1. bölüm · Çekiyorum Gülümse

1. Bölüm: Vizördeki Ölüm

Bay Balık

Roma’nın gün batımı, binaların hardal sarısı duvarlarına bakır bir renk çalarken, Dolores elindeki emektar kamerasıyla Trastevere’nin labirent gibi sokaklarında ağır adımlarla ilerliyordu. Üzerindeki uçuşan çiçekli elbisesi ve omzuna attığı salaş hırkasıyla, etrafındaki gergin havadan tamamen bihaber, sadece ışığın peşindeki bir sanatçı gibi görünüyordu.
Sokaklar daraldı, turistlerin gürültüsü yerini tekinsiz bir sessizliğe bıraktı. Paslanmış demir kapılı, eski bir deponun önünde durdu. Kapının üzerindeki sarmaşıklar ve aralıktan süzülen o çiğ, beyaz ışık mükemmel bir kompozisyon sunuyordu.
Kamerayı kaldırdı. Nefesini tuttu. Vizörden baktı.
Gördüğü şey bir mimari detay değil, bir infazın eşiğiydi. Siyah bir sedanın yanında, iki adam diz çökmüş birine silah doğrultmuştu. Ve tam ortalarında, elinde gümüş bir mühür yüzüğüyle oynayan, jilet gibi siyah takım elbisesiyle bir heykel kadar kusursuz ve soğuk duran o adam vardı: Lorenzo.
Klik.
Sessiz sokakta yankılanan o küçük ses, Lorenzo’nun buz mavisi gözlerinin saniyenin onda biri kadar kısa bir sürede sarmaşıkların arkasına dönmesine yetti. Dolores kaçmadı. Titremedi bile. Sadece kamerasını yavaşça indirdi ve kendisine doğru koşan iri yarı adamı, Dante'yi bekledi.
Dakikalar sonra, elleri bağlanmadan ama iki silahlı adamın eşliğinde ağır meşe kokulu bir ofise getirildi. Dolores, odaya girdiğinde etrafındaki lükse veya kendisine silah doğrultan adamlara bakmadı. Doğrudan masanın arkasında, kamerasını sanki içinde bir bomba varmış gibi inceleyen Lorenzo’ya baktı.
Lorenzo, başını kaldırmadan sordu:
"Roma'da canı sıkılan her turist, ölmek için bu kadar çaba sarf eder mi?"
Dolores, karşısındaki sandalyeye kimsenin komut vermesini beklemeden, sanki bir kafede oturuyormuş gibi sakince yerleşti. Hırkasını düzeltti ve bacak bacak üstüne attı.
"Işık oradan çok güzel geliyordu," dedi sesi şaşırtıcı derecede pürüzsüz ve sakindi. "İşinizi böldüysem kusura bakmayın ama o kare için değerdi."
Lorenzo ilk kez başını kaldırdı. Karşısında korkudan titreyen bir kadın beklerken, o "soft" görüntüsünün altında inanılmaz bir soğukkanlılık barındıran bu yabancıyla karşılaşmak onu duraksattı.
"Kiminle konuştuğunun farkında mısın?" diye sordu Lorenzo, sesi bir bıçak sırtı kadar keskindi.
"Hayır," dedi Dolores dürüstçe. "Ve dürüst olmak gerekirse, çok da umurumda değil. Fotoğraf makinesini geri verirseniz, otelime dönüp tatilime devam edebilirim. Söz veriyorum o kareyi kimseye göstermem, sadece portfolyom için çok güçlü."
Lorenzo hafifçe gülümsedi ama bu gülümseme sıcaklıktan uzaktı. Kamerayı masanın üzerinde Dolores’e doğru itti. Ekrandaki son kareyi açtı.
"Şu köşeye bak," dedi parmağıyla bir noktayı işaret ederek. "Kendi adamlarımın bile fark etmediği, sevkiyata sızan o hainin yüzündeki detayı... Sen, farkında bile olmadan hayatımı kurtaracak bir kanıtı dondurmuşsun."
Gözlerini Dolores’in kahverengi gözlerine dikti. "Adın ne?"
"Dolores," dedi kadın, bakışlarını kaçırmadan. "Ama genelde insanlar bana soru sormadan önce kendilerini tanıtırlar."
Lorenzo, masanın üzerinden öne doğru eğildi. Dolores’in o çocuksu hırkası ve masum duruşuyla, az önce kurduğu o otoriter cümle arasındaki zıtlık onu büyülemişti.
"Benim adımın bir önemi yok Dolores. Çünkü artık senin için dünya bu odanın sınırları kadar. O kadar iyi bir gözün var ki, onu sadece gün batımlarını çekmek için kullanmana izin veremem."
Dolores kaşını hafifçe kaldırdı, hala sakindi. "Beni burada tutabileceğini mi sanıyorsun?"
"Sanmıyorum," dedi Lorenzo, arkasına yaslanırken. "Biliyorum. Artık bu kamerayı benim düşmanlarımın yüzüne doğrultacaksın. Yoksa o çok sevdiğin 'ışığı' bir daha asla göremezsin."
Dolores, karşısındaki bu karanlık adama bakarken bir şeyin farkına vardı: Bu bir esaret değil, hayatının en tehlikeli ve en sanatsal iş teklifiydi. Ve Lorenzo, karşısındaki kadının ne kadar tehlikeli bir sakinliğe sahip olduğunu henüz keşfetmemişti.