1. bölüm · Byo Tapiya: kuruluş
Bölüm: 1 Savaştan kalan artıklar
Doğaüstü güçlerin bulunduğu bir dünyada farklı farklı krallıklar kuruldu. Bunlardan biri ise Byo Tapiya Krallığı'ydı. Fakat taze bir savaş görmüş bu krallıkta hayatta kalan insanlar için yeni umutlar doğmuştu. Byo Tapiya, "Barış Ülkesi" olarak bilinirdi; diğer ülkeler birbirlerine savaş çağrıları atarken Byo Tapiya bağımsız kalmayı tercih etmişti. Ancak, gelişmiş ve müthiş tarım ile hayvancılık ticareti sayesinde ekonomik olarak oldukça üstündü. Bolca buğday, pirinç, patates, havuç ve karpuz yetiştirir, bunları diğer ülkelere satarak gücüne güç katardı. Byo Tapiya Krallığı, askerî güç olarak daha fazla imkana sahip olan başka bir ülkenin hedefi oldu. Ağır can ve mal kayıpları ardından, hayatta kalan 500'e yakın insan kalmıştı.
İşte başlıyoruz:
Hayatta kalan insanların ardından yeni bir kral gerekiyordu. Bunun için halk, aralarından Dursun Denizli ve Şükrü Gümüşlü adında iki askerin başa geçmelerini istedi. Dursun, krallığın savunmasından sorumluyken Şükrü ise krallığın ekonomik sorumluluğunu aldı. Yeni düzen ve yeni kurallar getirildi. Artık daha güçlü olmak için hazırlandılar.
Dursun, halk içinden askerler seçmeye başladı. Elinden geldiğince krallığını korumaya ant içti. Yeni askerler aldığında zaman kaybetmeden eğitimlere başladılar. Şanslıydı ki askerler hızlı öğreniyorlardı. Şükrü ise tarım arazilerini onarmaya başladı. Ama Şükrü'nün savaştan kalma travmaları vardı; savaş anını bir türlü aklından çıkaramıyordu. Çözüm olarak günlük tutmayı düşündü ve başladı da.
Şükrü gümüşlü nün günlüğü:
Bugün, güneş batarken Byo Tapiya'nın yıkık duvarlarına baktım. Bir zamanlar pirinç tarlalarının altın rengiyle parlayan, buğdayın rüzgarda dalgalandığı, çocuk sesleriyle şenlenen bu topraklar... Şimdi kan kırmızısı bir gökyüzünün altında, küllere ve sessizliğe bürünmüş. Dursun diyor ki, "İleri bakmalıyız." Ama benim gözlerim hala o son günün dehşetini görüyor. Kulaklarımda hala komşum Zehra 'nın çığlıkları yankılanıyor, oğlunu kollarında tutuşu... Yaşadıklarımız bir kabus değil, bir gerçek. Ve bu gerçek, her nefesimde canımı yakıyor.
Tarım arazilerini onarmak için gittik. Sanki toprak bile yas tutuyor, bereketini yitirmiş gibiydi. Yanan ekinlerin kokusu, geleceğimiz hakkında içime derin bir korku salıyor. Karpuz tarlaları... kırmızılıkları artık sadece kanı hatırlatıyor. Kazmaları toprağa her vuruşumuzda, altından sanki bir ağıt yükseliyordu. Her taş, her kırık duvar parçası, yitirdiğimiz canların anıtı gibi duruyor. Kralımız düştü, halkımız dağıldı. Sadece 500 kişi kaldık. 500 kişiyle nasıl bir krallık kurarız? Nasıl bir geleceğe tutunuruz?
Bazen oturup sadece ağlamak istiyorum. Ama Dursun'un gözlerindeki ateşi görüyorum. O, sanki bu yıkımın ortasında bile bir umut feneri yakıyor. Askerleri eğitiyor, onları canavarların önüne atılan kurbanlar değil, birer direnişçi olarak görüyor. Onun bu azmi, beni de ayağa kalkmaya zorluyor. Benim görevim, bu topraklara yeniden hayat vermek. Ama nasıl? Ekinler yeniden büyüyecek mi? Toprak ana, bunca kanı affedecek mi? Yoksa bu savaşın izleri sonsuza dek üzerimizde mi kalacak?
Bu günlüğü yazmak, içimdeki fırtınayı biraz olsun dindiriyor. Sanki kelimeler, o koca yükün bir kısmını alıyor üzerimden. Belki de bu, yeni bir başlangıç için atılan ilk adımdır. Bilmiyorum. Sadece umut etmeye çalışıyorum. Ve o son anı, zihnimden silmeyi... Sevgilerimle Şükrü Gümüşlü
Şükrü günlüğe yazdığı gibi yıkılmış durumda. Savaşın verdiği psikoloji onu damarlarında akan vatan sevgisini tetiklemeye yeterliydi. Fakat hâlâ gelişimler için hazır olmasada krallığı için canını ortaya koymaya hazırdı.
Dursun git gide askerleri daha iyi hale getirdi. Şükrü ülkenin ekonomisini nerdeyse düzeltti diyebiliriz. Ama kafalarında bir soru işareti var. Acaba tekrar saldırıya uğrayacak mıyız?
iki dost bunları düşünür ve yeni savunma planları yaparken dost bir ülkeden bir elçi geldi. Elçinin dediğine göre komşu ülke bizden biraz tohum ve Patates karşılığında doğa üstü güçleri olan bir kız vericeğini söyledi.
Bu Takasa Karşı tepkileri olumluydu.
Dursun büyücüyü ordusuna katmayı çok istiyordu. Ama Şükrünün daha iyi bir fikri vardı. Dursun ordusunu güçlendirmek için düşüncelere dalarken Şükrü omzuna dokunup "Büyücüyü orduya katmak yerine sahipsiz çocuklara eğitim verdirebiliriz." Dedi. Bu fikir dursunun aklına yattı. Ticareti kabul edip hızlı bir okul inşaat etmeye başladılar. Yaklaşık 6 ay süre içinde okul inşaatı bitmek üzereydi. Bu 6 ay içinde inşaat için ülkenin güçlü erkekleri çalışırken kadınlar ve çocuklar tarım ve hayvancılıkla ilgilendiler. Dursun hazırladığı 80 askerin başına günümüz tabiriyle çavuş (kıdemli) koyma kararı aldı. Burak adında bir genç askerin yetenekleri üstün kılıç kullanışı ve sorumluluk sahibi olmaya uygun olarak görülebilirdi. Dursun bunu biliyor ve burağı ordunun başına koymaya karar verdi. Burak savaş sırasında ailesini kaybetmiş nişanlısını da yaralı olarak kurtarmayı başardı. Ama bu yaşadıkları onu çok derinden etkiledi. Burak da Şükrü gibi günlük tutuyordu.
Burağın günlüğü
Bugün, komutanımız Dursun'un kararı tüm ordugahı sarstı. Artık rütbem, omzumdaki yükün ağırlığını taşıyor. Ordunun başına geçmek... Ben, ailesini bu savaşta kaybetmiş, kalbi paramparça bir asker, şimdi bu ülkenin kılıcı olacağım. Dursun, yeteneğimi ve sorumluluk anlayışımı görüyor, evet. Ama keşke, bu görevi almam için bu kadar bedel ödemeseydim.
Kılıç: Onu ustalıkla kullanıyorum. Her vuruşta, her savunmada biriken öfke ve acı, kılıcımı daha da keskinleştiriyor. Düşmanlar bunu bir "yetenek" olarak görüyor. Ben ise, kılıcımı, elimdeki tek kontrol edebildiğim şey olarak görüyorum.
Nişanlım. Onu o cehennemden çekip alabildim, yaralı ama hayatta. O an, bu savaşın bana verdiği tek zaferdi. Ama o bakışları... Hâlâ o alevlerin gölgesi var. Her iyileşen yara izi, benim ruhumdaki bir taze kesiği işaret ediyor. Keşke, ona her şeyin düzeleceğini söyleyebilsem. Ama bu savaş görmüş ülkede, kim, hangi kralın altında, "düzelmek" kelimesini kullanabilir ki?
Bizim gibi askerler, bu iki Güneş'in altında görev yapıyoruz. Onların aldığı her karar, benim kılıcımın hedefini belirliyor. Ama ben, artık sadece bir asker değilim. Ben, onların iradesini sahada temsil eden, bu yorgun topraklarda güvenliği yeniden inşa etmesi gereken kişiyim.
Bu sorumluluk beni korkutuyor, Şükrü. Çünkü ben, hala o yıkıntılar arasında annemin feryadını duyan, kanlar içindeki nişanlımı kucaklayan o genç çocuğum. Bir komutan, kalbindeki yaraları nasıl susturur?
Yarın, yeni bir planlama toplantısı var. Bu acıyı bir kenara bırakıp, sadece göreve odaklanmalıyım. Artık geriye bakmak yok. Sevgilerimle çavuş Burak
Burak aldığı darbeler karşısına ayakda durmaya devam eden bir delikanlı. Dursun onun kıdemli olmasının istemesinin sebebi vatan için ruhunu feda edebilecek kapasiteye sahip olduğudur.
