2. bölüm / 2
~BİRİNCİ DERECEDEN NEFRET~2.Bölüm- GİZLİ YARALAR VE ORTAK TEHLİKE
Bölümler 2Şu an: 2.Bölüm- GİZLİ YARALAR VE ORTAK TEHLİKE
- 1 1.bölüm- ZİRVEDEKİ KIVILCIM4.217 kelime
- 2 2.Bölüm- GİZLİ YARALAR VE ORTAK TEHLİKE3.240 kelime · Okuduğun bölüm
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Ertesi sabah Özel Bilge Koleji'nin koridorlarında hava dünden çok daha farklıydı. Gece parkta yaşanan o yakınlaşmadan sonra Nila, Arda'yı ilk kez uzaktan izlerken içinde bambaşka bir fırtına koptuğunu hissediyordu. Arda ise her zamanki gibi mesafeli ve soğuk görünmeye çalışsa da, Nila ile göz göze geldiklerinde o zırhın çatladığı rahatça fark ediliyordu.
Sınav dönemi yaklaşırken, edebiyat projesi için kütüphanede tekrar bir araya gelmek zorunda kaldılar.
Nila: (Masaya dosyaları sertçe bırakarak) "Dünkü olaydan sonra hâlâ hiçbir şey olmamış gibi davranabileceğini mi sanıyorsun, Arda?"
Arda: (Kalemle masada hafifçe vurarak, alaycı ama yorgun bir sesle) "Ne olmuş ki dün gece? Alt tarafı biraz temiz hava aldık, ders kurdu."
Nila: (Gözlerini kısarak, sinirle) "Temiz hava mı? Dün gece o ringde neredeyse canını veriyordun! Ve sen hala bunu saklamaya çalışıyorsun."
Arda bir anda kalemi bıraktı. Mavi gözlerindeki o alaycı parıltı saniyeler içinde yerini buz gibi bir ciddiyete bıraktı. Sandalyesini geriye itip masaya biraz daha yaklaştı.
Arda: "Ben kimseden yardım istemedim Nila. Beni orada görmeni de istemezdim. Hayatım seni ilgilendirmez dedim."
Nila: "İlgilendiriyor! Çünkü o öfkeyle kendini yok ediyorsun. Babana ya da geçmişine boyun eğmek zorunda değilsin."
Arda: (Sesini alçaltarak ama tehlikeli bir tonda) "Babamın adını ağzına alma. Sen o adamın masaya vurduğu yumruğun sesini hiç duydun mu? Sen o evin içinde nefes almanın ne demek olduğunu bilemezsin."
Kütüphanenin sessiz köşesinde aralarındaki gerilim tavan yaptı. Nila, Arda’nın gözlerindeki o derin acıyı gördüğünde az önceki öfkesi anında eridi. Elini uzatıp Arda’nın masanın üzerinde sıkmaktan parmak eklemleri beyazlamış elinin üzerine koydu.
Nila: (Yumuşak ama kararlı bir sesle) "O evde değiliz artık, Arda. Buradayız. Ve yalnız değilsin."
Arda, Nila’nın elinin sıcaklığını elinde hissettiğinde derin bir nefes aldı. İçindeki o azgın fırtına, bu dokunuşla ilk defa biraz olsun yatışır gibi oldu. Fakat bu huzur çok uzun sürmedi.
Kütüphanenin kapısı sertçe açıldı. İçeriye giren okul müdürü ve arkasındaki iki güvenlik görevlisi doğrudan onların masasına doğru yürümeye başladı.
Müdür: "Arda Karadağ! Hakkında okula gelen bazı şikayetler var. Özellikle okul dışındaki o yeraltı dövüş salonlarıyla adının anılması... Müdürlük odasına geliyorsun, hemen."
Nila şok içinde ayağa kalktı. Arda ise soğukkanlılığını bozmadan sandalyesinden kalktı, ceketini omuzlarına attı ve müdüre bakmadan önce Nila’ya dönüp kısık sesle fısıldadı:
Arda: "Sana söylemiştim Nila... Beni hayatına almak tehlikeli."
Müdürün odasındaki gerginlik, odadaki ağır ahşap kokusuna karışmış bir şekilde boğucuydu. Arda, müdürün masasının önünde elleri cebinde son derece rahat durmaya çalışsa da, çene kemiklerinin kasılmasından içindeki öfkeyi bastırmakta zorlandığı belli oluyordu.
Nila ise kapının dışındaki koridorda bir ileri bir geri yürüyordu. Onu orada tek başına bırakmaya niyeti yoktu. Zirve yarışı, okul birinciliği, disiplin cezaları... Hiçbiri şu an umrunda değildi.
Müdürün odasının kapısı aniden açıldı. Arda dışarı çıktığında yüzünde her zamanki o alaycı, soğuk maskesi vardı ama gözleri yorgundu.
Nila: (Hemen Arda’nın yanına koşarak) "Ne dediler? Bir ceza verdiler mi? Okuldan uzaklaştırma falan..."
Arda: (Nila’ya bakıp hafifçe gülümsedi) "Sakin ol ders kurdu. Kanıtları yok. Sadece birilerinin yaptığı asılsız bir ihbar. Şimdilik takipteler, o kadar."
Nila: "İhbar mı? Kim yapabilir ki böyle bir şeyi?"
Arda: "Okulda beni çekemeyen ya da o dünyaya girdiğimi fark eden biri. Çok da önemli değil."
Nila: "Nasıl önemli değil Arda? Geleceğin söz konusu! Geleceğini böyle bir şey yüzünden tehlikeye atamazsın."
Arda bir an durdu. Koridorun ortasında Nila’ya doğru bir adım yaklaştı. Aralarındaki mesafe azaldığında Nila’nın yeşil gözlerindeki katıksız endişeyi gördü.
Arda: (Fısıltıyla) "Sen gerçekten benim geleceğimi önemsemediğimi mi sanıyorsun Nila? Benim bir geleceğimin olmasına izin verilmedi ki..."
Nila: "O zaman o geleceği sen kuracaksın! Babanın çizdiği sınırların ya da yeraltı dünyasının dışında bir gelecek. Ve ben o projeyi tamamlayıp ikimizin de o zirvede kalmasını sağlayacağım. Duydun mu beni?"
Arda, Nila'nın gözlerindeki bu amansız kararlılık karşısında bir kez daha büyülendi. Yüzündeki sert ifade yavaşça yumuşadı.
Arda: "Sen gerçekten garip bir kızsın, Nila Kaya. Herkes benden uzak durmaya çalışırken sen tam ortama atılıyorsun."
Nila: (Çenesini yukarı kaldırarak) "Çünkü ben pes etmem Arda Karadağ. Bunu öğrenmiş olman gerekiyordu."
Arda: (Gülümseyerek) "Pekâlâ birincim. O zaman şu kütüphanedeki projeyi bitirelim. Ama önce... Yarın akşam için bir planımız var."
Nila: (Kaşlarını çatarak) "Ne planı?"
Arda: "Beni o dünyadan uzak tutmak istiyorsan, benimle gelmek zorundasın. Seni kendi gizli sığınağıma götüreceğim."
Nila’nın kalbi hızla çarpmaya başladı. Arda'nın ne kastettiğini tam olarak anlayamasa da, onun iç dünyasına bir adım daha yaklaşacak olmanın heyecanı göğsünü sarmıştı.
Ertesi gün okul çıkışı, güneş gökyüzünde yavaşça kaybolurken hava hafiften serinlemeye başlamıştı. Nila, okulun arka bahçesindeki büyük meşe ağacının altında bekliyordu. İçindeki o tedirgin ama bir o kadar da kabaran merak duygusu, parmaklarının ucuna kadar hissediliyordu.
Birkaç dakika sonra siyah deri ceketiyle Arda köşeden göründü. Yüzündeki hafif morluklar artık sarıya dönmeye başlamıştı ama adımları dünküne göre çok daha kararlıydı.
Arda: (Nila'nın önünde durarak hafifçe tek kaşını kaldırdı) "Bekletmedim umarım, ders kurdu?"
Nila: (Kollarını göğsünde birleştirip hafifçe gülümsemesini saklamaya çalışarak) "Bekletseydin projeyi tek başıma bitirip adımı tek yazacaktım zaten. Hani neresi bu gizli sığınak?"
Arda: "Takip et ve gör."
Arda öncülük etti, Nila ise arkasından onu izledi. Şehrin kalabalık caddelerinden uzaklaşıp, terk edilmiş sanayi bölgesine doğru ilerlediler. Paslı demir yığınlarının ve eski, camları kırık fabrikaların olduğu bu bölge ilk başta Nila'yı biraz ürkütse de Arda'nın kararlı adımları ona güven veriyordu.
Sonunda, etrafı sarmaşıklarla kaplı, dışarıdan bakıldığında sıradan bir depo gibi duran eski iki katlı bir binanın önünde durdular. Arda cebinden çıkardığı paslı bir anahtarla ağır demir kapıyı açtı.
İçeri girdiklerinde Nila gördüğü manzara karşısında adeta soluğu kesildi.
Burası dışarıdan göründüğü gibi yıkık dökük bir yer değilmiş gibiydi. Duvarları eski tuğla bırakılmış, ortada devasa bir çalışma masası, masanın üzerinde dağınık halde duran çizimler, eskizler ve gitar vardı. Köşede ise Arda'nın ringdeki o hırsını atabildiği, kendi elleriyle kurduğu profesyonel bir kum torbası duruyordu. Burası, Arda'nın dış dünyadan ve o baskıcı babasından kaçıp sığındığı tek özgürlük alanıydı.
Nila: (Etrafı hayranlıkla inceleyerek) "Burası... Burası inanılmaz. Bunu sen mi yaptın?"
Arda: (Omuz silp kapıyı kapatarak) "Burayı ilk bulduğumda sadece yıkık dökük bir harabeydi. Ama burası benim evimden çok daha fazla ev gibi hissettiriyor. Kimse yok. Kurallar yok. Sadece ben varım."
Nila, Arda’nın sesindeki o derin yalnızlığı ve kırılganlığı bu kez kelimelerinde değil, sığınağın her köşesinde hissetti. Masanın üzerine yaklaştı, orada duran kağıtlardan birini eline aldı. Kağıtta muazzam bir mimari çizim vardı.
Nila: (Şaşkınlıkla başını kaldırarak) "Sen mimarlıkla mı ilgileniyorsun? Çizimlerin... harika."
Arda: (Gözlerini kaçırıp hafifçe gülümsedi) "Babamın planlarına göre benim şirket yönetmem, Karadağ holdingin başına geçmem gerekiyor. Sanat ya da tasarım onun dünyasında 'zaman kaybı'. Ama burası benim kendi ellerimle yarattığım tek gerçek dünya."
Nila, Arda’ya doğru bir adım attı. Aralarındaki o buzdan duvarların yavaş yavaş nasıl eridiğini, o sert kabuğun altındaki inceliği görmek kalbinde fırtınalar koparıyordu.
Nila: "Baban ne isterse istesin Arda... Senin ne istediğin önemli. Ve bu çizimler... inanılmaz yeteneklisin."
Arda, Nila’nın gözlerindeki o samimiyeti ve hayranlığı gördüğünde yutkundu. Aralarındaki mesafe o kadar azaldı ki, ikisinin de nefesi birbirine karıştı. Arda elini uzatıp Nila’nın saçlarına dokundu, parmakları yumuşakça kahverengi teller arasında gezindi.
Arda: (Fısıltıyla) "Nila... Sen beni değiştiriyorsun. Ve bu beni korkutuyor."
Nila: (Gözlerini Arda'nın mavi gözlerinden ayırmadan) "Korkma Arda... Bu defa yalnız değilsin."
İkilinin arasındaki o uzun zamandır biriken tüm o çekim, nefret kılıfından sıyrılarak yerini kaçınılmaz bir yakınlaşmaya bıraktı. Arda’nın dudakları Nila’nın dudaklarına yaklaştığında, sığınağın dışındaki rüzgarın sesi bile sessizliğe gömüldü...
Arda'nın dudakları Nila'nın dudaklarına yaklaşmışken, odadaki o ağır ve büyüleyici hava bir anda Nila'nın zihninde yankılanan mantık sesleriyle sarsıldı. Nila geri çekildi, derin bir nefes alarak aradaki mesafeyi hemen açtı. Kalbi göğsünü dövüyordu ama zihni o an için duruma el koymuştu.
Nila: (Geri çekilip saçlarını düzelterek, kendi kendine fısıldar gibi) "Biz ne yapıyoruz böyle? Düşmanıyız, birbirimizi sevmiyoruz, biz sadece iki azılı rakibiz..."
Arda, Nila’nın bu ani geri çekilişi karşısında şaşkınlıkla durdu. Mavi gözlerindeki o yumuşak ifade yerini kısa bir afallamaya bıraktı.
Arda: (Kaşlarını hafifçe çatarak) "Nila? Ne oluyor birden bire?"
Nila çantasını omzuna astı, masanın üzerindeki dağınık kağıtları hızla toparlayıp içine tıktı. Yüzüne o bildik, kararlı ve mesafeli maskesini yeniden takmaya çalışıyordu ama yanaklarındaki hafif kızarıklık hâlâ ele veriyordu.
Nila: "Hiçbir şey olmuyor, Arda. Sadece çizgiyi aşıyoruz. Unutma ki biz edebiyat projesinde bile zorunlu ortaklarız. Okulda herkes bizi konuşuyor, aramızdaki rekabet hoca tarafından bile tescillendi."
Arda: (Hafifçe gülümseyerek, ama gözlerinde hala o yoğun kıvılcımla masaya yaslanıp) "Yani şimdi bütün bunları 'düşman' kuralına göre mi değerlendiriyorsun, yeşil göz?"
Nila: (Kapıya doğru yürürken başını çevirip sert bir ses tonu takınmaya çalışarak) "Kesinlikle öyledir! Hadi, daha fazla burada vakit kaybetmeyelim. Projenin yarım kalan kısımları var ve derslere geç kalıyoruz. Hadi derse geçelim!"
Arda, Nila'nın bu kaçışını ve kendini koruma çabasını net bir şekilde görüyordu. Dudaklarında tatlı, meydan okuyan bir tebessüm belirdi. Sandalyesinin üzerindeki ceketini alıp onun peşinden yürüdü.
Arda: "Pekâlâ birincim... Nasıl istersen. Ama unutma, bazı çizgiler bir kez aşıldıktan sonra geri dönüşü yoktur."
Sığınaktan çıkıp okul yoluna koyulduklarında, aralarındaki o buz gibi düşmanlık maskesi artık tamamen erimiş, yerine her an patlamaya hazır, tatlı ve tehlikeli bir gerilim bırakmıştı. Nila ne kadar uzak durmaya çalışır çalışsın, Arda'nın dünyasına bir kez adım atmıştı ve geri dönüşü yoktu.
Nila’nın koyduğu o anlık mesafe, sığınaktaki havalandırılmamış odaya düşen ince bir gölge gibiydi. Arda, ceketini omzuna atıp kapıyı kilitlerken yüzünde ne bir bozulma ne de geri adım atma emaresi vardı. Aksine, Nila’nın bu aşırı çabası, aralarındaki çekimin gücünü bir kez daha tescillemişti.
İkili, sanayi bölgesinin soğuk rüzgarı eşliğinde durağa doğru yürümeye başladı. Nila adımlarını olabildiğince hızlı atıyor, gözlerini yoldan ayırmamaya çalışıyordu. Kalbinin ritmi hâlâ normale dönmemişti.
Nila: (Rüzgardan uçuşan saçlarını kulağının arkasına iterek) "Yarın sınıfa girdiğimizde her zamanki gibi davranacağız. Arda Karadağ ve Nila Kaya. İki rakip. Kimsenin aklına başka bir şey gelmeyecek."
Arda: (Elleri ceplerinde, hafif alaycı bir gülüşle) "Gözlerinin içindeki o ateşi saklayabileceğinden eminsen, benim için sorun yok ders kurdu. Ama unutma, sınıftakiler salak değil. Birbirimize bakışımız bile değişti."
Nila: (Durup hışımla Arda’ya dönerek) "Benim bakışım falan değişmedi! Ben hâlâ o birincilik koltuğunda oturuyorum ve sen hâlâ benim rakibimsin."
Arda: (Aralarındaki mesafeyi sıfırlayacak kadar yaklaşarak, sesini fısıltıya düşürdü) "Öyle olsun, birincim. Yarın sabah panoda görüşürüz."
ERTESİ SABAH: ÖZEL BİLGE KOLEJİ
Ertesi sabah okulun koridorları yine her zamanki gibi cıvıl cıvıldı. Ancak bu kez havadaki gerilim sadece başarı sırası değil, edebiyat projesinin ilk taslak teslimiydi.
Nila, kütüphanede gece geç saatlere kadar düzenlediği sunum dosyasıyla sınıfa girdi. Sırasına geçtiğinde, masanın üzerinde küçük, siyah bir kutu buldu. Kutunun üzerinde zarif bir el yazısıyla yazılmış tek bir not vardı:
"Çizginin bu tarafında kalman için. -A."
Nila şaşkınlıkla kutuyu açtı. İçinde, üzerinde yeşil bir taş bulunan oldukça şık ve sade bir ayraç duruyordu. Tam o sırada Arda sınıfın kapısından içeri girdi. Üzerindeki okul forması her zamanki gibi hafif dağınıktı ama yüzündeki morlukları kapatmak için ekstra bir çaba sarf etmemişti.
Gözleri anında Nila’yı buldu. Kutuyu ve ayracı gören Arda, dudaklarının kenarıyla hafifçe gülümsedi ve en arka sırasına doğru yürüdü.
Nila ayracı parmaklarının arasında sıktı. İçindeki ses, onun sadece bir rakip olduğunu söylese de, kalbi Arda’nın bu ince ve gizemli tavırlarına karşı koymakta her geçen saniye daha da zorlanıyordu.
Edebiyat öğretmeni sınıfa girdiğinde herkes yerine oturdu.
Öğretmen: "Evet gençler, projelerinizin ilk taslaklarını topluyorum. Nila ve Arda, sizin çalışmanızı özellikle merak ediyorum. Çatışma ve ironi konusunu en iyi sizin işleyeceğinizi düşünmüştüm."
Nila ayağa kalkıp dosyayı öğretmenin masasına bıraktı.
Nila: "Tüm analizler tamamlandı hocam. Çatışmanın nasıl bir ironiye dönüştüğünü en ince ayrıntısına kadar yazdık."
Sınıfın arkasından Arda'nın alaycı ama derin sesi yükseldi:
Arda: "Bizzat yaşayarak analiz ettik desek daha doğru olur hocam."
Sınıftan hafif kıkırdamalar yükselirken Nila arkasını dönüp Arda’ya sert bir bakış attı. Arda ise arkasına yaslanmış, mavi gözlerindeki o tehlikeli pırıltıyla Nila'yı izliyordu.
Okul çıkışında Nila çantasını toplarken telefonu titredi. Bilinmeyen bir numaradan gelen kısa bir mesajdı:
"Sığınağa geri dönmem gerekiyor. Benden uzak dur dedin ama bu gece yine oradayım. Gelme."
Nila mesajı okuduğu an Arda'nın başının yine belada olduğunu anladı. Arda ona "gelme" diyordu ama Nila, onun kendini imha etmesine göz yumamazdı.
Düşmanlık ve hırsla başlayan bu yolculuk, artık kontrol edemediği bir koruma içgüdüsüne ve çekime dönüşmüştü. Nila çantasını hızla fermuarladı ve sınıftan dışarı koştu.
Okul kapısından adeta fırtına gibi çıkan Nila, adımlarını hızlandırırken zihninde beliren soruları susturmaya çalışıyordu. Sonbaharın serin rüzgarı yüzünü yalayıp geçerken, elindeki telefona yeniden baktı. Arda’nın attığı mesaj ekranda duruyordu: "Sığınağa geri dönmem gerekiyor. Benden uzak dur dedin ama bu gece yine oradayım. Gelme."
"Gelme," demişti Arda. Ama Nila, onun bu "gelme" çağrısının arkasındaki gizli yardım çığlığını duyabiliyordu. Arda Karadağ, kendi kendini felakete sürüklemek konusunda bir uzmandı ve Nila’nın buna izleyici kalmaya hiç niyete yoktu. Mantığı ona durmasını, kendi hayatına bakmasını, okul birinciliğine odaklanmasını fısıldıyordu. Ama kalbi... Kalbi çoktan o karanlık sanayi bölgesine doğru yola çıkmıştı bile.
Otobüse bindiğinde pencereden dışarıyı izledi. Şehrin sarı, solgun ışıkları camdan akıp gidiyordu. Nila, çantasına sımsıkı sarılmıştı. İçinde Arda’nın sabah masasına bıraktığı o yeşil taşlı ayraç duruyordu. Düşmandılar, değil mi? Rakiptiler. Birbirlerinin zayıflıklarından beslenmeleri gerekirdi. Peki ama neden Arda’nın canı her yandığında Nila’nın da göğsüne amansız bir ağrı saplanıyordu?
Sanayi bölgesine vardığında etraf zifiri karanlıktı. Eski depoların ve terk edilmiş binaların arasından geçerken adımlarını sessiz atmaya çalıştı. Rüzgar, paslı tenekeleri çarparak tekinsiz bir melodi icra ediyordu. Nila, sarmaşıklarla kaplı o eski iki katlı binanın önüne geldiğinde derin bir nefes aldı.
Demir kapı hafifçe aralıktı. Buraya birilerinin zorla girmiş olabileceği düşüncesi Nila’nın tüylerini diken diken etti. İçeriye süzüldü.
Görkemli ama hırpalanmış sığınağın içi, dün akşamkinden çok farklı bir atmosferle kaplıydı. Işıklar kapalıydı; sadece köşedeki eski masa lambasının cılız sarı ışığı odayı aydınlatıyordu. Yerlere saçılmış mimari çizimler, devrilmiş sandalyeler... Odada bir arbede yaşandığı her halinden belliydi.
Nila: (Fısıltıyla, korku dolu bir sesle) "Arda?"
Gölgenin içinden ağır, düzensiz bir nefes sesi yükseldi. Nila sesin geldiği tarafa, kum torbasının arkasındaki karanlık köşeye doğru koştu. Arda, sırtını tuğla duvara yaslamış, yerde oturuyordu. Siyah tişörtü yırtılmış, sol şakağından süzülen taze kan boynuna doğru akmıştı. Dudaklarının kenarındaki patlak dünkünden çok daha kötü görünüyordu.
Nila dizlerinin üzerine çöküp ellerini Arda’nın yüzüne doğru uzattı ama dokunmaya korktu.
Nila: "Arda! Ne oldu buraya? Kim yaptı bunu sana?"
Arda, ağırlaşmış göz kapaklarını araladı. Mavi gözleri bulanıktı ama Nila’yı gördüğü an içindeki o sert, ulaşılmaz ifadeye sığınmaya çalıştı.
Arda: (Pürüzlü ve kısılan sesiyle) "Sana... gelme demiştim, Nila. Söz dinlemek... senin güçlü yönün değil, değil mi?"
Nila: (Gözlerinden süzülen bir damla yaşı tutamayarak) "Kes sesini Arda! Bak kendine! Bu halde hâlâ ukalalık yapıyorsun! Kim geldi buraya?"
Arda: (Başını geriye, duvara yaslayarak acıyla bir nefes verdi) "Babamın adamları... Burayı bulmuşlar. Çizimlerimi, hayallerimi... Her şeyi mahvettiler."
Nila etrafa baktı. Yerdeki mimari çizimlerin üzerinde bot izleri vardı. Bazıları yırtılmış, bazıları ise üzerlerine basılarak ezilmişti. Selim Karadağ, oğlunun sadece bedenini değil, ruhunu ve sığındığı tek özgürlük alanını da yok etmek istemişti.
Nila: "O adam... O adam bir canavar."
Arda: "O benim babam, Nila. Ve bana ait olan her şeyi yok etmeden durmayacak. Benim bir geleceğimin olmasına izin vermeyecek. Seni bu yüzden uzak tutmaya çalışıyorum. Benim yanımda olan herkes ezilir."
Nila yerdeki yırtılmış kağıt parçalarından birini topladı. Arda’nın günlerce emek verdiği, ince ince çizdiği bir bina maketinin projesiydi. Nila kağıdı göğsüne bastırdı ve gözlerini Arda’nın kırgın, pes etmiş mavi gözlerine dikti.
Nila: "Beni ezemezler Arda. Sen bile beni ezemedin, babanın adamları mı ezecek? Sırf o adam seni kırabildiğini sansın diye burada öylece yatıp kan kaybetmene izin vermeyeceğim."
Nila hızla ayağa kalktı. Sığınaktaki küçük banyoya gidip temiz bir bez ve su dolu bir kap getirdi. Arda’nın yanına tekrar oturdu. Bezi suya batırıp hafifçe Arda’nın şakağındaki yaraya bastırdı. Arda acıyla dişlerini sıktı, refleksle Nila’nın bileğini yakaladı.
Aralarındaki temas, o an odadaki tüm soğukluğu ve yıkımı yok etti. İkisinin de nefesi birbirine karışıyordu. Arda’nın parmakları Nila’nın bileğini sıkıyordu ama bu bir tehdit değil, bir tutunma çabasıydı.
Arda: (Kısık, titrek bir fısıltıyla) "Neden gitmiyorsun Nila? Benden nefret etmen gerekiyordu. Okulda beni yenmek için gün sayman gerekiyordu."
Nila: (Gözlerinin içine bakarak, bezi yavaşça yanağında gezdirdi) "Seni okulda yeneceğim Arda. Ama adil bir şekilde. Senin böyle parçalanmana izin vererek değil. Sen düşersen, ben kimi yeneceğim?"
Arda’nın dudaklarında acı ama ilk kez katıksız, samimi bir gülümseme belirdi. Nila’nın elini tutan parmakları gevşedi, bileğinden yukarı kayarak Nila’nın elini kendi yanağına bastırdı.
Arda: "Sen gerçekten çıldırmışsın ders kurdu..."
Nila: "Belki de. Ama bu gece buradan ikimiz birlikte çıkacağız. Yaraları saracağız, çizimleri yeniden toplayacağız. Ve yarın sınıfa girdiğimizde, o babana ve dünyaya karşı dimdik duracaksın."
Arda, Nila’nın yüzündeki o sarsılmaz inancı gördüğünde içindeki karanlık bir nebze olsun dağıldı. Yıllardır ilk kez yalnız olmadığını, arkasında duran birinin varlığını hissetti.
Nila, Arda’nın kalkmasına yardım etti. Omuz omuza verip yerdeki dağılmış kağıtları toparladılar. Yırtık çizimleri masanın üzerine dizdiler. Gece boyunca, sığınağın loş ışığı altında yan yana oturdular. Nila onun yaralarını pansuman etti, Arda ise ilk kez babasının yarattığı o karanlık dünyayı, çocukluğunda yaşadığı o ağır baskıları Nila’ya tek tek anlattı.
Şafak sökerken, sığınaktan çıktıklarında hava henüz tam anlamıyla aydınlanmamıştı. Sanayi bölgesinin üzerini kaplayan gri bulutlar, sabahın ilk ışıklarıyla birlikte hafifçe aralanıyordu. Sokak lambalarının birer birer sönüşünü izlerken, Nila ve Arda yan yana, sessizce otobüs durağına doğru yürüdüler. Aralarındaki o eski, amansız düşmanlık yerini kelimelerle ifade edilemeyecek kadar ağır ve derin bir kabullenişe bırakmıştı.
Nila, adımlarını Arda’nın yavaşlayan temposuna uydurmaya çalışıyordu. Arda’nın aldığı darbeler yüzünden her adımı hafifçe aksıyor, ama başını her zamanki gibi dik tutmaya gayret ediyordu. Nila, yan gözle onun profiline baktı. Dün gece o soğuk betonun üzerinde babasının yok ettiği çizimleri toplarken gözlerinde gördüğü o çaresiz çocuk, şimdi yeniden o sert, ulaşılmaz adamın arkasına saklanmaya çalışıyordu.
Nila: (Sessizliği bozarak, kollarını soğuktan korunmak için kendine sararak) "Yarın okulda babanın adamlarının ya da müdürün tekrar geleceğinden korkmuyor musun?"
Arda duraksadı. Rüzgar sarı saçlarını alnına doğru savururken, gözlerini boş caddeden ayırmadan hafifçe gülümsedi.
Arda: "Selim Karadağ bir şeyi bir kez yok ettiğini düşündüyse, bir daha arkasına bakmaz Nila. O dün gece buraya gelerek benim ruhumu tamamen ezdiğini sandı. Çizimlerimi yırttığında, beni o ringden de bu hayallerden de vazgeçirdiğini düşündü."
Nila: "Ama vazgeçmedin."
Arda: (Başını Nila’ya çevirdi, mavi gözlerinde uzun zamandır olmayan bir kıvılcım vardı) "Vazgeçmedim. Çünkü sen o yırtık kağıt parçalarını yerden toplarken bana bir şey hatırlattın, ders kurdu. Bir binayı yıkabilirsin ama temelini yok edemezsin. Benim temelimi o adam atmadı."
Nila bu sözler karşısında boğazının düğümlendiğini hissetti. Çantasının içindeki yeşil taşlı ayraca eli gayriihtiyari kaydı. Arda’nın ona verdiği bu küçük hediye, aslında aralarındaki o gizli sözleşmenin bir simgesiydi.
Otobüs geldiğinde içeri geçip en arka sıraya oturdular. Sabahın bu erken saatinde araç tamamen boştu. Camlara vuran yağmur damlaları eşliğinde okula doğru ilerlerken, Nila başını hafifçe koltuğa yasladı. Uykusuzluktan gözleri yanıyordu ama içindeki o garip huzur, yorgunluğundan çok daha baskındı.
Arda, elini yavaşça Nila’nın oturduğu koltuğun arkalığına uzattı. Parmakları Nila’nın omzuna hafifçe değdiğinde, ikisi de birbirine bakmadı ama aralarındaki o elektriklenmeyi ikisi de tüm hücrelerinde hissetti.
Arda: (Kısık bir sesle) "Bugün sınıfa girdiğimizde yine o birincilik için savaşacağız, değil mi?"
Nila: (Hafifçe gülümseyerek başını ona döndürdü) "Tabii ki. Sırf dün gece sana pansuman yaptım diye matematik sınavında sana acıyacağımı sanıyorsan çok yanılıyorsun, Karadağ. Seni o koltuktan indirmek hâlâ benim bir numaralı hedefim."
Arda: (O tanıdık, alaycı tebessümüyle) "İşte benim tanıdığım Nila Kaya. Ben de zaten kolay pes eden bir rakip istemezdim."
Okulun nizamiyesinden içeri girdiklerinde saat sekizi geçiyordu. Bahçede toplanan öğrenciler, sabahın soğuğunda elinde kahve bardağıyla duran Arda ve yanında kararlı adımlarla yürüyen Nila’yı gördüklerinde fısıltılar anında yükseldi. Sınıftakiler onların arasındaki o bitmek bilmeyen rekabeti biliyordu, ama ilk kez ikisini okula bu kadar erken ve yan yana girerken görüyorlardı.
Sınıfa geçip sıralarına oturduklarında, edebiyat öğretmeni içeri girdi. Masanın üzerindeki projelere göz gezdirirken, gözleri Nila ve Arda’nın teslim ettiği dosyaya takıldı.
Öğretmen: "Nila, Arda... Dün gece teslim ettiğiniz proje taslağını inceledim. Zıtlıkların uyumu ve rekabetin getirdiği dinamizm üzerine yazdıklarınız gerçekten muazzam. Sanki birbirinizin zihnini okuyormuş gibi bir bütünlük yakalamışsınız."
Sınıftan bir "ooo" sesi yükseldi. Nila yanaklarının kızardığını hissederek başını öne eğdi. Hemen arkasından Arda'nın sırasından gelen hafif kıkırdama sesini duydu.
Nila çantasından defterini çıkardı ve arasına Arda’nın hediyesi olan yeşil taşlı ayracı yerleştirdi. Sayfayı açtığında içinden bir not daha düştü. Arda’nın sabah sınıfa girmeden önce çaktırmadan defterin arasına sıkıştırdığı son nottu bu:
"Yıkıntıların arasından birlikte çıktık ders kurdu. Şimdi bu zirveyi paylaşma vakti. Ama sadece şimdilik."
Nila notu okurken gülümsedi ve başını hafifçe arkaya kırıp Arda’ya baktı. Arda, sırasında arkasına yaslanmış, elindeki kalemi parmaklarının arasında çevirerek ona bakıyordu.
Bölüm etkileşimi
