4. bölüm / 5
BODRUMDAKİ KUPALAR4.BÖLÜM:son çare
Bölümler 5Şu an: 4.BÖLÜM:son çare
Alevler İçinde Bir Plan( son olaylardan 1 ay sonra)
Yetimhane, gecenin karanlığında sessiz ve soğuktu. Marry, taş duvarların arasında yankılanan nefesini duyabiliyordu. Binanın içinde dolaşırken her şey ona olduğundan daha büyük ve kasvetli görünüyordu. Bu yer bir mezbahaydı. Çocuklar burada ölmek için büyütülüyor, sistemin içinde kayboluyorlardı. Marry, keskin metal kokusunu ve hafifçe çürüyen etin havasına karışan antiseptik kokusunu içine çektiğinde midesi bulandı.
Ellerine baktı. Kirliydi. Çamur, toz ve belki de kan… Artık her şeye alışmış mıydı?
Cesetler…
Ne zamandır ölü bedenleri taşımaktan bu kadar az rahatsız olmaya başlamıştı? İlk zamanlar midesi bulanır, titrerdi. Şimdi ise alışkanlık haline gelmişti. Gözleri, köşede üstü örtülmüş küçük bir bedene takıldığında kalbinin attığını bile zor fark etti. Küçük bir çocuktu. Ne zaman öldürülmüştü? Neden? Sebebi önemli miydi artık?
Yavaşça ilerledi, kapıdan içeri süzüldü. Yetimhanedeki diğer çocuklar uyuyordu. Bilmeseler de ölüme bir adım daha yakındılar.
Marry duraksadı. İçinde bir his büyüyordu. Buradan kurtulmak istiyordu. Ama sadece kendisi için değil. Diğerleri de yaşamalıydı.
Bir şeyler yapmalıydı. Bir çıkış planı oluşturmalıydı.
---
Kurtuluş Planı
Marry, odasına dönerken adımlarını yavaş ve dikkatli attı. Her şey kusursuz olmalıydı. Çıkış için bir yol bulmalıydı. Ama nasıl?
Seçenekleri değerlendirdi. Kaçış, dikkat çekmeden olmalıydı. Eğer çok fazla ses çıkarırsa, Alastor ve adamları hemen fark ederdi. Ama bir şey dikkatlerini dağıtırsa… bir yangın gibi?
Fikir beyninde yankılandı. Yetimhaneyi yakmak.
Bir an nefesi kesildi. Bu fikir korkunçtu ama… belki de tek çareydi. Eğer bina alevler içinde kalırsa, Alastor’un planı bozulur, daha fazla çocuk ölmezdi. Ve en önemlisi, Marry onun istediği katile dönüşmek zorunda kalmazdı.
Ama bir sorun vardı. Yangın çıktığında çocuklar nasıl kurtulacaktı? Hepsini birden dışarı çıkaramazdı. Eğer birisi uyanır ve paniklerse, plan mahvolurdu.
Marry kaşlarını çattı. Önce çocukları çıkarmanın bir yolunu bulmalıydı.
Belki de bunu bir oyun gibi göstermeliydi. Çocuklar oyunlara inanırdı. Eğer onlara sessiz bir kaçışın oyun olduğunu söylerse, işini kolaylaştırabilirdi.
Ama yine de planın çok fazla açığı vardı. Peki ya… ya Alastor her şeyi fark ederse?
---
İçindeki Çatışma
Marry derin bir nefes aldı. Gerçekten bunu yapabilir miydi? Yetimhaneyi yakmak… Çocukları kaçırmak… Eğer başarısız olursa, Alastor onu asla affetmezdi. Öldürülürdü.
Ama belki de önemli olan bu değildi. Eğer başarısız olursa, daha fazla çocuk ölecekti.
Yatağına oturdu, yüzünü ellerine gömdü. Doğru şeyi yapıp yapmadığından emin değildi.
Ama bildiği bir şey vardı: Bunu yapmazsa, yetimhanedeki herkesin kaderi mühürlenmiş olacaktı.
Ve bunu izlemek, ölmekten daha kötüydü.
Kaçış Planı ve Ölümcül Çatışma
Marry, tırnaklarını avuçlarının içine geçirerek soğuk taş duvarlara yaslandı. Kalbi öyle hızlı atıyordu ki, göğsü patlayacakmış gibi hissediyordu. Yetimhanenin koridorları sessizdi, ama bu sessizlik ölümcül bir tuzak gibiydi.
Zihninde yalnızca bir düşünce vardı: Çocukları buradan çıkarmak zorundayım.
Gece boyunca sessizce hareket etmiş, tüm planını kusursuzca kurmuştu. Kapının yanındaki havalandırma şaftını sökmüş, en küçük çocukları önce oradan kaçırmıştı. Yaşça büyük olanları ise bodrum katındaki servis çıkışına yönlendirmişti. Hepsine sessiz olmaları gerektiğini defalarca tembihlemişti.
Ama küçük çocuklar korkmuştu. Gözlerindeki yaşları gördüğünde, içindeki ağırlık daha da arttı. Onlara bunun sadece bir oyun olduğunu söylemekten başka çaresi yoktu.
"Şimdi hep beraber saklambaç oynayacağız," diye fısıldadı. "Ben sizi saklayacağım, ama çok iyi saklanmalısınız. Eğer sessiz olursanız, kimse sizi bulamaz."
Çocukların yüzlerinde beliren hafif gülümsemeler ona bir nebze güç verdi. Korkularını bir nebze yatıştırabilmek bile bir kazançtı.
"Ne olursa olsun, arkanıza bakmadan koşun," dedi son bir kez.
Birkaç çocuk yine de gitmek istememişti. Ona sarılmış, ağlamışlardı. Ama Marry kararlıydı. İçinde bir yerlerde, geri dönmeyeceğini biliyordu. Kaçmayı hak etmiyordu. Ama en azından onların kurtulduğunu bilmek, yükünü hafifletebilirdi.
Çocukların gölgeleri karanlık sokaklara karışırken, Marry derin bir nefes aldı. Şimdi son adım kalmıştı. Yetimhaneyi tamamen yok etmek.
Ama işte o an, kapı kapanmıştı.
Tuzağa Düşmek
Marry gaz vanalarını sonuna kadar açtı eğer hesaplamaları doğru ise bir saat içinde burası patlayacaktı. Çıkışa gitmek için yavaş adımlarla kapıya ilerledi.
Marry kapının sertçe kilitlendiğini duyduğunda buz gibi bir ürperti hissetti. Yavaşça arkasına döndü ve loş ışığın altında Luka'yı gördü.
Luka, yüzünde sinsi bir gülümsemeyle kapıya yaslanıyordu. "Gerçekten buradan kaçacağını mı sandın?"
Marry, içindeki korkuyu bastırmaya çalışarak bir adım geri çekildi.
"Bu çocukları öldürmelerine izin veremem, Luka. Sen de bunu biliyorsun."
Luka başını yana eğdi. "Ama burada bir kamera var. Her şeyi gördüler. Senin ihaneti bile."
Marry'nin kalbi hızlandı. Alastor izliyordu. Kaçışının artık bir seçenek olmadığı anlamına geliyordu.
Yere düşmüş paslı bir demiri kavradı. Eli titriyordu ama geri çekilmedi. "Bana engel olma, Luka. Gitmeme izin ver."
Luka, alaycı bir kahkaha attı. "Beni öldürecek misin, Marry? Tıpkı diğerleri gibi?"
Marry konuşmadı. Bir an sonra Luka bıçakla üstüne atıldı. Marry yana sıçrayarak saldırıdan kıl payı kurtuldu. Luka tekrar hamle yaptığında, elindeki demiri savurdu. Metal, Luka'nın bileğine çarptı. Bıçak elinden kayarak yere düştü. Luka küfretti, ama hemen toparlanıp Marry’nin üzerine çullandı.
İkisi de beton zemine savruldu. Luka, Marry'nin bileklerini kavrayıp yere bastırdı. Yüzü öfkeyle kasılmıştı.
"Sana güvenmiştim!" diye bağırdı Luka. "Sen de Alastor gibisin! Yalancısın!"
Marry, nefessiz kalana kadar mücadele etti. Yüzüne inen bir yumrukla sersemledi. Ağzında metalik bir tat hissetti—kan tadı. Luka, hızla paslı bir boruyu kopardı. Marry’yi tekmeleyerek geri fırlattı. Marry sırtını sert betona çarparken nefesi kesildi.
Gözleri bulanıktı, ama Luka’nın elinde boruyla yaklaştığını görebiliyordu. "Beni öldürmeye kalkışan kimse hayatta kalamaz, Marry."
Son bir güçle, Marry yerdeki demiri kavradı ve Luka'nın karnına sapladı. Metalin etini yırtarken çıkan ses midelerini bulandırdı. Luka acıyla inledi.
Ama pes etmedi. Karnındaki demiri çıkarıp Marry’nin eline sapladı.
Marry'nin çığlığı odada yankılandı. Eli yanıyordu, gözleri kararıyordu. Ayakta kalmaya çalıştı ama dizleri titriyordu. Luka’nın boruyu başının üzerine kaldırdığını gördü. Bu sondu. Ölecekti.
BANG!
Bir silah sesi yankılandı.
Luka’nın gözleri kocaman açıldı. Birkaç adım geri sendeledi. Göğsünden koyu kırmızı bir leke yayılmaya başladı.
Ve yere yığıldı.
Marry’nin nefesi düzensizdi. Kan, alnından süzülerek yanaklarına aktı. Gözlerini kısarak loşluğun içinden silahı tutan kişiye baktı.
Vanessa.
Silahını soğukkanlılıkla indirdi. Yüzünde hiçbir duygu belirtisi yoktu.
Marry:" Ama neden ?" diye sordu sessizce.
Marry, gözlerini Luka’nın hareketsiz bedeninden ayıramıyordu. Bir katil daha mı olmuştu?
Odada sadece gazın kokusu ve kanın keskin metalik aroması vardı.
Gerçekler ve Zehirli Kapan
Marry, ciğerlerine dolan kan kokusunu duyumsayarak titreyen elleriyle karnındaki yaraya bastırdı. Luka’nın cansız bedeni hâlâ yerde yatıyordu. Kanı, taş zemine yayılıyor, karanlıkta bir gölge gibi ilerliyordu.
Vanessa, silahı elinden yavaşça indirirken soluk soluğaydı. Ancak gözlerindeki kararlılık değişmemişti.
Marry, onun bu kadar soğukkanlı oluşuna sinirlenerek tükürdü. "Bunu neden yaptın, Vanessa? Sen… sen neden bana yardım ediyorsun?"
Vanessa derin bir nefes aldı, silahını kemerine sıkıştırdı ve gözlerini kaçırarak konuşmaya başladı.
"Çünkü... çünkü her şeyi öğrendim."
Marry kaşlarını çattı. Gözleri, Vanessa’nın yüzündeki o alışılmadık ifadeyi inceliyordu. Bir korku, bir hüzün ve… bir tür pişmanlık vardı.
"Ne saçmalıyorsun?" diye çıkıştı Marry.
Vanessa başını kaldırdı. Gözleri hafifçe yaşarmıştı. "Babam burayı kuran kişiydi," diye başladı. "Küçük yaşta annemi kaybetmiştim. Babam hep işteydi, ben de onun ofisinde büyüdüm. O zamanlar yalnız bir çocuktum. Hep bir kardeşim olsun isterdim ama babam tekrar evlenmeyi düşünmüyordu. Bu yüzden... bir gün evlatlık bir çocuk aldı."
Marry’nin gözleri irileşti. Boğazında bir şey düğümlendi.
Vanessa devam etti. "O çocuk altı yedi aylıktı. Onu pek hatırlamıyorum çünkü bizde çok kalmadı. Babam, bir çocuğa daha bakacak vakti olmadığını söyleyerek onu yetimhaneye geri verdi."
Marry’nin nefesi düzensizleşti. İçinde bir yerlerde, anlamaktan korktuğu bir gerçek yankılanıyordu.
"Bana neden bunları anlatıyorsun?" diye patladı.
Vanessa bir an sustu. Yutkundu. Derin bir nefes aldı. Ve kelimeler bir bıçak gibi Marry’nin kalbine saplandı.
"Çünkü birkaç gün önce babamın ofisinde o çocuğa dair belgeleri buldum. Evlatlık alınan çocuğun ismi... Marry Brown’dı."
Marry’nin dünyası başına yıkıldı. Kulaklarında çınlayan sessizlik, ciğerlerine dolan bir duman gibi her şeyi kapladı.
"Önce bunun sadece bir tesadüf olduğunu düşündüm," diye devam etti Vanessa, "Ama DNA testi öyle demiyor."
Marry’nin zihni karmakarışıktı. Karnındaki yara bile artık bir önemi yoktu. Kanı çekilmiş gibiydi.
Vanessa’nın sesi çatallaştı. "Ben... hep bir kardeşim olsun istedim, Marry." Gözyaşları yanaklarından süzüldü. "Ama seni bulduğumda... seni kaybetmek istemiyorum. Senden önceki yaptıklarım için özür dilerim. Lütfen… lütfen bana bir şans ver."
Marry’nin başı zonkluyordu. Hafızasındaki her şey büyük bir fırtına gibi dönmeye başladı. Vanessa’nın geçmişte ona yaptığı her şeyi hatırladı. Zorbalıklarını, tehditlerini, ona hissettirdiği korkuyu…
Hayır.
Ona güvenemezdi. Bunu affedemezdi.
Tam ağzını açıp "Hayır" diyecekken, Vanessa çaresiz bir sesle fısıldadı:
"Lütfen."
Sessizlik.
Marry, gözlerini yumdu. İçindeki nefret, öfke, kafa karışıklığı bir an için durdu. Geriye sadece kırılmış, paramparça olmuş iki insan kalmıştı.
"Tamam," diye fısıldadı sonunda. "Buradan çıkalım."
Ama o anda megafondan yankılanan o ses her şeyi paramparça etti.
"VANESSA, KÜÇÜK BİR ÇOCUK İÇİN BENİ SATMAYACAKSIN, DEĞİL Mİ?"
Alastor’un sesi, metal bir bıçak gibi havayı yararak yankılandı.
Marry ve Vanessa, buz kesmiş gibi olduğu yerde dondu.
Vanessa gözlerini yere indirdi. Yutkundu. Ve başını kaldırarak son kez Alastor’a seslendi.
"Kötülüğün içinde iyilik, iyiliğin içinde kötülük vardır." Sesi sakin ama kararlıydı. "Ben kötüydüm, içimdeki iyiliği buldum. Marry iyiydi, içindeki kötülüğü buldu."
Hafifçe gülümsedi. "İkisi birleşince hayatın dengesi ortaya çıkar. Bu yüzden evet, Alastor. Hayatımın dengesi için… senden vazgeçiyorum."
Sessizlik.
Sonra Alastor kahkaha attı.
Soğuk, keskin, acımasız bir kahkaha.
"İyi o zaman," dedi. "Bende kapıyı açmıyorum. Ve size bir sürprizim var."
Hava değişti.
İnce, sarı bir gaz, tavanın köşelerinden odaya doğru sızmaya başladı.
Marry nefes almaya çalıştı ama ciğerleri yanıyordu.
Bacakları zayıf düştü. Gözleri karardı.
Vanessa öksürerek duvara tutundu.
Marry yere düştüğünde, son gördüğü şey Luka’nın yavaşça kapıya doğru sürünmesiydi.
Sonrası sadece karanlıktı.
Kayıp Katların Gizemi
Marry, uyanır uyanmaz kendini loş ve titrek ışıkların dans ettiği uzun koridorlarda buldu. Zihni hâlâ yaşadığı dehşetin etkisindeydi; ama ne yapması gerektiğini biliyordu: aşağı katlara inmeli, kurtuluşun ipuçlarını aramalıydı.
Yavaşça ayağa kalktı, etrafına dikkatlice baktı. Koridorların duvarları solmuş, çatlaklarla dolu taşlardan oluşuyor, her adımında eski zamanların uğultuları kulağına fısıldanıyordu. O andan itibaren, çocukların kaybolduğu o yerden kaçıp kurtulmak için gidebileceği tek yolun, acil durumlar için ayrılmış -9. katta bulunan gizli trene götüren sistem olduğunu hatırladı. Fakat asansör ve diğer tüm mekanik sistemler Alastor’un acımasız kontrolü altındaydı; bu yüzden onların plan yapmalarına izin vermeyecekti.
Marry, derin bir nefes aldı ve adımlarını dikkatle aşağı katlara doğru yönlendirdi. Koridorun sonunda ağır bir metal kapı belirdi. Fakat kapının önünde durup etrafı incelediğinde, görünürde hiçbir acil durum çıkışı yoktu. Zamanla beraber, odaları tek tek gezmeye karar verdi.
İlk odaya girdiğinde, karşısına tarih boyunca unutulmuş kasetler, tozlu notlar ve eski belgeler çıktı. Bir masanın üzerine dağılmış, solmuş kağıt parçaları arasında, geçmişin kırık bir yansımasını andıran el yazması notlar vardı. Bir notta, “Geleceğe umut taşı, geçmişin küllerinden doğ,” yazıyordu. Marry, notların her birini okurken, sanki o odada yıllar boyunca unutulmuş acılar, kayıplar ve ihaneti hissediyor gibiydi.
Sonra, odanın bir köşesinde yer alan eski kaset çaları fark etti. Üzerinde soluk mavi etiketler, kırık çizgiler vardı. Kasetlerden biri “Gülüşler, gözyaşları, unutulmuş hayaller” başlığını taşıyordu. Marry, kaset çaların düğmesine hafifçe dokunduğunda, mekânın sessizliğinde derin bir hüzün yayıldı. Kasetin içinden gelen çıtırdayan sesler, zamanın tozlu koridorlarında yankılandı; sanki orada, uzun zaman önce kaybedilmiş anılar yeniden canlanıyordu.
Gözlerini ileriye diktikten sonra, odanın diğer duvarında asılı, çocuk resimlerine rastladı. Resimler, solmuş renklerle çizilmişti; uzun boylu, adeta fütüristik özellikler taşıyan robot figürleri ve yoğun çalışan, yorgun yüz ifadeleri olan figürler, bir iş yerini andırıyordu. Her bir resim, geçmişin acımasız gerçeklerini ve modern dünyanın distopik yanını gözler önüne seriyordu. Marry, resimlere baktıkça, bu yerin sadece bir yetimhane olmadığını, aynı zamanda bir zaman kapsülü gibi geçmişin en karanlık ve acı dolu anılarını sakladığını anladı.
Tüm odaları gezdikten sonra, Marry umudunu yitirmemek adına çıkış olduğunu düşündüğü bir kapıya yöneldi. Bu kapı, diğerlerinden farklı olarak neredeyse odaya aydınlık saçan bir pencereye sahipti. Merakla kapının önüne geldi; ancak kapı kolunu ararken, yanında Vanessa’nın dikkatli eli onu buldu. İkisi birlikte kapının kolunu yerleştirdiler, döndürmeye başladılar. Beklentileri yüksekti; dışarıya bir çıkış, bir kurtuluş umudu vardı.
Fakat kapıyı açtıklarında, karşılarında sadece kalın, soğuk bir duvar belirdi. Hiçbir çıkış yoktu. O an, kalpleri bir an için sıkıştı; umutları yerle bir olmuştu. Kapıdaki beklenti, yerinde bir hayal kırıklığına dönmüştü. Vanessa, sessizce Marry’ye baktı; gözlerinde derin bir hüzün ve acı vardı. Marry, yüzünde donuk bir ifade ile kapıya yeniden baktı, kalbinin derinliklerinde, bu labirentin bir yanılsama olduğunu hissetti.
O an, her şeyin Alastor’un elinde olduğunun, onun planının her ayrıntısının bu şekilde düzenlendiğinin farkına vardı. Hem de; dışarı çıkmanın, kurtuluşun aslında sadece bir hayal olduğunu. Ve en kötüsü, kaçırdığı çocukların aklında, o an yaşanan bu umutsuzluk, ölüme götürecek bir yolun başlangıcıydı.
Marry, içindeki fırtınaya rağmen derin bir kararlılıkla Vanessa’ya döndü.
"Buradan çıkmak için başka bir yol bulmalıyız. Tüm bu notlar, kasetler, resimler… Hepsi bize bir şey anlatıyor. Belki de gerçek çıkış, bu yerin içindeki gizli mesajlardadır."
Vanessa, hafifçe başını sallayarak yanıtladı.
"Alastor’un sistemini anlamalıyız. Bu odalar, bu notlar ve kasetler, onun bize bıraktığı ipuçları olabilir. Belki de başka bir çıkış yolu vardır."
Marry, gözlerini kapatıp derin derin nefes aldı. "Hayat, bazen en karanlık odalarda bile umut ışığı aramaktır. Ve biz… biz bunu bulacağız."
İki kadın, sessizce, ama kararlı adımlarla, labirentin derinliklerinde daha fazla ipucu aramak üzere ilerlemeye devam ettiler. Her kapı, her nota ve her kaset, onların hem geçmişin acılarını hem de geleceğin umutlarını barındırıyordu.
Kendilerini kayıp katların, unutulmuş anıların ve yasaklanmış sırların ortasında bulan Marry, artık sadece kendi hayatını kurtarmak için değil, bu acı dolu labirentten bir çıkış yolu bulup, çocukların kaderini değiştirmek için mücadele edecekti.
Ve dışarıda, belki de hiç ummadıkları bir çıkış kapısı, sessizce, sadece doğru anahtarın arandığı bir yerde…
Kaçışın İzinde: Zyra’nın Rehberliğinde
Marry ve Vanessa, labirentin karanlık koridorlarında çıkış ararken içlerinden gelen yankılar arasında sessizce ilerliyordu. Duvarların çatlaklarından süzülen hafif nem, adeta geçmişin acılarını fısıldarcasına havada asılıydı. Birden, uzaklardan, buz gibi soğuk bir ses yankılandı; sanki devasa bir dondurucu odadan geliyordu.
Vanessa’nın kalbi yerinden çıkacakmış gibi çarparken, Marry gözlerini kısarak sessizce Vanessa’ya baktı. İkisi de derhal koşarak sesin geldiği yöne doğru ilerlediler. Soğuk, sisli bir havayla kaplı geniş bir kapının önüne geldiklerinde, kapının üzerinde ince buz kristalleri dans ediyordu. Hızla kapıyı açtıklarında içeride beklenmedik bir manzara belirdi:
Uzun, kaslı, esmer tenli ve derin, etkileyici gözlere sahip bir adam, buz dolu dondurucu odada dikilmişti. Yüzündeki çizgiler, yılların acısını ve bu mekanın soğukluğunu yansıtıyordu. Adamın duruşu, hem bir direnişi hem de yorgunluğu simgeliyordu.
Vanessa, adamın varlığı karşısında hafifçe titreyen sesiyle konuştu:
" buradan çıkınca hipotermi geçirip intihar etmek pek iyi bir seçenek değil, değil mi?"
Adam, soğukkanlı bir tebessümle omuz silkti.
"Ben de zaten giyotini tercih ederim. Hem Buraya bilerek girmedim; intihar edecek kadar kaçık değilim."
Sözlerine alaycı bir ton eklercesine devam etti:
"Beni buraya Alastor kapattı, manyak adam."
Adam, kısa bir an için duraksadı, derin gözleri Vanessa’ya kilitlendi.
"Sen... sen Harley Candy'nin kızı, Vanessa Candy değil misin? Amma da büyümüşsün ya, Vanessa... Sen kimsin?" diye sordu.
Adam , hafifçe şaşkın ama sakin bir ifadeyle gözlerini kaldırdı ve cevap verdi:
"Ben Zyra... Benim hayatım, geçmişin acıları ve kayıplarla dolu. Ama artık bu labirentten çıkmak istiyorum. Benim için kurtuluş, sadece hayatta kalmak değil, aynı zamanda adaleti sağlamaktır."
Adamın yüzünde hafif bir tebessüm belirdi.
" Aynı zamanda Babanın eski iş ortağıyım ve buranın yeni müdürüyüm."
Sözcükleri havada asılı kaldı. Zyra, soğuk dondurucu odanın sert duvarlarını andıran bakışlarıyla, içeriye girmişti.
Marry, Alastor’un onu öldürmek istediğini içten içe biliyordu. Vanessa, hemen Zyra’ya dönerek:
"Bize çıkış yolu biliyor musun? Bir yol gösterebilir misin?" diye sordu.
Zyra, etrafı dikkatle gözlemledikten sonra derin bir sesle yanıtladı:
"Hanımlar, önden takip edin."
Vanessa ve Marry, Zyra’nın öncülüğünde sessizce ilerlemeye başladılar. Zyra, onları eski, paslanmış asansör sistemine götürdü. Bu asansör, yemek servisi için kullanılıyordu ve duvarlarda "Servis Asansörü" yazan solmuş levhalar vardı. Mekânın her köşesi, zamanın acımasız izlerini taşıyordu; zemin, yağlı ve eski tabakların kırıklarıyla kaplıydı.
Marry, asansörün kapısını açtığında zar zor sığabildi. Kapı, eski menteşelerinden ötürü gıcırdayarak kapanıyor, her adımında sanki geçmişin hayaletleriyle dolu bir hüzün taşıyordu. İlk önce Marry içeri girdi, ardından Vanessa ve son olarak Luka ve Yuhanna da aşağı kata indi.
Aşağı indiklerinde, koridor duvarlarının tamamı, derin intikam sözleriyle dolu yazılarla kaplıydı. Kimi yazıyordu:
> "Kederin ateşi, intikamın yakıcısıdır; geride kalanlar, asla unutulmaz."
"Geçmişin acısı, geleceğe yön veren bir kılıçtır; onu taşıyan, aynı zamanda yok eder."
"Her damla kan, bir hikayeyi anlatır; her yara, bir kefareti."
Bu sözler, odanın karanlık atmosferiyle birleşerek, hem umut hem de ölümün soğuk gerçeğini fısıldıyordu. Etraf, yukarıdaki resimlere benzeyen, parçalanmış robot figürleriyle doluydu. Bu robot kalıntıları, eski bir teknolojinin unutulmuş izleri gibi, kırık ve paslanmış metal parçalarından oluşuyordu. Her biri, geçmişin hem mekanik hem de duygusal çürümesini simgeliyordu.
Marry, gözleri duvardaki yazılara takıldı. Her kelime, intikamın ve acının derin yankılarını taşıyordu. Zihninde Alastor’un planı, ölüm ve yıkım, ama aynı zamanda özgürlüğün ve adaletin bir umudu beliriverdi. Vanessa, sessizce Marry’nin omzuna dokundu; o an ikisinin gözleri, karanlığın içindeki bu yazıların ardındaki gerçeği okuyordu.
Bu yolculuk, onlar için sadece bir çıkış yolu aramak değildi; aynı zamanda, geçmişin acı dolu izlerini silmek, geleceğe yeni bir umut taşımaktı. Zyra’nın önderliğinde ilerlerken, her adımda Alastor’un varlığı hissediliyordu; ancak artık, Marry ve Vanessa, bu acımasız labirentten kurtulmak için kendi kaderlerini çizeceklerdi.
Unutulmuş Kuklalar ve Melodi’nin Oyunu
Soğuk, kasvetli koridorlar boyunca ilerlerken Marry, Vanessa ve Zyra, labirentin karanlık gölgeleri arasında dikkatlice ilerliyorlardı. Her adım, beton zeminde yankılanıyor, tıpkı geçmişin unutulmuş çığlıkları gibi havada asılı kalıyordu. Ortamın rutubetli kokusu, eski makinelerin pas kokusuna karışmıştı.
Marry, elindeki fenerle çevreyi aydınlatmaya çalışırken bir anda garip bir yansıma fark etti. Gözlerini kıstı, önlerinde duran devasa bir figürü gördü. Fenerin ışığı titrek bir şekilde ilerledikçe, daha fazla figür belirdi. Derin gölgeler arasında dev, karanlık şekiller hareketsiz duruyordu.
Sonunda, onları daha net görebildiler.
Önlerinde 3 metre boyunda, pençeli, kafası çıplak bir iskelet şeklinde olan, üzerlerinde yırtık pelerinler taşıyan eski robotlar duruyordu. Metal vücutlarının bazı parçaları eksikti; kolları, bacakları ya da göğüs panelleri yer yer aşınmış, zamanın acımasız etkisiyle parçalanmıştı. Bazıları tamamen işlevsizdi, duvarlara yaslanmış şekilde durmuşlardı. Diğerleri ise hafifçe sallanarak sanki bekleyen bir avcı gibi hareketsiz bir şekilde dikiliyordu.
Vanessa’nın gözleri büyüdü. Derin bir iç çekerek fısıldadı:
"Bunları hayal meyal hatırlıyorum…"
Gözleri, duvardaki tozlu bir ekrana takıldı. Bir zamanlar çalışan bir güvenlik monitörü olmalıydı. Hafifçe çatlamış camın yansımasında, geçmişin hayaletleri canlandı. Derin bir nefes aldı ve devam etti:
"Babam hep çok meşguldü. Ben küçüktüm… O yüzden benimle vakit geçiremezdi. Ama Melodi adında bir robot vardı. Beni o büyüttü… Bana masallar okurdu, hikâyeler anlatırdı, oyunlar oynardı…"
Zyra, Vanessa’ya dönerek kaşlarını çattı ve soğuk bir sesle konuştu:
"Baban, çocuk bakımı için insanlara para vermek yerine robot yapmanın daha mantıklı olduğunu düşündü. Bu makineleri sırf para harcamamak için üretti. İlk başta seni de onlarla büyüttü, ama belirli bir süre sonra başarısız olduğunu fark etti ve ürettiği tüm robotları buraya attı."
Marry, gözlerini etrafındaki robotlara gezdirdi. Hepsi unutulmuş, terk edilmiş ve zamanın tozuna gömülmüştü. Ancak gözlerindeki kırmızı ışıklar hâlâ sönmemişti.
Zyra, Vanessa'nın omzuna dokunarak ciddi bir şekilde ekledi:
"Bunlar yapay zekâya sahipti. Bunca zaman burada kapalı kaldıkları için her şeyi unuttuklarını sanıyorsan yanılıyorsun. Unutmadılar… Belki de onlara yapılanları hatırlıyorlar. Ve bir insana yeniden güvenme olasılıkları oldukça düşük."
Tam o sırada, bir ses duyuldu.
İnce, melodi dolu bir çocuk şarkısı yankılandı.
> "Kuklalar döner, ışıklar söner,
Gece gelir ve oyun biter."
"Gözlerini kapat, rüyaya dal,
Şimdi sıra sende, hadi oyna bakalım."
Vanessa bir anda dondu. Gözleri büyüdü, kalp atışları hızlandı.
"Bu… Bu Melodi’nin sesi!" dedi fısıltıyla.
Şarkının geldiği yöne doğru ilerlediler. Koridorun sonunda büyük, metal bir kapı vardı. Kapının arkasından gelen parlak, renkli ışıklar gözlerini kamaştırdı. Vanessa tereddüt etmeden kapıyı açtı ve içeride gördükleri manzara karşısında nefesleri kesildi.
Burası, adeta terk edilmiş bir oyun alanıydı. Renkli ama solmuş duvar resimleri, aşınmış oyuncaklar ve tavandan sarkan devasa bir kukla sahnesi vardı. Zeminde eski peluş oyuncaklar dağınık haldeydi. Tavandan sarkan, ipleri kopmuş kuklalar yavaşça sallanıyordu. Mekânın tam ortasında, uzun boylu, mikrofon tutan bir figür duruyordu.
Melodi.
Vanessa’nın bahsettiği robot.
Ama artık o eski, sevecen figürden çok uzaktaydı.
Melodi, uzun etekli bir kıyafet giymişti. Tavşan kulakları bir maskeye dönüşmüş, yüzü soluk ve ürkütücü bir hale bürünmüştü. Gözleri, mavi bir ışıkla parlıyordu. Hafifçe başını yana eğdi, yüzünde sahte bir gülümseme vardı.
"Vanessa… Tatlı Vanessa… Ne kadar da büyümüşsün!"
Vanessa, titreyerek bir adım öne çıktı.
"Melodi… Gerçekten sen misin?"
Melodi, başını eğdi ve mikrofona konuştu:
"Beni terk ettiğini sanmıştım… Ama geri döndün. Oyun oynamaya geldin, değil mi?"
Marry, bu durumdan hoşlanmadığını hissederek geri çekildi. Zyra ise Melodi’yi dikkatle izliyordu.
Melodi, yavaşça elini uzattı.
"Size yardım edebilirim. Ama önce, biraz eğlenelim…"
Oyun alanının içine doğru yürüdü ve bir kapıyı açtı. Vanessa ve Marry, çekingen bir şekilde içeri girdiler. Oda, rengarenk ışıklarla aydınlatılmıştı. Tavanda dönen lambalar, gölgeleri değiştiriyor, etrafta yankılanan mekanik kahkahalar garip bir huzursuzluk yaratıyordu.
Bir anda, metal bir kapı gürültüyle kapandı.
Vanessa ve Marry arkasını döndüğünde, Melodi’nin yüzündeki sahte gülümseme kaybolmuştu.
Ellerini kaldırdı ve tiz bir sesle konuştu:
"Kuklalar iplerini kesemez, Vanessa…"
Gözleri kırmızıya döndü, sesi yankılandı:
"Artık ipleri elinde tutan benim.
Ve sen…"**
Yavaşça başını yana eğdi, tiz bir kahkaha attı.
"Şimdi benim küçük kuklam oldun."
Kapının ardında yankılanan Vanessa’nın sesi, mekânın her köşesine yayıldı.
Karanlığın içinde yeni bir oyun başlamıştı.
DEVAM EDECEK…
Bölüm etkileşimi
