3. bölüm · Can yakıcı sırlar
3.bölüm
Hızla hazırlandım ve şirkete gittim.
İçeriye girdiğimde Zack yoktu. Çok şükür. Dün gece ne oldu hatırlamıyordum bir şişe en sert içki içmek yapmayacağım bir şeydi. Peki annemin kolyesi? Neden odamdaydı. Veya neden zack'teydi.
Koltuğa oturduğumda sadece masadaki dosyaya bakıyordum. Boş bakışlar ve anlamsız karmaşa. Babam neden bana annemin ölümünü söylemedi.
Kafam allak bullak oldu. Annemin ölümünü öğrensem iyi olur ama bunu şifreli konuşan biriyle öğrenmek zor olur en kolay yol babam. Onunla döndüğünde konuşacağım, ama önce zack'i halletmeliyim.
Bir kaç dakika sonra Zack gelmişti. Koltuğuna oturduğu an ayağa kalkıp yanına yürüdüm. Karşısına değil yanına gittim. Başına kadar geldiği mi fark edince "ne o öpücek misin! " dedi alayca.
"evet müsade edersen" dediğimde göz kırptım. Zack koltuğun'dan kalkıp bana iyice yaklaştı ben geriye giderken o üzerime geliyordu.
Zack üzerime gelmeye devam ettikçe adımlarım geri geri gitti ve sonunda sırtım odadaki o soğuk mermer sütuna çarptı. Kaçacak yerim kalmamıştı. Zack durmadı; aramızdaki son birkaç santimi de kapatıp ellerini sütuna, başımın iki yanına yasladı.
Beni tamamen kendi gölgesinin altına almıştı.
"Demek müsaade edersen..." dedi, sesi az önceki alaycı tondan sıyrılıp tehlikeli bir fısıltıya dönüşmüştü. "Bu kadar cesur olduğunu bilmiyordum. Yoksa babanın gidişini bir fırsat mı sanıyorsun?"
Nefesi yüzüme çarpıyordu. Gözlerim istemsizce dudaklarına kaysa da hızla tekrar o koyu kahve gözlerine odaklandım. "Belki de sadece kimin patron olduğunu görmek istiyorumdur," diye fısıldadım. Kalbim göğüs kafesimi delmek istercesine çarpıyordu ama geri adım atmayacaktım.
Zack hafifçe sırıttı, başını eğip yüzünü boynuma yaklaştırdı. Tenine değen sıcak nefesi tüylerimi diken diken etmişti. "Bu ofiste, bu bir ay boyunca kuralları ben koyarım," diye mırıldandı. Tam o sırada elini yavaşça boynuma, annemin kolyesinin durması gereken boşluğa çıkardı. Parmak uçları cildimde usulca gezinirken duraksadı. "Kolyeyi mi arıyorsun? Yoksa onu geri almak için mi bu kadar yakınımdasın?"
Elimi göğsüne koyup onu hafifçe itmeye çalıştım ama kaya gibi yerinden oynamadı. Aksine, parmaklarını çeneme dolayıp yüzümü kendine sabitledi. Gözlerindeki o yoğun ifade, az önce sorduğu "öpecek misin" sorusunun cevabını gerçekten almak istiyor gibiydi.
"Eğer o kolyeyi istiyorsan," dedi dudakları dudaklarıma değecek kadar yaklaşarak, "bana gerçekten güvenmen ya da benden gerçekten nefret etmen gerekecek. Hangisini seçiyorsun?"
Zack’in dudakları benimkilerle buluşmak üzereyken, gözlerindeki o kendine aşırı güvenen ifadeyi silmek için bir saniyem vardı. Ya korkup geri çekilecektim ya da bu oyunu onun kurallarıyla oynamaya başlayacaktım.
Beklemediği bir hamle yaptım.
Parmaklarımı Zack’in ensesine dolayıp onu kendime daha sert çektim ve dudaklarımı onunkilere bastırdım. Zack bir anlık şaşkınlıkla kaskatı kesildi; bu kadar ileri gideceğimi tahmin etmediği çok açıktı. Ama bu şaşkınlık sadece bir saniye sürdü. Ellerini belime yerleştirip beni sütunla kendi arasına daha sıkı hapsederken, öpüşü derinleşti. Odadaki hava bir anda elektriklenmiş, az önceki flörtöz gerginlik yerini kontrol edilemez bir tutkuya bırakmıştı.
Geri çekilen ilk ben oldum. Nefes nefese kalmıştık. Gözlerim hâlâ dumanlı bakan gözlerinin içine hırsla bakıyordu.
"Kontrolün bende olduğunu sanıyorsan, yanılıyorsun Zack," dedim, sesimdeki titremeyi gizleyerek. "Sen sadece babamın geçici vekilisin. Ben ise bu hayatın asıl sahibiyim."
Zack, baş parmağıyla dudaklarının kenarını yavaşça sildi. Yüzünde, daha önce hiç görmediğim bir hayranlık ve tehlikeli bir arzu karışımı vardı. Hafifçe güldü; bu seferki gülüşü alaycı değil, meydan okuyucuydu.
"Demek pençelerin de var," dedi fısıldayarak. Elini cebine attı ve parmaklarının arasından gümüş bir zincir sarkıttı. Annemin kolyesi, pencereden sızan güneş ışığıyla parlıyordu. "Bu cesaretin hoşuma gitti. Ama kolyeyi almak o kadar kolay değil. Madem kontrolün sende olduğunu iddia ediyorsun, bu geceki davette benimle olacaksın. Eğer geceyi bir hata yapmadan bitirirsen, kolyeyi boynuna kendi ellerimle takarım."
Kolyeyi tekrar cebine atıp masasına doğru yürürken arkasından bakakaldım. Beni hem en zayıf noktamdan vurmuş hem de oyunun içine daha da çekmişti.
Ne ara almıştı o kolyeyi. Piç kurusu.
" peki ama bir şartım var "dedim ona doğru yürürken. Zack arkasına dönüp
"dinliyorum "dedi ciddi bir şekilde.
"Annemin neden öldüğünü anlatıcaksın." dedim yutkunarak.
Zack düşünmeye başlamıştı ve biraz sonra "anlaştık ama şuan yada yarın değil"
Dedi kararlı bir şekilde.
Daha sonra "akşam seni 6da alırım lüks ve güzel ol" dedi ve masasına oturdu.
Bende oturup bu günlük dosyaları halletim. Saat dört olunca zack'e bakıp "çıkıyorum ben altıda evimde ol" dedim ve eşyalarımı alıp çıktım.
Eve vardığımda duş alıp giyinme odasına gittim. Kokteyl elbise Melissa ayakkabı ve Joy Bag çanta kombini yapıp yatağa attım.
Saçlarımı kurutup düzleştirdim yanlardan küçük tutamlar alıp arkadan kurdele toka ile bağladım ve üzerimi giyindim. Hemen makyaj yapıp çantama allık ruj ve cüzdamını koydum.
Saat 5:58'di aşağa inmek için telefonumu ve çantamı alıp evden çıktım. Aşağıda Zack çoktan bekliyordu hemen arabaya bindiğimden Zack beni süzdü.
Daha sonra arabayı çalıştırıp "bununla üşürsün" dedi düşünceli olmamaya çalışarak. Aslında şuan bile üşüyordum ama sırf onun inadına "üşümem"
Dedim.
Zack sabır çekip "üşürsün ve bu çok kısa." dedi. Haklı ama inat ettim "seni ilgilendirmez"
Zack gözlerini devirip derin bir nefes aldı ama daha fazla üstelemedi. Arabayı sertçe vitese takıp yola koyulurken, "Görürüz," diye mırıldandı.
Yol boyunca aramızda gergin bir sessizlik vardı. Bir yandan annemle ilgili ne anlatacağını merak ediyor, bir yandan da bana bakışındaki o tuhaf, korumacı tavrı anlamlandırmaya çalışıyordum. Şehir ışıkları camdan içeri sızarken, üzerimdeki ince kumaşın altından ürperdiğimi hissetmemek için kendimi zorluyordum.
Sonunda lüks bir restoranın önünde durduğumuzda, Zack arabadan inip benim kapımı açtı. Rüzgar tenime değdiği an dişlerimin birbirine vurmasını engellemek için çenemi sıktım. Zack bunu fark etmiş gibi hafifçe sırıttı ve ceketini omuzlarından çıkarıp tek bir hamlede benim omuzlarıma bıraktı.
"İnadın sırası değil," dedi kulağıma eğilerek. Sesi hem emir verir gibiydi hem de şaşırtıcı derecede yumuşak. "İçeride konuşacaklarımız için zihninin açık olmasına ihtiyacın var, donmana değil."
Restoranın ağır kapıları açıldığında, üzerimdeki Zack’in ceketiyle içeri süzüldüm. Zack, sanki az önce arabada didişen o değilmiş gibi, anında o soğuk ve otoriter iş adamı maskesini takındı.
Restoranın en görkemli masasında üç orta yaşlı adam oturuyordu; önlerindeki dosyalar ve kadehlerle tam bir kurtlar sofrası kurmuşlardı.
Bizi gördüklerinde hepsi ayağa kalktı. Zack, elini hafifçe belime koyarak beni masaya takdim etti. "Baylar, beklettiğim için üzgünüm. Şirketin en kritik kararlarında imzası olan iş ortağım," dedi. Sesi o kadar kendinden emindi ki, az önce dışarıda "üşürsün" diye benimle inatlaşan adamın bu olduğuna inanmak zordu.
Masaya oturduğumuzda bakışların üzerimde toplandığını hissettim. Özellikle içlerinden biri, Bay sam, küçümser bir tavırla gülümsedi. "Zack, senin zevkine güvenirdim ama bu akşam iş konuşacağımızı sanıyordum. Hanımefendi... biraz fazla zarif kalmamış mı bu sert dosyalar için?"
Zack tam cevap verecekken masanın altından bacağına sertçe vurdum. Bu benim savaşım olacaktı. Ceketini omuzlarımdan yavaşça indirip sandalyemin arkasına astım; dekoltem ve iddialı elbisem masadaki herkesin dikkatini dağıtırken, çantamdan çıkardığım tableti sertçe masaya bıraktım.
"Zarafet, Bay sam, dikkatsizliği gizlemek için en iyi maskedir," dedim gözlerimi onunkilere dikerek. "Örneğin, son altı aydır sızdırdığınız lojistik verilerini bu 'zarif' parmaklarla tek tek ayıkladım. Şimdi, bu yemeği bir kutlamaya mı çevireceğiz yoksa tazminat davanızı mı konuşacağız?"
Masada bir ölüm sessizliği oldu. Zack’in yan profilinden gülümsediğini görebiliyordum. Masanın altından elini dizime koydu ve hafifçe sıktı. Bu bir "aferin" miydi yoksa "fazla ileri gitme" uyarısı mı, emin değildim.
Yemek boyunca ipleri elimde tuttum ama Zack hemen kalkıp gitmek istiyordu, bende öyle ama şuan iş için burdayız.
Toplantı salonundan çıktığımızda koridorun serinliği yüzüme çarptı. Zack, elleri cebinde, sanki az önce dünyayı kurtarmış gibi değil de çok sıkıcı bir belgesel izlemiş gibi rahat yürüyordu. Omuzlarımdaki ceketini çıkarıp hırsla ona uzattım.
"Al şunu. Artık ihtiyacım yok," dedim ters bir sesle.
Zack durdu, ceketine bakmadı bile. Gözlerini kısarak beni süzdü. "Üzerinde kalsın. Dışarıda donup sonra 'Zack beni hasta etti' diye başımın etini yemeni istemiyorum."
"Hasta falan olmam ben. Ayrıca senin korumana da ihtiyacım yok," diyerek ceketi koluna zorla tutuşturdum.
Zack ceketi aldı ama gitmeme izin vermedi. Önüme geçip yolumu kesti. "O masadaki şovun... Fazla riskliydi. O verileri nereden buldun?"
"Zeka ve dikkat diyelim," dedim omuz silkerek. "Senin o 'sert dosyaların' arasında uyuklamadığımı kanıtlamış oldum."
"Zeka kısmına katılırım ama tam bir baş belasısın," dedi, bana bir adım daha yaklaşarak. Sesi hala sinirliydi ama bakışları yumuşamıştı. "Beni herkesin içinde küçük düşürmekten zevk alıyorsun, değil mi?"
"Seni küçük düşürmüyorum Zack, sadece senden daha iyi olduğumu hatırlatıyorum."
Zack hafifçe güldü, bu sinir bozucu derecede yakışıklı bir gülüştü. "Öyle mi? Bakalım bu özgüvenin ne kadar sürecek." Aniden eğilip yüzünü yüzüme yaklaştırdı. Kaçmadım. Hatta daha dik durup gözlerinin içine baktım.
"Ne o? Korkuyor musun?" diye fısıldadım, sesimdeki meydan okumayı koruyarak.
"Korkmak mı?" Zack’in nefesi cildimi yakıyordu. Eli, kolumu hafifçe kavradı; ne itiyordu ne de çekiyordu, sadece orada duruyordu. "Sadece... bu kadar inatçı olman bazen dengemi bozuyor."
"Dengen bozulmasın Bay kusursuz. Daha yeni başlıyoruz," dedim ama kalbimin ritmi beni ele veriyordu.
Zack bir an gerçekten beni öpecekmiş gibi yaklaştı, burnunun ucu burnuma değdi. Aramızdaki o gıcık kapma hali, saniyeler içinde başka bir şeye dönüşmek üzereydi. Ama o geri çekilip ceketini tekrar omuzlarıma bıraktı ve kulağıma eğildi:
"Şimdilik öyle olsun. Ama o ceketi arabanın kapısına kadar çıkarmayacaksın. Bu da benim inadım."
Arabanın kapısını sertçe kapatıp koltuğa yerleştim. Zack motoru çalıştırdı ama gaza basmadan önce direksiyonun üzerinde ellerini birleştirip bana döndü. O alaycı, sinir bozucu gülümsemesi yine yüzündeydi.
"O masadaki zarafet masken harikaydı Sophie, kabul ediyorum," dedi sesiyle beni tartarak. "Ama dürüst olalım; o lojistik verilerini bulman tamamen şanstı."
"Şans mı?" diye çıkıştım, emniyet kemerimi hırsla takarken. "Senin o 'profesyonel' ekibinin haftalardır göremediği açığı ben iki saatte buldum Zack. Kabul et, benden daha iyisini bulamazsın."
Zack koltuğunda bana doğru kaydı, kolunu benim koltuğumun arkasına attı. "Madem kendine bu kadar güveniyorsun, bir iddiaya var mısın?"
Gözlerimi kısıp ona baktım. "Neyine?"
"Yarınki yönetim kurulu sunumu," dedi, ses tonu birden ciddileşti ama gözlerinde hala o muzip parıltı vardı. "Eğer o dosyayı benden daha hızlı ve hatasız tamamlarsan... önümüzdeki bir ay boyunca senin her dediğini yapacağım. Ofiste kahveni bile ben getireceğim."
"Peki ya ben kaybedersem?"
Zack yavaşça bana doğru eğildi. Aramızdaki mesafe o kadar azaldı ki, ceketinden yayılan o odunsu parfüm kokusu başımı döndürmeye yetti. "Eğer sen kaybedersen... bu hafta sonu gideceğimiz o sıkıcı gala yemeğinde, tüm gece benim 'asistanım' gibi değil, gerçek bir partner gibi davranacaksın. Ve o gece, tek bir kez bile bana gıcık olduğunu söylemeyeceksin."
"Bu imkansız bir istek," dedim gülerek, ama kalbim hızlanmıştı. "Sana gıcık olmamak için hipnoz falan olmam lazım."
"Korkuyor musun yoksa?" dedi, işaret parmağını çeneme koyup yüzümü kendine çevirerek. "Hadi Sophie. Zekana güvenmiyor musun?"
Parmağının dokunduğu yer alev alıyordu ama geri çekilmedim. Aksine, ona daha çok yaklaşıp elimi uzattım. "Kabul. Ama kahvemi sert içtiğimi şimdiden öğrensen iyi olur, çünkü o dosyayı bitirmem sabahı bulmayacak."
Zack elimi tuttu. Ama sadece tokalaşmak için değil; elimi bırakmadan parmaklarının eklemleriyle avucumun içini hafifçe okşadı. Gözlerimizin içine bakarken aradaki o gıcık kapma hali, saniyeler içinde "kim önce pes edecek" savaşına dönüştü.
"Göreceğiz bakalım," dedi fısıltıyla. "Hazır ol Sophie, çünkü o galada elini tuttuğumda 'rol' yapmana izin vermeyeceğim."
