6. bölüm · Çevrimiçi Bela
Bölüm 6: Çınar Ağacı
İnsanın hayatında bazı anlar vardır; saatin tik-takları yavaşlar, etraftaki gürültü bıçak gibi kesilir ve evren sadece iki kişinin etrafında dönen daracık bir sahneye dönüşür.
Çarşamba sabahı gözlerimi açtığım andan itibaren, zihnimde sadece o sahnenin provasını yapıp durmuştum. "Söz," demiştim dün gece.
"Yarın okul çıkışında, o çınar ağacının altında seni bekleyeceğim." Ve o söz, şu an üzerimde dünyanın en ağır, ama aynı zamanda en büyüleyici pelerini gibi duruyordu.
Bileğimdeki kırmızı ipliği sökmemiştim. Aksine, sabah evden çıkmadan önce üzerine küçük bir düğüm daha atmıştım ki çözülüp gitmesin, bu oyunun mührü tenimde kalsın. Okula giden o ağaçlı yolu yürürken, adımlarım her zamankinden daha yavaştı.
İçimde öyle devasa bir heyecan dalgası çalkalanıyordu ki eğer biraz hızlı yürürsem kalbimin göğüs kafesimi patlatıp dışarı fırlayacağından korkuyordum. Kulaklığımda çalan indie şarkının ritmi, doğrudan nabzımla senkronize olmuştu.
Sınıfa girdiğimde gözlerim refleks olarak en arka sıraya, cam kenarına kaydı. Meriç oradaydı. Her zamanki gibi sırtını hafifçe duvara yaslamış, önündeki kalın kitabın sayfalarını çeviriyordu. Üzerindeki okul ceketi jilet gibi düzgündü, yüzündeki o ulaşılamaz, asil ifade ise yerli yerindeydi.
Sınıftaki hiç kimse, bu çocuğun dün gece bir ekranın arkasından bana "Işığın hiçbir yere kaybolmamış Bilinmeyen, sadece yanlış vitrinde sergilenmeye çalışıyordu," diyen o derin ruhlu dahi çocuk olduğuna inanmazdı. O, dünyayla arasına ördüğü o görünmez duvarın arkasında o kadar kusursuz duruyordu ki bir an kendimden bile şüphe edecek gibi oluyordum. Ama tam sırama geçip çantamı bırakırken, Meriç kafasını yavaşça kitabından kaldırdı.
Gözlerimiz havada kilitlendi. Yüzündeki o buzdan maske milisaniyeler içinde eridi ve sadece benim görebileceğim o incecik, o vaat dolu gizemli tebessüm dudaklarının kenarına yerleşti.
Sağ elini hafifçe cebine götürüp telefonuna dokundu. "Buradayım" diyordu o bakışla. "Ve sözümü unutmadım."
Günün dersleri benim için tam bir işkenceydi. Zaman adeta üzerime doğru akan koyu bir katran gibi ağır ve yapışkandı. Coğrafya dersinde hocanın anlattığı iklim tiplerini mi dinledim, yoksa Meriç'in profilini izleyerek kafamda kurduğum cümleleri mi eledim, inan hiç bilmiyorum. Üç yıldır peşinden koştuğum, hayatımın merkezine koyduğum Berk ise ön sıralarda arkadaşlarıyla şakalaşmaya devam ediyordu. Komiktir ki dün matematik sınavlarının sonuçları panoya asılmıştı. Ben, Meriç’in o gece yarısı sabırla anlattığı adımlar sayesinde sınavdan 95 alarak sınıfın en yüksek notlarından birini kapmıştım.
Berk ise 45 alarak kelimenin tam anlamıyla çakılmıştı.
Öğle arasında Berk, elinde sınav kağıdıyla koridorda önümü kesmişti. "Doğa, cidden inanamıyorum," demişti yüzünde o her zamanki popüler, ışıldayan ama artık benim içimi tamamen boş bırakan gülümsemesiyle. "Hani dün notlar yandı bitti kül oldu demiştin? Kızım resmen gizli dahiymişsin de benden saklamışsın. Sınav çıkışı bir kahve içelim mi? Bana şu 4. sorunun mantığını anlatsana, hocaya itiraz edeceğim belki birkaç puan verir."
Berk’in gözlerinin içine bakmıştım o an. O parlak, kusursuz yüzün arkasında ne kadar yüzeysel, ne kadar çıkarcı bir çocuk barındırdığını ilk kez bu kadar net görüyordum.
O benim zekamı, hislerimi ya da varlığımı önemsemiyordu; sadece işine yarayacak bir basamak arıyordu. İçimde en ufak bir öfke kırıntısı bile oluşmadı, sadece büyük bir acıma hissi uyandı.
"Üzgünüm Berk," demiştim, sesimdeki o net ve kararlı ton beni bile şaşırtmıştı. "Dün de söylediğim gibi, internetten rastgele baktığım bir çözümdü ve aklımda hiçbir şey kalmadı. Ayrıca okul çıkışında çok önemli bir randevum var, kahve teklifini başkasına yap bence."
Berk, hayatında muhtemelen ilk kez bir kızdan bu kadar kesin bir reddediliş aldığı için şok içinde kalakalırken, yanından tek bir an bile arkama bakmadan yürüyüp gitmiştim. O an, içimdeki Berk defteri tamamen kapatılmış, üzerine kocaman bir kilit vurulmuştu. Kalbimin tahtı artık tamamen boştu ve o tahtın asıl sahibi, birkaç saat sonra bahçedeki o ulu çınar ağacının altında beni bekliyor olacaktı.
Ve sonunda o kurtarıcı, aynı zamanda beni ecel terlerine döken o son zil çaldı.
Sınıftaki herkes bir anda ayaklanıp çantalarını omuzlarına takarak kapıya doğru üşüştü. Ben ise yerimden kalkmakta acele etmedim. Ellerimin heyecandan buz kestiğini hissedebiliyordum. Çantamın fermuarını çekerken çaktırmadan arkaya baktım; Meriç çoktan sırasını toplamış, çantasını tek omzuna takarak sınıftan çıkmıştı bile. Acele etmiyordu, ağır ve kendinden emin adımlarla koridorda gözden kaybolmuştu.
Derin bir nefes aldım. "Hadi Doğa," dedim kendi kendime. "Geri dönüşü olmayan o yoldasın artık."
Sınıftan çıkıp merdivenleri inerken bahçeden yükselen gürültü kulaklarıma doluyordu. Öğrencilerin evlerine gitme telaşı, arabaların korna sesleri, bahçe kapısındaki kalabalık... Bahçeye adım attığımda sonbaharın o serin rüzgarı at kuyruğu yaptığım saçlarımı uçurdu. Gözlerimi doğrudan bahçenin en ücra köşesinde, o asırlık ulu çınar ağacının olduğu tarafa çevirdim.
Oradaydı.
Meriç, sırtını çınar ağacının o kalın, yosun tutmuş gövdesine yaslamış, elleri montunun cebinde öylece bekliyordu. Üzerindeki okul ceketinin önü hafife açıktı ve rüzgar siyah saçlarını alnına doğru dağıtıyordu. Etrafındaki o mahşeri kalabalığa, yanından geçen insanlara tamamen kapalıydı bakışları. Gözleri doğrudan okul binasının çıkış kapısına, yani benim olduğum yöne kilitlenmişti.
Aramızdaki o elli metrelik mesafe, hayatım boyunca yürüdüğüm en uzun yol gibi geldi bana. Her bir adımımda kalbimin sesi kulaklarımda uğulduyordu. Yanımdan geçen öğrencilerin sesleri yavaş yavaş flulaştı, etraftaki renkler soldu ve dünya sadece o çınar ağacının altındaki iki kişilik alana sıkıştı.
Yavaş adımlarla ona doğru yaklaştım. Tam iki adım uzağında durduğumda, Meriç sırtını ağacın gövdesinden ayırdı. Ellerini montunun cebinden çıkardı. Koyu renk, okyanus kadar derin gözlerini doğrudan gözlerime dikti. Okulda herkese karşı o duvar gibi duran çocuk, şu an karşımda o kadar naif, o kadar duru duruyordu ki... Yüzündeki o her şeyi bildiğini hissettiren, o tatlı ve hafifçe alaycı tebessüm belirdi.
"Kaçmadın," dedi. Sesi o kadar boğuk, o kadar pürüzsüz ve yumuşaktı ki, dün geceden beri telefon ekranında okuduğum o kelimeler nihayet ete kemiğe bürünmüş gibi hissettim.
"Dürüst olmak gerekirse, son anda o sakarlığının kurbanı olup gelmeyeceğinden biraz korkmuştum güzelim."
Yutkundum. Sesimi bulmak birkaç saniyemi aldı. "Söz verdim," dedim, sesimin titremesini engellemeye çalışarak. Sol elimi hafifçe kaldırıp bileğimdeki o kırmızı ipliği ona gösterdim. "Ve ben sözümü tutarım dahi çocuk. Kırmızı ipliğin hakkını vermek için buradayım. Seni buldum Meriç."
Meriç, bileğimdeki o kırmızı ipliğe baktığında gözlerinde tarif edilemez, sıcacık bir parıltı oluştu. Adeta içindeki o buzdağı tamamen erimiş, yerini pırıl pırıl bir güneşe bırakmıştı. Bana doğru bir adım daha attı. Aramızdaki mesafe neredeyse tamamen kapandığında, o tanıdık, içimi eriten hafif vanilya ve temiz çamaşır kokusu burnuma doldu.
"Beni bulduğunu mu sanıyorsun Doğa?" diye sordu, sesi bir fısıltı kadar yakındı artık. Sağ elini cebine götürdü ve içinden küçük, şeffaf bir nesne çıkardı. Bu, incecik kırmızı bir ipe bağlanmış, minik, camdan yapılmış bir zar dı. Zarın her bir yüzeyinde küçük matematik formülleri kazınmıştı. Elimi yavaşça tutup o minik cam zarı avcumun içine bıraktı. Parmaklarının sıcaklığı tenime değdiği an içimden bir elektrik akımı geçti sanki.
"Bu oyunun anısı," dedi, gözlerimin en derinine bakarak. "Sayıların yerini karıştırıp bana çarptığın o ilk günün uğuru olsun. Ama bilmeni istediğim bir şey var..." Eğildi, dudakları neredeyse kulağımın hizasındaydı. O tanıdık, muzip fısıltı zihnimi altüst etti: "Beni bulan sen değilsin. Ben seni o sınıf grubuna o hatalı PDF'i attığım ilk andan beri, yani senin bana yazmanı beklediğimden beri zaten çoktan bulmuştum."
Şok içinde gözlerimi açıp ona baktığımda, Meriç o her şeyi altüst eden, dünyanın en güzel ve en içten gülümsemesini sundu bana. O an anladım ki, bu kedi fare oyununun başından beri kurulan o tuzağın asıl kurbanı bendim; ama hayatımda hiç bu kadar mutlu bir şekilde teslim olmamıştım.
