1.Bölüm:PİS İNSAN!

Vaveyla Yazarı: ~Yt_belia~ ...

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 2Şu an: 1.Bölüm:PİS İNSAN!

Gecenin karanlık sularında ailesini bir kez olsun görme uğruna yağmurun altında sokağa dökülen küçük bir çocuğun hikâyesi böyle başladı.

Ne sesleri…
Ne de yüzleri vardı…

Ama onu hayata bağlayan bir abisi ve bir de inancı vardı; küçük Selim buna da inanmıştı…

17 Eylül 2006…

Güneş ufuğun tam üzerine çökmüşken şehrin eski mahallelerinden birinde bulunan Mavişehir Çocuk Yuvası'nın odaları, güneşin ışığı ve sıcağını içine almıştı. Barış, ranzasının yanı başındaki pencereden gelen gün ışığıyla gözlerini araladı; ışık onu rahatsız etmişti. Gözlerini odada gezdirdi. Selim'le aynı ranzayı kullanıyorlardı ve Barış üst katında uyuyordu. Diğer çocuklar hâlâ uyanmamıştı.
Barış doğruldu, eliyle gözünü avuşturdu. Ranzasından indiğinde Selim'in yatağının boş olduğunu fark etti. Eski bir ayıcığı sürekli yatağının üzerinde olurdu, her gece onunla uyurdu ama o da yoktu; şaşırdı.
Uyanmış olmalıydı ama normalde hiç bu saatlerde uyanan bir çocuk değildi. Meraklandı, yetimhane odasından çıkıp daha yeni boyanmış olan o hafif loş ışıklı koridorda dolandı. Sağ tarafta bulunan yemekhaneye girdi; Ayşe Teyze onlar için yemek hazırlıyordu.

— Günaydın Ayşe Teyze.

Ayşe ona döndü, işini bırakıp yanına geldi ve ona doğru eğildi.

— Günaydın küçük bey, erkencisiniz.
Barış gülümsedi.

— Evet… Selim yatağında değildi de onu merak etmiştim, gördün mü?

Ayşe kaşlarını çattı.

— Hayır, buraya gelmedi.

Barış başını eğdi.

— Tamam, ben gidip onu arayacağım.

— Eğer dışarı çıkman gerekirse izin al,
sonra neler olduğunu biliyorsun, kızarlar yavrum.

Barış kafasını salladı. Selim daha beş yaşındaydı; o yaştaki bir çocuk için dışarı çıkmak tehlikeliydi. Çıkmamasını umdu ama kendi yaşı da en fazla onun iki katıydı; hayat onu erken yaşta abi yaptığı için olgunlaşmıştı sadece.

— Kolay gelsin sana, ben gidiyorum Ayşe Teyze.

Ayşe onun bu tavırlarını komik buldu ve kısa bir kahkaha attı.

— Görüşürüz.

Barış mutfaktan ayrıldı. Yetimhanede bakmadığı pek fazla yer kalmıştı: Ya çamaşırhane ya da Müdür Ercan Bey'in odası... Ama müdür odasına bakmayacaktı çünkü Selim oraya gitmezdi. Ercan Bey çok katı ve yüksek otoriteye sahip bir adamdı; herhangi bir hatan olduğunda gözünün yaşına bakmazdı ve Selim ondan korkuyordu. O yüzden Barış çamaşırhaneye yöneldi.
İçeride kimse yoktu ve ışık kapalıydı. Işığı açtığında Selim'den eser yoktu; sadece çamaşır makineleri ve telde serili çamaşırlar vardı… Elini kafasına götürüp kaşıdı. Kendi kendine kısık bir ses tonuyla konuştu:

— Neredesin abicim? Of!

Ne odadan ne de yetimhaneden umudu kalmıştı. Dışarı çıkıp aramak istediğinde aklına Ayşe Teyze'nin sözleri geldi: “Eğer dışarı çıkman gerekirse izin al, sonra neler olduğunu biliyorsun, kızarlar yavrum.” Ama bu cümleyi pek önemsemedi. Ercan Bey zaten her türlü kızan bir insandı; eğer ona söylerse Selim’e daha çok kızacaktı, bunu yapamazdı. Onun üzülmesine hiçbir zaman dayanamıyordu. Belki abisiydi ve henüz on yaşında bir çocuktu ama ona hem anne hem baba sevgisini hissettirmeye çalışacak kadar da yürekli bir abisiydi.
O yüzden yatak odasına geri döndü. Herkesin ortak kullandığı kıyafet dolabından kendine eski bir hırka alıp dışarı çıkacakken arkadaşı Ege, daha doğrusu yurdun zorbası önünü kesti.
Ona alaycı bir bakış attı:

— Ne oldu Barış efendi, nereye? Yoksa annen yok, baban ise bir kaçakçı ve sana para göndermedi diye dilencilik mi yapacaksın?

Barış gözlerini devirdi.

— Senin ailen var, para da gönderiyor belki ama sevgi alabilmiş değilsin.

Ege gözlerini ona dikti.

— Bu seni ilgilendirmiyor, kendi hâline bak. Ezik!

Barış üzerine yürüdü.

— Zoruna gidiyor değil mi? Hayatında var olmaları ama yokluklarından daha beterini hissettirmeleri!

Ege kaşlarını çattı.

— Sen kimsin de benimle ilgili böyle konuşuyorsun, hayırdır?

Deyip göğsüne bastırarak onu yere itti. Barış dengesini kaybederek düştü; dizinde hafif bir kanama oldu.

— Ah!

— Belki senin umurunda değil ama kardeşin pek öyle gözükmüyordu.

Barış elini dizine attı. Üzerindeki pantolon parçalanmıştı ama umursamadı. Kaşlarını çattı. Selim'in ne alakası vardı? Ayağa kalktı, üzerindeki tozu silkeledi.

— Sen… Ne dedin ona ha? Nerede kardeşim?

Ege kendinden emindi, tavrını hiç bozmadı.

— Gerçekleri söyledim sadece.

Barış onun yakasına yapıştı.

— Ne demek gerçekleri söyledim?

— Hoop! Çek o pis elini yakamdan!

Ege yakasını kurtarmaya çalışırken seslerine rehber öğretmenleri Merve geldi. Onları görünce gözlerini büyüttü ve aralarına girdi.

— Çocuklar, ne yapıyorsunuz siz!

Barış’ın kalbi sinirden yerinden çıkacak gibi atıyordu. Önce öğretmenine baktı, sonra Ege'ye döndü. Konuşmak için dudaklarını araladığında Ege önden davrandı ve Merve'ye bakarak lafa atladı:

— Sadece paraya ihtiyacı olup olmadığını sormuştum ama ailesi onu terk etti ve babası bir vatan haini diye kıskandı, geldi yakamı tuttu öğretmenim.

Merve Öğretmen Barış’a döndü.

— Doğru mu Barış?

Barış kafasını salladı.

— Hayır! Asıl benim önüme çıkıp laf atan kimdi acaba, ha Ege?

Ege yutkundu.

— Yalan söylüyor.

Merve derin bir iç çekti.

— Çocuklar, bakın bu kaçıncı kavganız!
Eğer bir daha olursa müdüre kadar gider, tamam mı?

—Barış ve Selim hiç burada olmasaydı…

— Asıl sen-

Merve kaşlarını çattı, sesini yükseltti.

— Ne dedim ben az önce?

Çocukların uyuduğunu fark edince aniden sesini kıstı.

— Ha?

Barış kafasını eğdi.

— Özür dilerim.

Ege de bu özüre karşılık Merve'ye döndü.

— Benim suçum yok ama yine de özür dilerim.

Barış gözlerini kısıp ona baktı. Çok gıcık ve kendini bilmiş tiplerden bir farkı yoktu ama şimdi onunla uğraşacak vakti yoktu.

— Öğretmenim, ben yemekhaneye gideceğim.

— Tamam.

Ege hâlâ kapının önündeydi, alayla mırıldandı:

— Şimdi git ve kardeşine ağla.

Barış dişlerini sıktı, daha sonra ona omuz atarak önce odadan, ardından yetimhaneden sessizce ayrıldı…
Yetimhanenin dış kapısının önünde hırkasını üzerine geçirdi. Nereye gidebileceğini düşündü; eğer orada uzun süre durursa fark ederlerdi, o yüzden az ötedeki çocuk parkına doğru yürümeye başladı. Ayakkabıları oldukça eskiydi ve ayağını sıkıyordu ama o bunu hiçbir zaman belli etmezdi; sırf kardeşinin mutluluğu bozulmasın diye…
Ayağının o beynine sıçrayan acısına rağmen parka vardığında, ağacın altındaki çimenlerin arasındaki bir banka oturup soluklandı. Gidebileceği pek bir yer yoktu ama bu parkta olmasını ummuştu. Park büyüktü; birkaç dakika ayaklarını dinlendirdi, ardından oturduğu yerden kalkıp parkın içinde dolaşmaya başladı. Bir süre bakındı ama kimse yoktu.

— SELİM!

— BURADA MISIN ABİCİM?

Cevap gelmedi. Yanına yeşil gözlü, kahverengi bir kedi geldi.

“Miyav…”

Barış eğildi, tüylerini okşamaya başladı.

— Güzellik, ne yapıyorsun?

“Miyav…”

Gülümsedi.

— Acıktın mı?

Elini cebine attığında birkaç kuruş para çıkardı. Kendisi daha kahvaltı bile yapmamıştı ama o parayla kediye mama almayı tercih etti; yurda dönünce bir şekilde yemek bulurdu ama bu kedi aç kalacaktı. Parkın yan tarafındaki küçük bakkalda satılıyor olmalıydı.

— Dur, sana mama alayım.

Barış parkın bitimine doğru yürürken yerde gördüğü kahve tonları peluş bir ayıcık dikkatini çekti. Bu, Selim’in elinden düşürmediği ayıcığın aynısıydı! Eğilip onu aldı; arkasına baktığında küçük bir kesik fark etti. Selim'inkinde de aynısı vardı, muhtemelen onundu. O oyuncağı babaları almıştı; aldığı ilk ve son şeydi. Keşke almasaydı, o haram paraya hiçbir zaman ihtiyaçları yoktu. Peki Selim bunu niye burada bırakmıştı? Başına kötü bir şey mi gelmişti?
Kalbi deli gibi atıyordu. Ya onu bir daha hiç göremezseydi? Adımlarını hızlandırdı, bakkala girip raftan bir kedi maması aldı. Kasiyere tek kelime etmeden parayı verip ayrıldı. Tekrar parka döndü, ayıcık hâlâ elindeydi.
Kedi birkaç adım ötede miyavlamaya devam ediyordu. Yanına yaklaştı, mama paketini açıp yere döktü. Kedi o kadar açtı ki hemen yemeye başladı.

— Hadi afiyet olsun, sonra yine geleceğim, tamam mı?

“Miyav…”

Barış kedinin tüylerini okşadıktan sonra ayaklandı ve nereye gittiğini bilmeden yürümeye başladı. Eğer oyuncak buradaysa, o da ileride bir yerlerde olmalıydı. Daha o yaşta ne kadar uzağa gidebilirdi ki?
Ya yanlış insanlara güvendiyse? O, çok temiz kalpli bir çocuktu; hatta o kadar temizdi ki kalbi, dünyanın da kendisi gibi saf olabileceğini düşünmüştü. Nereden bilsin çocuk aklı bunun gerçek olamayacak kadar imkânsız olduğunu? Belki de öğrenmiştir ama bu ihtimal Barış’ın yüreğini korkuyla dolduruyordu.
Adımları ne hızlı ne yavaştı; kalbi taşmak üzere, ruhu ise bir hiçti. Küçük bir çocuğu bile bu hâle getiren dünya… Ne diyelim, harika ötesi bir vicdansızlık, öyle değil mi?
Barış etrafına bakındı. Sağa, sonra sola… Mahalle aralarında saatlerce dolaştı. Sürekli ona sesleniyor, sesini her duymadığında kalbinden bir parça sökülüyordu.

“SELİM!”

Ve ardından o umutsuz soru:

“Neredesin be abim?”

Ardından duymayı ömür boyu bekleyeceği ama gerçekleşmeyen o ses, hangi sokakta olursa olsun kulaklarında yankılanıyordu:

“Buradayım abi.”

Ayaklarında derman kalmamış, dudakları susuzluktan kurumuş. Hava kararıyordu; o geceyi dışarıda geçiremezdi çünkü ne zaman karanlık kalsa korkardı. Hem de çok… Barış, kafasına düşen ilk damlayı fark etti. Başını kaldırıp gökyüzüne baktı; siyah bulutlar üzerini sarmıştı.
Kendi kendine fısıldadı:

— Yağmur başlayacak. Nereye gittin Selim? Neredesin? Of…

Birkaç dakika içinde damlalar çoğaldı. Bulutlar sağanak bir yağış için zemini hazırlar gibiydi. Etraftaki insanlar evlerine dağılmıştı. Yetimhanedekiler yokluklarını fark etmeden dönmeleri gerekirdi ama ortada hâlâ kardeşi yoktu.
Barış’ın önünden geçmekte olduğu kıraathanenin önünde oturan, saçına aklar düşmüş yaşlı bir adam ona seslendi:

— Oğlum!

Barış arkasını dönüp baktı.

— Efendim amca?

Yaşlı adam ayağa kalktı.

— Sen buralarda, bu saatte ve bu yaşta ne geziyorsun? Üstelik yağmur yağıyor.

Bacağındaki hafif kanı fark etti.

—Ne oldu sana?

—Hiç küçük bir yara sadece.

—Oğlum bir derdin varsa söyle.

Barış çaresizce yutkundu.

— Ben… Kardeşimi arıyorum ama bulamıyorum saatlerdir…

Derin nefes verdi ve elindeki peluş oyuncağı gösterdi.

— Sadece bu var.

Adam kahverengi peluş olan o ayıcığa baktı sonra ona dönüp kaşlarını çattı.

— Desene baştan şunu, yardım edelim sana. Adı ne?

— Selim.

Yaşlı adam birkaç saniye düşündü ama ismi çıkaramadı. Bu sokaktan çok çocuk geçmişti.

— Kaç yaşlarında?

— Beş.

Adam o yaşlarda küçük bir çocuk gördüğünü hatırladı.

— Mavi gözlü, sarışın bir çocuk mu?
Barış’ın gözleri parladı.

— Evet, o! Nerede?

Adam eliyle yol ayrımının sağını işaret etti.

— Buradan geçiyordu. Ağlayarak o tarafa doğru gitti. Ama o yol şehrin ana bölgesine ayrılıyor.

Barış'ın gözleri doldu.

— Tamam…

Gözünden akan yaşı sildi. Arkasını dönüp gidecekti ki adam omzuna dokunarak onu durdurdu.

— Bekle, bu saatte tek başına gidemezsin.

— Ama o da bekleyemez, daha çok küçük amca.

Adam şefkatle omzuna dokundu.

— Biliyorum ama sen de o kadar büyük değilsin küçük bey. Bekle, şemsiye alıp geleceğim.

— Tamam.

Kısa süre içinde elinde şemsiyeyle geri döndü. Barış’ı şemsiyenin altına alarak yürümeye başladılar.

— İsmin neydi küçük adam?

— Barış. Sizinki?

— Güzel isim Barış, ben de Hasan.

— Teşekkür ederim Hasan Amca.

Hasan gülümsedi. Yağmur şiddetini artırarak yağmaya devam ederken, şehrin içinden yavaş yavaş uzaklaşıyorlardı. Gün batımının altında trafikte bekleyen arabalar, ıslanmadan bir yerlere yetişmeye çalışan yayalar, bitmek bilmeyen korna sesleri…
Buraya kadar kardeşine dair buldukları tek iz o peluş ayıcık idi. Bir kez olsun sesini duysa belki de bütün yorgunluğu dinecekti ama olmamıştı.
Dakikalarca yürüdüler; sokaklarda, caddelerde… Ana yola kadar gelmişlerdi. Hava tamamen kararmıştı. Etrafı aydınlatmak için sokak lambaları o sarı-beyaz ışıklarını saçmaya başlamıştı.
Barış her yere bakınıyordu. Yan tarafta aç, susuz ve parasız çocukların çaresizce insanlardan medet ummaları, çiçek satan küçük kızlar; diğer tarafta petrole uğramış şoförler, çalışan işçiler, marketler…
Hasan da etrafa dikkatle bakınıyordu. Karşı tarafta, bariyerlere yaslanmış, yerde oturur vaziyette olan; yüzünü elleriyle kapatmış ağlayan, mavi şortlu ve kırmızı desenli tişörtlü küçük bir oğlan çocuğu gördü. Yüz ifadesi anında değişti.

— Bu çocuk… Niye ağlıyor?

Barış önce adama, sonra onun baktığı taraftaki çocuğa çevirdi gözlerini. Uzaktaydı, yüzünü net göremiyorlardı ama bir sorunu olduğunu anlamışlardı. Her kim olursa olsun, onu orada bırakmazlardı.
Çekingen bir sesle mırıldandı:

— Yanına gidelim mi?

Hasan ona döndü; gözlerinde güven veren sıcacık bir bakış vardı.

— Elbette, gel hadi.

Hasan elini uzattı. Barış ilk başta tereddüt etti; daha önce dışarıda gördüğü hiçbir yabancıyla konuşmamıştı bile. Hasan bunu fark edip sesini yumuşattı:

— Bana güvenmeye bilirsin, bunu anlıyorum ve çok haklısın. Sorun değil.

Karşı şeride geçeceklerdi ve cadde çok kalabalıktı. Elini tutarak geçmeleri daha güvenli olacaktı.

— Az sonra bırakırsın, olur mu?

Barış kafasını salladı ve uzatılan eli tuttu. Hasan gülümsedi. Karşıya geçmek için araçların durmasını beklediler; ışıklar kırmızıya döndüğünde, yaya şeridinden hızlıca karşıya geçtiler. Çocuk onları fark etmemişti bile.
Barış elini Hasan'dan çekip koşa koşa çocuğa doğru yaklaştı. Yaklaştıkça silüeti netleşti; omuzlarına binen tüm o yük bir anda hafifledi. O, kardeşiydi. Sonunda bulmuştu…

— Selim…

Selim abisinin sesini duydu ve kızarmış mavi gözlerini dizlerinin arasından çıkarıp ona baktı. Kımıldayacak hâli yoktu; hem korkuyor hem de titriyordu. Kırılmış bir kalbi vardı ve o acı, küçücük ruhunu yakıp kavuruyordu. Bazen bazı acı gerçeklere inanmak istemezsin; o da istememişti.
Hasan hemen yanlarında durdu. Barış çöküp kardeşinin yüzünü ellerinin arasına aldı. Yüzü soğuktan kızarmış, dudakları kurumuştu; bedeni ise normalden çok daha sıcak yanıyordu.

— İyi misin abicim?

Selim boş gözlerle abisine baktı, dişleri soğuktan birbirine çarpıyordu.

— Üşüyorum abi…

Bu söz Hasan'ın içini paramparça etti. Kendisi de yetim büyümüş, o soğuk çocukluk günlerini hatırlamıştı. Onun yanında Barış gibi kalkan olan bir ağabeyi hiç olmamıştı. Gözleri doldu; üzerindeki kalın montu çıkardı. Soğuk havayı doğrudan teninde hissetti ama hiç önemsemedi. Onlara doğru eğilip montu Selim’e uzattı.
Fakat Selim, yabancı bir adamın korkusuyla ürkerek geri çekildi. Barış kardeşinin omzuna dokunup fısıldadı:

— Korkma, o öyle biri değil.

Hasan nazikçe gülümsedi, bu kez montu Barış'a uzattı.

— Geçir kardeşine, üşümesin.

Barış montu alıp Selim'in omuzlarına örttü, ardından başını kaldırıp Hasan’a baktı:

— Çok teşekkür ederim amca. Söz, sonra geri vereceğim.

— Hayır, o sizde kalsın. Bir hediye olarak bil, tamam mı?

— Olmaz amca…

— Barış, lütfen.

Barış ısrar edemedi; mahcup bir şekilde başını eğdi. Hasan bu kez Selim’e döndü:

— Daha iyi misiniz Selim Bey?

Selim, adamın bu samimi yaklaşımında adeta bir baba şefkati bulmuştu; hafifçe kafasını salladı.Barış yerden kalktı, üzerindeki tozları silkeledi ve elini Selim’e uzattı:

— Gel abim.

Selim uzatılan elini tutmadı. Barış kaşlarını çattı:

— Bir şey mi oldu?

Selim cevap vermedi, başını tekrar öne eğdi. Moralinin bozuk olduğu her hâlinden belliydi. Barış önce Hasan’a baktı; yaşlı adamın bakışları "Konuş onunla" der gibiydi. Barış tekrar kardeşinin yanına çöktü. Kimin yüzünden bu hâle geldiğini biliyordu ama Ege ona tam olarak ne söylemişti?

— Selim?

— Efendim abi?

— Sen bugün Ege’yle mi konuştun?

Selim gözlerini kaçırdı.

— Biliyorum Selim… Ne söyledi o sana?

— Hiç…

— Abicim, söylesene bana. Benden mi çekiniyorsun?

— Hayır ama abi…

— Lütfen.

Küçük çocuğun dudaklarından dökülen tek kelime her şeyi özetledi:

— Babam…

Barış’ın yüzü aniden taştan bir ifadeye büründü.

— Babamın ne alakası var?

Selim’in onunla bu konuyu konuşmasını istemiyordu; o adam kötü biriydi, bir kaçakçıydı. Küçük Selim henüz gerçeğin tamamını bilmiyordu, bilse de nasıl anlatacaktı ki? Yoksa Ege ondan önce davranıp zehrini akıtmış mıydı?
Selim’in çenesi titredi.

— O kötü biri mi abi?

Barış cevap veremedi. Ne diyecekti? “Evet, babamız bir vatan haini” mi?

— Abicim, sonra konuşalım bunları…

Selim tuttuğu gözyaşlarını salıverdi, hıçkırarak ağlamaya başladı.

— Öyle işte… Öyle dedi.

— Ege mi dedi?

Hasan dayanamayıp lafa katıldı:

— Ege mi?

Barış başını salladı.

— Yurdun zorbası.

Hasan derin bir nefes verip başını salladı. Dünyanın her yerinde bu tür zorbalar vardı ve bu çocukların yaraları hep onların eseriydi. Şemsiyesini tamamen kapatıp yanlarına, çimlerin üzerine oturdu.
Üçü de yağmur altında sırılsıklamdı. Selim dizlerini karnına çekmişti.

— Baban yüzünden ağlıyorsun, öyle değil mi?

Selim hıçkırıklar arasında başını salladı:

— Hıhı…

— Ve ondan nefret ediyorsun…

Barış araya girmek istedi ama Hasan’ın sakinleştirici tonu onu durdurdu. Selim mırıldandı:

— Evet, hem de çok!

Hasan cebinden çıkardığı mendille çocuğun yüzünü hafifçe sildi.

— Biliyor musun?

Selim merakla ona baktı.

— Neyi?

Hasan yutkundu, şefkatli elini çocuğun dizine koydu. Barış onları soluksuz dinliyordu; sanki yıllardır aradığı o baba figürünü, o güveni bu yaşlı adamın sesinde bulmuştu.

— Ben yetimhanede büyüdüm, Selim.

Selim'in gözleri parladı.

— Biz de…

Hasan burukça gülümsedi.

— Ve ben babamı hiç görmedim.

— Bana oyuncak aldı babam ama o kötü biriymiş… İstemiyorum oyuncağı!

Barış elindeki peluş ayıcığı gösterdi.

— Eğer istemiyorsan, bunu atabiliriz buraya.

— At! Ben kötü oyuncak istemiyorum!

Hasan onun gözlerinin içine baktı.

— Kötü oyuncak öyle mi?

— Pis!

Hasan dayanamayıp güldü.

— Söyle bakalım, ne olmak istiyorsun büyüyünce?

Selim birkaç saniye düşündü ama tam bir cevap bulamadı.

— Bilmiyorum…

— Peki, ben kimim sence?

— Hım… Ne oldun ki?

— Hani sen baban gibi insanları
sevmiyorsun ya…

— Evet de…

— Tamam işte, öyle kötü insanlardan sizi korumak için biz askerler varız.

Barış gözlerini kocaman açtı; bunu hiç beklemiyordu.

— Gerçekten mi? Askersin yani?

— Emekli bir askerim hem de.

— Çok iyi…

Selim askerlerin tam olarak ne olduğunu henüz idrak etmemişti ama merakla sordu:

— Asker ne yapar mesela?

— Ülkemizi korurum. Sizin gibi çocukları korurum. O pis insanlar var ya, onları sizden uzak tutarım. Hepsine hak ettiği cezayı veririm.

Hasan, bir çocuğa bu karmaşık dünyayı anlatabilecek en doğru ve saf dili seçmişti. Selim’in yüzünde o acının arasından sıyrılan minik bir tebessüm belirdi.

— Ben de asker olacağım o zaman!

— Neden?

— Babama ceza vereceğim!

Barış ve Hasan aynı anda gülmeye başladı.

— Babamıza ceza mı vereceksin gerçekten? İlk defa babasına ceza vermeyi kafasına koyan bir asker görüyorum.

Selim utandı ama o da gülümsemeden edemedi.

— Evet, o da pis bir insan!

Hasan bıyık altından gülerek başını salladı.

— Bence de vermeli Barış, çok haklı kardeşin.

— Nasıl olacağım peki ben asker?

Hasan elini gururla şakağına götürdü, dimdik durarak sert ve net bir asker selamı çaktı:

— Erkencisin asker.

Selim adamın yaptığı hareketin ne anlama geldiğini tam bilmese de çok hoşuna gitmişti. Küçük parmağını alnına götürüp o da taklit etmeye çalıştı:

— Hıhı… Erkenciyim!

O gün, o sağanak yağmurun altında, birbirlerinin yarasına merhem olan üç insanın kalbi uzun zaman sonra ilk defa gerçekten gülmüştü…

❦

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

28okunma 6beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 136

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan AşkaaskerAskeriaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkbabaBerdelBilim KurgubilimkurgublBüyücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramDüşmandan Aşkaeğlenceenemies to loversFantastikGeçmişgenckurgugenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgücHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİş Yeri AşkıkaderKaosKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurtadamKüçük KasabaLanetliseLise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililiksavaşSeçilmiş KişiSenkul Hobi Yazar:MaviduslersokagimSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıTeodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18