1. bölüm / 2
CEO babam beni şımartıyor BL-1
Bölümler 2Şu an: -1
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Ben Alex. Tam 3200 yıldır bu dünyadayım ve hayatımda ilk kez, tüm benliğimi sarsan o amansız duyguyla, aşkla tanıştım.Ölemediğimi henüz yolun başındayken, 40'lı ya da 50'li yaşlarımdayken fark etmiştim. Etrafımdaki herkes, dostlarım, düşmanlarım, tanıdığım tüm o ölümlüler birer birer yaşlanıp toprağa karışırken, benim çehremde zamana dair tek bir çizgi bile belirmiyordu. Zaman benim için durmuştu. Çocukluğumdan beri içimde uyanan, insanüstü güçlerim vardı. Tenimi kesen en derin yaralar bile saniyeler içinde iz bırakmadan kapanıyor, 800 kiloluk devasa ağırlıkları tek bir elimle sanki bir kuş tüyüymüş gibi kaldırabiliyordum. En başlarda sadece bu fiziksel üstünlüklerden ibarettim; fakat asırlar geçtikçe, zihnimin sınırlarını zorlayarak havada asılı durmayı ve gökyüzünde uçmayı da öğrendim.Tabii tüm bunları şimdiki zamanda, yani teknolojinin ve rasyonalizmin zirvesinde olan 2029 yılında normal bir insana anlatacak olsam, bana ya akıl hastası muamelesi yapar ya da bir araştırma enstitüsünün laboratuvarını arardı. Bu yüzden bu dünyada gerçek kimliğimi ve sırlarımı bilen tek bir kişi var: Sadık asistanım Lucas Tang. Lucas da aslında benim gibi bu dünyaya ait olmayan bir varlık; ancak o hem benden çok daha genç hem de mistik güçleri benimkilere kıyasla oldukça zayıf. Yıllar önce, o henüz çok küçükken onu mutlak bir ölümün pençesinden kurtarmıştım. O günden beri gölgem gibi yanımdan bir an olsun ayrılmadı, sadakatle bana hizmet etti.Bu koca 3000 yıl boyunca ne bir kadına ne de bir erkeğe kalbimi açtım. Kimseyi sevmedim, hiçbir ölümlüye ya da ölümsüze bağlanmadım. Kimseyle yatağımı, mahremiyetimi paylaşmadım. Sadece zamana ve çağlara ayak uydurdum. İmparatorlukların yükselip yıkıldığı dönemlerde güçlü bir başbakan olarak devletleri yönettim; 1960’ların o karmaşık dünyasında finans piyasalarını arkadan yöneten gizli bir güç konumuna geldim. Şu anda ise legal dünyada milyarlarca dolarlık, halka açık devasa bir şirketin CEO’suyum. Ancak madalyonun diğer yüzünde, yeraltı dünyasının adını duyduğunda diz çöktüğü, nefes almaktan bile korktuğu o acımasız, karanlık liderim. Dünyanın dört bir yanına yayılmış küresel bir finans ağının tam merkezindeyim. Merkez bankalarının, küresel devlerin arkasındaki o görünmez el benim. Benim onaylamadığım hiçbir büyük sermaye hareketi kıtalar arasında yer değiştiremez. Kasalarımda paha biçilemez antikalar, yüzyıllar öncesinden kalma altın mühürler ve hatta eski çağlarda "Savaş Tanrısı" diye anılan o efsanevi generalin bizzat düşman kanıyla sulanmış orijinal kılıcı bile var. Ama benim için tüm bu servet, sadece zamanı daha konforlu geçirmek için kullandığım küçük araçlardan ibaret.Eskiden, asırlar öncesinde benim gibi yaşayan, bu kadim güçlere sahip başka insanlar da vardı. Ama onların hepsi zamanla yok olmayı, ölmeyi seçti. Seçti derken... Aslında aşık oldular. Bizim türümüz, ölümlü insanlarla sıradan kontratlar yapıp kaderimizi geçici olarak bağlayabilir, sonra bu bağı canımız istediğinde tek bir hamleyle çözebiliriz. Ancak birine gerçekten, ruhumuzun derinliklerinden aşık olursak, hayatımız direkt kanla ve kaderle o kişiye mühürlenir. O mühür bir daha asla ama asla çözülmez. Ya ömrümün tam yarısını ona feda etmek zorunda kalırım ya da tüm o tanrısal güçlerimi tamamen kaybedip, normal bir insan olarak onunla birlikte yaşlanıp kısa bir ömür sürerim. Bu durum, yüzyıllar boyunca bana hep bir ahmaklık gibi gelmişti. Aşık olmak, zayıfların ve iradesizlerin işiydi.Ta ki William ile tanışana kadar.Kendi biyolojik çocuğum olmadığı için, yeraltı dünyasındaki imparatorluğumu devralacak güçlü varisler yetiştirmek adına zaman zaman yetimhanelerden çocukları evlat edinirdim. William da o çocuklardan biriydi. 2014 yılında, soğuk ve kasvetli bir yetimhane köşesinden onu yanıma aldığımda henüz 5 yaşındaydı. Gözleri öyle temiz, öyle berrak bakıyordu ki... Sanki bu kirli, günahkar dünyadaki tek masum canlı oydu. Onu tamamen sert, acımasız bir varis olarak yetiştirmek için elimden geleni yaptım. Fakat o, diğer evlatlıklarımın aksine disiplinden, dövüş derslerinden ve ağır eğitimlerden sürekli kaçardı. O asil, gece karası saçlarını inatla parlak bir sarıya boyatır, kendi sınırlarını çizerdi. Okulda onun için "kabadayı" diyorlardı; sözde kaba, hırçın bir çocuktu. Ama ben biliyordum, o sadece hırçın bir kedi gibi kendini korumaya çalışıyordu.Aslında sadece ben değil, evdeki diğer tüm çocuklarım da William'a karşı garip bir şekilde zayıftı. Ne kadar dikbaşlı ve şımarık olursa olsun, kardeşleri onu gizliden gizliye hep el üstünde tutardı. En büyük abisi Aron, yeraltındaki o sert ve acımasız imajına rağmen, William ne zaman okulda bir disiplin suçu işlese ya da bir kavgaya karışsa babam duymasın diye hemen araya girer, okuldaki tüm kayıtları sildirirdi. Hatta William'ın 16. yaş gününde, ona sormadan garajına dünyanın en nadide tasarım spor arabalarından birini çektirmiş, "Sadece canın sıkıldığında hız yaparsın ufaklık" diyerek onu şımartmıştı. Üçüncü abisi Dante ise William’ın o derslerden kaçtığı zamanlarda arkasını toplar, onun yerine ödevlerini hazırlar ve ona özel İtalyan terzilerin elinden çıkma en nadide kıyafetleri hediye alırdı. Julian ve Seraphina da farklı değildi; William ne zaman canı sıkkın olsa Julian onu en asil yat turlarına çıkarır, ne isterse anında önüne sererdi. Diğer evlatlıklarıma karşı her zaman bir buz dağı kadar soğuk ve hoşgörüsüzdüm; çünkü onlar ne kadar masum görünmeye çalışırlarsa çalışsınlar, gözlerindeki tek derdin gücüm olduğunu bilirdim. Ama William farklıydı. Hiçbir zaman gücümü veya imkanlarımı istemedi. Kardeşlerinin aldığı milyarlık jestleri bile umursamaz, sadece onların gösterdiği o saf sevgiyle mutlu olurdu. Herkese karşı içten gelen bir nezaketi vardı; yolda görse bir karıncayı bile incitemeyecek kadar naif, saf bir kalbe sahipti. Biraz şımarıktı, evet, ama içi tamamen pürüzsüz bir elmas gibiydi.Yıllar su gibi akıp geçti ve William büyüdü. O çocuksu masumiyeti, zamanla insanı büyüleyen, nefes kesici bir yakışıklılığa dönüştü. Özellikle 19 yaşına bastığı şu son zamanlarda, ne zaman koridorlarda ya da salonda William’ı görsem, yüzyıllardır çelik gibi olan irademi ve kontrolümü kaybedecek gibi oluyordum. Gözüme öyle baştan çıkarıcı, öyle davetkar görünüyordu ki, ona karşı koymak, içimdeki o vahşi arzuyu dizginlemek her geçen gün daha da imkansız bir hal alıyordu. Bu hissettiğim şey sadece vahşi bir arzu mu yoksa kalbimin ilk kez attığı o gerçek aşk mıydı, henüz tam olarak kestiremiyordum. Bildiğim tek bir şey vardı; galiba ben de o yüzyıllar önce aşkı yüzünden ölmeyi seçen kadim dostlarım gibi, yavaş yavaş, delicesine aşık oluyordum.
Biraz değiştirdim yani kelimeyi fazlalaştırdım bir de profesyonelleştirmeye çalıştım olmuştur inşallah
Bölüm etkileşimi
