8. bölüm · Bulutlu Gece

BÖLÜM 8

LİYA GÖK

“Hissedilen her şeye cümle kurulamıyor.”

Tüm yol boyunca son sözlerini düşünerek gülümsemiştim. Nasıl böyle yapıyordu anlamıyordum. Savrulsam da yörüngesinden çıkamıyordum.

Bir kere yakıt almak için durmuştum onun dışında yollar da müsait olduğundan hız kesmeden İstanbul’a ulaşmıştım. Asıl trafik şimdi başlıyordu. O kadar yol gelip şehrin içinde sıkışıp kalmıştım. Yaklaşık iki saatim köprüde geçmişti. İstanbul iyi güzeldi ama şu trafiği delirtirdi.

Sonunda ulaştığımda Tusem bana sıkı sıkı sarılmıştı ama ayıcığına kavuştuğuna daha çok mutlu olmuş gibi duruyordu. Yaklaşık üç ay görememiştim ve çok özlemiştim. Bugün için dinlenme kararı almıştık ama yarın işlerimizden sonra uzun uzun vakit geçirecektik.

İlk günün sabahı hep birlikte evden çıkmıştık. Açılıştan epey önce gelmiştim, tüm düzenlemeleri kontrol etmeliydim.

Arabayı otoparka park edip Yaltaray’ı aramıştım. Sürekli mesajlaşıyorduk ama sesini de duymak istemiştim.

“Fuar alanında yazamayabilirim. Benim işim akşam yedi gibi bitiyor.” Dün de tüm yolda, ulaşınca; neredeyse saat başı, her an konum belirtmiştim.

“Tamam bitanem, sonrasında haber verirsin.”

Hala çocuğum diyebilirdim ama çocuk gibi durum bildirmek canımı sıkmıştı. Yine de gelmeden önceki tartışmamız yüzünden anlayışlı davranmaya çalışıyordum. “Tamam sevgilim görüşürüz.”

Eşyalarımı toparlayıp alana gidiyordum ki biri çarpınca tüm kağıtlar yere saçılmıştı.

“Kusura bakmayın.” Çarpan kişi özür dileyip hemen yardımcı olmuştu.

“Sorun değil, teşekkürler.” Lafımı daha bitirememiştim; saçılanları toplamıştık ki daha yüzünü bile göremeden uzaklaşmıştı. Daha önce duyduğum bir sesti ve tanıdık bir koku burnuma ilişmişti, arkasından bakakalmıştım.

Nereden ve kim diye düşünürken adımın seslenilmesiyle seslenen kişiye dönmüştüm. Saat erkendi, çoğu stant sahibi bile gelmemişti ama öğrenci olduğunu tahmin ettiğim biri koşarak yanıma ulaşmıştı.

“Şef Liya, yardımcı olayım.” Elimdeki kitapçıkları vermiştim. Bıçak çantam ve özel olarak getirdiğim mantarı ben taşıyordum. Yolda gelirken yeni toplanmış yerel bir mantar türü görmüştüm ve aklıma gelen bir yemeği burada yapacaktım.

“Teşekkür ederim.” Gülümseyerek, heyecanlı ama neşeli yüzüne baktım.

“Ben Neva, mutfak sanatları son sınıf öğrencisiyim.”

“Memnun oldum Neva. Bugün workshopta bana senin hünerlerin mi eşlik edecek?” Hevesli çalışkan birine benziyordu, ilgimi çekmişti.

“Tabii ki, ne isterseniz. Gönderdiğiniz listedeki her şey tamam. Bunlar ne için?” Dikkatliydi ve oldukça meraklıydı, aktif iletişimini de sevmiştim.

“Senin elindekiler sizler için çeşitli teorik bilgiler. Restoranımızın özel birkaç tarifinde ki püf noktaları bile var.” Sır verir gibi sesimi kısarak konuşmuş sağ gözümü kırpmıştım, iyice meraklanmıştı.

Merakına gülümseyip devam ettim. “Bu mantarlarda, bugüne özel ilk defa yapacağım bir yemek için. Merak etme her şeyi daha ayrıntılı konuşup yapacağız.”

*

Neva gerçekten yetenekli ve özenli bir öğrenciydi. Diğer öğrencilerde çalışkan ve gayet iyilerdi ama Neva onlar arasında parıldıyordu sanki. Tüm gün yanımdaydı ve istememe gerek kalmadan her şeyle ilgilenmişti. Günün sonunda benden daha fazla yorulduğu kesindi. Herkes birlikte ortalığı toplamıştı ama fuar alanından son ayrılanlar arasında öğrencilerden Neva ve Doruk kalmıştı. Zor olsa da ikna etmiş, onları da evlerine bırakmıştım.

Tusem’lerin evinin önünde durup park ettiğimde Yaltaray’la konuşmuştum. Tusem’in yanında konuşamıyordum, çünkü Tusem Yaltaray’ı hiç sevememişti ve kesinlikle büyük tepkiler verecekti. Yüz yüzeyken anlatmak istiyordum ama zaten kısa süreliğine gelmiştim ve tartışmak istemiyordum.

Telefonumu ceketimin cebine attığımda başka bir şey olduğunu hissettim. Cebimde daha önceki gibi yapılmış şeffaf jelatinde, siyah bir gül. Siyah gül, gizemli takıntılı aşk. Gerçekten ürkütücü bir durumdu ama korkudan çok merak ediyordum. Şimdi bunu Yaltaray’a söylemek zorundaydım. Telefonu tekrar elime aldım ama vazgeçtim; zaten dört gün sonra dönecektim, o zaman söyleyebilirdim. Uzaktayken endişesiyle daha zor baş ediyordum.

**

İki gün boyunca daha çok akşamları vakit geçirmiştik. Tusem’in de Asya’nın da yoğun çalıştığı bir dönemdi, benim de işim akşam üstü ancak bitiyordu. Fuarın dördüncü günü sadece birkaç saatlik işim vardı ve kızlar da sadece bir günlük izin alabilmişlerdi. Tusem beni götürmek istediği birkaç yere götürdü ama daha çok sohbet muhabbetle geçirmiştik. Tusem, Asya’nın kaçıncı defa dinlediğini sayamadığı tüm dedikoduları yetiştirmeye çalışıyordu.

Evde pijamalarımızla her birimiz bir yerde yayılmışken gece epey ilerlemişti. Konuşmaktan içmeye fırsat bulamadığımız soğumuş kahvelerimizden son yudumlarımızı alıyorduk.

“Ben sabah sizinle birlikte çıkarım.” Bir günüm daha vardı ama fuarda işim kalmamıştı ve Yaltaray’a sürpriz yapmak istiyordum.

“Ne?!” Tusem zaten büyük olan açık kahve gözlerini daha da açarak bağırmıştı.

“Yaa biraz daha kalsan.” Asya da gitmemi istemez bir halde koluma sırnaşmıştı.

“Yine gelirim hem sizde yoğunsunuz, ekstra mesainiz olduğunu biliyorum.” Yarın burada olmam çok da mantıklı değildi, ikisi de akşam geç geleceklerdi ve yorgun olacaklardı.

“Off kaç ayda bir görebileceğim acaba.” Tusem dudaklarını sarkıtmış gözlerini doldurmuştu.

“Yapma böyle, sen de gelirsin. Hatta biriktirin izinlerinizi siz gelin.” İkisini de iki yanıma almış sarılmıştım.

“Gönenç’e sürpriz yapayım, bakalım neler karıştırıyor beyefendi.” Bir yandan da aklımda olan buydu. Onu da epeydir görmüyordum ve çok sık arayıp konuşamıyorduk.

“Asıl planın bu değil mi? Seni sinsiii.” Tusem’in keyfi yerine gelmiş gıdıklamaya başlamıştı.

“Yapma, dur!” Aralarından kaçtığımda bir süre peşimden koştu ama hareketsizlik yaşam biçimiydi ve çok sürmeden koltuklardan birine kendini attı. Bende hemen yanına oturmuş bacaklarımı altımda toplamıştım.

“Sende arada bir yokla. Tamam akıllı bir çocuk ama kopmayalım birbirimizden.”

“Merak etme Liya abla. Bir gözümüz Gönenç’in üstünde. İçeride ajanımız bile var.” Asya da ailendendi ve sorumluluk alma konusunda Tusem’den çok ona güvenirdim.

Tusem, Asya ve bana göz devirmişti. En yakın arkadaşı ve ablası birbirine çok benziyor iyi anlaşıyor diye şikayet edip duruyordu. Kıskançlık bizim ailede virüs gibiydi ama kimse kabul etmezdi.

“Aman ne ajan ne ajan. Her neyse zaten önümüzde ki ay için ayarlamıştık bir şeyler.”

Bahsettikleri ajan, Asya ve Tusem’in ortak arkadaşlarının kardeşiydi ve kızdı. Bende kardeşimi kıskanıyordum ama Tusem Gönenç’e bu konuda daha çok baskı uyguluyordu.

Özellikle annem kontrolcü ve baskın karakterde bir insandı. Bu yüzden hep katı düşüncelerden kaçmıştım. İnsanların kendi duygu ve düşüncelerine sahip çıkabilmesi özel gelirdi. Hayatım boyunca; kendimi de kardeşlerimi de kendi doğrularımız olabileceği konusunda teşvik etmeye çalışmıştım. Saygı çerçevesinde olduğu sürece.

Yanlışlar ve doğrular, hatta gerçekler bile insandan insana değişirdi. Herkes farklıyken tek bir seçeneğimizin olması mümkün değildi. Yine de annem kadar olmasa da bende de; kontrol ve mükemmeliyetçi olma durumu vardı. Neyse ki özellikle kardeşlerim ve yakın birkaç arkadaşım sayesinde akışa bırakabilmeyi de seviyordum.

Hepimiz uykudan kaçabildiğimiz kadar kaçmıştık ama sonunda yenilmiştik. Sabahın da ilk ışıklarıyla kalkmıştık. Gözlerimizi açmakta zorlanıyorduk, bunun nedeni hem uyku yetersizliği hem de ayrılacak olmamızdı. Bunun bir veda olmadığını, yakın olduğumuzu arada geleceğimi, bilmem kaçıncı defa anlatmıştım. Gönenç’e haber vermemelerini ayrıca tembihlemiştim. Kızları işe bırakıp Sakarya’ya doğru yola koyuldum.

Yaltaray’a da ancak akşam arayabileceğimi söylemiştim. Akşam da kızlarla takılıyoruz dersem bir şey çaktırmamış olurdum. Sakarya’dan da gece yola çıksam sabah yanındaydım.

Çok yolum kalmamıştı, Sapanca gölünün yanından geçiyordum. Birden arabanın arıza ışığı yanmıştı. İzmir’den çıkmadan önce kontrole götürmüştüm ve usta ışığın arızalı olduğunu; bazen sorun olmasa da yanabileceğini söylemişti. Eğer gerçekten sorun yoksa; arabayı durdurup geri çalıştırınca ışığın sönebileceğini de eklemişti.

Hemen kenara yaklaşıp durdum. Tekrar çalıştırdığımda ışık sönmemişti. Yakıt ikazının da yandığını görünce şaşırmıştım. İstanbul’un çıkışında almıştım, bitmesi mümkün değildi.

Arabadan inip kaputu açtım. Çok anlamazdım ama dayım kullanacaksan öğrenmelisin diyerek birçok şeyi öğretmişti. Genel olarak bir sorun görünmüyordu. İyice eğilip arabanın altına baktım ve sıvı birikintisini gördüm. Bir şeye çarpmamış herhangi bir çukura falan girmemiştim.

Tam ayağa kalkacakken bir çift el ağzımı kapatmış, bedenimi yere bastırmıştı, başka biri de gözlerimi bağlamıştı. Tutmayı bırakmadan dikleştirdiklerinde kendimi savurmaya ve bağırmaya çalıştım. Çırpınmaya devam ederken bir arabaya bindirildiğimi anladım. Ellerimi ve bacaklarımı da bağladıklarında hareket etmeme olanak kalmamıştı.

Kaç kişilerdi, kimlerdi, bilmiyordum. Hiç kimse konuşmuyordu ve paniklesem de elimden hiçbir şey gelmiyordu. Arabanın içinde küçülebildiğim kadar büzüşmüştüm. Korkunun beni ele geçirmesine ramak kalmıştı.

Çok olmasa da işlek bir yoldan kaçırılmıştım. Kimsenin görmemesine inanamıyordum. Ayrıca kim beni neden kaçırmak istesindi, anlamıyordum. Bilinmezlik korkumu besliyordu.

Yaklaşık kırk beş dakika sonra durduk. Ne olursa olsun sakin kalmam gerektiğini savunan tarafım saati hesaplamıştı.

Arabadan resmen sürükleyerek bir yere atmışlardı. Soğuk sert toprakla buluşmuştum. Açık bir alandaydık. Gözlerim kapalı olsa da üzerime bir gölgenin düştüğünü hissetmiştim.

“Sen kimsin ki oğlumu benden çalıyorsun?”

Oğlu mu? Oğlu kim? Sessizlik hoşuna gitmemişti ki ağzımı açtı. İç güdülerim çığlık at diyordu ama muhtemelen yardım edebilecek kimsenin olmadığı bir yerdeydik.

“Oğlun kim? Sen kimsin ki?” Kendime engel olamamıştım ve kelimeler küçümseyici bir tonda çıkıvermişti.

Yanağıma inen hızlı ve öfkeli bir tokatla sarsılmıştım.
“Seni değersiz böcek, benimle böyle konuşmaya nasıl cüret edebiliyorsun!”

Yerde yapabildiğim kadar dikleştim. Başımı sesin geldiği yöne kaldırdım.

“Eli kolu bağlı birine şiddet gösteren birinin kim olduğu zaten önemsiz.” Dudaklarımın iğneleyici bir ifadeyle kıvrılması, küçük düşürücü sözlerim; onu daha da sinirlendirmişti ki hızlanan soluklarını duyuyordum. Ne durumda olursam olayım en çok bana dokunulmasından nefret ederdim.

Kulağıma doğru eğilmiş, üzerinden yayılan deli öfkeyi hissedebiliyordum.

“Bakalım olacaklardan sonra da böyle dik durabilecek misin?” Sesinde ki iğrenç imayla titremiştim ama belli etmeden aynı şekilde durmuş, yakınlaşan yüzüne tükürmüştüm.

“Götürün!” diye buzdan alevlerini püskürtürken saçımdan sertçe tutup ayağa kaldırmıştı.

Adamları aldıkları emirle ayak bağlarımı çözmüşlerdi. Kollarımdan tuttuklarında çok da uzakta olmayan bir yerden kapı gıcırdaması duydum. Bu sefer çırpınmıyordum ve kendi kendime yürüyordum. Ne olacak ya da nasıl çıkacaktım buradan bilmiyordum. İçimde ki kuyruğunu dik tutma dürtüsü aptallık gibi geliyordu ama yapacak başka bir şeyim de yoktu. Geri de uzaklaşan araba sesini duyduğumda; önce ellerim sonra da gözlerimi açmışlardı. Ahşap küçük bir kulübenin eşiğinde duruyordum ve içeri doğru ittirdiklerinde ardımdan kapıyı kapattılar. Zemin çamurumsuydu; boş, soğuk ve karanlıktı.

Bağırsam biri duyar mıydı acaba? Kaç kişilerdi ki çıkmaya çalışsam?

Küçük bir alandı yine de kapıdan çok uzaklaşmamıştım. Kenara sırtımı dayayıp yere doğru çökmüştüm. Gün ilerledikçe soğuk daha da bastırıyordu. Penceresi bile olmayan bu yerde kapının altından sızan ışığa göre hava kararmaya başlamıştı. Dışarıdan gelen sesleri dinlemeye yoğunlaşmıştım. İçime dönersem korkuya yenilecektim. Kurbağa ve kuş sesleri duyuyordum. Gölün kenarında bir yerde miydim hala? Bu çevreyi çok da bilmiyordum ki. Araba insan herhangi bir ses duymaya çalışıyordum.

Kapının ardındaki hareketlilikle ayağa kalkmıştım. İçeride küçük titrek bir ışık yanmıştı. Kapı gıcırdayarak açıldığında karşı köşeye doğru hareket etmiştim.

Üsteleri başları dağınık serseriye benzeyen üç kişi içeri girmişti.

“Ooo burada ne varmış böyle?”

“Siz kimsiniz?!”

Burnuma gelen ağır alkol kokusu yüzümü buruşturmama neden olmuştu. Kapıyı artlarından kapamışlardı ama onlar bana yaklaşırken daire çizerek o tarafa yaklaşmaya çalışıyordum.

“Biz senin için geldik tatlım.” İçlerinden sadece biri konuşuyordu, diğer ikisinden daha ayık dursa da gözlerindeki vahşi parıltıyı görebiliyordum.

Kapıya çok yaklaşmıştım ki açar açmaz bağırarak dışarı attım kendimi.

“Yardım edin!!”

Çığlık çığlığa koşuyordum ama çok uzaklaşamadan yakalamışlardı. İki yanımdan tutup kulübeye geri götürürlerken tekmelerimi yumruklarımı savuruyordum. Hiçbiri denk gelmiyormuş gibi hiç sarsılmamışlardı. Kulübeye girdiğimizde konuşmayı sürdürenin önüne atmışlardı.

Kalkıp tekrar kapıya doğru yöneldim. Arkamdan sıkıca saran kollar ve karnıma inen darbeyle yere düşmem bir oldu.
Başımı sertçe kavrayıp kaldırmıştı. Gözlerimin içine bakmış dişlerini sıkarak tıslamıştı.

“Bize söylenenden daha nazik davranıyoruz. Bence zevk almaya bak.”

Yüzüne tükürmüş başımı elleri arasında kurtarıp kafa atmıştım. Kafa derimde bir yanma olmuş başım dönmüştü ama hemen toparlamıştım.

İyice sinirlenmişti ve diğerleri de oldukça sabırsız duruyordu. Biri kollarımdan diğeri bacaklarımdan tutmuştu. Konuşan kişi üzerimdeydi, yüzündeki ifadeyi parçalamak istiyordum. Olduğumuz yerdeki ıslak zemine gömülecek kadar çırpınmıştım. Sesim kısılana kadar bağırmıştım.

Kimse yoktu ve gelmeyecekti.

Vücudumda ki adrenalinin her bir damlasını kullanıyordum. Kurtarabildiğim her uzvumla savaşıyordum. Yüzlerine tırnaklarımı geçirmiş, kollarında diş izlerimi bırakmıştım. Ayaklarımı kurtardığımda tekmelerimi savurmuştum. Karşılık olarak kat be katını alıyordum. Birkaç kırığım olduğuna emindim ama durmadım.

Eğer ikisi sarhoş olmasa kurtulabileceğimi sanmıyordum ki sıkılmaya başlamışlardı. Bilincimi kaybetmemek için de fazladan çaba gösteriyordum. En sonunda pes etmişlerdi ya da ben öyle sanmıştım.

“Sana bir güzellik yapalım demiştik ama anlamıyorsun.”

Hep konuşan ağzına dolan kanı üstüme doğru tükürmüştü. Diğerleri yine ellerimi ve ayaklarımı bağlamışlardı. Tüm gücümün çekildiğini hissediyordum. İteklemeye, sürünerek kaçmaya çalışıyordum. O kadar güç gösterisinden sonra un çuvalına dönüşmüştüm. Gözlerimi bile açık tutamıyordum ki biri beni omzuna atıp dışarı çıkardı. Bilinçsizce bile olsa sallanıp bırak diye bağırıyordum. Bağırmak da denmezdi artık fısıltı gibi çıkıyordu sesim.

Bırakıldığımda, toprakla buluşacağımı sanıyordum ama suyun vücudumu sarmasıyla nerede olduğumu anlamıştım. Bacaklarımı ve kollarımı hareket ettiremediğimden hızla dibe çöküyordum. İçimde tutabileceğim tek bir hava kabarcığı kalmamıştı. Her bir zerrem gevşemişti. Bu daha iyiydi; yukarıda verdiğim mücadelenin sonucunun, bu olduğunu bilseydim de savaşırdım.

Suya teslim olurken düşündüğüm tek şey kardeşlerimdi. Onların ne zaman haberi olacaktı? Beni bulabilecekler miydi? Nasıl devam edeceklerdi?