9. bölüm / 13
BU ADAM NEDEN ETKİLENMİYOR?8. Bölüm
Bölümler 13Şu an: 8. Bölüm
- 1 Giriş515 kelime
- 2 1. Bölüm1.075 kelime
- 3 2. Bölüm985 kelime
- 4 3. Bölüm2.416 kelime
- 5 4. Bölüm1.623 kelime
- 6 5. Bölüm1.166 kelime
- 7 6. Bölüm1.552 kelime
- 8 7. Bölüm3.089 kelime
- 9 8. Bölüm2.128 kelime · Okuduğun bölüm
- 10 9. Bölüm1.117 kelime
- 11 10. Bölüm1.284 kelime
- 12 11. Bölüm1.953 kelime
- 13 12. Bölüm1.807 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Atlas'ın Aris'i dövmesinin üzerinden üç gün geçmişti.
Az önce de Aris'i uğurlamıştık. Daha doğrusu Arda'yla birlikte uğurlamıştık.
Koskoca yaz tatiline sığacak kadar kısa bir zamanda birbirlerine öyle alışmışlardı ki ayrılık vakti gelince ikisi de çocuk gibi ağlamaya başlamıştı.
İnsan bazen birine yıllardır tanıyormuş gibi bağlanabiliyormuş demek ki. Mesafe diye bir gerçek olmasa keşke.
Dayanamadım, ben de ağladım.
Bir ara üçümüz yan yana ağlıyorduk. Dışarıdan gören biri kesin cenazeden çıktığımızı sanardı. Oysa sadece birbirini seven iki insan vedalaşıyordu.
Hem de dünyanın en tatlı çifti...
Şu hayatta eşcinsel bir çift bu kadar mı tatlı olurdu? İnsan bakarken içinden Allah'ım nazar değmesin. demeden duramıyordu.
Arda'nın burnu kıpkırmızı olmuştu. Aris desen gözyaşlarını silmekten yorulmuştu.
İnsanların mutlu olmasını izlemek güzel bir şeydi.
Ayrılmalarını izlemekse hiç güzel değildi.
Şimdi Ece, Cenk ve Arda'yla birlikte Eren'in mekanında oturuyorduk.
Hoparlörden çalan hareketli şarkılar sayesinde herkesin keyfi yerindeydi.
Herkesin...
Ben hariç.
Atlas yine ortalarda görünmüyordu.
Kim bilir yine nerede kimi kurtarıyordu Sayın Cankurtaran Hazretleri.
Bir gün gerçekten boğulmayan birini kurtarmaya çalışırsa hiç şaşırmam. 'İçime doğdu.' der atlar denize.
Tam düşüncelerim başka yerlere kayacakken görüş açıma girdi.
Uzaktan bize doğru yürüyordu.
Önce bize baktığını sandım.
Sonra biraz daha yaklaşınca fark ettim ki bizim arkamızdaki masaya bakıyordu.
Merakıma engel olamadım.
"Hayırdır? Karı kız mı kesiyor?" diye söylene söylene omzumun üzerinden arkaya baktım.
İki tane çocuk oturuyordu.
Bir dakika.
Atlas da mı yönelim değiştirmeye karar verdi?
Yok artık.
Gerçi şu çocuğun hayatında her gün yeni bir olay yaşanıyor. Buna da çok şaşırmamam lazım galiba.
Atlas bar tezgâhına gidip taburelerden birine oturdu.
Eren onu daha konuşmasına fırsat vermeden önüne sade soda bıraktı.
Benim limonlu soda içtiğim gibi o da hergün sade soda içiyordu.
Atlas sodasından bir yudum aldıktan sonra başıyla arkamızdaki masayı işaret etti.
"Ne zamandır burada bunlar?"
Eren omuz silkti.
"Bugün gelmişlerdir."
İkisinin de bakışlarından aynı şeyi anlamak hiç zor değildi.
O çocuklardan hoşlanmıyorlardı.
Hem de hiç.
Tam bunu düşünüyordum ki...
"Sera?"
Başımı çevirdim.
"Efendim?"
"Hadi."
"Nereye?"
"Yüzelim dedik ya."
Masaya baktım.
Herkes ayağa kalkmıştı.
Ben bunların arasında fiziksel olarak bulunuyorum ama zihinsel olarak bambaşka bir evrende yaşıyorum galiba.
"Sen gelmiyor musun?"
"Yok... Siz gidin. Belki sonra gelirim."
"Sen bilirsin." Dedi Ece ve diğerlerinekatıldı.
Onlar uzaklaşınca masada tek başıma kaldım.
Karşımdaki sandalyeyi hafifçe çekip oturdum.
Böylece hem arkamdaki çocukları daha rahat görebilecektim...
Hem de Atlas'ı görmezden geliyor gibi yapabilecektim.
Harika plan gerçekten çok zekiyim.
Kendime bazen hayran kalıyorum.
Şimdi tek yapmam gereken telefonla ilgileniyormuş gibi davranıp arada kafamı kaldırmak.
Kimse anlamaz.
Kesin anlamaz.
En fazla dünyanın en kötü ajanı olduğumu düşünürler.
Telefonuma tam o sırada Aris'ten mesaj geldi.
Gülümseyerek cevap yazmaya başladım.
Tam yazmayı bitirmiştim ki karşımdaki sandalye hafifçe gıcırdayarak çekildi.
Başımı kaldırdım.
Arkamdaki masada oturan çocuklardan biri karşıma geçmişti.
İstemsizce kaşlarımı çattım.
"Tek başına sıkılıyor gibisin."
"Hayır." dedim gülümseyerek. "Aslında gayet iyiyim."
"Rahatsız olduysan kalkabilirim."
Ses tonu beklediğimden daha kibardı.
"Sorun yok. Oturabilirsin."
Yüzünde rahatlamış bir ifade oluştu.
"Halit."
Elini uzattı.
Ben de sıktım.
"Sera."
"Memnun oldum."
"Ben de."
Telefonumu kapatıp masanın üzerine bıraktım.
Yakından bakınca düşündüğümden daha yakışıklıydı.
Sarışın sevmem aslında.
Ama çocuk olmuş.
Şimdi bunu gidip gıcık etmek için Atlas'a söylesem kesin denize atar beni.
Gerçi söylemeyeceğim.
Her şeyi de söyleyecek değilim.
"Büyük ihtimalle tatil için geldin." dedi.
"Sayılır. Aslen buralıyım."
Şaşkınlıkla kaşlarını kaldırdı.
"Ciddi misin? Ben neredeyse her yaz geliyorum ama seni ilk kez görüyorum."
Ben de gülümseyerek omuz silktim.
"Ben de her yaz buradayım. Seni ilk kez görüyorum."
Demek ki kader bugün tanıştırmayı uygun görmüş.
Ya da hiç tanıştırmamalıymış.
Bunu henüz bilmiyordum.
Halit hafifçe gülümsedi.
"O zaman büyük bir eksiklik yaşamışım."
"Öyle mi?"
"Tabii."
Dirseklerini masaya yaslayıp bana biraz daha yaklaştı.
"Senin gibi güzel bir kızı daha önce görmemiş olmam gerçekten üzücü."
İşte geldi.
Flört.
Daha tanışalı beş dakika olmuştu ama çocuk frene basmayı pek sevmiyordu anlaşılan.
Yine de söylediği şey hoşuma gitmişti.
İltifat sevmeyen insan mı vardı?
Vardıysa da ben değildim.
Teşekkür etmek yerine sadece gülümsedim.
Gülümsemek bazen en güvenli cevaptı.
Ne fazla umut veriyordu...
Ne de karşı tarafı kırıyordu.
"Ne içersin?" diye sordum.
"Fark etmez."
Omuz silkti.
"Sen ne içiyorsan aynısından alırım."
Ayağa kalktım.
"İki dakikaya geliyorum."
Bara doğru yürümeye başladığım anda gözüm Atlas'a takıldı.
Yok...
Takılmadı.
Resmen çarpıp yere düştü.
Öyle bir bakıyordu ki sanki birazdan bulunduğum masaya hava saldırısı düzenleyecekti.
Hay Allah...
Yine başladı.
Eren bardakları silerken bana baktı.
"Ne vereyim?"
"İki limonlu soda."
Başını sallayıp hazırlamaya koyuldu.
Tam bekliyordum ki Atlas'ın sesi geldi.
"Yeni hedefin o piçle beni kıskandırmak mı havuç?"
Derin bir nefes aldım.
Şu çocukla normal konuşabilmek gerçekten mucizeydi.
Bir gün beni sinirlendirmeden iki cümle kurarsa gidip kurban keseceğim.
Hem de büyükbaş.
Ona bakmamaya çalışarak konuştum.
"Ne saçmalıyorsun sen?"
Sesimi olabildiğince sakin çıkarmaya uğraşıyordum.
"Onu tanımıyorum bile."
Atlas alaycı bir şekilde güldü.
"Tanımadığın herkesi masana oturtuyor musun sen?"
Başımı çevirdim.
Artık gözlerinin içine bakıyordum.
"Derdin ne senin?"
Sesim biraz sertleşmişti.
"Sana ne benim masama oturanlardan?"
Çenem hafifçe kalktı.
Kaşlarımı çattım.
Yüzündeki öfke neredeyse dokunulacak kadar belirgindi.
Yutkundum.
Sonra ağzımdan düşünmeden çıktı.
"Yoksa..."
Bir an durdum.
"Kıskanıyor musun?"
Atlas'ın çenesi kasıldı.
Çenesindeki damar belirginleşmişti.
Bir an gerçekten 'Evet.' diyecek sandım.
Ama Atlas Atlas'tı.
Duygularını itiraf etmek yerine savaş açmayı tercih ederdi.
"Onun nasıl bir pislik olduğunu bilmiyorsun Sera!"
Sesi o kadar yüksek çıkmıştı ki birkaç kişi dönüp bize baktı.
İstemsizce irkildim.
"Hiç de öyle biri gibi görünmedi.Aksine gayet kibar."
"Savunma o piçi bana!"
Eren de konuşmaya dahil oldu.
"Atlas haklı Sera."
Bana ciddi ciddi bakıyordu.
"Biz Halit'i birkaç yıldır tanıyoruz."
Kısa bir duraksamanın ardından ekledi.
"Dikkat et."
İkisine de birkaç saniye baktım.
İkisi de aynı şeyi söylüyordu.
İnsan ister istemez düşünüyordu.
Ama...
Bir insan sırf başka birini kıskanıyor diye de kötüleyebilirdi.
Hem Atlas'ın bunu yapmayacağını kim söylemişti?
Beni sinir etmek konusunda doktora yapmıştı resmen.
Eren sodaları önüme bıraktı.
Sessizce aldım.
"Teşekkür ederim."
Kimseye başka bir şey söylemeden masaya döndüm.
Halit telefonuyla uğraşıyordu.
Beni görünce ekranı kapatıp telefonu masaya bıraktı.
"İyi misin?"
Elimdeki bardaklardan birini aldı.
"İyiyim."
Küçük bir nefes verdim.
"Sadece sinirlerim biraz bozuldu."
Halit başını hafifçe yana eğdi.
"Atlas yüzünden mi?"
İstemsizce arkamı dönüp bara baktım.
Atlas hâlâ Eren'le konuşuyordu.
Ara sıra da göz ucuyla bizi izliyordu.
Yok canım.
Gizli gizli değil.
Resmen açık açık bakıyordu.
Biraz daha dikkatli bakarsa gelip masamıza oturacak.
"Sanırım." dedim.
Halit kısa bir kahkaha attı.
"Her zamanki Atlas."
Başımı tekrar ona çevirdim.
"Bilmez miyim?" Dedi.
Dedim ama içimden de söylenmeden edemedim.
Bilmez miyimmiş...
Ben bu çocuğun hangi gün hangi surat ifadesiyle uyanacağını bile ezberledim.
Bir tek kendisi ne hissettiğini bilmiyor.
Ya da biliyor da beni deli etmek için söylemiyor.
İkisi de mümkün.
Bir an Halit'e baktım.
Şu ana kadar bana karşı oldukça kibardı.
Konuşurken sözümü kesmiyordu.
Göz teması kuruyordu.
İltifat ediyordu ama rahatsız edecek kadar üzerine gelmiyordu.
Atlas ve Eren'in söyledikleri aklımın bir köşesinde duruyordu ama...
Şu an karşımdaki çocuk bana kötü biri gibi gelmiyordu.
Belki de Atlas gerçekten kıskanıyordu.
Belki de bu kadar öfkelenmesinin başka açıklaması yoktu.
Çünkü...
Kıskançlık insana mantıklı şeyler yaptırmıyordu.
Bunu Atlas'a bakınca anlamak hiç zor değildi.
***
Üzerimi değiştirmek için eve uğramıştım.
Kapıyı olabildiğince sessiz açtım. Ev yine her zamanki gibiydi. Duvar saatinin tik takları bile fazla yüksek geliyordu.
Salona göz attığımda babaannem koltuğa kurulmuş, televizyon açık olmasına rağmen çoktan uyuyakalmıştı.
Elindeki kumanda neredeyse yere düşecekti.
Televizyonda ne izlediğini bilmeden uyuyabilmek ayrı bir yetenekti gerçekten.
Bir gün sırf merakımdan kanalı değiştireceğim. Bakalım sabah uyanınca dizideki karakterlere mi kızacak belgeseldeki penguenlere mi?
Sessiz adımlarla odama geçip üzerimi değiştirdim.
Aynaya son kez baktım. Abartılı görünmüyordum. Zaten amacım da süslenmek değildi. Galiba.
Bir dakika.
Biraz mı fazla düşündüm acaba hangi tişörtü giyeceğimi?
Yok canım.
İnsan her buluşmaya hazırlanır. Bu normal. Hem bu bir buluşma bile sayılmaz.
Sayılıyor muydu?
Of...Boş ver Sera. Kendi kendini sorgulayıp durma.
Çantamı alıp sessizce evden çıktım.
Halit'le akşam tekrar görüşmek için sözleşmiştik.
Atlas ve Eren onu o kadar kötülemişti ki vicdanımla merakım resmen kavga ediyordu.
Ama çocuk gün içinde bana karşı gerçekten ince düşünceli davranmıştı.
Konuşurken saygılıydı. Güler yüzlüydü. Sürekli ilgileniyordu.
İnsan ister istemez etkileniyordu.
Sonra aklıma Atlas geldi. İçim sıkıştı. Ben Atlas'ı seviyordum. Bunu inkâr edecek değildim. Ama onun bana karşı ne hissettiğini beklemekten de yorulmuştum.
Her defasında aynı şey oluyordu. Beni kıskanıyor gibi davranıyordu. Sonra hiçbir şey olmamış gibi devam ediyordu.
Bir adım atıyordu. İki adım geri çekiliyordu. Ben de ortada aptal gibi kalıyordum.
Belki...Belki gerçekten kıskanmıyordu. Belki ben her hareketine anlam yüklemeye çalışıyordum.
İnsan bazen görmek istediğini görüyordu.
Ya ben de öyle yapıyorsam?
Bu düşünce moralimi bir anda düşürdü.
Denizden esen rüzgâr bile içimdeki sıkıntıyı dağıtamıyordu.
Yaz boyunca Eren'in mekânında yapılan o küçük partiler, canlı müzikler, kahkahalar...
Eskisi kadar keyif vermiyordu artık. Yine de gitmeye devam ediyordum.
Çünkü...Atlas oradaydı.
Belki bugün bir şeyleri itiraf eder diye...Belki bugün kıskandığını söyler diye...Belki bugün beni deli etmek yerine normal davranır diye...Ben umut etmeyi bırakmayı bilmiyordum.
Sahile vardığımda ilk yaptığım şey yine aynıydı.
Gözlerim istemsizce Atlas'ı aradı.
Yoktu.
Sağa baktım.
Sola baktım.
Can kurtaran kulesine baktım.
Bara baktım.
Gerçekten yoktu.
İyi...Hiç umurumda değil zaten. Bir insanı on beş saniyede sekiz kere arıyorsam bu tamamen göz alışkanlığıdır.
Bilimsel açıklaması vardır kesin.
Tam kendi kendime söylenirken uzaktan biri el salladı.
Halit.
Beni görünce ayağa kalkmıştı.
Yüzünde yine aynı sıcak gülümseme vardı. Ben de gülümsedim.
Yanına doğru yürüdüm.Ben yaklaşır yaklaşmaz sandalyesini çekti.
"Buyurun."
Gülmeden edemedim.
"Teşekkür ederim."
"Benim için bir zevk."
Yerime oturdum. Ama...Gözlerim yine istemsizce etrafı dolaştı. Atlas hâlâ yoktu. Bugün gerçekten gelmeyecek miydi?
İçimde anlamsız bir hayal kırıklığı oluştu.
Hayır yani...Gelmese de olurdu.
Olurdu değil mi?
Olurdu tabii....Sanırım.
Halit konuşmaya başlayınca dikkatimi ona vermeye çalıştım. Havadan sudan sohbet ediyorduk.
Nerelere gittiğini...Üniversiteyi...Yaz planlarını...İlk izlenimim yanlış çıkmıştı.
Uzaktan bakınca kendini fazla beğenen biri gibi görünüyordu. Ama konuştukça öyle olmadığını düşünmeye başlamıştım.
Tamam.
Yeter Sera.
Çocuğu iki saat içinde Yılın En İyi İnsanı seçmeye gerek yok. Bir dur. İnsan kaynakları müdürü gibi puanlama yapmayı bırak.
Tam o sırada gözüm bara kaydı.
Eren...Bize bakıyordu. Daha doğrusu...Bizi izliyordu.
Hiç gizleme gereği bile duymuyordu.
Arada Halit de dönüp ona bakıyordu. İkisinin arasında tuhaf bir sessizlik vardı.
Aralarında büyük bir husumet olduğu aşikardı.
İçimdeki huzursuzluk yavaş yavaş büyümeye başladı.
Tam o sırada Halit konuştu.
"Kıyı taraflarında yürümek ister misin?"
Bir anda gerildim.
Aslında reddedecektim.
Tam ağzımı açmıştım ki...Uzaktan tanıdık bir siluet gördüm.
Atlas.
Yeni gelmişti.
Daha mekâna adımını atar atmaz bizi fark etmişti.
Göz göze geldik.
O an içimde garip bir inat kabardı.
Madem bu kadar kıskanıyordu...O zaman biraz düşünsündü.
Başımı tekrar Halit'e çevirdim.
"Olur." Dedim.
İçimde dolaşan huzursuzluğu bastırmaya çalışarak ayağa kalktım.
Halit gülümsedi.
Birlikte ağır adımlarla kıyıya doğru yürümeye başladık. Arkamızda müzik sesleri yavaş yavaş uzaklaşırken...İçimdeki ses tek bir cümleyi durmadan tekrar ediyordu.
İnşallah başıma saçma sapan bir iş açmıyorumdur.
Kalabalığın sesi arkamızda kaldıkça etraf sessizleşmeye başladı.
Sahile vuran dalgaların sesi artık daha net duyuluyordu.
Ay ışığı denizin üzerine gümüş gibi yayılmış kıyıya vuran köpükleri parlatıyordu. Romantik bir ortamdaydım ama yanlış kişiyle.
Seninle böyle olabilirdik Atlas aptalı.
Akşam serinliği tenime değdikçe kollarımı birbirine doladım.
Halit ise gayet rahat görünüyordu.
Yürürken ara sıra bana bakıp gülümsüyor ben de nezaketen karşılık veriyordum.
Konuşuyorduk ama...
İçimde tarif edemediğim bir huzursuzluk vardı.
Sebebini bilmiyordum.
Belki Atlas ve Eren'in söyledikleri aklımdan çıkmıyordu.
Belki de ilk kez baş başa kaldığım içindi.
"Biraz daha yürüyelim mi?" diye sordu.
Etrafı süzdüm.
Mekândaki insanlar artık oldukça uzakta kalmıştı.
Başımı hafifçe salladım.
"Yok... Bence bu kadar yeter."
Bunu söylerken bile sesimdeki tedirginliği ben fark etmiştim.
Halit ise duymamış gibi davrandı.
Birkaç adım daha attık.
Sonra...
Bir anda durdu.
Ben de refleksle durup ona döndüm.
Yüzünde anlamlandıramadığım bir gülümseme vardı.
Gözlerini uzun uzun üzerimde gezdiriyordu.
Rahatsız oldum.
"Bir şey mi oldu?" Diye sordum.
Kalbim yavaş yavaş hızlanmaya başlamıştı.
"Evet." Dedi.
Sesinde garip bir heyecan vardı.
"Ben galiba sana âşık oldum."
Ne?
Birkaç saniye öylece yüzüne baktım.
Şaka yapıyor sandım.
Tanışalı kaç saat olmuştu ki?
İnsan bu kadar kısa sürede böyle bir şey söyler miydi?
Yok...
Bu normal değildi. Bu ancak annem ve babam için geçerli bir normaldi.
Benim için değil...
"Çok güzelsin Sera."
Yanağıma doğru uzandı.
İstemsizce geri çekildim.
Aramızdaki mesafeyi korumak istiyordum.
Ama o benden daha hızlı davrandı.
Bir eli boynumun arkasına geldi.
Ne olduğunu anlayamadan beni kendine doğru çekti.
Dudakları dudaklarıma yapıştı.
Beynim bir anlığına boşaldı.
Donup kaldım.
Sonraki saniye bütün gücümle onu itmeye başladım.
Omzunu ittim.
Göğsünü ittim.
Ama boynumu öyle sıkı tutuyordu ki kurtulamıyordum.
Nefesim kesiliyordu.
Başımı çevirip dudaklarımı ondan kurtarabildiğim anda elim kendiliğinden havaya kalktı.
Tokadın sesi gecenin sessizliğinde yankılandı.
Halit'in yüzü yana döndü.
Nefes nefeseydim.
"Ne yaptığını sanıyorsun sen?"
Sesim titriyordu.
"Gerizekâlı!"
Arkamı dönüp yürümeye başladım.
Tek istediğim oradan uzaklaşmaktı.
Bir an önce.
Tam birkaç adım atmıştım ki kolum sertçe çekildi.
Canım acıdı.
Dengesizce ona doğru döndüm.
Halit'in yüzündeki ifade tamamen değişmişti.
Az önceki kibar çocuk gitmişti.
Yerine tanımadığım biri gelmişti.
"Hadi ama..."
Dudaklarının kenarı yukarı kıvrıldı.
"Sen de beni istiyorsun."
Midem düğümlendi.
"Ne?"
"Biliyorum."
Kolumu biraz daha sıktı.
"Beni gördüğünden beri gözlerin hep üzerimdeydi."
O an korku bütün bedenimi sardı.
"Manyak mısın sen?"
Kolumu çekmeye çalıştım.
"Bırak!"
Sesim yükselmişti.
Ama bırakmadı tam aksine...Yeniden bana doğru eğildi.
Yüzü yüzüme yaklaşırken nefes alışım hızlandı.
Bir kez daha beni öpmeye çalışıyordu.
Arkamdan sert adım sesleri geldi.
Bir gölge üzerimize düştü.
Ve ardından öfkeyle yankılanan o tanıdık ses...
Atlas...
"Amına koyduğumun piçi!"
Bölüm etkileşimi
