5. bölüm · Bulutlu Gece
BÖLÜM 5
“Birini ondan vazgeçemeyeceğini anladığında affedersin.”
Sabahın ilk ışıklarıyla gözlerimi açmış tavanı izliyordum. Çoğu insan içtiğinin sabahı baş ağrısıyla falan uyanırdı ama ben tam tersine erkenden ve daha dinç bir şekilde uyanıyordum. Eskisi kadar dayanıklı değildim ama idare ediyordum.
Gece beni otelin kapısına kadar Yaltaray bırakmıştı. Birkaç kere evinin de çok uzak olmadığını istersem gelebileceğimi söylemişti. En son sabah kahvaltısı için söz vermiştim; yoksa kucağında onca yol gelmemişiz gibi üşenmeden aynı şekilde evine götürecekti.
Yatağın içinde bir sağa bir sola dönüp duruyordum. Fazla mı hızlı gidiyorduk? Bir gün bile olmadan sevgili olmuştuk. Öpüşmemiştik ama temas da sınırlarımı çoktan geçmiştik. Tamam biraz rahatsız olmuştum ama Yaltaray söz konusu olunca tüm olumsuz detayları es geçebiliyordum. Gitmesem bile, evine gitmek bir sorun gibi görünmemişti. Birkaç gün izinli olduğunu ve acil bir işim olmadığını bildiğinden; onda kalabileceğim konusunda da çok ikna edici duruyordu.
Kesinlikle fazlanın fazlasıydı. Yıllar geçmişti, tesadüfen karşılaşmıştık ve ben tüm kırgınlıklarımı geçmiş sevgili olmuştuk. Ben ve Yaltaray. Ben ve o.. Bunun ihtimali bile yoktu neredeyse. Dün aklımdan uçup giden her şey şimdi zihnime doluşuyordu. Deneyelim demiştim. Ben ya ben, bunu nasıl demiştim de kapılmıştım büyüsüne. Üstelik ya hala en yakın arkadaşım olan Nehir’den hoşlanıyorsa..
İşte aslında en büyük sorun buydu. O zamanlar söylemese de ben anlamıştım ve bunu ona da sormuştum. Defalarca. İlk zamanlar; evet benim tipim demişti. Sonra da çocukça bir hoşlantı demişti ve bunu dedikten hemen ardına arkadaşıma yazmıştı. Arkadaşımın zaten sevgilisi vardı ve havadan sudan bir konuşma geçtiğini biliyordum. Ama işte hep bir ama vardı. Beni, bir kere bile aklına gelip arayıp sormayan Yaltaray, Nehir’i hep arar sorardı.
Karan ve Yaltaray’ın olduğu her şey bana gelirdi. Çevremde ki herkes bilirdi, onların benim insanlarım olduğunu söylerlerdi. Nereden çıktığını bilmediğim bir söylenti gibiydi. İşin aslı ise; onlar için sadece vakit geçirdikleri iyi bir insan, bir gölgeydim. Her şeye herkese anlamlar yükleyen ben biliyordum bunu.
Düşüncelerim konudan konuya atlarken ufak bir ışık parladı. Onlar için öyleydim ama ben her şeylerini bilirdim, yalanlarını oyunlarını anlardım. Yaltaray kesinlikle kendi gibi davranmıyordu. Hayal ürünü gibiydi. Karşılaşmamızdan itibaren başa sardım. Şaşırmıştı, doğru. Kafeye gelmeyeceklerdi, yalan söyledi. Arkadaşları daha şaşkın ve memnuniyetsizdi ki zaten yansıtmışlardı. Sipariş verirken arada kaldığımı fark etmişti ama benim gerçekten neyi sevdiğimi bile bilmezdi. Mekanın planlarında olduğu tam bir muammaydı, hem şaşırmış hem de memnun olmuşlardı ama içime sinmeyen bir şey vardı. İçmeyi çok severdi; polis olduğundan eskisi gibi değildi, biliyordum ama izinliydi, normalde kesin içerdi. Ay ışığım demişti, etkileyiciydi kabul ama bu sözcükler bile ona ait gibi değildi. Duygularını yoğun yaşasa da bu şekilde belli eden biri değildi. Daha fazlası olsa da son söylediği tüm şüphelerimi süpürüyordu. Yaltaray değişmiş ve ben bunu fark etmemişim dedirtiyordu. Çünkü gökyüzü olduğunu hatırlamıştı, benim sevdiğimi hatırlamıştı.
Çıldırmanın eşiğindeydim. Yine de fazlaydı, fazla hızlıydı. Deneyelim demek, bence bu demek değildi. Ben değil de Yaltaray’ın bu denli kapılması kafamı çok karıştırıyordu. Ben de kapılıyordum hem de çok fena ama Yaltaray çığ gibi geliyordu. Daha önceden beni öyle sevmiş olması gerekiyordu ki öyle güzel bakabilsindi. Daha önceden beni öyle sevmiş olması gerekiyordu ki öyle güzel cümleler kurabilsindi.
Yüzümü gömdüğüm yastıktan; ısrarlı bildirim sesiyle kaldırdım. Birkaç kere tınlamıştı ama umursamamıştım. Kafamın içinde ki sesler dış sesleri bastırıyordu.
Ekran ışığı bir anda gözlerimi kısmama neden olmuştu.
Y’den yani Yaltaray’dan gelmişti mesajlar.
“Günaydın :)”
“Uyandın mı?”
İlk mesaj yaklaşık kırk beş dakika önce atılmıştı. Ben mesajları okurken tekrar bir mesaj geldi.
“Ben geliyorum.”
Ne?! Ben daha duş bile almamıştım. Saate baktığımda sekiz buçuk olduğunu gördüm. Bana göre geçti ama ona göre erkendi. Bu acele de neydi?
“Gelme.”
“Neden?”
Hemen cevap verince biraz rahatladım.
“Ben daha hazır değilim. Nerede buluşacağız söyle sen, ben çıkışımı yapar gelirim.”
Yazıyor..
Gerginlikten tırnaklarımı kemirmeye başlamıştım.
“Konum atarım o zaman.”
“Tamam.”
Tüm bedenimi geri yatağa attım. Düşündüklerime mi sabırsızlığına mı; kalbim dayanmayacaktı bilmiyordum artık.
Bugün yola çıkacağım için rahat kıyafetler hazırlamıştım. Bol esnek kumaş siyah bir pantolon, üstüne de kısa kollu beyaz geniş bir tişört. Havalar soğuyordu ama ben genel olarak üşümezdim, yine de mevsim gereği mavi kot ceketimi de almıştım. Yaklaşık bir ay önce, omzumun hemen üstüne kadar kestirdiğim saçlarımı; kurutmama gerek kalmamıştı, çabuk kururdu. Zorunlu olmadıkça kurutmaz, toplamayı da pek tercih etmezdim. Koyu kahve saçlarımı biraz fırçayla düzelttikten sonra öylece bıraktım. Makyaj yapmak da benlik değildi ki dün bile tercih etmemiştim. Birazcık özenli olmak istiyordum, bu yüzden çok hafif bir şekilde yapacaktım. Toprak rengi gözlerimin etrafına elimden geldiğince ince bir eyeliner çektim. Bence çok uzun olmasa da genelde dikkat çeken uzun kirpiklerime de rimelimi sürdüm. Hafif şeftali tonunda olan dudak nemlendiricimi de sürünce tamamdım. Tüm eşyalarımı kaldırıp beyaz spor ayakkabılarıma da kavuşmuştum.
Son mesajdan sonra bir saat geçmişti ki ben otelden çıkmıştım. Arabaya binince mesajlara baktım ama konumu atmamıştı.
“Konum atacaktın.”
Birkaç dakika beklemiştim ki göndermişti. İsmi yazmıyordu ama çok uzak bir yerde değildi.
Bir yere varmıştım, boş bulduğum bir yere de park etmiştim ama etrafta kafe gibi bir yerler yoktu. Yanlış geldiğimi düşünüp konumu yeniledim. Tam Yaltaray’ı arayacaktım ki pencerenin tıklatılmasıyla irkildim.
Yaltaray arabanın kapısını açmıştı. Elim korkudan kalbimin üstündeydi ve şimdi de şaşkındım.
“Ne duruyorsun? Hadi insene.” İnmem için geriye doğru çekilmiş kapıyı tutuyordu.
“Yaltaray?”
“Evet, benim.” Şaşkınlığıma bakıyor ve gülüyordu. “Ahh anladım. Geceden alışkanlık oldu, kucağıma almamı istiyorsun.”
“Ne?! Saçmalama.” Tam eğileceği sırada çantamı da alıp dışarı attım kendimi.
Arabayı kitlerken etrafıma bakındım ama kahvaltı yapabileceğimiz hiçbir yer yoktu. Ara sokakların birinde binaların arasındaydık.
“Eee nerede bu yer?”
Elimi tuttu ve beni durduğum yerin karşısında ki binaya doğru sürükledi.
“İşte tam olarak burada.”
“Gerçekten inanamıyorum. Tam bir keçisin.” Beni evine getirtmişti. Dışarıdansa evde yemeyi tercih ederdim tabii ama bu adam beni hiç dinlemiyordu.
“Bana diyene bak. Hem kahvaltı yapacağız demiştik, neresi olduğunu belirtmemiştik.” Tamam o da haklıydı.
Altı katlı bir binanın dördüncü katında oturuyordu. Asansörden çıkınca sağda ki daireydi, yedi numara.
“Eveet, hoş geldin.” İçeri girip kollarını açmıştı ve oldukça mutlu görünüyordu.
Kızmaya devam etmek istiyordum ama edemeyecektim.
“Hoşbulduk.” Aynı şekilde ona eşlik ederek gülümsemiştim.
Ayakkabılarımızı çıkarırken burnuma gelen yanık kokusuyla Yaltaray’a baktım.
“Mutfağında bir şeyler yanıyor olabilir mi?”
Koşarak mutfağa girmişti ki birkaç küfür savurduğunu duymuştum. Çantamı girişte ki vestiyere koyup girdiği yerin kapısına yaslandım. “Börek mi yapmıştın?” Bugün de şaşırmalara doyamıyorduk.
“Evet..aslında hayır. Yani hazır börekti, sadece biraz pişirilmesi gerekiyordu. Çok pişmiş seversin değil mi?”
Yüz kaslarıma hakim olmaya çalışıyordum ama başaramamış kahkahalara boğulmuştum. Ne gülüyorsun dercesine bakıyordu ve acelece çıkardığı tepsiyi düzgün bir yere koyamadığından tutamamıştı. Tepsinin kaydığını ondan önce fark etmiştim. Dikkat et deyip yanına ulaşana kadar elini yakmıştı bile. Daha fazla bir yerlerini yakmaması için masanın üstünden kaptığım bir bezle tepsiyi düzelttim.
“Çok yandı mı?” Elini tutmuş inceliyordum. Neyse ki çok yanmamıştı. Musluğu açıp soğuk suda biraz beklettim.
“Yok yaa çok bir şey olmadı.” Kendine çekmeye çalıştığı elini bırakmadım ve benimle birlikte çantamın yanına sürükledim. Mutfak da kesikler ve yanıklar çok başımıza gelirdi. Dikkatli olsak da iş kazaları olabiliyordu. En ufak çantam da bile -ki çantalarım genelde epey büyüktür- küçük birer yanık kremi ve sargı malzemesi olurdu. Çıkardığım kremi ince bir tabaka avuç içine ve parmak boğumlarına sürdüm. Sarmaya gerek yoktu.
“Çantanda yanık kremi mi var?”
“Senin yok mu? Bence gerekiyor gibi.” Alaycı sözlerime de bakışlarıma da çok komiksin der gibi baktı.
“Ben geliyorum, sen rahatına bak.” diyerek mutfağın karşısında ki koridora döndü.
Evin giriş kapısının olduğu yerde; ayakkabıları da koyabildiğimiz askılığı da olan portmanto vardı. Sol tarafta kısa bir koridor ve karşılıklı iki kapı vardı. Muhtemelen biri banyo tuvalet, diğeri de yatak odasıydı. Yaltaray’ın girdiği kapı durduğum yerden görmediğim tarafta kalıyordu. Mutfak girişin tam karşısındaydı. Mutfak ve oturma alanı birlikteydi, tek bir girişi vardı. Kirişe bitişik bir dikdörtgen bir masa ve iki sandalyeyle birkaç tabure vardı. Üç kişilik gri tonlarda bir kanepenin sırtı mutfağa bakıyordu, tam karşıda da televizyon vardı. Pencerenin önünde beyaz ve siyah iki puf vardı, karşılarında da tekli gri bir koltuk. Ayrı olmadığından çok küçük değildi, sade ama işlevli gibi görünüyordu. Balkonu da ideal duruyordu, çocuk parkı da olan büyükçe bir parka bakıyordu.
Hem etrafı inceliyor hem de tezgahtakileri masaya taşıyordum. Yaltaray geldiğinde böreklerin yanmış tabakasını kazıyordum.
“Yenilebilir duruma getirdim, bak.”
Elimde börekleri koyduğum tabakla dönmüştüm ki; kırmızı gül ve beyaz karanfilli bir buketle burun buruna gelmiştim. Tabağı sakin kalmaya çalışıp tezgaha geri bıraktım.
“Ben sana hep özür dilenecek şeylerle geldim. Dostluğumuzu koruyamadım, korktum. Son kez beni affet ve seni sevmeme izin ver.”
Bana ilk defa böyle geliyordu. Bana dostluktan aşka bir yol olduğumuzu göstermek istiyordu. Korktuğunu gördüm gözlerin de, kaybetmekten. Benimle birlikte onunda parçalanmış olduğunu gördüm.
“Benim de seni sevmeme izin verirsen eğer..”
Yaltaray beni çiçeklerle birlikte sarmış ve ayaklarımı yerden kesmişti. Dudaklarımız soluklarımızı hapsettiğinde sanki ilk defa tanışıyormuş gibi bir heyecana kapılmıştım. Bırakmıştım, kendimi gökyüzüne bırakmıştım. Düşüp düşmeyeceğim umurumda değildi. Sorular ve cevaplar umurumda değildi. İçimde ki küçük umut ışığına tutundum ve büyüttüm. Kalan tüm sevgimi avuçlarına bıraktım.
