7. bölüm · Bir Gölgem Var
BÖLÜM 6
Hayat bana bir baba layık görmemişti. Bunu hiç bir zaman uzun uzun düşünmemiş yine duygularımdan kaçmayı seçmiştim. Aynı İstanbula kaçtığım gibi. Yine de her zaman kaçamıyordum, bazen diğer çocuklarının babalarını görürdüm.
Benim de babam olsa... diye düşünür sonra Pınarın babasına bakardım.
Pınar.
Onun babasının ne zaman iyi, ne zaman kötü olduğu bilinmezdi. İçerdi, o zaman kötü olurdu. Yemeği beğenmediğinde de kötü olurdu, Pınar yaramazlık yaptığında da. Ya da sadece kötü bir gün geçirdiğinde...
Ama Pınarın anlattığına göre eve misafir geldiğinde birden çok iyi birine dönüşürdü. İşte bu yüzden Pınar misafirleri çok severdi.
Çocukları onun oyuncaklarını kırsa bile ses etmezdi, yeter ki gitmesinler. Eğer giderlerse babası yine o koca kötü adama dönüşür annesine ve ona kötü davranabilirdi.
Annem, bana babamdan pek bahsetmezdi. "Onsuz daha iyiyiz." Derdi hep.
"Senin kimseye ihtiyacın yok." Derdi.
Birbirimiz vardık öyle derdin anne.
Şimdi nerdesin?
Şimdi Tekin'e bakıyorum. Her gün yarama pansuman yapıyor. Uyurken üzerimi örtüyor mesela.
Hatta ilaç içmiyorum diye dün "Eğer bunu içmezsen iğne vuracak şuradaki abla." dedi. O şaka yapıyordu ama küçükken de ilaçlarımı içmeseydim, babam da böyle ilgilenir miydi benimle aceba.
Ona hoşuma gittiğini belli etmiyorum ama çok hoşuma gidiyor. Çünkü bu hissi daha önce hiç tatmamışım.
Bunları düşünmemin sebebi, Elvinin söylediği bir cümleden kaynaklıydı. İyi niyetle söylememişti. Tekin'in benimle ilgilendiği bir zamanda "Elinden tutup parka da götür istersen." demişti Tekin'e.
Babam olsaydı beni parka da götürür müydü aceba?
Üç gündür burada kalıyordum. Elvin'in beni istemediği ortadaydı fakat Tekin'e hayır diyemiyor gibiydi.
Onun tavrı beni üzmüyordu elbette, sanırım Tekin'in benimle ilgilenmesi hoşuna gitmiyordu. Ama yine de beni sevmediğini gizleme zahmeti hissetmiyordu ya da bu konuda çok beceriksizdi.
Aralarında farklı bir bağ vardı ama çözemiyordum. Karışık bir düğüm gibiydiler. Bakışlarıyla anlaşabiliyorlardı, buna birkaç kez tanık olmuştum.
Elvin'in Tekin'e bir düşkünlüğü vardı. Çoğu zaman gizli gizli birileriyle konuşuyorlardı sonra ya Tekin evden gidip saatlerce gelmiyordu ya da Elvin.
Nereye gittiğini sorduğumda işim var diyordu. Konuyu vurulmama getirdiğimde "sus ve iyileş" deyip ağızıma ilaç depiştiriyordu.
"Acıdı." dedim dişlerimi sıkarak. Yaramı temizlerken yüzünü buruşturdu. Artık daha hafif dokunuyordu. Karnıma değen sıcak parmakları her seferinde nabzımı hızlandırıyodu. Neden üzerimde bir etkisi var gibi hissediyordum?
"Artık iyileştim." dedim konuyu değiştirip aklımı kurcalamasına izin vermeden.
"Hayır daha değil." dedi sözümü yine ve yine keserek.
Otoriter bir sesi vardı kelimelerin anlamları onun ağzından çıktığında daha sert oluyordu. Fakat burada geçirdiğim üç günde uslu bir kız gibi söz dinlediysem bu aklımdaki fikirler içindi.
Ne bir mesaj daha almıştım. Ne de Tekinden bir bilgi. Aklımdaki sorular beynimi kemiriyordu. Birşeyler öğrenmeliydim.
Vuruldum ya ben!
"İyileştim dedim." diye üsteledim dişlerimi sıkarak. Başıma gelenleri öğrenmek ve buradan gitmek istiyordum. Artık Elvin'in bakışlarına katlanamazdım. Ve bir evim vardı artık, kendi evimi istiyordum o eve çok para dönmüştüm ne de olsa.
Yaramı temizleyen elleri duraksadı ve yüzüme baktı. Gözleri gözlerimi bulduğunda sinsi bir bakışla birlikte "Öyle mi?" dedi. Hemen onaylayarak başımı salladım.
"Öyle, iyileştim artık. Çok iyiyim." Ağır ağır başını salladı. Öyle acımasız bakıyordu ki... Dudağının yanı kıvrıldı. "Ayağa kalk o zaman."
Donakaldım. Bunu beklemediğimden gözlerim büyüdü. İyileşmediğimi iyi biliyordu. Ve bunu en acımasız şekilde gösteriyordu.
Bu haksızlıktı, tabii ki iyileşmedim. Ama almam gereken cevaplar vardı ve onu haklı çıkartacak değildim.
"Kalkarım." dedim inatlaşarak. Yapacağımı düşünmediği için güldü. İçimde alevlenen hırs ve inat istemesem de beni buna mecbur bırakıyordu.
Sakince yerimden doğruldum. Bunu yapmak istemiyordum çünkü canımın yanacağını iyi biliyordum. Fakat inatçı ruhum beni bunu yapmaya mecbur bırakıyordu.
Doğrulduğumu gördüğünde bakışları bir anda değişti. Az önceki ukala bakışları gitmiş, yerini endişe almıştı. Çünkü yapamayacağımı sanıyordu.
Ellerimi iki yanıma koyup yerimden doğrulurken, karnıma büyük bir acı saplandı. Ama yüzüme bir gülümseme yapıştırıp ustaca gizledim. Dişlerimi öyle bir sıktım ki kırılacaklar sandım.
Ama başardım.
Zorlukla ayağa kalktığımda acı umurumda olmadı. Kazanma hissi en sevdiğim histi ve ben annemin değimiyle iddia uğruna it boku yiyenlerdendim.
"Bak." dedim. Gururla dik durarak. "Çok iyiyim."
Yerinden kalktı ve tam karşımda durdu.
Gözlerime baktı, hatta belki de gözlerimden öte ruhuma... Yüzünde arada bir gördüğüm belli belirsiz bir tebessüm yer etti.
Küçük bir tebessüm bu dünyadaki her kahkahadan çok daha gerçekçiydi.
"Galiba haklısı." dedi. "Baya iyilşmişsin."
Artık ayakta durmak yavaş yavaş zorlaşırken fikrini değiştirmesin diye duruşumu biraz daha dikleştirdim.
Derin bir nefes aldı. "Tamam." dedi ve üzerime doğru bir adım attı. "Galiba zamanı geldi. Hazırlan gidiyoruz."
***
Yola çıktığımız andan itibaren tek kelime konuşmamıştık. Yaklaşık bir saattir yoldayık. Nereye ya da neden gittiğimizi bilmiyordum ama onun için daha zor olduğunu hissediyordum.
Çıktığımızdan beri gözleri dalgın dalgın yola bakıyordu. Hatta bir kazayı kıl payı atlatmıştık.
Artık öğreneceklerimden korkmaya başlamıştım çünkü Tekin'i tanıdığım kısa zamanda onu hiç böyle görmemiştim. Sanki en büyük kabusunu tekrar yaşıyor gibi gözüküyordu.
En sonunda boş bir arsaya girdik ve araba büyük sayılabilecek yıkık dökük bir gecekondu önünde durdu.
"Geldik mi?" Diye sordum.
Cevap vermedi.
Bir enkaza benzer, yıkık dökük
eski evi izliyordu. Camları kırık, çiti dökülmüş ev, onun gözlerinde anlam kazanıyordu.
Sanki tek varlığına bakıyor gibiydi fakat aynı zamanda o varlığı bir bıçakmışta kaçmasın diye onu sıkarken elini parçalıyordu.
Gözler kalbin aynasıysa Tekin'in gözleri ruhunun aynasıydı.
Omuzları dikti ama ruhu gözlerinden taşıyordu.
TEKİN SOYKAN
Buraya gelmeyeli aylar olmuştu. Ne garip, her geldiğimde ben farklı kişiyken burada zaman söz geçiremiyor gibiydi.
Arka bahçesinde en son oynadığım topun durduğuna yemin edebilirdim ama ben artık o saf çocuk değildim. Şimdi yanımda bana ürkek ve meraklı gözlerle bakan bir kız vardı.
Hayatıma girdiği an, para akladığımız evlerden birini almak istemesiyle olmuştu.
Öyle saçmalamıştı ki sarhoş olduğunu ve beni kandırdığını düşünmüştüm. Teyit etmek için aradığımda ise benzer yaralara sahip olduğumuzu fark etmiştim.
O da eksikti tıpkı benim gibi...
Onunda anılarını saklayan bir evi vardı. O benden daha güçlüydü çünkü evini satabilmiş kurtulmuştu. Fakat ben çocukluğumun çalındığı bu ev ne gariptir ki tek güvenli sığınağımdı.
Ruhum burada can buluyor özgür oluyordu. Birgün bu evden kurtulursam belki bende Yeşim gibi her yerde özgür olabilirdim fakat o zamana kadar bu ev ailemin ruhunu saklamaya devam edecekti.
Ruhumun ailesine ihtiyacı vardı.
Arabadan inmeye pek niyetim yoktu fakat içeri girmeyi de bir o kadar istiyordum. Kapıyı açıp arabadan çıktım ve evi izlemeye devam ettim. Her seferinde girmek ne kadar zorsa bir o kadar da çıkmak istemiyordum.
Sanki bir çocuğun banyoya girmesi gibiydi. Girmek istemeyip girdikten sonra
suyla oynadığı eğlendiği yer oluyordu ve çıkmak istemiyordu.
Çünkü çıktığında üşüyecekti. Biliyordu.
Kurşunlarla patlayan camlara, arabaların yıktığı çitlere baktım. Ve abimi sürükleyip götürdükleri kapıya... Asıl zor olan o kapıdan geçmekti.
Yeşim tam yanımda durdu ne ara gelmişti fark edememiştim ama benimle beraber evi incelemeye başladı.
Ben ezberlemiştim.
"Neresi burası?" diye sordu. Eli yarasına gitti, uzun süre oturmuştu şimdi kalktığında canı yanıyor olmalıydı. İyileşmediğini biliyordum ama inatçı biriydi. Onu daha fazla oyalayamamıştım.
"Evim." dedim canımı yakarak ve ruhumu sevindirerek. Sesli söylemek canımı yakarken hoşuma da gitmişti.
"Benim evim gibi mi?" dedi. Yaralarımız ortaktı ve beni anlıyordu, benim onu anladığım gibi. Hiç birşey söyleyemedim, sadece kafa salladım.
"O zaman içeridekileri bekletmeyelim." dedi ve eve doğru yürümeye başladı. "İçeride kimse yok." dedim arkasından ilerlerken ama o buna çok inanmış gibiydi. Ona yetiştiğimde "Var." dedi kendinden emin ve anlayışlı bir sesle. "Anıların ve kayıpların orada."
Bana ait olanlar ve benden çalınanlar... Evet haklıydı ailemi benden burada çalmışlardı ama tüm güzel anılarımda buraya aitti.
Bu zamana kadar buraya neden bu kadar bağlı olduğumu çözememiştim ama evet bu yüzdendi. Bana ait olan tüm güzellikler ve kayıplar buradaydı.
Bu ev aileme yakın hissettiriyordu mezarlarına hiç gitmemiştim fakat burası her kötü hissetmememde kendimi attığım bir sığınak gibiydi.
Belki de bu yüzden Pınarın buraya getirmiştim. Ona anlatmak zorunda olduğum şeyleri çok düşünmüştüm. Belki benden nefret edecek yüzüme bile bakmayacaktı.
En kötüsü de yine benden korkabilirdi.
Bunu istemiyordum. Benden korkmasını istemiyordum.
Kendimi burada tüm kötülüklerden uzakta hissediyordum. Ve belki burada öğrenirse ve beni biraz tanırsa korkmazdı.
Cesaretli gözüküyordu fakat korkuyordu.
Yeşime bakan gözlerim evi buldu. İlk defa bu gözle bakıyordum eve ve göğsümün üzerine yerleşen bir taş o boşluk hissini dolduramıyordu. Artık orada ne gördüğümü biliyordum.
Yeşim evin kapısında beni bekliyordu, onu ayakta bekletmek istemediğimden yanına gidip cebimdeki anaktarlığı çıkarıp açacaktım ki Yeşim "Bu çok tatlı." dedi.
İlk ne söylediğini anlamamıştım ama anahtarlara takılı olan ayıcık ve arabadan bahsettiğini fark ettim.
"Böyle tatlı anahtarlıklar kullanan birine benzemiyorsun." dedi içeri girerken. Kapıyı kapatırken gülmeden edemedim. "Hatıra."
YEŞİM GÖKSEL
Evet, yine bir ev bir çocuğun daha anılarına sahip çıkıyordu. Ben evimi terk etmiştim fakat Tekin kendisini sürekli buraya saklıyordu demek ki.
Beni buraya neden getirdiğini anlamıştım, ortak bir noktamız vardı ve belki de bana bunu göstermek istemişti. Onu anlayacağımı iyi biliyordu.
Evin içine girdiğim an büyük bir merakla etrafı inceliyordum. İçerisi oldukça güzeldi. Dışı ne kadar berbat bir haldeyse içi de bir o kadar güzeldi.
Eski ama şık mobilyalar çok zevkli gözüküyordu. Mutfakla salonu kaplayan büyük bir cam duvarın yarısını kaplıyordu ve arka bahçeye çıkan bir kapısı vardı.
Büyük bir yemek masası köşedeydi. Üzerinde devrilmiş mumlar vardı. Her yer düzenliyken o mumların düşmüş olması dikkatimi çekmişti.
Yine de geriye kalan gördüğüm yerler oldukça güzel ve bakımlıydı. Evin dışı öyle eski ve terk edilmişti ki içeriyi böylesine şık ve düzenli görmek beni şaşırmıştı.
Tekin buraya iyi bakıyor olmalıydı. Fakat dışarıda cam kırıkları dahi duruyordu. Dışarıda çok gergin görünen belki biraz da çekingen olan Tekin içeri girdiğinde rahatlamış gibiydi.
Ceketini çıkardı ve koltuğun üzerine attı. "Çok ayakta kaldın otur artık." Haklıydı canım yanıyordu fakat umursamıyordum.
Yastıklardan birini koltuğun başlığına yasladı. Gözleriyle koltuğu işaret etti oturmamı istediği göstererek. Onu kırmadım ve ayaklarımı uzatıp koltuğa uzandım.
"Aferim uslu çocuk." dedi tüm gıcıklığıyla göz devirdiğimdeyse yine o gülümsemesi yer edindi. Beni her seferinde gülümseten bir gülümseme.
Tam karşımda Amerikan mutfak vardı. Yanımdan ayrılıp mutfağa yürüdüğünde arkasından seslendim. "Bana yemek mi hazırlayacaksın ne kadar misafirperversin." dedim alay ederek fakat o ciddi gibiydi.
"Öyleyimdir." dedi. Gömleğinin kollarını itinayla kıvırırken gözleri onu süzen gözlerimdeydi. Nasıl baktığımı bilmiyorum ama birşey fark etmiştim gibi gülümsedi.
Neye güldüğünü anlamamıştım, taki güldüğümü fark edene kadar. Bunu fark ettiğimde hemen yüzümü düzelttim. O ise buzdolabını açıp birkaç şey çıkardı.
Dolabın dolu olmasına şaşırmıştım. Çıkardığı sebzeleri yıkamaya başladı. "Zehirlenmek istemiyorum." dedim mızmız bir çocuk nidasıyla. Ciddiyetimi korumak için yanak işlerimi dinlemem
"Arabada karnı guruldayan sendin. Açlıktan ölebirsin istersen. Hazır dağ başındayız kurda kuşa veririm seni onların karnı doyar." Ciddiyetini bozmadan işine devam etti.
Korkuyla "Yaralıyım ben." dedim saçma bir savunmayla. Sanki yaralı olmasam beni atacak gibi. Bir saniye! Aklıma gelen bir soruyla "Burada kurt mu var?" diye hiddetlendim.
Güldü ve önüne döndü. Cevap vermedi...
Şaka mı yaptım sanmıştı? Gerçekten soruyordum. Burada kurt var mıydı? Sonuçta dağ başındayız. İstanbulda kurt var mı aceba?
Yemeği hazırlarken onu izledim. Bir kaç kez daha "kurt var mı?" diye sordum ama bir cevap vermedi. Hatta beni tedirgin etmekten sadist bir zevk alıyor gibi son soruşumda uzun bir kahkaha attı.
Yemeği fırına koyduğunda bir el havlusuna ellerini kurulayarak yanıma geldi. "Yemek yarım saate hazır." dedi ve nefesini verip uzandığım koltuğa, ayak ucuma oturdu.
Son bir saatte yaptığım gibi onu izlemeye devam ettim. Kaşlarını çattıp uzakta boş bir yere baktı. Baktığı yerde birşey yoktu. Bunu bilmek için oraya bakmama gerek yoktu çünkü yanında kaldığım 4 günde bu hareketi birşey düşünürken yaptığını biliyordum.
"Ne düşünüyorsun?" diye sorduğumda dalgınlığından kurtulup yüzüme baktı. "Önemli birşey değil." diyerek gülümsedi beni rahatlatmaya çalışarak.
Önemli olduğu belliydi fakat onu zorlayacak değildim. Zaten buraya onu zorladığım tek konu için gelmiştik. Ve en az benim olduğu kadar onun için de zordu. Belki de onun anlattıkları bana gelen mesajı da açıklardı.
Fakat onu tekrar aynı ifadeyle gördüğümde dayanamadım. "Tekin." dedim ve bana döndü. Gözleri dolmuş muydu? Gözlerini birkaç kez kırptı ve göremedim. Belki de benden gizledi.
Fakat gözleri düzelse de o düzelmedi. Ne dolmayı bıraktığını sandığı gözleri ne de gülümsemesiyle saklamaya çalıştığı hüznü.
Burası ailesinin eviydi. Ve evler bize ailemizin varlığını hissettiren yerlerdi. İyi veya kötü. Aile bir mezarlıkta değil yuvada yatardı. Ölseler bile.
Onu böyle görmek bile kalbime bir mezar açtı. Dayanamadım. Ve bana o gece parkta olduğu gibi ona da destek olmak istedim.
"Seni anlarım." dedim.
"Biliyorum." dedi. "Anlarsın." Ciğerlerinden yıllarca sakladığı ağırlığın nefesini verdi. Öyle derin öyle kasvetli bir nefesti ki yılların acısı bir nefese sığarmış gibi.
"Ama sana bunu yapamam. Buraya geldik çünkü istediğin şeyi başka bir yerde vermeye gücüm yok."
Bana anlatacağı şeylerin iyi şeyler olmadığını biliyordum. Aslında buna hazır hissetmiyordum ama öğrenmek zorundaydım. O da anlatmak zorundaydı.
Belki bu birbirimizi son görüşümüz olacaktı. Belki de kötü olan bendim ve o masumdu. Keşke ne o buraya hapsolsaysı ne de ben yuvamı terk etseydim. Ama şuan bu noktadaydık işte.
İki yaralı çocuk birbirimizi daha çok kanatacaktık. Halbuki birbirimizi bu kadar iyi anlayabiliyorken.
Eğer vurulmamın sebebi oysa bu onun kötü biri olduğunu gösterirdi. İyi insanlara silahlı adamlar saldırmazdı sonuçta. Ama...
Kötü insanlar birinin yarasına üfler miydi?
Her gece başında nöbet tutar mıydı?
Ya da yemek pişirir miyidi?
Canın her yandığında canları daha fazla yanar mıydı?
Aklımı öyle karıştırıyordu ki o mesaj beni öldürsün istiyordum. Kalbinin temizliğini görmüştüm nasıl kötü biri olabilirdi?
Fırının tın sesiyle kalkıp mutfağa gitti.
"Önce karnını doyur. Sonra gerçekler"
Bir yemek.
Bir geçrek.
