Hırsın İlk Kurbanı

Vaveyla Yazarı: nissyan ⭐

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 4Şu an: Hırsın İlk Kurbanı

İyi olmak ne demekti? Kötülük yapmamak mıydı? Sanki iyi olmak için susmak, geri çekilmek, kimseyi rahatsız etmemek, hep doğru yerde durmak, bazı şeyleri sineye çekmek gerekiyormuş gibi.

Ben kötülük yapmıyordum. Yalnızca... Hiçbir şey yapmıyordum işte. Hep arada, sınırda ve nötr.

İçimde bir şey yanlış olduğunda onu susturuyordum. Birine kızdığımda, haklı bile olsam içime atıyordum. Biri haddini aştığında gülümseyip geçiyordum. Sonra da kendime aferin diyordum: Bak, yine olaysız atlattın.

Olaysız. Ne kadar da güzel ve zehirli bir kelime.

Kimseyle tartışmıyorsan iyisin. Söylenenleri yapıyorsan iyisin. Kimseye karışmıyorsan iyisin. Kimse senden rahatsız değilse iyisin.

İyi kız olmak, herkesin senden memnun olmasıydı. Ama kimse sana “iyi misin?” diye sormazdı. Çünkü iyi kızlar zaten her şeyiyle iyiydi. İyi olmak zorundaydı.

Ben kötü bir insan değildim. Yani kendim dışındakilere kötü değildim, bu da beni kötü olmaktan kurtarıyordu. Aç kalmam, yorulmam, içime atmam beni kötü yapmazdı; göz ardı edilebilirdi.

Çünkü ben güzeldim, popüler ve güçlüydüm. Çünkü ben, susuyor ve gülümsüyordum.

Her zamanki gibi kasvetli evden kurtulup okula gelmiştim. Her şeye rağmen bugün yeniden gösteri yapacağımız için mutluydum, içim kıpır kıpırdı. Sabah giysilerimizi alıp sınıfa uğramadan, direkt spor salonuna geçtim. Prova yapacak birkaç saatimiz daha vardı, derslere girmeyip maça kadar çalışacaktık.

Üstümüzü değiştirdikten sonra salonda bizden başka kimse olmadığı için sahanın ortasına, gösteriyi yapacağımız yere yerleştik. Şarkıyı açıp yerime geçtim.

Yaptığımız her prova bir öncekinden daha iyiydi. Dünkü çalışmanın üstüne bu gerçekten inanılmazdı.

Gösteriye de enerjimiz kalsın diye birkaç tekrardan sonra oturduk. Biz oturduğumuzda ise dünkü çocuklar geldi. Düne göre oldukça keyifli görünüyorlardı, kazanacaklarından emin olmalılardı.

Hepimiz oturmuş onları izlerken sahanın etrafında birkaç tur koştular. Asya oturduğu yerde saçlarını düzeltmeye başladı. Buse’ye dönüp, “Makyajım bozulmuş mu? Saçım güzel mi? Terli duruyor muyum?” diye sıraladı sorularını.

İmalı imalı ona döndüm. “N’oluyor?”

“Hiiiç,” deyip sırıttı. Gözleri koşan çocukların üzerindeydi. Hangisi olduğunu çözememiştim ama hepsi aynıydı. Zengin, şımarık ve olgunluktan oldukça uzak.

Birkaç ısınma hareketi de yapıp atış antrenmanı yapmaya başladılar. Anladığım kadarıyla maçtan önce çok yorulmamak için hafif antrenmanlar yapıyorlardı.

Bir süre daha dinlendikten ve onlar çıktıktan sonra son bir tekrar yapmaya karar verdik. Hem onları izleyip hem de dans etmek zordu. Basit bir koreografi olsa da sürekli zıpladığımız için çabuk yoruluyorduk.

Taraftarlar yavaş yavaş tribüne doluşmaya başladığında biz de hemen sahanın dışına, gösteri öncesi durmamız gereken yere geçtik.

Sonunda diğer okulun oyuncuları da geldiğinde sırayla çıktık. Saatlerce çalıştığımız gösterimize sonunda başlamıştık. Yüzümde nedenini bilmediğim bir gülümseme, içimde ise bir kıpırtı vardı. Özgürce dans etmeyi seviyordum.

Kısa bir süre sonra şarkı biterken bacak açarak yere oturdum ve kollarımı iki yana kaldırdım. Alkışlar eşliğinde yerden kalkıp hızlıca sahadan çıktım. Kızlar da peşimden geldiğinde durum kritiği yapmak için kenara çekildik. Gerçekten güzel ve eğlenceli bir gösteri olmuştu, bunu seyircilerin gözlerinden anlamıştım.

“Çok güzeldi! Herkes bayıldı!” dedim sevinçle. Takımdan biri basket attığında ponponlarımı salladım.

Asya da “Evet, evet!” diyerek bana katıldı. Diğerlerinden çok ses çıkmıyordu, yalnızca basket attıkça ponpon sallayıp tezahürat yapıyorlardı.

Maç sonuna kadar başa baş devam etmişti. Son periyotta ise bir anlık boşlukla karşı takım öne geçmişti. Eren sinirle hareket ettiği ve hırs yaptığı için koç onu oyundan çıkarmıştı.

Taraftarın da, bizim de, oyuncuların da morali bozulmuştu. Bu kadar iyi başlayıp devam eden bir maçı kaybedip ilk turdan elenmeleri üzücü olurdu.

Salih art arda sayılar atmaya başladığında yeniden bir umut doğdu kazanmak için. Coşkuyla zıpladık yerimizde.

Üst üste gelen sayılar karşı takımın moralini düşürmeye yetmişti. Hepsinin dikkati dağılmış, oyunu bozulmuştu.

Son on saniye kala tanımadığım bir çocuğun attığı üçlükle beraberliği yakaladılar. Nefesimi tutmuş öylece duruyordum. Nabzımı bedenimin her yerinde hissediyor, sesini işitiyordum.

Top karşı takımdaydı ve bu, büyük bir dezavantajdı. Hiç beklemeden topu atıp başladılar. Bizim takımdan biri, henüz kendi sahasından bile çıkamamış oyuncunun elindeki topu çaldı. Taraftardan bir ses yükseldi.

Topu alan oyuncu kalan saniyelerle yarışıyormuş gibi koştu potaya. Birkaç büyük adım attıktan sonra zıpladı ve düdük sesi duyulmadan hemen önce smaç bastı. Maç bitmişti ve iki sayıyla biz yenmiştik. Hem bizden hem de taraftardan çığlıklar ve tezahüratlar yükseldi. Eren yerinden kalkıp adeta koşarak son sayıyı atan çocuğa sarıldı, yani buna ne kadar sarılmak denirse.

Koç yüzünde büyük bir gülümseme ve gururla sırtını sıvazladı. Koçun küçük işaretiyle hareketlendik. Sahaya çıkıp sevincimizi orada yapmaya başladık; bir gösteri değildi, daha çok doğal bir kutlama gibiydi.

Sahadaki hareketlilik biraz azalınca bizim takım, karşı takımla tebrikleşti. Taraftarlar ve oyuncular sahayı terk etmeye başladığında biz de soyunma odasına gittik.

“Ne maç ama!” dedi Yağmur. Sonra nerede olduğunu fark edince duraksadı. “Yani... Şey, ben ağız alışkanlı-” dediği sırada sözünü kestim.

“İstediğin gibi konuşabilirsin,” deyip tebessüm ettim. Yağmur’un yüzündeki tedirgin ifade dağılırken yerini rahat bir gülümsemeye bıraktı.

Sonunda üstümü değiştirip soyunma odasından çıktım. Kızlar gitmişti ama ben biraz oyalandığım için en son çıkan olmuştum. Yalnızca önüme bakmış yürüyorken tanıdık bir ses yükseldi. “Lalin.”

Ses, içimdeki vicdan azabı ve pişmanlığı daha da öne çıkarırken ifadesiz bir şekilde sese döndüm. “Ne var?” İstemsizce sert çıkmıştı sesim.

“Bilerek atmamıştım,” dedi Eren. Cümle netti.

“İkincisini de mi?” diye sordum. Başını iki yana salladı. Hayır, ben bunu istemiyordum. Bana yalan söylesin, laf soksun, bağırsın veya kavga etsin. Ama bana dürüst olmasın. Bu dünyada en uzak olduğum şey dürüstlüktü.

İçimdeki vicdan azabı mideme kadar yayılmış, hatta boğazıma kadar çıkmıştı. Bu anlamsız bekleyişe bir son vermek istedim. “Ne?” dedim tersçe. “Özür mü bekliyorsun?” deyip alaycı bir gülüş takındım. “Öyleyse çok beklersin çünkü özür falan dilemeyeceğim.”

“Dileme zaten,” dedi ciddiyetini korurken. “Sadece şunu bil istedim, sen sandığım gibi biri değilmişsin.”

“Nasıl biri sanıyordun?”

Omuz silkti. “Bilmem. Belki de iyi.”

Söylediği şey midemin kasılmasına neden oldu ama yüzümdeki gülüşü bozmadım. Yüzüme çatık kaşlarla baktı. “Ciddi misin sen? Nasıl hâlâ yüzüme baka baka sırıtabiliyorsun?” dedi ve yanımdan geçip gitti.

O gittikten sonra omzumda asılı çantaya daha çok sarıldım. Yüzümdeki gülümseme kayboldu.

Belki de sorun kötü olmam değildi, hiçbir zaman iyi olmamamdı. Peki ya iyi olmazsam ne olurdu? Bir kez olsun gülmeden konuşsam, ağzının payını versem, kendimi savunsam? Olmaz Lalin, olmaz. Sen iyi kız olmak zorundasın.

Olduğum yerde durmayı bırakıp eve gitmek için hareketlendim. Şoför yine aynı yerde bekliyor olmalıydı. Yüzümdeki tek bir kası bile oynatamıyordum. Gülümsemekten mi yorulmuştum?

Yüzümdeki boş ifade yerli yerinde dururken arabaya bindim. Kafamdaki düşüncelerle boğuşup duruyordum. Ne olurdu bir kez aklımdakilere uysam? Saçmalama Lalin. Saçmalama. Araba ilerledikçe boğazımdaki yumru, içimdeki sıkıntı katlanarak büyümüştü. Ben kötü biri değilim, diye bağırmak istiyordum. O kadar yüksek sesle bağırayım ki; değil etrafımdakiler, tüm dünya duysun istiyordum.

Sonunda yine sessizliğimle baş başa kalmıştım. Eve geldiğimde yine resmen koşarak odama gitmiştim. Ama yine de yakalanmıştım anneme. “Bugün parfümlerin çekimi var. Bir saate hazır ol,” deyip odamdan çıktı.

Kendimi yatağımın üzerine bıraktım. Birkaç dakika öylece durdum. Eğer yetişmem gereken bir çekim olmasaydı, kesinlikle günün geri kalanında bu şekilde durmakla meşgul olurdum.

Yataktan kalktığım an yeniden hazırlanmaya başladım. Hep aynı hazırlığı yapıyordum ve artık bundan sıkılmaya başlamıştım. Hafif bir makyaj ve düzgün duran bir saç modeli yapıp yemeğe indim.

Sabahtan beri canım hiçbir şey istemiyordu. Tabağımdaki yoğurttan ve salatadan birer çatal alıp bıraktım. Midem hiçbir şeyi kaldırmıyordu.

Yemekte öylesine sorulmuş birkaç soru vardı. “Maçı yendiler mi?” dedi babam. Bunu sırf amigoluğa devam edip etmediğimi öğrenmek için sorduğundan emindim.

“Yendiler,” deyip suyumdan bir yudum aldım.

Meraktan değil, lafın gelişi sorulanlardan biri de “Okul nasıl geçti?” sorusuydu.

“İyi,” dedim kısaca.

...

Çekimden sonra nasıl eve geldim de üstümü değiştirip uyudum gerçekten bilmiyordum. O kadar uzun ve yorucu bir çekimdi ki arabada bile uyuyarak gelmiştim eve.

Sabah her ne kadar yorgun da olsam her zamanki gibi görünüyordum. Ne gözümün altında koyu halkalar vardı ne de vücudumda bir yorgunluk belirtisi.

Okulda değişik bir hareketlilik vardı. Herkes hararetle ve sırıtarak birbiriyle konuşuyordu. Bu sabah beni sınıfta değil bahçede bekliyorlardı. Genelde yanlarındaki kişiler değişse de Asya ve Buse hep benim yanımdalardı. Her sabah üşenmeden bekler, geldiğimde ise bir saniye olsun yanımdan ayrılmazlardı.

Oturdukları banka yaklaştım. Onlarda da tuhaf bir neşe vardı. “Ne kaçırdım?” deyip benim oturmam için kalkan kızın yerine oturdum.

Kızlardan biri heyecanla el çırptı. “Mezuniyeti öğrenciler düzenleyecekmiş! Hem de her detayıyla.”

Bu sözler aklımda bir şeylerin parlamasına neden oldu. Mezuniyetin tamamen bizim tarafımızdan planlanması eğlenceli olabilirdi. “Tüm öğrenciler mi?” dedim merakla.

“Hayır, hayır,” dedi heyecanını koruyarak. “Her dönemden bir kız bir erkek öğrenci.”

“Ve bizim temsilcimiz sensin,” diye devam etti Asya.

Bakıldığında benden başkası düşünülemezdi. Bir kere beni tanımayan, bana hayran olmayan bir kişi bile yoktu. Genç yaşta model olmanın artılarından biri de her etkinlikte öne sürülen kişi olmaktı.

“O zaman mezuniyete şimdiden hazırlanmaya başlayın çünkü unutulmaz bir gece olacak!” deyip ayaklandım. Şu temsilcilik işini resmîleştirmem gerekiyordu.

Müdür yardımcısına ismimi yazdırıp sınıfa geçtim. Ders boyunca mezuniyet için yapabileceklerim geçti aklımdan. Sonunda ders bittiğinde ise Asya ve Buse’yle soluğu kantinde aldık.

Önümdeki Americano’dan bir yudum aldım. En hafif ve yağsızı buydu.

Buse, “Ay mezuniyette ne giyeceğim ben?” deyip duruyordu. Bu sırada Asya çoktan hayallere dalıp gitmişti. Elimi gözlerinin önünde birkaç kez salladım. “Hey, burada mısın?”

Başını iki yana sallayıp “Hı?” dediğinde kahkaha attım. Gerçekten komik görünüyordu. Bu kahkahamla herkes bize dönmüş ve Asya yerin dibine girmişti. İşe yarayacakmış gibi masanın üzerindeki elleriyle yüzünü kapatmaya çalıştı. “Bunu yapmak zorunda mıydın?” Kulakları kıpkırmızı olmuştu.

“Emin ol, yüzünü görseydin bundan katbekat fazlasını yapardın.”

Gözleri etrafta geziyordu ama hep aynı yerde takılı kalıyordu. Gözlerini takip ederek nereye takıldığına baktım. Salih, Eren ve bir çocuğun daha olduğu bir masa... “Bir dakika, ne!” dedim ses tonumu ayarlayamayarak.

Gözlerini kocaman açtığında ise sesimi alçalttım. “Bir dakika, ne?”

Yüzündeki alık gülümsemeye dehşet içinde baktım. Buse anlam veremediğini belli eden bakışlarına uyumlu sesiyle konuştu. “Yine ne oldu?”

“Sanırım bir felaket,” diyerek özetledim durumu. Asya, içlerinden birine fena hâlde kapılmıştı. Hangisi olduğu önemli değildi çünkü hepsi birbirinden kötüydü.

Buse aynı yüz ifadesiyle bana bakarken, “Aşk,” dedim. “Aşk oldu.”

Fal taşı gibi açtığı gözleriyle Asya’ya döndü. “İnanmıyorum sana! Hangisine?”

Asya cevap veremeden inme inmiş gibi kaldı. Yüzündeki ifadeye bir de yutkunması eklenince, baktığı yöne dönmemek elde değildi.

Bize doğru yürüyen biri, Salih. Asya henüz şoku atlatamamışken Salih, karşısındaki sandalyeye oturdu. “Selam.”

Asya kelimenin tam anlamıyla donup kalmıştı. Dünyayla bağlantısı kopmuş gibi gülümseyip duruyordu. Salih’in garip bakışlarına bir son vermesi için cevap verdim. “Selam?”

Salih bakışlarını bana çevirdi. “Biz mezuniyet için yapılan listede adını görünce tanışmak istemiştik,” dediğinde alaycı tavrımı takındım. “Siz?”

“Biz,” dedi onaylarcasına. Sonra bir şeyi unutmuş gibi arkasına döndü. “Biz.” Döndüğü tarafa baktım. Eren ve o çocuğu gösteriyordu. İkisi de bize ters bakışlar atıp duruyordu. Salih onlara göre daha sıcakkanlıydı. Bu da ona karşı gereksiz bir güven duymama neden oluyordu.

“Onların da bizle tanışmak istediğine emin misin? Çünkü buradan, bizden nefret ediyor gibi görünüyorlar.” Bunun üzerine Salih, Buse’ye döndü.

“Siz bakmayın böyle durduklarına, normalde çok iyi insanlar,” dediğinde güldüm ve aklıma gelen fikirle ayaklandım. “Görelim bakalım ne kadar iyilermiş.”

Onlara doğru yürürken Salih’in dediklerine rağmen durmuyordum. “Aslında önce benimle konuşsan sonra onlarla tanışabilirsin...”

Ancak yanlarına geldiğimde dikkatlerini çekmiştim. Karşılarındaki boş sandalyeye oturdum ve elimi uzattım. “Lalin.”

İkisi de elime boş boş baktığında ise bir açıklama yapma ihtiyacı hissettim. “Benimle tanışmak için yanıma Salih’i göndermenize gerek yoktu.” Yüzümdeki sevimsiz gülümsemeye bakıp içten içe ne kadar sinir olduklarını tahmin edebiliyordum.

“Ne saçmalıyorsun sen?” dedi Eren. Çatılan kaşları içimde bir mutluluk uyandırdı. “Seni zaten tanıyorum, Eren,” deyip yanındakine döndüm. “Peki bu sessiz sarışın kim? Sabahtan beri ağzını bıçak açmıyor, bir şey mi oldu?” derken yüzümde yine yapmacık ama masum görünen bir ifade vardı.

Karşımdaki çocuğun da ters bakışlarının esiriydim artık. Yeterince sinirlerini bozmuştum. Artık gitme vaktiydi, sıkılmaya başlamıştım. “Neyse,” dedim. “Bir sonraki sefere tanışırız, artık gitmem gerekiyor.”

Sandalyeden kalkıp yeniden kızların yanına döndüm. Asya’nın yüzündeki gülümseme altüst olmuş, Buse ise yine hayran bakışlarla bakıyordu.

Dönüp tip tip bakan Eren’e her zamanki bakışlarımı attım. Yapmacık ve sinsi. Beni sevenler için dünyadaki en iyi insan olabilirdim ama sevmeyenler için asla tahammül edilemeyecek bir tiptim.

Asya kafasını önümüzdeki masaya koydu ve bir şeyler mırıldandı. “Beni hiçbir zaman fark etmeyecek.”

Gözlerini görmüyordum ama ağlamak üzere olduğunu anlamıştım. Onun bana karşı gerçekten iyi şeyler hissettiğini düşünmüyordum ama bu hali içimi acıtmıştı. Beni hiçbir zaman fark etmeyecek. Defalarca kez yankılandı aklımda. Kimisi Asya’nın sesiyle, kimisi de benim sesimle.

Başımı iki yana sallayıp yeniden âna döndüm. “O şımarıklardan herhangi biri için ağlarsan bir daha asla yüzüne bakmam, Asya.” Sesim destek olur gibi değil, tehditvari çıkmıştı.

Bu sözlerim üzerine başını kaldırıp bana döndü. “Senin için söylemesi kolay,” dediğinde gözleri dolmaya başlamıştı. “Birini sevsen seni fark etmeme ihtimali de reddetme ihtimali de yok.”

Söylediklerine karşı hiçbir şey diyemedim. Ne biliyordu ki benim hakkımda? Ne kadar tanıyordu da bunları söyleyebiliyordu?

“Saçmalıyorsun.”

Asya bugüne kadar içinde tuttuklarını söylemeye yeminliymiş gibi, “Saçmaladığım falan yok,” dedi. Sesi gittikçe alçalıyordu. “Sen onların en büyük hayalisin.”

Sandalyesinden kalkıp kantinden çıktı. Buse bir şeyler geveleyip onu takip etti. Ve yine yalnızdım.

Bir süre yerimden kalkamadım. Benim hakkımda az çok neler düşündüklerini biliyordum ama duymaya hazır değildim. Sahte bir dostluk olduğunun farkındaydım, öyleyse neden bu kadar etkilenmiştim?

Burada öylece oturup duramazdım, elbet barışırdık Asya’yla. Hâlâ beni nefretle izleyen Eren varken güçsüz görünemezdim.

Kalkıp sınıfa doğru yürüdüm. Sıramın etrafında büyük kalabalık yoktu bu sefer. Yine de yavaşça sırama oturdum.

Günün geri kalanında Asya kafasını sırasından kaldırmamıştı. Buse bir benim yanıma bir onun yanına gidiyordu. Bir tarafta çıkarı için konuştuğu arkadaşı, bir tarafta ise dostu vardı; onu anlıyordum.

Okul çıkışı beklediğim kahve teklifi gelmedi. Bu sefer ben gittim yanlarına. “Kahve içmeye gidelim mi?” dedim gülümseyerek.

Buse’nin yanındaki kız hevesle başını salladı. Buse, Asya’nın cevabını beklerken Asya da yavaşça salladı başını. Bunun üzerine büyükçe gülümsedim.

Çantamı toparlayıp sınıftan çıktım. Kafeye gidene kadar kimse konuşmadı. Sonunda kafeye vardığımızda Buse, Asya’nın yanına; tanımadığım kız ise benim yanıma oturdu. Herkes siparişini verdikten sonra Asya, birkaç kez dudaklarını araladı ama hiçbir şey söylemedi. Sonunda cesaretini toplamış olmalı ki, “Bak,” dedi huzursuz bir sesle. “Ben gerçekten öyle söylemek istememiştim. Ama yanımda sen varken Salih’in beni sevmesinin imkânı yok.”

Ne yani, benden uzaklaşmak mı istiyordu? “Ee?” dedim sonuca varmak ister gibi. “Ne yapmamı bekliyorsun?” Sesim beklediğimin aksine yumuşaktı. Böyle meseleler sinirlenmeme neden oluyordu. Sevgisi gerçek olmayan bir erkek için arkadaşından vazgeçmeye değer miydi? Tabii bu arkadaşlık da çok gerçek değildi.

“Ben...” deyip bakışlarını başka yöne çevirdi. Derin bir nefes alıp yeni bir cümleye başladı. “Bu saatten sonra provalar dışında ne sen benim yanımda dolaş ne de ben senin yanında dolaşayım. Uzak duralım birbirimizden,” dedi tek çırpıda.

Güldüm. Evet, güldüm. Yapabildiğim tek şey buydu. Kahveleri önümüze koyan garsonu fırsat bilip ne tepki vereceğimi düşündüm. “Peki,” dedim. “İşine nasıl geliyorsa.” Kahveyi de kızları da bırakıp kafeden çıktım. Her şeyin suçlusu olarak beni görmesine katlanamıyordum.

Hızlı adımlarla yeniden okula döndüm. Şoför aynı yerde bekliyordu ama arabaya binmedim. Binaya yöneldim, önce kendime çekidüzen vermeliydim.

Kızlar tuvaletine girip aynaya baktım. Bırak yüzümde bir duygu kırıntısını, kirpiklerim bile oynamıyordu. Bomboş bakıyordum. Ben ne zaman bu hale gelmiştim?

Sonunda biraz geri çekilip saçlarımı ve üzerimi düzelttikten sonra tuvaletten çıktım. Çıktım çıkmasına da bir adım ileriye gidemedim. Üzülüyordum aynada gördüğüm yansımaya. Sahte dostlarıyla güldüğü bu okula sığınmıştı yine. Eve gidemiyordu, derdini anlatabileceği bir dostu yoktu, hiç olmamıştı.

Sırtımı duvara yasladım. Dudaklarımda oluşan tebessüme inandırmaya çalıştım kendimi. Gülmek istedim ama gözlerime yaşlar akın etti. Yutkunmaya çalıştım, boğazımda düğümlendi.

Bacaklarımdaki güç yavaş yavaş çekilirken bedenimin yere değdiğini hissettim. Başımı merdivenlere zıt yöne çevirdim. Dolan gözlerimi parmak uçlarımla sildim. Ağlamıyordum ama doluyordu işte gözlerim.

Birkaç kez daha gülümsemeye çalıştım. Olmuyordu. Niye olmuyordu? Zihnimde olanları anlayamıyordum artık. Asya mıydı nedeni? Hayır.

Beni hiçbir zaman fark etmeyecek.

Zihnimde yankı yapan sözleri susturmak için çok çabaladım. Onu da yapamadım. Geçmişimin hiçbir zaman peşimi bırakmamasından, beni sürekli bu hale düşürmesinden nefret ediyordum. Ancak şu an kendime mi, geçmişe mi yoksa sinirden mi ağladığımı bilmiyordum.

Çünkü ben hiçbir zaman vermem gereken tepkiyi zamanında veremiyordum. Bir olay canımı sıksa üç beş gün sonra ağlıyor, aldatıldığımı öğrensem aylar sonra ayrılıyordum. Her zaman, her şeyi sonuna kadar idare etmem gerekiyormuş gibi hissediyordum.

Gözlerimi yumduğum sırada bir ses duydum. Hemen merdivenlere doğru döndüm.

Dönmemle ayaklanmam bir oldu. Eren’in yanındaki sarışın çocuktu. Sesli bir nefes verip hızlıca gözlerimi sildim. Ağlayamazdım başkalarının önünde; bu bir kural veya zorunluluk değil, bir alışkanlıktı. Evdekiler bile yıllardır ağladığımı görmüyordu sanırım.

Kaşlarımın çatıldığını hissediyordum ama engel olamıyordum. “İnsanları gözetlemeyi bırakmalısın,” deyip çantamı yerden kaldırıp omzuma taktım. “Özellikle de tanımadıklarını.”

Birkaç kez dudakları aralandı ama konuşmadı. Ne diyeceğini biliyor, dilinin ucundaydı da söyleyemiyor gibiydi.

Merdivenlerden inip gözden kaybolmadan hemen önce, “Ayrıca bir dahakine saklanacak daha iyi bir yer bul,” dedim.

...

Sonraki gün sınıfa girdiğimde gördüklerim beni şaşırtmaya yetmişti. Asya, Serin denen o kızın yanında gülüyordu; hem de öyle içten, öyle samimi gülüyordu ki... Omuzları, benim yanımda olduğunun aksine dikti. Serin konuşunca hevesle dinliyor, gözlerinin içi parlıyordu.

Onlara bakmamaya çalışıyordum ama bir şekilde gözüm hep oraya kayıyordu. Teneffüste yine o kalabalık grupta bir araya geliyorduk ama ne o benim yüzüme bakıyor ne de ben onun yüzüne bakıyordum.

Mezuniyet konusu açılınca Asya, Serin’e döndü. “Sen neden aday olmuyorsun? Bence bu fırsatı kaçırmamalısın.” Bunu inadıma söylüyor gibi değildi. Gerçekten istiyordu.

Serin başını olumsuz anlamda salladı. “Bu sene derslerime odaklandım, eski Serin yok artık,” dediğinde ise gülüştüler. Eski Serin nasıldı ki?

Konu hızla derslere kaydığında ilgim azalmıştı. Senenin başından beri bir kez bile kitap kapağı açmamıştım. Benim zaten yolum belliydi, modellikten devam edecektim. Hiç konusu açılmamıştı ama biliyordum.

Zil çaldığında hepimiz yerlerimize geçtik. Asya, ders boyunca Serin’e bir şeyler söyleyip durdu. Serin başını salladığında ise sustu.

Bugün mezuniyeti hazırlayacak komiteye seçilen öğrenciler açıklanacaktı ve sonucu bilmenin rahatlığı üstümdeydi. Aday olmam için o kadar çok kişi dil dökmüştü ki kazanacağımı bildiğim bir yarışa girmiştim.

Son ders tüm on ikinci sınıfları konferans salonuna çağırıp oyları gözler önünde sayacaklardı. Orta sıradaki koltuklara yan yana oturduk. Asya, o Serin denen kızın peşinden bir an olsun ayrılmıyordu, şimdi de yanına oturmuştu.

Derin bir nefes verdim. Bu iş artık sinirimi bozmaya başlamıştı çünkü Asya çok uzatmıştı. Gidip Salih’le konuşmama az kalmıştı.

Hocalardan biri açılış konuşmasını yaptıktan sonra oyları saymaya başladılar. Önce erkeklerin oylarına baktıklarında büyük bir farkla Soykan denen bir çocuğun seçildiğini öğrendik.

Sıra kızlara geldiğinde ise saçlarımı düzeltip arkama yaslandım. Birkaç kişinin fısıldayıp bana döndüğünü gördüğümde ise kendimden emin bir şekilde gülümsedim.

“Adaylarımızdan Lalin Işık altmış beş oy alarak ikinci,..” deyip duraksadı hoca. Midemin kasıldığını hissettim. Öyle büyük bir hayal kırıklığıyla sarsılmıştım ki içimde kocaman bir boşluk hissediyordum. “Serin Dalca ise yetmiş bir oy alarak birinci olmuştur.”

Duyduklarıma anlam veremiyordum, sesler uğultuya dönüşmüştü. Serin mi seçilmişti?

⭐

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

22okunma 2beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 138

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan AşkaaskerAskeriaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkbabaBerdelBilim KurgubilimkurgublBüyücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramdüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceenemies to loversFantastikGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgücHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİş Yeri AşkıkaderKaosKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurtadamKüçük KasabaLanetliseLise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililiksavaşSeçilmiş KişiSenkul Hobi Yazar:MaviduslersokagimSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıTeodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18