacağıma çarpan rüzgarla hafifçe ürperdim. Pijamalarım gece serinliğine pek dayanıklı değildi. Asaf bunu fark ettiği an hiç ikilemedi; omuzlarındaki o geniş, buram buram tütün ve erkek kokan ceketini çıkarıp tek bir hamlede benim omuzlarıma bıraktı.
Ceketinin sıcaklığı ve ağırlığı beni sarmalarken, Asaf sadece ince gömleğiyle kalmıştı. "Sen üşüyeceksin," dedim endişeyle.
"Ben senin karşındayken üşümem, içim yanıyor zaten," dedi gözlerini gözlerimden ayırmadan. O kadar pervasız, o kadar net söylüyordu ki bu lafları, insan ister istemez onun dünyasındaki tek kadın olduğuna inanıyordu. Eğilip saçlarıma doğru derin bir nefes çekti. "Fesleğen kokun hala üzerinde... Hadi, şimdi gerçekten git. Yoksa kendime hakim olamayacağım."
Ceketini üzerime iyice sarıp, arkamı dönmeden, ona baka baka merdivenlere doğru geri adımlarla yürüdüm. "Ceketini yarın gece makasta teslim ederim klarnetçi başı," diye fısıldadım.
"Geri alırken faizini isterim ama Ceylan gözlüm," diye arkamdan seslendi, o tanıdık, can yakan gülüşüyle.
Eve girip odamın penceresinden aşağı baktığımda, Asaf’ın hala sokak lambasının altında durduğunu ve yukarıya, odama doğru gülümsediğini gördüm. Kalbim göğsümden fırlayacak gibi, ceketine sarılıp yatağa uzandım.
Ceketinden sızan o keskin tütün ve hırçın gece kokusu yastığıma, saçlarıma, odanın her köşesine yayılıyordu sanki. Onu giymek, sanki Asaf'ın o güven veren göğsüne yeniden sığınmak gibiydi. Yatağın içinde bir sağa bir sola döndüm; pencereden sızan o cılız sarı ışık tavanı boyarken, zihnim çoktan yarın gece saat üçte buluşacağımız o tren makasına gitmişti bile.
Gözlerimi sımsıkı kapattım. Klarnetinden dökülecek o yanık nameleri, peşinden gideceğim o belirsiz ama içinde sadece ikimizin olduğu dünyayı düşündüm. Ne o pavyonların leş dumanı kalacaktı etrafımızda ne de bizi her adımda aşağı çeken bu yoksul mahallenin çamurlu sokakları. Sadece onun nefesi, sadece benim fistanım...
Tam uykunun o en tatlı, en uyuşuk evresine geçmek üzereydim ki, sokaktan gelen sert bir ayak sesiyle gözlerimi açtım. Mahallenin delikanlılarından birinin ya da kahveden dönen bir ihtiyarın adımları değildi bu; aceleciydi, sanki karanlığın içinde bir şeyden kaçıyor ya da birini arıyor gibi telaşlıydı.
İçimde beliren o ani ürpertiyle yatağımdan doğruldum. Ceketini omuzlarımdan düşürmemeye dikkat ederek usulca pencereye yanaştım ve perdenin kenarını milim milim araladım. Sokak lambasının tam altına, az önce Asaf'ın dikildiği o boşluğa baktım.
Asaf gitmişti, sokak boştu ama köşedeki marangozhanenin gölgesinde bir hareketlilik vardı. İki karaltı, fıs fıs konuşarak bizim eve doğru bakıyordu. İçlerinden biri elini kaldırıp doğrudan benim penceremi işaret ettiğinde nefesimi tuttum. Kalbim, gece yarısının bu tekinsiz saatinde adeta bir davul gibi göğsümü dövmeye başladı.
"Yarın gece hayatımızın en büyük kumarını oynayacağız," demişti Asaf.
O kumarın zarları daha şimdiden, biz o tren makasına varmadan atılmaya mı başlamıştı yoksa? Pavyondaki o şefkatli ama bir o kadar da tehlikeli reisler durumdan şüphelenmiş olabilir miydi? Ceketine daha sıkı sarıldım, parmaklarım kumaşın içinde ezilirken gecenin karanlığına gömülen o gölgeleri izlemeye devam ettim. Yarınki o büyük kaçış, sandığımız kadar kolay olmayacaktı; bunu ilk kez o an, yanağıma çarpan soğuk gece rüzgarıyla iliklerime kadar hissettim.
