10. bölüm · Börü Timi

10. Bölüm

Muhabbet Dertli

Kahvaltıda

Şu an biz Türk askerleri olarak bir masada oturmuş yemek yiyorduk; doktor grubu ise hemen karşıdaki diğer masadaydı. Yemekler her sabah şehirden özel olarak geliyordu. Nedenini kimse çözememişti ama buradaki şartlara göre lükstü işte.
Masada oturmuş, öylece yemek yiyenleri izliyordum. Hiç aç hissetmiyordum, aniden bütün iştahım kaçmıştı.
"Asena..." Asya'nın kısık sesle seslenmesiyle irkilip ona baktım.
"Hm?"
"Niye yemiyorsun hiçbir şey?"
"Çok aç değilim, canım istemiyor."
Yavuz Komutanım bıyık altından gülerek lafa girdi: "Hayırdır Asena, neyin var? Aşk acısı mı çekiyorsun yoksa?"
"Ya komutanım, ne aşkı Allah aşkına?" dedim durumu hemen alaya vurarak.
Aslan durur mu, anında sırıttı: "Orasını siz söyleyeceksiniz artık komutanım."
Gözlerimi kısıp ters bir bakış attım. "Aslan!"
"Sustum," diyerek parmaklarıyla ağzına sahte bir fermuar çekti.
Tam o sırada masanın altından ayağımı bir şeyin gıdıkladığını hissettim. Dikkatle baktığımda, birinin ayağı bilerek benimkine dokunuyordu. Kim olduğunu sormaya gerek bile yoktu; masada tam karşımdaki Akgün'den başkası olamazdı. Ayağımı sertçe geriye çektim. Başımı kaldırıp dik dik ona baktığımda, gözleriyle önümdeki bomboş tabağı işaret etti. Umursamazca omuz silktim.
Miraç, ortamdaki sessizliği bölmek adına Yavuz Komutanıma döndü: "Biz tam olarak ne yapacağız komutanım? Görev planı nedir?" Hakkaten, ne yapacaktık burada?
Akgün, gözlerini benden çekip ciddiyetle cevap verdi: "Köylere dağılacağız. Doktorlarla karma gruplar oluşturacağız ve oradaki yerel halka gerekli tıbbi yardımı, erzak desteğini uygulayacağız. Ayrıca sizin için daha büyük, daha stratejik bir görev var."
"Ne o komutanım?" diye sordu Göktuğ merakla.
"Birazdan sahaya inince öğrenirsiniz."
Tabağımı hafifçe iterek ayağa kalktım. Yavuz Komutanıma bakarak, "Afiyet olsun komutanım," dedim.
"Asena, hakkaten niye yemedin kızım hiçbir şey?" diye arkamdan seslendi babacan bir tavırla.
"Dedim ya komutanım, canım istemiyor," diyerek daha fazla üstelememeleri için hızlı adımlarla masadan ayrıldım ve kendimi dışarıya attım.
Neden içim bu kadar huzursuzdu? Akgün ile aramızdaki buzlar eriyordu, her şey bir şekilde iyiye gidiyordu ama ben neden sürekli köşeye sıkışmış, darda gibiydim? Bu hissiyat hiç hoşuma gitmemişti. Onun yanında olmak bana kendimi güvende hissettiriyordu ama aynı zamanda o varken 14 yaşındaki bir kız çocuğundan farkım kalmıyordu. Belki de onunla geçmişte yaşayamadığım, yarım kalan o çocukluk anılarımı telafi etmeye çalışıyordum.
Ama etmemeliydim. O anılar geçmişte kalmıştı, hem de çok geçmişte. Ben artık 7 yaşındaki o korunmaya muhtaç ecüş değildim; 23 yaşında, tek başına ayakta duran Teğmen Asena Karatoy'dum. Derin, ciğerlerimi yakan bir nefes çektim içime.
"Benim gelinciğim neden yemek yemedi bakayım?"
Akgün'ün o aşina olduğum, içimi titreten sesini duyunca hızla ona döndüm. Gelincik... Yüreğim amansızca sızladı. Ben hâlâ onun gelinciği miydim gerçekten?

GEÇMİŞ

Asena ile Akgün lojmanın bahçesinde yan yana oturmuş, büyük bir keyifle Cino yiyorlardı; Asena'nın dünyadaki en sevdiği çikolataydı. Akgün o gün okul harçlığını harcamayıp biriktirmiş, sırf Asena mutlu olsun diye ikisine çikolata almıştı.
Asena çikolatasını yerken aniden sordu: "Bücüş?"
"Hm?" diye boğuk bir ses çıkardı Akgün, ağzı doluyken.
"Ben eğer bir çiçek olsaydım, hangi çiçek olurdum?"
Akgün durdu, elindeki çikolatayı indirip biraz düşündü. Mavi gözlerini küçük kıza dikti. "Gelincik olurdun," dedi emince.
Asena kaşlarını çattı. "Gelincik mi? O ne demek ki?"
"Gelincik... Vatanını çok seven, fedakar demek," diye açıkladı Akgün. Kelimenin asıl anlamındaki o "şehitlik" vurgusunu bilerek söylememişti; çünkü Asena'nın ölmesi, ona bir şey olması Akgün'ün bu hayattaki en büyük, en amansız korkusuydu.
"Yaa... Ben gerçekten öyle miyim?" dedi Asena sevinçle.
"Öylesin ecüş. Her zaman da öyle kalacaksınız."
Asena kıkırdadı. "Peki sen? Sen de beni-"
"Asena sakın!" diyerek lafını kesti Akgün gülerek. "Bana sakın öyle komik bir çiçek adı takmaya kalkışma, karizmamı çizdirme."
"İyi be! Ben de gidip Efe'ye söylerim, ona takarım o adı," diyerek Akgün'e anında sırtını döndü ve o meşhur çocuksu tavrıyla dudağını büzdü. Efe, lojmanda oturan kendi yaşlarındaki diğer çocuktu.
Akgün oflayarak Asena'nın omzundan tuttu ve onu sertçe kendine çevirdi. Ama Asena inatla ona bakmıyor, gözlerini yere dikiyordu.
"Ecüş! Bana bak," dedi Akgün, sesini biraz sertleştirmeye çalışarak. "Eğer benden başkasına bir çiçek adı kullanırsan, o adı taktığın çocuğu döverim, biliyorsun değil mi?"
Asena umursamazca omuz silkti. "Bana ne..."
"Ecüş, bana bakar mısın lütfen?"
Asena dayanamayıp Akgün'ün o derin mavi irislerine baktı. "Ne var davar?"
Akgün, bu kızın tek bir bakışına bile kıyamıyordu. Yüzü yumuşadı. "Tamam, bana istediğin şekilde seslenebilirsin. İzin verdim."
Asena'nın yüzünde anında güller açtı. "Peki... O zaman sen de benim gülümsün."
Akgün kaşlarını kaldırdı. "Gül mü? Neden gül?"
"Çünkü ben gülleri çok severim."
Akgün muzipçe gülümsedi. "Yani... Beni de çok seversin?"
Asena, utangaç bir tavırla "evet" der gibi başını salladı.

GÜNÜMÜZ
Teğmen Asena Karatoy

Zihnimde canlanan o eski, temiz anıyla birlikte yüzümde istemsizce bir gülümseme belirdi. Akgün'e baktığımda onun da gözlerinin içiyle tebessüm ettiğini gördüm; o da tam olarak aynı anı dalmış, aynı şeyi düşünmüştü.
"Sen de aynı şeyi hatırladın, değil mi?" diye sordu sesindeki o eski sıcaklıkla.
Doğrudan gözlerinin içine baktım. "Gül," dedim fısıltıyla.
"Gül..." diye beni tekrar etti, adeta kelimenin tadını çıkarır gibi. "Hâlâ bir gül kadar değerli miyim senin için, Gelincik?"
"Bu sorunla 'Hâlâ gülleri seviyor muyum?' demek istiyorsun herhalde?"
"Nasıl anlamak istersen, Asena."
Birkaç saniye sessizce bekledim. İçimden ne diyeceğimi çok iyi biliyordum aslında ama bunu askeri kimliğimin getirdiği o sert duruşu bozmadan nasıl söyleyeceğimi kestiremiyordum. Yine de dürüst olacaktım.
"Gülleri hâlâ çok seviyorum Akgün," dedim, sesimi dik tutarak. "Dikenleri bazen canımı çok yakıyor, batıyor ama ben onları o halleriyle, canımı yakan taraflarıyla sevdim. Ve güller hâlâ benim dünyamda çok değerli." Bir adım geri çekildim, duruşumu sertleştirdim. "Şimdi sen söyle Yüzbaşı... Sen hâlâ o eski gül müsün?"
Cevap vermesini beklemeden, arkamı dönüp hızlı adımlarla oradan uzaklaştım. Akgün'ün ne diyeceğini duymaya cesaretim yoktu; yoksa utançtan ve kalbimin ritminin şaşkınlığından herhalde şuracıkta toprağı boylardım. İşte sırf bu yüzden, o her zamanki kaçışlarımdan birini daha gerçekleştiriyordum.
Neyse ne, oldu bitti işte, diye geçirdim içimden.
Aynen, oldu bitti... Birazdan Akgün yanına gelince hiçbir şeyin bitmediğini çok iyi göreceksin Asena, dedi iç sesim. Bu iç ses neden bir saniye olsun susmuyordu ve neden her seferinde bu kadar kahredici şekilde doğru konuşuyordu?

Nereye doğru yürüdüğümü bile bilmeden adımlarımı hızlandırdım. "Biraz öteye gitsem yeter," dediğim yer, aslında sağlık konteynerlerinin olduğu bölgeydi. Yani aradaki mesafe topu topu bir dakikalıktı ama bana şu an dünyanın öbür ucu kadar uzak geliyordu işte.

"Her güzel kelam ettiğinde benden böyle köşe bucak kaçmak zorunda mısın Asena?!" diye arkamdan seslendi Akgün. Adımlarının sesinden peşimde olduğunu anladım.
Arkamı bile dönmeden yürümeye devam ettim. "Sen de artık benim peşimi bırakır mısın lütfen?"
"Maalesef... Ahirete kadar peşindeyim senin Teğmen," dedi, sesi gitgide yaklaşıyordu.
"O zaman ben de ahirete kadar kaçıyorum Yüzbaşı!" dedim ve adımlarımı daha da sıklaştırdım.
Soru 1: Ben şu an tam olarak nereye gidiyordum?
Soru 2: Akgün inatla peşimden mi geliyordu?
Soru 3: Ben neden her seferinde arkama bakmadan ondan kaçıyordum?
"Asena, nereye gidiyorsun? Dur artık," dedi arkamdan.
"Bilmiyorum! Ama siz beni takip etmeyi bırakırsanız ben zaten duracağım."
"Dur o zaman, takip etmeyeyim."
"Ama hâlâ arkamdasınız , hâlâ takip ediyorsunuz!"
"Çünkü sen de hâlâ kaçıyorsun!"
"Evet, kaçıyorum! Çünkü sana yakın olmak, o eski duyguların altında ezilmek istemiyorum!" diye itiraf ettim aniden.
"Neden bana yakın olmak istemiyorsun Asena, neyden korkuyorsun?"
"Bilmiyorum!"
Resmen kampın etrafında saçma sapan turlar atıyordum ve o da sabırla, inatla tam arkamdan geliyordu. "O zaman dur ve yüzleş," dedi.
"Duramam!"
"Neden?"
Hakketen, neden duramıyordum? Bir anda, bodoslama olduğum yerde durdum. Ben durunca o da ani bir hareketle tam arkamda durdu. Ona doğru döndüm, aramızdaki mesafe neredeyse yok denecek kadar azdı.
"Ama komutanım, beni gerçekten çok darlıyorsunuz. Durun lütfe artık," dedim nefes nefese.

"Sen yerinde sabit dur ki ben de durabileyim Teğmen."

"Durdum zaten, bakın duruyorum."

Akgün birkaç adım daha yaklaştı, aramızdaki tüm mesafeyi sıfırladı. Eğildi ve sıcak nefesi tenimi yakarken tam kulağımın dibine fısıldadı:

"Seni delice öpmek istiyorum Gelincik... Ben artık sana çekinmeden sarılmak, o teninin güzel kokusunu derince içime çekmek istiyorum. Sabah gözlerimi açtığımda yanımda huzurla yattığını görmek istiyorum. Ecüş... Ben artık daha fazla sabredemiyorum, anlıyor musun?"

Uzun uzun yüzüne, o okyanus mavisi gözlerine baktım. Gözlerinde öyle yoğun, öyle saf bir özlem vardı ki... Artık hiçbir duygusunu saklayamıyor, tamamen çıplak bir şekilde karşıma koyuyordu. Onu daha fazla bekletmek, canını acıtmak istemiyordum ama içimdeki o korkuları tamamen yenmek için hâlâ biraz zamana ihtiyacım vardı.
Elimi yavaşça kaldırdım ve sert çene hattına, yanağına koydum. Baş parmağımla hafifçe okşadım. "Yakında..." dedim, sesim ilk kez bu kadar yumuşak ve net çıkmıştı.
"Yakında tüm bu istediklerini alacaksın Akgün. Sadece biraz daha dayan, sabret."

Gözlerini kapatıp elimi avucunun içine aldı, yanağına daha çok bastırdı. "Ben yirmi yıl sabrettim Asena... Ben artık bir saniye bile sabredemiyorum," diye mırıldandı acıyla.

Elimi yavaşça elinin arasından çektim, duruşumu tekrar o profesyonel askeri çizgime getirdim. "Edersin Yüzbaşı," dedim sadece.
Ona son bir bakış fırlattıktan sonra, kollarının ve o yoğun çekiminin arasından hızlıca sıyrılıp arkama bakmadan evin olduğu tarafa doğru yürümeye başladım.

'' Bir gün kaçacak yerin kalmayacak Teğmen! Ve o gün sen kendi isteğinle bana gelecesin!'' Diye bağırdı arkamdan.