3. bölüm / 3
Carmella | enemies to lovers0.2
Bölümler 3Şu an: 0.2
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Eveeet yeni bölümle karşınızdayım. Sizin gibi bende bu üç kızdan nefret ediyorum.
Besteye ve okurlarına bol sabırlarımı sunarak başlıyorum~
...
Kapının sertçe kapanmasıyla başımı istemsizce kaldırdım. Tuvaletin sessizliği kulaklarımı çınlattı. Gitmişlerdi sonunda.Lavaboya tutunarak doğrulmaya çalıştım; karnımdaki ağrı her hareketimde yeniden zonkluyordu. Birkaç derin nefes aldıktan sonra ayağa kalkabildim. Ve o anda… karşımda aynadaki yansımam belirdi. Kendime bakmaya utandım.
Gözlerim kızarmıştı, saçlarıma bulaşan o yapışkan pislik hâlâ akıyordu. Formam lekeliydi , ağlamaktan yüzüm şişmişti. Sanki karşımdaki ben değil, başka biriymiş gibi hissettim. Kendime bu saygısızlığın yapılmasına izin verdiğim için kızgındım. Sesimi bile çıkartamadım. Bilmiyorum sanki boğazıma bir yumru oturmuştu ve benim konuşmamı engellemişti.
Ellerim hâlâ titriyordu. Musluktan akan soğuk su avuçlarımı yakacak kadar sert geliyordu ama umursamadım. Su damlaları parmaklarımdan akıp giderken, içimdeki o baskıyı da alıp götürmesini diledim.
Musluğu kapatıp birkaç adım geri çekildim. Aynaya yeniden baktım. Gözlerimin kızarıklığı daha da belirginleşmişti. Kendimi güçlü görmeye çalıştım ama yüzümdeki çaresizliği saklayamıyordum.
Keşke sesimi çıkarabilseydim… Keşke korkmasaydım…
Bunları düşünmek içimi daha da acıttı.
Koridorun uzaklarından ayak sesleri gelince kalbim hızlandı. Birileri gelmeden çıkmalıydım. Kimse beni böyle görmemeliydi. Bu hâlimle bir kişinin bile karşıma çıkması fikri, az önce yaşadığımdan daha çok korkutuyordu.
Hızla yere fırlatılmış çantamı düzelttim. Fermuarı bile kapanmıyordu; uğraşacak hâlim yoktu kapatmaya. Koluma taktım, kaymaması için sıkıca kavradım ve kapıya yöneldim. Kapının koluna uzandım ama durup bir an nefes aldım. Ellerimin titremesi dinmemişti. “Yürü Beste…” dedim kendi kendime. “Sakin ol. Çık buradan.” derin bir iç çektim. Teneffüs zili çalıp öğrenciler okuldan boşalmadan önce bu tuvaletten çıkmak zorundaydım. Yoksa herkes beni böyle görecekti. O düşünce bile midemi yeniden bulandırdı. Derin bir nefes çektim ve kapıyı araladım. Koridorun sessizliği beni karşıladı. Kimse yoktu. İçimde küçücük bir rahatlama kırıntısı hissettim.
Kafamı öne eğerek hızlı adımlarla yürümeye başladım. Tek düşündüğüm şey, kimseye görünmemekti. Adımlarım kendi kendine hızlanmıştı. Saçlarımdan hâlâ o iğrenç sıvı damlıyordu ve her damla yere düştüğünde içim biraz daha çekiliyordu.Görünmez olmak istedim.
O koridorda, o binada, o gün… tamamen yok olmak.
Acil çıkış kapısını bulduğumda içimdeki düğüm çözüldü. Kimse yoktu. Kapıyı itip merdivenlerden indim ve dışarı çıktım. Soğuk hava yüzüme vurunca istemsizce ürperdim. Sanki dışarıdaki rüzgâr bile benimle alay ediyor, üzerimdeki o iğrenç kokuyu daha da belirgin hale getiriyordu. Ellerimi cebime sokup başımı daha da eğdim. Okulun arka bahçesinde kimse olmazdı, özellikle çıkış saatlerinde herkes ön kapıya yönelirdi. Bu yüzden arkadan dolaşarak gitmeye karar verdim. Adımlarım hızlıydı ama titriyordu. Ayakkabılarımın içi ıslak gibiydi; su mu, yoksa saçlarımdan damlayan o şey mi bilmiyordum artık. Binaların gölgeleri üzerime düşüyor, her gölgede biri beni izliyormuş gibi irkiliyordum.
Biraz daha… biraz daha dayan Beste.
Yoldan geçen birkaç öğrenci sesini duyunca refleksle bir çöp kutusunun arkasına gizlendim. Kalbim öyle hızlı çarpıyordu ki sesinin dışarıdan duyulacağından bile korktum. Gülüşmeler, konuşmalar… Sıradan, normal gençlerin sıradan sesleriydi ama bana diken gibi batıyordu.
Onların yanımdan geçmesini beklerken nefesimi tutmuştum fark etmeden. Ayak sesleri uzaklaşınca derin bir nefes aldım ve çöp kutusunun arkasından tekrar çıktım. Etrafıma hızla bakındım. Kafamı sola çevirdiğimdeyse Zelini görmüştüm.
Kalbim bir anda yeniden hızlandı. Zelin’i yeniden bu kadar yakında görmek istediğim en son şey bile değildi. Hemen başımı çevirdim ama çok geçti . Gözlerim yanındaki çocuğa takılıp kalmıştı.
Zelin elinde telefonuyla bir şeyler anlatıyor, kahkahalar atıyordu. Sanki az önce beni tuvalette hunharca aşağılayan o kız değilmiş gibi… Sanki bana hiçbir şey yapmamış gibi… Sanki o iğrenç videoyu yayacak kişi kendisi değilmiş gibi.
Yanındaki çocuk ise tamamen başka bir dünyadan gelmiş gibiydi. Zelin’in yanında duruyordu ama ilgilenmiyordu.
Onun sesini bile dinlemiyordu.
Gözlerini hafifçe kısmış, sıkılmış bir şekilde uzaklara bakıyordu. Zelin konuşurken arada bir başını sallıyor ama aslında hiçbir şey duymuyor gibiydi.
Yüzü… fazlasıyla simetrikti. Gözleri kehribar renginde, ışığı görünce parlıyor gibiydi. Kaşlarının şekli bile özenle çizilmiş gibi duruyordu. Siyah deri ceketi omuzlarına oturmuş, beyaz tişörtü siyah bol pantolonu ile uyum sağlıyor, boynunda ki gümüş zincir kolye hafifçe sallanıyordu. Siyah botları ise yerden gelen ışığı yansıtıyordu.
Bir saniyeliğine nefesim kesildi.
Allahım… ben tuvalette öldüm de cennete mi düştüm? Ya da bu çocuk cennetle dünyayı karıştırmış bir melek falan mı?
Ama bakışlarım Zelin’e tekrar kayınca tüm bu düşünce bir anda yok oldu.
Cennet falan yokmuş, tamam. Kesinlikle hâlâ dünyadayım.
Zelin bir anda kafasını çevirdi. Allah’tan beni fark etmedi. Hâlâ o çocuğa bir şeyler anlatıyor, anlatırken de saçını düzeltiyordu. Zelin’in sadece konuşmasından bile o çocuğun sabrının tükendiğini anlayabiliyordum.
Yavaşça geri çekildim. Beni görmesine izin veremezdim özellikle bu hâlde.
Tam adımımı atacakken, çocuğun bakışları bir anlığına Zelin’in üzerinden kayıp etrafa gezindi ve benim bulunduğum yöne doğru döndü.
Çömeldiğim yerde nefesimi tuttup kafamı eğdim. Sanki birisi yanıma yaklaşıyor gibiydi. Adımlar yaklaştıkça tüylerim diken diken oldu. Nefesimi tuttum. Kalbim o kadar hızlı atıyordu ki kesin duyuluyordur diye düşünüyordum.
Lütfen o çocuk olmasın… lütfen Zelin olmasın… lütfen kimse olmasın.
Ayak sesleri iyice yaklaştı. Sonra bir ses beklediğim hiçbir şeye benzemeyen, hafif titrek bir erkek sesi duydum.
Donup kaldım. Yavaşça başımı kaldırdım. Ve karşımda kim vardı?
Beden eğitimi öğretmeni Faruk Hoca.
Elinde kola şişesi, yüzünde hiçbir şey anlamamış bir ifadeyle bana bakıyordu.
“Beste? Kızım sen niye duvarla sarmaş dolaş olmuşsun öyle?”
Ben utancımdan o duvara gerçekten bütünleşmiş gibi hissettim.
“K—karga gördüm…” dedim çekingen bir tavırla. Neden böyle bir yalan söylediğimi bilmiyorum. Sadece panikten çıkan rastgele bir kelimeydi.
Faruk Hoca kaşlarını kaldırdı.
“Karga? Duvarın arkasında? Hı-hı… tabii…”
Elindeki kola şişesinden bir yudum aldı, sonra burnunu çekti.
“Yalnız, kızım… bir sorun mu var? Saçların… yani biraz nasıl desem… haşlanmış makarna gibi duruyor.”
Gerçekten, orada bir mezar açılsa içine seve seve girerdim.
“Yok hocam… ben şey… düştüm.” dedim panikle.
Hoca bir an düşündü, sanki beyninde birkaç bağlantı kablosu birbirine çarpıyormuş gibi.
“Hmm… demek düştün.” Başını sağa sola salladı. “Tamam tamam, gençlik işte. Ben bilmem.”
Sonra bir anda gözleri büyüdü.
“AAA! Sınav kağıtları!” diye bağırdı ve elindeki kolayı yere düşürerek koşmaya başladı.
Ben ise olduğum yerde kalıp saçımı tutup fısıldadım:
“Allahım bu adam nasıl öğretmen oldu…”
Etrafta kimsenin kalmadığından emin olunca yüzümü ellerimin arasına gömdüm.
Az önce neredeyse yakalanıyordum… ama yine de bir şekilde komik ve saçma bir şekilde kurtulmuştum. Kafamı tekrar Çocuğun olduğu yöne çevirdim fakat artık orda kimse yoktu. Okuldaki öğrenciler yavaş yavaş çıkmaya başlamıştı.
Saçlarımdan iki damla daha yere “plok” diye düştü.
“Tamam Beste… bu kadar rezillik yeter. Kaç. Kaç kurtar kendini.” Kendi kendime fısıldadım.Ve kaçtım. Ama bildiğin kaçmak değil…Usain Bolt görse önümü kesip imza isterdi. Ayakkabılarımın içinden “cıp cıp” diye sesler geliyordu. Saçımdaki yapışkan şeyler rüzgârla geriye savruluyor, ben koştukça birkaç tanesi daha hızla yere düşüyordu.
Hızla koşarken bir öğrenci beni görüp şaşırdı:
“Lan o değil mi—”
“DEĞİLİM!!!” diye bağırarak yanından fırtına gibi geçtim. Nefes nefeseydim.
Ciğerlerim yanıyordu ama durmadım.
Durağı geçtim, sokakları geçtim, tanımadığım teyzelere çarpa çarpa koştum. En sonunda evimin köşesindeki binayı görür görmez rahatladım.Site kapısından ok gibi içeri girdim asansörü beklemeye bile sabrım kalmadı, merdivenlere atladım. 3. kata geldiğimde kapının önüne yığıldım.
Anahtarları çıkarırken bile ellerim titriyordu. Sonunda kapıyı açıp içeri attım kendimi. Kapı kapanır kapanmaz sırtımı ona yasladım ve yere çöktüm.
Nefes nefeseydim. Saçımdan hâlâ bir şey damladı.Bir damla daha. Ben derin bir nefes alıp fısıldadım:
"İyiki tek yaşıyorum bir başkasına hesap verecek halde değilim şu anda."
Sırtımı kapıya yaslamış halde bir süre nefes almaya çalıştım. Kalbim hâlâ deli gibi atıyordu. Saçımdan düşen son damla yere “plok” diye vurduğunda irkildim.
“Tamam… tamam Beste… hayattasın. En azından… şimdilik.”
Çantam kolumdan yavaşça kayıp yere düştü. Ben de onunla birlikte iki yana doğru devrilmiş çökmüş bir çiçek gibi dağıldım. Dizlerim hâlâ titriyordu.
Sonra burnuma o tanıdık koku geldi.
Üzerimdeki çöp kokusu.
Mideme bir yumruk daha yemiş gibi oldum.
“HAYIR.” Ellerimi iki yana açtım.
“Bu hâlde evimin içinde bile duramam.”
Birden ayağa kalktım ve doğruca banyoya yöneldim. Güzel bir duş iyi gelecekti.
...
Gözlerimi zorlukla kırpıştırdım. Yatağımda dönüp duruyordum.
Bugün okul vardı… ve ben gitmek istemiyordum. Keşke böyle bir seçeneğim olsaydı. Ben burslu öğrenciydim“Bugün gitmeyeyim” lüksü yoktu. Ne kadar istersem isteyeyim, o kapıdan içeri girmek zorundaydım.
Bakışlarımı boş tavana çevirdim.
Tavan bile bana yargılayıcı bakıyordu sanki.
Acaba arkamda duran bir ailem olsaydı…ya da bir arkadaşım…
yine aynı şeyleri yaşar mıydım?
Bu düşünce içimi tuhaf bir şekilde burktu. Birinin varlığı… birinin “Beste gelsene, birlikte gidelim okula” demesi…
Birinin “N’oldu sana?” diye sorması…
Belki benim için her şeyi değiştirirdi.
Ama kimsem yoktu.
Dilimle damağım arasında yankılanan tek gerçek buydu.
Tek başımaydım. Yine de her sabah kalkıp okula giden, rezalet bir gün geçirse bile akşam evine dönebilen… kendi kendinin sığınağı olmak zorunda olan birisiydim.
Gözüm yastığın kenarına kaydı.
Saçımın hâlâ kuramamış bir tutamı yastığa yapışmıştı.
Derin bir nefes aldım.
“Tamam…” dedim kendi kendime.
“Beste kalkacaksın. Hazırlanacaksın ve gideceksin. Çünkü yapmaktan başka seçeneğin yok.”
İstemeyerek de olsa zorla yataktan kalktım. Lavaboya gidip işlerimi hallettim ve koridoru geçip küçük salonuma adımladım. Çamaşırlığın üzerinde asılı duran formayı elime aldım
Formayı elime aldığım anda parmak uçlarımda soğuk bir nem hissettim. Kumaş hâlâ tam kurumamıştı; gri rengi hafifçe koyulaşmış, dokusu inatla ıslak kalmıştı. Bir iç çektim.
“Mükemmel tam da ihtiyacım olan şey yarı ıslak bir okul üniforması.”
Yine de mecburdum. Formayı üzerime geçirirken bembeyaz gömleğin soğukluğu omuzlarıma yapıştığı için ürperdim. Yeleğin düğmelerini iliklerken aynadaki yansımamla göz göze geldim. Altın düğmeler ışığı hafifçe yansıtıyor, gömleğin pileli beyazlığı zarif duruyordu. Normalde çok şık bir üniformaydı. Hatta okulun tek övündüğüm yanı bile olabilirdi.
Etek hâlâ hafif nemliydi. Arka tarafında tuhaf bir kabarıklık vardı. Ne kadar çekiştirsem, düzeltsem, elimle düz hatlar vermeye çalışsam da inatçıydı. Parmaklarım ıslak yüzeyde kayıp gidiyor, kumaş ise sanki “Bugün ben böyleyim, kabul et.” dercesine kendi bozuk şeklinde geri dönüyordu.
Bir süre uğraştım sonra pes ettim.
“Tamam, sen kazandın,” der gibi eteği olduğu hâlde bıraktım. Lavaboya geri döndüm. Açık kahverengi saçlarımı yavaşça taradım.
Tarak her geçişinde zihnimdeki düğümleri de alıp götürse keşke…
Alnıma düşen ince kahkülümü fönle şekillendirdim. Son kez aynanın karşısında durup kendime baktım. Yüzüm hâlâ biraz solgundu ama… en azından toparlanmış görünüyordum.
Derin bir nefes aldım ve odadan çıktım.
Dün gelişigüzel yere attığım siyah okul çantası ayağımın dibinden beni seyrediyordu sanki. Onu omzuma attım, kapıyı açtım ve beyaz spor ayakkabılarımı giyip bağcıklarını hızlıca düğümledim ve dışarıya adım attım.
Merdivenlerden hızlıca indim. Apartmanın koridorundan geçip dış kapıyı kapattığımda ayak seslerim merdiven boşluğunda yankılandı. Bir anlığına evde bıraktığım sessizliğe geri dönmek istemiştim.Ama geri dönemeyeceğimi biliyordum. Bugün de gitmek zorundaydım.
Soğuk sabah havası yüzüme çarpar çarpmaz ürperdim. Hâlâ tam anlamıyla uyanamamış bedenim, sanki bu rüzgâra karşı bir dakika bile savaşamayacakmış gibi titredi.
Sitenin kapısından çıkarken çantam omzumdan biraz kaydı, kayışını sinirli bir hareketle yukarı çektim. Sanki çanta bile benimle uğraşmak istiyordu.
Sokağa adım attığımda şehir yavaş yavaş uyanıyordu. Fırından yeni çıkan ekmek kokusu, bir yerlerde koşan kedinin pati sesleri, uzaktan gelen bir servis kornası… Hepsi aynıydı.
Dün hariç her şey aynıydı.
Adımlarım yavaşça hızlandı. Hem üşüyordum hem de okul yolunda daha fazla düşünecek zaman istemiyordum. Hızlı yürüdüğüm zaman kafamdaki sesleri az da olsa susturabiliyordum.
Bir an önce gidip bitirmek istiyordum bu günü.
Köşeyi dönerken durup gökyüzüne baktım. Bulutlar griydi… ama garip bir şekilde beni rahatlatıyordu.
“Lütfen bugün sakin geçsin,” diye mırıldandım kendi kendime. “Lütfen sadece… normal olsun.” Derin bir nefes aldım ve okulun yoluna doğru yürümeye devam ettim. Okula giden sokağın köşesine geldiğimde içimde tuhaf bir sıkışma hissettim. Her zamanki yoldu işte. Aynı kaldırım taşları, aynı direkler, aynı duvar yazıları… Ama nedense içimde kötü bir his vardı...
Zelinin o videoyu yaydığına adım gibi emindim...
Okulun beyaz duvarları uzaktan göründüğünde kalbim hızlandı. Her sabah binlerce kez geçtiğim yol bugün daha geriyordu beni. Sanki tüm şehir, bugün olacak şeyi biliyormuş da ben hariç herkes hazırlıklıymış gibi bir his vardı içimde.
Kaldırımın köşesini döndüğümde öğrenci kalabalığı yavaş yavaş seçilmeye başladı. Gülüşler,koşuşturan adımlar… Hepsi normal gibi gözüküyordu. Bu beni daha çok gerdi.
Okul kapısına yaklaştıkça bakışlar üzerime yapışıyormuş gibi geldi. Belki bana bakmıyorlardı. Belki sadece ben öyle hissediyordum. Ama o anda bir kızın kolunu dürtüp arkadaşına bir şey fısıldadığını gördüm. Kızın bakışlar bana doğru döndü ve gülüşmeye başladılar.
Toparlanmaya çalışarak başımı öne eğdim, ama kulaklarımın içi uğuldamaya başladı. Onların bana gerçekten gülüp gülmediğini bile bilmiyordum ama bu belirsizlik bile içimi kemirmeye yetiyordu. Birkaç adım daha attım, ama sanki ayaklarım yeri hissetmiyordu.
Adımlarımın sesi, çevredeki kalabalığın gürültüsünün içinde kaybolurken göğsümün tam ortasında bir baskı daha arttı. Nefesimi düzenlemeye çalışsam da içime çektiğim hava yetmiyor, boğazımda bir düğüm oluşuyordu.
Kendini toparla Beste… sadece tesadüf.
Ama içimdeki o ses buna inanmıyordu.
Bu sabah her şey, her bakış, her fısıltı bana yönelikti.
Tam okul kapısına yaklaştığımda çözülemeyen o gerginlik, bir anda daha da büyüdü. Çünkü içeri giren öğrencilerin arasından yine birkaç kişi dönüp bana baktı. Biri dirseğiyle arkadaşını dürttü. Diğeri kaşlarını kaldırıp yüzüme dikkatle baktı.
Telefonuma bir bildirim gelmişti. Elimi montumun cebine geçirip telefonumu aldım. Bildirim okulun itiraf sayfasından gelmişti.
Bildirime tıkladığımda gördüklerim ile okulun girişinde donup kaldım.
Hayır...
Paylaşılan şey benim tuvaletteki videomdu. Ağlıyordum saçlarım birbirine girmişti göz yaşlarım kafamdan akan sıvı ile karışıyordu.
Beynimden vurulmuşa döndüm. Kabullenmek istemiyordum ama o videodaki kız bendim. Açıklama kısmına baktığımda; "Herkes hak ettiği yerde" yazıyordu.
Sanki içimdeki tüm organlar aynı anda sıkışmış, nefesim göğsüme takılıp kalmıştı. Ayağımın altındaki zemin bir anlığına kaydı, dengemi bulmak için yakınımdaki demirliklerehafifçe tutundum.
Bütün bedenimden soğuk bir ürperti geçti. Ellerim titremeye başladı; telefonu neredeyse düşürecektim. Başımı kaldırdığım anda, okulun önündeki uğultunun neden bu kadar garip geldiğini anladım.
Demek gerçekten… bana bakıyorlardı.
Kızlardan biri yüksek sesle “Bu o kız değil mi ?” diye fısıldadı ama sesini bastırma çabası o kadar başarısızdı ki, cümleyi neredeyse net duydum.
Kalabalığın içinden biri telefonunu bana doğru kaldırmış, videoya bakıyordu. Arkadaşına dönüp “Oha bu kızmış işte!” dedi. Sonra ikisi birden bana baktı.
Göğsümdeki baskı daha da arttı. Kaçmak istedim.Bağırmak istedim. Yok olmak istedim.
Ama ayaklarım yere yapışmış gibiydi.
Ekrana tekrar baktım.
Görüntülenme: 328
Yorumlar: 226
Ve sayı saniyeler içinde artıyordu.
Lyrvivo: Hak etmiş ama
utku.ioum: Ağlaması komik.
User19292942: Belliydi zaten dayak yiyeceği kimsesizin teki.
cevdeol: Kızın hali içler acısı ya, biri yardım etsin şuna.
Bir an durdum.
O yorum diğerlerinden farklıydı.
Ama kim olduğunu göremeden yenileri yığıldı.
yasmin_akgra:Okulun popüler kızına bulaşırsa olacağı bu.
s3ye.tcmn: Güzelliğin bedeli varmış harbiden.
Gözlerim yanmaya başladı. Bu kez ağlamaktan değil… utanmaktan, öfkeden ve çaresizlikten. Sanki bütün okul üzerime doğru eğilmiş, beni nefessiz bırakıyordu.
Elimden telefonu indirdim.
Artık bakmaya tahammül edemiyordum.
Hızlıca okulun girişine doğru adımladım. Kimseyle göz göze gelmek istemediğimden merdivenleri koşarak çıktım. Birde bu rezilliğin içinde derslere girecektim.
Koridorun kapısından içeri adım attığım anda uğultu daha da belirginleşti. Sanki herkes aynı anda nefesini tutup beni izliyormuş gibi bir hava vardı. Gözlerimi yere diktim, hızlı adımlarla yürümeye devam ettim.
Duymuyorum.
Görmüyorum.
Hissetmiyorum.
Kendime bunu tekrar edip durdum ama yalan olduğunu her saniye daha çok hissedebiliyordum.
Sınıfımın kapısına geldiğimde elim titriyordu. Kapı koluna dokunmak bile dünyanın en zor işiydi şu anda. İçeride neyle karşılaşacağımı bilmiyordum. Videonun ulaşmadığı kimse kalmamış gibiydi. Kapıyı araladığım anda kulaklarım uğuldadı.
Sınıfa girdim.
Bir anlık sessizlik oldu. Öyle bir sessizlik ki sanki her şey yok olmuştu.
Sonra fısıltılar başladı.
“Gelen o işte…”
“Videodaki hâline bak ya.”
“İğrenç değil miydi?”
“Nasıl okula gelmiş ki bugün?”
Sanki hepsi aynı anda konuşuyordu, aynı anda nefes alıyordu, aynı anda bana bakıyordu. İçeri attığım her adımda dizlerim daha çok titredi.
Yerime doğru ilerlemeye başladım. Ama ilerledikçe bakışlar çoğaldı, fısıltılar daha görünür hâle geldi. Ön sıradaki kız kolunu arkadaşına dürtüp bana baktı, sonra ağzını eliyle kapatarak güldü. Arka sıradan biri videoyu tekrar açmıştı; sesi kapalıydı ama ekranda benim ağlayan halim net görünüyordu.
Yerime oturur oturmaz çantamı masaya bıraktım. Ellerim terlemiş, kalemliğimin fermuarını bile açamaz olmuştum. Gözlerimi masaya diktim, hiçbir yere bakmamaya çalıştım.
Bir kaç dakika sonra tarih hocası sınıfa gelmişti. Hocanın gelişi ile herkes yerine oturup hiç bir şey olmamış gibi davranmaya başlamışlardı.
Bende daha fazla dayanamayıp kafamı sıraya gömdüm.
....
Sıramın tekmelenmesi ile kafamı yavaşça uyuduğum okul sırasından kaldırdım. Gözlerimi ovuşturduğumda sınıfta bir kaç kişinin olduğunu gördüm. Büyük ihtimal teneffüsteydik. Başımı önüme çevirdiğimde sıramı tekmeleyen kişinin Yare olduğunu gördüm. Ne diye gelmişti bu şimdi yanıma?
Yare birkaç saniye sessizce bana baktı. Gözlerinde o tanıdık, tehlikeli parıltı vardı. Sonra aniden gülümsedi; ama bu gülümseme samimiyetten çok küçümseyici ve soğuktu.
“Beste,” dedi, tırnağıyla sırama hafifçe vururken. “Öğle arasında çatıya geliyorsun.”
Kafamı iki yana salladım.
“Hayır gelmeyeceğim.”
Yare gülümsemesini hiç bozmadan çantasından buruşturulmuş küçük bir dosya çıkardı. Üzerinde benim adım vardı. Müdürlük damgası bile görünüyordu. Dosyayı sırama bırakıp parmağıyla hafifçe itti.
“Tavsiyem bunu açtıktan sonraiyi düşünmen.”
Boğazıma bir şey düğümlendi.
Dosyayı titreyen ellerimle açtım.
Bir kağıt vardı ve kağıdın üzerinde:
T.C. Gümüşler Lisesi
Öğrenci Disiplin ve Sorumluluk Raporu
Öğrenci Adı: Beste Derel
Sınıf: 12/H
Tarih: [25/11/2026]
Rapor No: 2026/09-14
Disiplin İhlali ve Uyarılar:
1. Gözetimsiz Alanlarda Bulunma: Öğrencinin okul alanları dışında, gözetim ve denetim dışı yerlerde bulunması tespit edilmiştir.
2. Davranış İhlali: Okul kurallarına aykırı davranışlarda bulunduğu ve diğer öğrenciler üzerinde olumsuz etki yarattığı tespit edilmiştir.
3. Tekrarlayan İhlaller: Önceki disiplin uyarıları ve gözlemler doğrultusunda, tekrarlayan davranışların kaydı bulunmaktadır.
Önerilen Önlemler ve Uyarılar:
Yukarıda belirtilen ihlallerin devam etmesi hâlinde, okul yönetimi öğrenciyi disiplin cezasına tabi tutabilir.
Disiplin cezası sonucunda, öğrencinin bursu ve okul içi ayrıcalıkları iptal edilebilir.
Öğrencinin davranışlarının düzeltilmemesi durumunda, okul yönetimi tarafından okuldan atılma söz konusu olabilir.
Nefesim kesildi.
“Bu… bu benim değil,” dedim panikle.
“Ben böyle bir şey yapmadım!”
Yare omuz silkti.“Biliyorum. Ama müdür yardımcısının imzasını görmek hoş değil mi? Malum canım annem kendi elleriyle imzaladı. Hepsi gerçek. Sadece bu raporun müdürün eline geçip geçmemesi senin ellerinde.”
Yavaşça eğilip kulağıma doğru fısıldadı:
“Çatıya gelmezsen bu rapor çoktan müdüre ulaşmış olur. Burslu olduğun için bunun nasıl biteceğini biliyorsun, değil mi?”
Bursum.
Tek kelime. Beni yöneten tek kelime.
Okuldan atılmak hayatımı bitirmek demekti. Çünkü başka bir okulun beni kabul etmeyeceğini biliyordum. Burs iptali demek, eğitimimin bitmesi demekti. Hepsi… hepsi tek bir kağıtla çöpe giderdi.
Yare doğrulup elini saçına attı, sanki sıradan bir sohbetten çıkıyormuş gibiydi.
“Öğle arası çatı katında seni bekliyor olacağım.Eğer gelmezsen bu raporun kime gideceğini çok iyi biliyorsun.”
Benden uzaklaştı ve arkasına döndü son kez bana bakıp kibirle sırıttı.
“Merak etme,” dedi, dudaklarını büzerek. “Uzun sürmeyecek. Sadece biraz konuşacağız.”
Ben ise olduğum yerde donmuş kalmıştım. Ellerim hâlâ raporu tutuyordu. Yazılar gözümün önünde birbirine karışıyordu. Bursum benim tek güvencemdi. Arkamda duran bir ailem olmadığı için tek çarem liseyi bitirip güzel bir üniversite kazanmaktı.
Hayatım Yare’nin iki dudağı arasındaydı.
Başımı sıraya yasladım. Lanet olsun ki gidecektim. O çatı katına gidip dertleri neymiş öğrenecektim. Bıkkınlıkla başımı tekrar sıraya koydum ve gözlerimi kapattım.
Ne iğrenç bir gün...
...
Ayaklarım sanki geri geri gidiyordu. İçimden bir ses bunun altından da bir bokluk çıkacağını söylüyordu. Bende hak veriyorum iç sesime ama zorundaydım işte.
4. Katta boş sınıflar ve atölyeler vardı. Merdivenleri çıktığınızda terasın kapısı hemen sol tarafta kalıyordu. Merdivenleri çıktıktan sonra terasın kapısını açıp omzumla ittirdim.
Kapıyı açtıktan sonra soğuk hava yüzüme çarptı. Beklediğimden daha sessizdi. Sessizlik o kadar ağırdı ki, kendi nefesimin sesi bile rahatsız ediyordu. Soğuk rüzgâr saçlarımı yüzüme savurunca üşüdüm ve montumun fermuarını yukarı çektim.
“En azından yalnızım…” diye mırıldandım.
Şimdilik
“Kes sesini iç ses zaten gerildim.”
Köşedeki bank en azından rüzgârdan biraz korunmuş gibiydi. Yavaşça oturdum, ellerimi birbirine kenetledim. Kalbim hâlâ olması gerekenden daha hızlı atıyordu.
Telefonumu çıkarıp saate baktım.
12:07
Daha gelmesine vardı.
Başımı yukarı kaldırıp gökyüzüne baktım. Bulutlar griydi, sanki benimle empati kurar gibi. Rüzgârın sesi terasta yankılanıyordu, başka hiçbir insan sesi yoktu. Bu yalnızlık içimi biraz rahatlattı, biraz daha gerginleştirdi.
Ayağımla bankın ayağına vurup ritim tutmaya başladım. Sabırsızlıktan değil. Korkudan. Ellerimin titremesini gizlemek içindi.
"Niye çağırdı beni?” dedim kendi kendime.
Bence belge bahane.Başka şeyler de var bunun altında.
“Ya susabilir misin? Çok gereksiz konuşuyorsun şu an.”
Sen açtın konuyu ama…
İçimdeki o bitmeyen tartışmayı bırakıp derin bir nefes aldım ve gözlerimi kapattım. Soğuk rüzgâr yüzümü kızartıyordu. Elimde olmadan montumu biraz daha sıktım.
Yare’yi beklemek bile dayanılmazdı.
...
Yarım saat geçti.
Ama Yare hâlâ ortalıkta yoktu.
Telefonuma tekrar baktım. Saat 12.37 olmuştu. Ayak parmaklarım soğuktan uyuşmaya başlamıştı, ellerim cebimin içinde bile ısınmıyordu.
“Belki bilerek gelmedi…” diye düşündüm.
Yare’nin adiliğinin sınırı yoktu. Deli gibi gelmemi istemiş ama kendisi zahmet edip çıkmamış olabilirdi. Beni burada boş boş oturtup sinirlendiğimi hayal ediyordur şimdi. Belki de sınıfa dönünce dalgasını geçmek için bekliyordur.
Ben o şeytandan her şeyi beklerim.
Rüzgâr biraz daha sert esti. Alt dudağım hafifçe titredi. Gözlerimi teras kapısına diktim.
Düşünceler beynimde birbirine çarparken ayağı kalktım. Yareyi beklemekten sıkılmıştım bu yüzden sınıfa gidip orada oturacaktım. Zaten donmak üzereydim.
Soğuktan uyuşmuş bacaklarımla hızlı adımlarla kapıya yürüdüm. Metal sapı tutar tutmaz daha da üşüdüm; parmaklarım acıdı. Yine de kapıyı itmeye yeltendim.Ama…
Kapı açılmadı.
Kaşlarımı çattım. Tekrar denedim. Bu kez daha sert bastırdım.
Yine olmadı.
“Saçmalama…” dedim fısıltıyla. Elimle kapı kolunu daha güçlü tuttum, çekip ittirdim.
Kapı kıpırdamıyordu.
Kalbim bir anda daha hızlı atmaya başladı. İçimde bir tedirginlik doğdu. Etrafıma baktım… sanki soğuk hava bir anda daha ağırlaşmıştı.
Bir kez daha denedim. Bu kez tüm gücümle ittirdim.
Metal, hafif bir “tıkk” sesi çıkardı ama açılmadı.
Kilitlemişlerdi.
Göğsümdeki nefes sıkıştı.
“Hayır…” dedim kendi kendime. “Hayır, bunu yapmamışlardır.”
Ama içimdeki ses acı bir kahkaha attı:
Yare’den bahsediyoruz. Niye yapmasın ki?
Yutkundum. Ellerimi kapı kolundan çekip titreyen parmaklarıma baktım.
Soğuktan kıpkırmızı olmuşlardı. Parmak uçlarım karıncalanıyordu.
Tam o sırada kapının arkasından hafif bir kıkırdama sesi duydum.
Boğazımdaki düğüm büyüdü.
Sesim titrek çıktı:
“Kimse var mı orada?!”
Cevap gelmedi.
Kalbim hızlandı. Daha yüksek sesle bağırdım:
“Yare! Sen misin yoksa?!”
Bu kez bir cevap geldi.
Ama hemen değil…
Sanki konuşmadan önce yüzünde bir gülümseme belirmiş gibi bir gecikme vardı.
Kapının arkasından, tanıdık bir sinir bozucu ses duyuldu:
“Şimdi fark ettin demek.”
Yare’nin sesi.
Tam da tahmin ettiğim gibi.Sesi sakindi. Çok sakindi. Bu sakinlik içimi daha çok ürpertti.Sonra kapıya biraz daha yaklaştığını hissettim. Metal kapı hafifçe titredi sanki parmaklarını üzerine koymuştu.
“Ne oldu Beste?” dedi, lafı uzatarak.
“Biraz yalnız kalmak istemişsindir diye düşündüm. Yardımcı oldum işte.”
“Allah senin belanı versin Yare!”
“Ama Beste kalbimi kırıyorsun.”
Sesi sahte bir şefkatle yumuşadı.
“Bak, bu soğukta üşüme diye seni düşündüm.”
Ne saçmalıyor bu?!
“Ne saçmalıyorsun Yare?! Aç şu kapıyı!”
Ağzımdan çıkan nefes bir duman gibi yükseldi. Soğuktan olmalıydı…
Ama o anda burnuma hafif bir ısının, hafif bir duman kokusunun geldiğini fark ettim.
“Söyle bir düşündüm de,” dedi kapının arkasından. “Hava çok soğuk, değil mi Beste?”
Tüylerim diken diken oldu.
“Ben de… sen üşüme diye küçük bir şey yapmaya karar verdim.”
Bir adım geri attım.
Ne diyor bu?
Is kokusu belirginleşti. Kalbim göğsümü yumruklar gibi çarpmaya başladı.
Ayaklarımın olduğu yere doğru baktım.
Ve o anda nefesim kesildi. Beton zeminin diplerinden, bankın altına doğru sokulmuş bir yerlerden ince duman kıvrımları yükseliyordu.
Beyaz, soğukla karışmış… ama altında açıkça yanık kokusu vardı.
Gözlerim büyüdü.
“Yare…” dedim, sesi zor çıkararak.
“Ne yaptın sen…?”
Kapının arkasından bir kahkaha geldi.
“Sakin ol,” dedi. “Daha yeni başladık.”
Duman giderek yoğunlaşıyordu. Önce hafifti şimdi ise griye dönmeye başlamıştı. Yanık kokusu burnuma daha sert vurdu. Midem bulanmaya başlamıştı.
“Yare ne yaptın?!” Sesim çatladı, nefesim kesik kesikti.
Kapının arkasından gelen adım sesleri ağırdı. Sanki bilerek, sindire sindire yürüyordu.
“Biliyorsun Beste,” dedi, sesi tiksindirici bir sakinlikle,“İnsan korkunca daha hızlı düşünürmüş. Ben de senin biraz hızlı düşünmene yardım etmek istedim.”
Duman tavana doğru yükselmeye başlamıştı. Yutkunamadım. Ayaklarımın altı yanmıyordu ama çok yakında yanacakmışım gibi bir his çöktü içime.
“SEN DELİ MİSİN?!” diye bağırdım, kapıya yumruk atarak. “Yare, aç şu kapıyı! Bu şaka falan değil!”
“Şaka mı?” dedi alayla. “Beste, sen gerçekten şaka yapacağımı mı sandın? O videodan sonra sınıfta herkes birbirine senin için neler söyledi biliyor musun?”
Yanağımdan bir yaş süzüldü.
“Aç kapıyı! Yare, bu ciddi—”
Kapının arkasından metal bir şey vuruldu. Yare’nin kapıya dayadığını tahmin ettiğim kilidi güçlendirdiğini fark ettim.
“Yare yalvarırım, ateşle oynanmaz!”
Kahkaha attı. O kahkaha sanki benim ölmemi istiyormuş gibiydi.
“Ateşi ben yakmadım ki,” dedi.
“Senin için hazırlayan başka biri vardı. Ben sadece fitili ateşledim.”
Gözlerim hızla yere kaydı.
Bankın altına doğru eğildim. Birkaç parça kâğıt, çöp ve aralarına sıkıştırılmış bir parça pamuklu kumaş yanmaya başlamıştı. Köz halindeydi ama hızla büyüyordu.
Kalbim boğazıma çıktı.
“YA SEN GERÇEKTEN AKLINI MI KAÇIRDIN?!” diye çığlık attım.
Kapının arkasında sessizlik oldu.
Sonra fısıltıya yakın bir sesle konuştu:
“Sen benim hayatımı zorlaştırırsan… ben de seninkini yakarım Beste.”
Duman artık gözlerimi yakıyordu.
“Yare lütfen…” Dedim, nefesim kesilirken. “Lütfen aç kapıyı gerçekten öleceğim burada…”
Kapının arkasında ayak sesleri yavaşladığında nefesim durdu.
Sonra adımları uzaklaşmaya başladı.
“YARE?! Nereye gidiyorsun?!”
Cevap yoktu.
“YARE GERİ GEL! YARE!!!”
Sadece aşağı katlardan yankılanan kahkahası kaldı geriye.
Ve ben dumanın içinde, kabus gibi büyüyen bir sessizliğin icinde mahsur kalmıştım...
---------
Gariban Bestenin yüzü ne zaman gülecek🤧
Nasıldı bölüm sizce?
Oy vermeyi ve yorum atmayı unutmayın
Bölüm etkileşimi
